Annem yatağımın kenarında oturuyordu.
Elini saçlarımda gezdiriyordu.
Çocukken hasta olduğum zaman da böyle yapardı.
Hiç değişmemişti.
Sadece elleri biraz daha yaşlanmıştı.
— Acıyor mu oğlum?
Gülümsedim.
— Geçer anne.
İkimiz de yalan söylediğimi biliyorduk.
Bir süre sessiz kaldık.
Sessizlik bazen konuşmaktan daha ağır oluyordu.
— Hatırlıyor musun?
Başımı çevirdim.
— Neyi?
Gülümsedi.
Gözlerinin kenarında ince çizgiler belirdi.
— Küçücükken asker selamı verirdin.
İstemsizce güldüm.
— Hatırlıyorum.
— “Ben babam gibi asker olacağım.” derdin.
Boğazım düğümlendi.
Babam…
Onu hiç hatırlamıyordum.
Fotoğraflardan tanıyordum sadece.
Ama yokluğu…
Onu her gün hissediyordum.
— Anne…
— Efendim oğlum?
— Babam benimle gurur duyar mıydı?
Annem hiç düşünmeden cevap verdi.
— Duyardı.
Başımı iki yana salladım.
— Ama ben artık asker değilim.
Annem ellerimi avuçlarının arasına aldı.
— Üniformanı senden alabilirler. Silahını da alabilirler. Ama yüreğindeki vatan sevgisini kimse alamaz oğlum.
Gözlerim doldu.
— Ben onu gururlandırmak istemiştim anne. Babamın yarım kalan hayatını tamamlamak istemiştim.
Sesim titriyordu.
— Şimdi ne yapacağım ben?
Annem ayağa kalktı.
Yavaşça alnımdan öptü.
Tıpkı çocukken yaptığı gibi.
— Evladım…
Gözlerimin içine baktı.
— Sen babanı bugün değil… İlk üniformanı giydiğin gün gururlandırdın. İlk nöbetine çıktığın gün gururlandırdın. Vatanın için canını ortaya koyduğun gün gururlandırdın. Bir bacağını orada bırakırken de gururlandırdın.
Artık kendimi tutamadım.
Başımı annemin kucağına koydum.
Çocukluğumdan beri ilk kez böyle ağlıyordum.
Annem saçlarımı okşamaya devam etti.
— Ağla oğlum.
— Ben varım.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.
O an anladım.
İnsan bazen en güvenli yeri yıllar sonra yeniden buluyormuş.
Benim en güvenli yerim…
Annemin dizleriydi.



