Sabah odanın içine süzülen güneş, Lalin’in gözlerini kamaştırdığında içindeki o hafiflik ve huzur tarifsizdi. Yatağında yavaşça doğruldu, yan koltuktaki Miray hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Lalin parmak uçlarına basarak yataktan kalktı, üstünü değiştirdi ve aynadaki yansımasına baktı. Dudaklarında dün gecenin izi, kalbinde ise o gizli sırlar odasının tatlı sıcaklığı vardı. Bugün tatilin son günüydü ve her şey mükemmel görünüyordu.
Aşağı indiğinde mutfaktan gelen taze çay kokusu ve neşeli sesler evi doldurmuştu. Arda masaya tabakları dizerken şarkı mırıldanıyor, Berk ise tezgaha yaslanmış kahvesini yudumluyordu. Lalin’in içeri girmesiyle Berk’in bakışları anında ona döndü. Gözlerinde sadece ikisinin anlayabileceği, derin ve sahiplenici bir parıltı belirdi.
“Günaydın uykucu,” dedi Arda neşeyle. “Miray’ı ayıltamadık yine.”
“Günaydın,” dedi Lalin, gözlerini Berk’ten kaçırmaya çalışarak ama yüzündeki kızarıklığa engel olamayarak. Masaya oturduğunda Berk de yanındaki sandalyeyi çekti. Kimse fark etmeden, masanın altından Lalin’in elini buldu. Parmaklarını sıkıca birbirine geçirdi. O sıcaklık, Lalin’in tüm vücudunu yeniden titretti.
Miray’ın da gruba katılmasıyla kahvaltı tam bir şenliğe dönüştü. Gülüşmeler, sandviç kapışmaları ve günün planı…
“Hava buz gibi ama deniz kenarında yürümek çok iyi gelir,” dedi Miray ağzı dolu dolu. “Son günümüz, tadını çıkaralım.”
“Bence de,” diye onayladı Berk, elini hâlâ Lalin’in dizinde tutarken. “Biraz hava alırız.”
Kahvaltıdan sonra sıkıca giyinip sahil kenarına indiler. Rüzgâr dalgaları kıyıya sertçe vuruyordu ama dördünün neşesi o soğuğu hissettirmiordu bile. Arda ve Miray yine önden yürüyüp çekişirken, Berk ve Lalin arkada kalmıştı. Berk, Lalin’in elini montunun cebine soktu, içeride parmaklarını kenetledi.
Ta ki sahil kenarındaki küçük kafenin önünden geçene kadar.
“Selam,” diyerek yan masadan kalkan Efe, doğrudan onlara doğru yürüdü. Bakışları kısa bir an gruba, ardından Lalin’in üzerine döndü. Lalin adımlarını yavaşlatırken, Berk’in cebindeki elinin anında gerildiğini hissetti.
Efe rahat bir tavırla gülümsedi. “Buralar güzeldir demiştim size. Bu akşam bizimkilerle mekanda toplanacağız, bir şeyler içip takılacağız. Planınız yoksa siz de gelin ya, özledik valla.”
Lalin, Berk’in çene kemiğinin nasıl kasıldığını, yanındaki varlığının bir anda nasıl buz kestiğini görebiliyordu. Ortamı germemek, Efe ile geçmişteki arkadaşlıklarından ötürü herkesin içinde bir tatsızlık çıkarmamak için aleacele bir cevap verdi:
“Bakarız ya… Planlara göre konuşuruz,” dedi, geçiştirmeye çalışarak. “Biz yürüyorduk, hadi görüşürüz.”
Efe arkalarından el salladı. “Haber edersiniz o zaman, bekliyorum.”
Eve dönüş yolu tam bir işkenceye dönüştü. Berk tek bir kelime bile etmedi, Lalin’in elini de cebinden çıkardı. Eve girer girmez, Arda ve Miray şömine için bahçeden odun almaya çıktığında, salondaki o ağır sessizlik sonunda patladı.
“Bakarız demek ne demek Lalin?” dedi Berk. Sesi fısıltı gibiydi ama öfkeden titriyordu.
Lalin montunu asarken derin bir nefes aldı. “Berk, child nezaketen herkesi davet etti. Eski arkadaşım, biliyorsun. Kabalık etmemek için, grubu geçiştirmek adına öyle söyledim.”
“Geçiştirmek adına ‘bakarız’ denmez, ‘işimiz var, gelemeyiz’ denir!” Berk bir adım yaklaştı, gözleri kırgınlık ve hırsla kararmıştı. “Sen o herife açık kapı bırakıyorsun. Dün gece… dün gece biz seninle o kadar şey yaşamışken, bugün hâlâ onun teklifine ucu açık cevaplar veriyorsun. Aklın hâlâ onda mı? Bana yalan mı söyledin?”
Lalin duyduklarına inanamadı. Kalbine sanki bir bıçak saplanmıştı. “Sen ne diyorsun ya? Dün geceyi nasıl böyle bir şeye alet edersin? Ben sana ‘seni seçtim’ dedim! Sırf çocukla aramda tatsızlık çıkmasın, konu uzamasın diye söylediğim bir kelime yüzünden beni neyle suçluyorsun? Bana hiç mi güvenmiyorsun?”
“Güvenmek istiyorum!” diye bağırdı Berk, sesi odada yankılandı. “Ama sen onun karşısında sürekli böyle esnek davrandıkça ben sana nasıl güveneceğim Lalin? Demek ki o çağırdığında gerçekten de ‘bakabiliyorsun’!”
Lalin’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu haksızlık, bu güvensizlik canını çok yakmıştı. “Yazıklar olsun,” diye fısıldadı. “Sana gerçekten yazıklar olsun.”
“Lalin, dur-” diye hamle yaptı Berk ama Lalin arkasını dönüp montunu kaptığı gibi dış kapıya koştu.
“Uzak dur benden! Hava almak istiyorum, sakın peşimden gelme!” dedi ve kapıyı arkasından sertçe çarparak çıktı.
Bahçede odun taşıyan Miray ve Arda ne olduğunu anlamadan arkasından bakakaldı. “Lalin! Nereye?” diye bağırdı Miray.
“Yürüyeceğim biraz!” diye seslendi Lalin. Öfkesi ve kırgınlığı o kadar büyüktü ki, gözyaşları görüşünü bulandırıyordu. Hızla orman yoluna doğru ilerlemeye başladı.
Hava kararmaya yüz tutmuştu, hafif bir sis ağaçların arasından süzülüyordu ama Lalin’in bunu fark edecek durumu yoktu; sadece içindeki o gürültüyü ve Berk'in haksız suçlamalarını zihninden silip atmak istiyordu. Cebinden telefonunu çıkardı. Berk dahil kimseden gelecek hiçbir şeyi duymak istemediği için telefonu tamamen sessize aldı. Ardından kulaklığını takıp rastgele bir müzik açtı, dünyayla olan tüm bağını kopardı. Müziğin ritmine ve kendi adımlarına o kadar odaklanmıştı ki ne çevresinde olup biteni fark ediyordu ne de bastığı yeri.
Aynı dakikalarda evde ise sessiz bir huzursuzluk hakimdi. Berk salonda tek başına kalmış, ellerini saçlarının arasından geçirmişti. Öfkesi çoktan sönmüş, yerini ağır bir çökmüşlüğe bırakmıştı. O sırada hellerindeki odunlarla içeri giren Miray ve Arda, Berk'in halini görünce durumu anladı.
Miray odunları kenara bırakıp endişeyle sordu. "Ne dedin kıza Berk? Ağlayarak çıktı evden."
Berk başını kaldırmadan, "Kavga ettik," dedi kısık bir sesle. "Çıktı gitti işte."
Arda kaşlarını çatarak dışarıyı işaret etti. "Oğlum, kız tek başına orman yoluna doğru saptı, hızla gidiyordu. O yol tekinsizdir, bu saatte oraya tek başına yürünmez."
Berk duyduklarıyla irkildi. İçindeki haklı çıkma çabası o an tamamen silindi, yerini sessiz bir endişeye bıraktı. Telefonunu çıkardı, hemen Lalin’i aradı. Telefon çalıyor ama açılmıyordu. Berk ekran kapandıkça tekrar aradı, hat düşüyordu ama karşı taraftan hiçbir yanıt gelmiyordu; çünkü Lalin telefonu sessize aldığı ve müziğe gömüldüğü için aramalardan tamamen habersizdi. “Ulaşamıyorum,” dedi endişeli bir sesle. Kapıyı açıp dışarı fırladı. Sakin ama hızlı adımlarla, ardından temposunu giderek artırarak orman yoluna doğru ilerlemeye başladı. Arkasından Arda ve Miray da geliyordu. Berk hiçbir şey söylemiyor, sadece adımlarını daha da hızlandırıyordu. Sırf anlık bir kıskançlık yüzünden aralarındaki o güzel günü mahvettiği için içi içini yiyordu.
Lalin kulaklığından yükselen müziğin sesine sığınarak, virajlı orman yolunun kenarından yürümeye devam ediyordu. Adımları ritme karışırken, arkasından yaklaşan tehlikeye dair en ufak bir ses duymuyordu.
Ta ki arkasından gelen arabanın o güçlü far ışığı aniden yolu kesene kadar. Virajı hızla dönen araç, Lalin’in üzerine doğru savruldu. Lalin ışığı fark edip kafasını çevirdiğinde her şey için çok geçti. Bir panik anıyla donakaldı, kaçacak yer bulamadı.
Sert bir fren sesi, ardından gelen korkunç bir metalik çarpma gürültüsü müziğin sesini sonsuza kadar bastırdı…
Lalin’in bedeni havada savrulup yol kenarındaki sert toprağa ve çalıların arasına düştü. Telefonu elinden fırlarken, ekranı tuzla buz olmuş bir halde asfaltın kenarına yuvarlandı. Çarpan araba bir an duraksadı, ardından motorunu daha da zorlayarak hızla olay yerinden kaçtı, arkasında sadece lastik kokusu bıraktı.
“LALİN!”
Berk’in sesi ormanda yankılandı. Virajın ardındaki o gürültüyü duyduğu an adımları koşuya dönmüştü. Yolda duran ve ekranı paramparça olmuş o telefonu gördüğünde göğsüne bir balyoz indi. Telefonun hemen yanında, asfalta saçılmış küçük kan damlaları günün o loş ışığında parıldıyordu.
Berk yolun kenarına, çalıların arasına doğru fırlattı kendini. Dizlerinin üstüne düşerken pantolonu yırtıldı, çalılar ellerini paraladı ama hissetmedi bile.
“Lalin… Lalin buradayım, lütfen… Yalvarırım buradayım de…”
Lalin yerde, sanki derin bir uykudaymış gibi ama tamamen doğal olmayan bir açıyla hareketsiz yatıyordu. Başından süzülen sıcak kan, şakağından aşağı akıp boynunu ve bembeyaz tenini boyamıştı. Berk titreyen elleriyle onun yanına çöktü. Dokunursa onu daha çok incitecekmiş gibi, elleri Lalin’in yüzünün üzerinde çaresizce asılı kaldı.
“Lalin…” diye hıçkırdı, sesi ormanın derinliklerinde kayboldu.
Lalin’in kirpikleri çok hafifçe titredi, göğsü acı dolu, dar bir nefesle yükseldi. Gözleri çok hafifçe aralandı. Bilinci hızla uzaklaşırken, bulanıklaşan görüşünün merkezinde Berk’in gözyaşlarıyla darmadağın olmuş yüzünü, ona doğru uzanan çaresiz ellerini seçti. Konuşmak istedi. Ona kızmak, canının ne kadar yandığını söylemek ya da belki de sadece gitmek istemediğini haykırmak istedi. Dudakları kuru bir nefesle aralandı ama aralarından tek bir hece bile dökülmedi; sadece ince bir kan sızdı.
Lalin, son bir güçle Berk’in gözlerinin içine baktı. O bakışta en ufak bir suçlama, kırgınlık ya da öfke yoktu. Sadece zamansız bir ayrılığın getirdiği, insanı kahreden hüzünlü bir veda vardı. Sanki o birkaç saniyelik bakışla Berk’e tüm sevgisini bağışladı ve ardından, göz kapakları bir daha açılmamak üzere yavaşça kapandı. Başının altındaki toprağa süzülen kan, Berk'in parmak uçlarına kadar ulaştı.
“HAYIR! Hayır gitme, aç gözlerini! Yalvarırım aç! Bak buradayım, özür dilerim… Hepsi benim suçum, benim yüzümden!”
Berk Lalin’in başını dizlerine çekip onu göğsüne bastırırken, içindeki o büyük yıkımla sarsıldı. O sırada olay yerine ulaşan Miray, çalıların arasındaki o manzarayı gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü. Attığı çığlık, bir insanın çıkarabileceği en acı feryattı; elleriyle yüzünü kapatıp toprağa yığıldı. Arda ise dehşet içinde donakalmıştı. Elleri o kadar çok titriyordu ki cebinden çıkardığı telefonu iki kez yere düşürdü. Sonunda nefes nefese, ağlayarak ambulansı arayabildi.
Ambulansın o tiz ve uğursuz siren sesleri ormanı döverek yaklaştı. Sağlık görevlileri sedyeyle çalıların arasına daldığında, Berk Lalin’in bedenini bırakmak istemedi. Onu zorlukla ayırdılar. Lalin’e takılan oksijen maskesi, boyunluk ve göğsüne bası yapan eller arasında Berk ambulansın içine sızmayı başardı.
Yol boyunca Lalin’in elini iki eliyle birden sımsıkı tuttu. Dün gece o şöminenin karşısında, kendi tenini eritecekmiş gibi ısıtan o narin parmaklar, şimdi avuçlarının içinde yavaş yavaş buz kesiyordu. Berk, Lalin’in parmaklarını öptü, alnını eline yasladı. “Bırakma beni… Ne olur bırakma, yaşayamam ben, Lalin yalvarırım bırakma…” diye sayıkladı durmadan. Her siren sesinde, Lalin'in nabzını kontrol eden monitörün o ritmik sesinde ruhundan bir parçanın koptuğunu hissetti.
Hastaneye ulaştıklarında tekerlekli sedye ambulanstan hızla indirildi. Doktorlar ve hemşireler sedyenin etrafında adeta bir barikat kurmuştu. Acil servisin koridorları Lalin'in sedyesinin tekerlek sesleriyle yankılandı. Ve sonunda, üzerinde parlak kırmızı harflerle “AMELİYATHANE” yazan o ağır, metal kapıya geldiler. Bir hemşire Berk’i göğsünden tutarak durdurdu. Kapı, büyük bir gürültüyle Berk’in yüzüne kapandı. Üstteki kırmızı ışık yandı.
O kapının önü, Berk için zamanın ve mekanın bittiği, cehennemin başladığı yerdi.
Birkaç dakika sonra Arda ve Miray da hastaneye ulaştı. Miray, Arda’nın göğsüne kapanmış, hıçkırıkları iç çekişlere dönüşmüş halde durmadan ağlıyordu. Arda ise sırtını duvara yaslamış, gözlerini koridorun sonundaki boşluğa dikmiş, sessizce gözyaşı döküyordu.
Berk ise koridorun tam ortasındaydı. Üstü başı, elleri, kolları Lalin’in kanıyla kaplıydı. Çamur ve kan birbirine karışmıştı. Kendi ellerine baktı. Dün gece o kanepede Lalin’in saçlarını okşayan, ona "Sen benim başıma gelen en güzel şeysin" diye fısıldayan eller, şimdi onun can çekişirken bıraktığı kanla kıpkırmızıydı.
Zaman akmayı bıraktı. Dakikalar saatlere, saatler asırlara dönüştü. Ameliyathanenin kapısı her aralandığında Berk bir hışımla yerinden fırladı, ama çıkan her görevli yüzünü kaçırarak yanından geçip gitti. Bu belirsizlik, Berk’in ruhunu diri diri kemiren bir canavara dönüştü.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Koridordaki o boğucu sessizlik, ameliyathanenin üzerindeki kırmızı ışığın aniden sönmesiyle bölündü.
Metal kapı yavaşça açıldı. İçeriden, ameliyat önlüğünün kolları kan içinde kalmış, yüzü bembeyaz ve bitkin görünen cerrah çıktı. Maskesini yavaşça indirdi. Gözlerinde, bir hekimin bir hastaya karşı verebileceği en ağır yenilginin çaresizliği vardı.
Berk, dizlerinin bağının çözülmesine engel olmaya çalışarak öne doğru bir adım attı. Miray ve Arda da nefeslerini tutarak doktorun etrafını sardı. Koridordaki hava, o saniyede mutlak bir donma noktasına ulaştı.
Doktor derin, darmadağın bir nefes aldı. Bakışlarını Berk’in kanlı ellerinden kaçırıp yere eğdi. Başını iki yana sallarken sesi fısıltıdan farksızdı:
“Çok üzgünüm… Darbe çok şiddetliydi. İç kanamayı durdurmak için her şeyi denedik, kalbi iki kez durdu, geri döndürdük ama… Üçüncüde vücudu daha fazla dayanamadı. Elimizden gelen hiçbir şey uykusunu bölmeye yetmedi. Başınız sağ olsun.”
O an, tüm evrende zaman durdu. Koridorun ışıkları Berk’in gözünde karardı.
Miray, ciğerlerini sökercesine acı bir çığlık atarak hastanenin soğuk zeminine yığıldı. Arda, hıçkırıklara boğularak Miray’ı kucağına almaya çalıştı ama kendisinin de ayakta duracak dermanı kalmamıştı; birlikte yere çöktüler.
Berk ise… Berk hiçbir şey hissetmedi. Kulaklarında korkunç, tiz bir uğultu başladı. Etraftaki ağlama sesleri, doktorun teselli etmeye çalışan uzak sesi tamamen silindi. Zihninde sadece tek bir kelime, devasa bir çekiç gibi duvarlara vura vura yankılanıyordu: Kurtaramadık… Kurtaramadık…
Yavaşça arkasındaki soğuk duvara tutunmak istedi ama parmakları kaydı. Dizleri, içindeki o devasa yıkımın ağırlığını daha fazla taşıyamadı. Yere, o yabancı ve buz gibi hastane zeminine çöktü. Sırtını duvara yasladı, bacaklarını kendine doğru çekti.
Ellerini kaldırdı, gözlerinin önüne getirdi. Lalin’in kurumuş kanı, parmak boğumlarındaki çizgilere dolmuştu. Dudaklarından ne bir hıçkırık çıktı ne de gözlerinden bir damla yaş aktı. Şok, acıyı o kadar derine gömmüştü ki ağlayamadı bile. Sadece bomboş gözlerle o kanlı ellere baktı.
Dün gece kolları arasında nefes alan, kokusunu içine çektiği, teninin sıcaklığıyla sarhoş olduğu, ona hayatını adamaya söz verdiği kadın artık bu dünyada yoktu. Birkaç saat önce ona haykırdığı o zehirli kelimeler, Lalin’in bu dünyada duyduğu son sözler olarak kalmıştı. Berk, bu geri dönüşü olmayan kırgınlığın, bu infaz gibi ağır pişmanlığın gölgesinde tüm bir ömür boyu, yaşayan bir ölü olarak yürümek zorundaydı. Zaman artık ilerlemiyordu.
Sadece o an tekrar ediyordu içinde,o son bakış…
Gençlikleri, umutları ve sevdaya dair ne varsa, o orman yolunda, Lalin’in dünyaya yumulan son bakışıyla birlikte sonsuza kadar paramparça olmuştu. Arkada kalanların payına düşen tek şey; bitmek bilmeyen, sağır edici bir sessizlik ve ömür boyu sürecek bir acıydı.