İnsan yaşamı, uçsuz bucaksız raylara serilmiş, hiç durmadan ilerleyen bir tren gibidir. Kimisinin uzun kimisinin kısadır treni. Bu trenin istikameti bellidir: doğumdan ölüme doğru tek yönlü bir yolculuk. Çift değildir yönü. Doğum ile başlar trenin yolculuğu, son durak ölüm ile sonlanır. Lokomotif her zaman öndedir ama biz hiçbir zaman onun nereye gittiğini tam olarak göremeyiz. Biz, ardı ardına sıralanmış vagonların birinde, kendi zamanımıza denk düşen bir koltukta oturur, camdan dışarı bakarak geçen manzaralara anlam yükleriz. İyi, kötü…
Her vagon, bir yılı temsil eder. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık… Kimisi dolu doludur, kimisi bomboştur. Hepsi ardışık bir şekilde dizilmiştir bu uzun trenin içinde. İçerisi zamanla dolup taşar; anılarla, yüzlerle, seslerle, hatta suskunluklarla. Bazı vagonlar rengârenktir; duvarlarında çocuksu kahkahaların yankısı dolaşır, koltukları yumuşaktır, camlarında el izleri... Kimileri griye çalan solgun bir renktedir; hüzün kokar koltuk aralıkları, pencereleri hep buğuludur.
Her koltukta bir anı oturur. Bazıları göz göze gelmekten kaçınır, bazıları ise öyle derin bakar ki içine düşer insan. İlk kez bisiklet sürdüğün gün, bir yaz akşamı tutulmuş el, bir kış sabahı yitirilen bir dost, ya da bir vedanın ardından iç çekerek kapanan bir kapı... Her biri bir koltukta yer bulur kendine. Kimisi koltuğuna yerleşmiş, sessizce camdan dışarıyı izlerken, bazıları ortalığı birbirine katar, bağırır, çağırır; kendini hatırlatmak ister. Unutulmaya yüz tutmuş ya da unutulmaması gereken ama kişinin yüzleşmek istemediği anılardır bunlar.
Zaman geçtikçe tren ilerler. İstasyonlar gelir geçer. İnsan yaş almaya devam eder. Her durakta bazı insanlar biner trene, bazıları iner sessizce. Kimileri yolculuğuna yan koltukta başlar, sonra başka bir vagona geçer, kaybolur. Bazılarıysa ilk vagonlardan beri seninle gelir; yaşanmışlıklarınızın harcıyla sıkıca yapışıktır ruhuna. Hiç bırakmaz seni. Bir bakmışsın, bir vagonun tamamı bir tek kişiyle dolmuş. Bir başkasında ise oturduğun koltuk hariç her yer bomboş. Kimsesiz gibisin.
Tren ilerledikçe içindeki yük de değişir. Çocukluk yıllarının hafif sevinçleri, masumlukları, saçma ama o zamanın ciddi arkadaşlık ve küslükleri, çocukluk heyecanı, merakları, gülüşleri… Gençliğin taşkın heyecanları, deli dolulukları, kafasına göre hareket etmeleri, bazen duygusallıkları bazen ciddilikleri, her şeyin bir anda bitecekmiş gibi hissedilmesi, ömürlük arkadaşlıkları… Olgunluk çağının ağırbaşlı düşünceleri, sorumlulukları, omuzda ağır bir yük olarak binen görevler, yavaş yavaş hayatın ortalarına geldiklerinin farkına varmaları, hayatın zorlukları...
Her biri başka bir vagonun atmosferini belirler. Çocukluk yıllarının vagonları hep gülüşmelidir. Seslerin en fazla olduğu yıllardır. Gençlik vagonları hep heyecanlıdır. Gençlik heyecanı. Olgunluğun vagonları daha sessizdir. Vagonda birkaç gerçek dostuyla sessizce ilerler. Zamanla sesler azalır, yol uzar, manzaralar değişir. Önce dağlar, çiçekler geçer pencereden. Sonra taş duvarlar, kasvetli istasyonlar. Ve sen, her vagonda biraz daha değişirsin. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak.
Ama ne olursa olsun, tren asla geri gitmez. Sen ne yaparsan yap her zaman ileri gider. Çok istesen de geri gitmez, gücün yetmez. En fazla camdan arkaya bakarsın, geçmişte kalmış vagonlara... Hüzünle. İçinde kimin kaldığını, hangi koltukta ne hissettiğini hatırlamaya çalışırsın. Zamanla hatırlamakta da zorlanırsın. Ama hepsi artık uzakta, sisin ardında kaybolur. Sadece geçmişte bir yaşanmışlık olarak kalır.
Ve bir gün gelir... Trenin en son vagonuna ulaşırsın. Raylar gözle görülmez hale gelir. Anlarsın o zaman son istasyona az kaldığını. Pencerenin dışı sadece bembeyaz bir ışıkla doludur. Pencerenin camında ise doğumundan ölümüne kadar her şey kısa film gibi kesit kesit oynar. İçeride sessizlik... Yolculuk tamamlanmıştır. Ama o tren, rayların bir yerinde hâlâ ilerlemeye devam eder. Çünkü hayat, her insanla bir tren daha yapar. Ve raylar, sonsuzluğa döşenmiş gibidir.
Hem pencerenin dışına hem de camına bakarken istemsizce bir tebessüm belirir dudaklarında. Çocukluğunda parkta oynayışın, gençliğinde arkadaşlarınla gülüşün, yetişkinliğindeki yorgunluğun… Ve işte o an. Son istasyon. Zorluk çıkarmazsın çünkü artık son olduğunu biliyorsun. Yavaşça oturduğun koltuktan kalkarsın ve küçük adımlarla trenin kapısına doğru gidersin. Tam çıkacakken son kez arkana dönüp bakarsın içeriye. Hafif tebessümle kapıdan çıkarsın ve ışıkta kaybolursun. Yolculuğun tamamlanmış olur.
İşte insan hayatı böyle bir tren yolculuğuydu; bir o kadar tanıdık, bir o kadar bilinmez ve her zaman kıymetli.
Kızlar bu tren yolculuğunun henüz başındaydılar. Belki de gençlik vagonlarının ilk koltuklarında, pencereden dışarı bakan heyecanlı çocuklardı hâlâ. Bedenleri büyümüştü ama içlerindeki o tarifsiz coşku, o yönünü bilmeyen enerji, hâlâ çocuklukla gençlik arasında bir yerde sıkışıp kalmıştı. Hayat daha ellerini üzerlerine tam koymamıştı ama eli yakındaydı. Çok yakındaydı.
Henüz fazla şey yaşamamışlardı belki ama her biri kalbinin derinliklerinde bir gün bu trende nelerle karşılaşacağını merak ediyordu. Bunu açıkça dillendirmeseler de gözlerinde gizli bir tedirginlik vardı: "Acaba bu tren beni nereye götürecek?"
Ama zaman, her zamanki gibi sabırlıydı. O öğretmen edasıyla, bekliyordu köşede. Onları da yoğuracaktı. Tıpkı herkesi yoğurduğu gibi. Acısıyla, tatlısıyla... Hayat dediğin o yaman ustalıkla işlemeye başlayacaktı kalplerini, düşüncelerini, dostluklarını... Zamanla, büyüyeceklerdi. O koca şehirde savruldukça, her biri başka bir sınavın içinden geçecekti. Ve her biri, başka başka yollara dağılacaktı belki.
Bazı günler birlikte ağlayacaklardı. Gözyaşları birinin omzuna süzülecek, diğerinin kalbine işlenecekti. Bazı günler ise öyle bir yalnız kalacaklardı ki, insan kalabalığın içinde bile tek başına hisseder ya hani, öyle… Öyle yalnız.
Belki bir sabah uyanacaklardı; aralarından biri çekip gitmiş olacak, hiçbir şey demeden. Belki bir gün, eski bir mesajlaşmada “seni özledim” yazacaklardı ama göndermeyeceklerdi. Belki de bir noktada birbirlerine yabancılaşacaklardı; aynı şehri paylaşırken bile, başka başka gökyüzlerine bakacaklardı.
Ama ne olursa olsun o tren yolculuğu, o ilk bakışmalar, o camdan dışarı dalan gözler… Hep kalacaktı bir yerlerinde. Belki de sadece bir fotoğrafta, belki de içten gelen bir kokuda, belki de gecenin bir yarısı çalan bir şarkının içinde... ama hep kalacaktı bir yerlerinde.
Ve belki, evet… belki de bu yolculukta yalnız kalacaklardı. Sadece tek başlarına. Ama o yalnızlık bile, gençliğin o ilk trenine binmiş olmaktan daha az kıymetli olmayacaktı.
Zeynep kitabına sarılmıştı, satır aralarında kendi yolunu çizmeye çalışıyor gibiydi. Büşranur camdan dışarı bakarken hafifçe dişlerini sıktı; ne hissettiğini kimse tam olarak anlayamazdı ama gözleri, geçmişe dönmek ister gibiydi. Reyyan dudaklarını oynattı ama ses çıkmadı; içinde kalan bir kahkahayı mı bastırdı, yoksa bir iç çekişi mi bilmiyordu kimse. Ecrinnaz kulağındaki kulaklıkla müziğe sığınmıştı, ama gözleri bir şeyin eksik olduğunu fısıldıyordu. Ebrar, titrek parmaklarla çantasındaki defteri karıştırıyor, Hilal ise herkes susarken sessizce onları izliyordu; çizmediği bir sahneyi hafızasına kaydediyormuş gibi.
Ve hepsi birlikte, aynı trenin farklı koltuklarında, aynı manzarayı izliyordu: bilinmezlik.
Belki bir gün bu vagonlarda yan yana olacaklardı. Belki biri bir başkasının hayatına tesadüfen karışacaktı. Belki bir gün birinin hayatında diğerleri en büyük yerleri kaplayacaktı.
Belki de... bir gün, bu trenin içinde tek başlarına kalacaklardı. Çünkü hayat böyleydi. Bazı koltuklar hep boş kalırdı. Bazı vagonlardan sadece biri sağ çıkardı. Ama ne olursa olsun, tren ilerlemeye devam ederdi.
Ve onlar, ne kadar korksalar da... bu yolculuğun sonuna kadar gitmek zorundaydılar.
Belki beraber belki de tek başlarına.
Zeynep pencereye yaslanmış, gözlerini dışarıdaki manzaraya sabitlemişti. Camın buğusuna elinin tersiyle hafifçe silip bir şeyler yazmak ister gibi yapıyor, sonra vazgeçiyordu. Tren rayları gıcırdayarak ilerlerken onun zihni çok daha hızlı bir yolculuğa çıkmıştı. Dışarıda kayıp giden ağaçların arasında geçmişini görüyordu; Afyon’un sokakları, okul bahçesindeki sessiz köşeler, ilk defa bir kitaba ağladığı gün, ailesi, arkadaşları… Her şey birer koltuktu onun gözünde. Her birine dönüp bakmak istiyor ama tren sadece ileri gidiyordu. Dönüp baksa bile, o koltuklarda artık oturan yoktu.
“Her vagon bir yıl…” diye geçirdi içinden. Bu düşünceyi ilk kez duymamıştı ama bugün başka bir anlamı vardı. Anlamlı bir anlam. Bugün vagonun içinde sadece kendisi değil, dostları da vardı. Reyyan, Ecrinnaz, Büşranur, Ebrar, Hilal… Hepsi buradaydı. Aynı trende, aynı yöne doğru gidiyorlardı. Ama yine de içinden bir ses, “Acaba bu yolculukta hep beraber kalabilecek miyiz?” diye sormadan edemiyordu.
Kitabını açtı. Satırların arasında kaybolmak istiyordu ama gözleri kelimeleri görmüyordu. Kafasında çok daha büyük bir hikâye yazılıydı: hayatın ta kendisi. Ve bu hikâyede herkesin bir rolü vardı. Kimileri bir sahnede belirip kaybolacak, kimileri her sayfada biraz daha derinleşecekti. Ama en sonunda, herkes kendi koltuğundan kalkıp inecekti trenden. Belki aynı durakta, belki farklı yerlerde… herkes kendi zamanı geldiğinde gidecekti. Hiç kimse sonsuza dek bir yerde kalmazdı. Ama kesin olan bir şey vardı: bu tren asla geri dönmeyecekti.
Bir anlığına başını kaldırdı ve aşağıda oturan dostlarına baktı. Sessizdiler. Belki onlar da aynı şeyi düşünüyordu. Belki her biri kendi camına yazmaya çalışıyordu hissettiklerini, ama yazdıkları buğuda kayboluyordu.
Zeynep hafifçe gülümsedi. İçinde bir hüzün vardı ama o hüznün rengine alışmıştı. Kitabın köşesine not aldı sessizce:
“Bu tren hep ileri gider. Ama bazı yolcular hep yüreğinde kalır.”
Sonra başını tekrar cama yasladı. Hayatın raylarında ilerleyen bu yolculukta bir şeyden emindi artık: Her şey geçecek ama bazı şeyler hep kalacaktı.
Dalıp gittiği derin düşünceleri bağırış sesleriyle anında kesildi. Bir anda kendini bu dünyada bulunca irkilmişti. Anlaşılan yine çok düşünmeye başlamıştı. Her zamanki gibi.
Sırtını duvara vererek bağdaş kurup oturduğu yatağında elleriyle yüzünü sıvazladı gerçekliğe tam anlamıyla dönmek için. Kendini bazen düşünmekten alıkoyamıyordu. Bir anda bir bakıyor ki yine dünyayla bağlantısını kesmiş başka galaksilere doğru yol alıyor. Bazen de hoşuna gidiyordu bu derin düşüncüleri. Bazı şeylere karşı kendini tam anlamıyla hazırlıklı hissediyordu bu sayede. Ama çok düşünmekte iyi değildi. Kimi zaman hayatı akışına bırakmak gerekirdi.
Elleriyle yüzünü sıvazlarken dünyaya tam olarak döndüğünden emin olduğunda yatakta hareketlendi. Ellerini yatağın korkuluklarına bastırarak aşağıda ne olduğuna bakmaya çalıştı. Aslında düşündüğü şeyler olduğuna emindi ama teyit etmesi gerekiyordu.
Başını aşağı doğru uzattığında ayakta duran Ebrar, Reyyan ve Ecrin’i görmesi kaçınılmaz oldu. Yanılmamıştı. Tam da kafasında kurduğu senaryodaki gibiydi her şey. Yine Ecrin ve Reyyan tartışmaya başlamış sonrada Ebrar onları ayırmaya çalışmıştı. Ama bu sefer farklı olarak Ebrar da tartışmada araya kaynadığı için o da bağırıyordu. Acaba bu sefer ne oldu da tartıştılar? Gerçi artık hiçbiri şaşırmıyordu bu duruma. Uçan kuş için bile tartışabilirlerdi.
Reyyan kendi yatağına uzanmış dizlerini kendine doğru bükerken ayak bileği dizlerinin üstündeydi. Elinde çok da ince olmayan bir dergi tutuyordu. Her sayfayı dikkatlice okuyup sağ elindeki kalemle bazı yerlerine not alıyor, altını çiziyordu. Bir sayfayı bitirdi mi parmakları aceleyle diğer sayfayı çeviriyor ve gözleri merakla satırların arasında geziniyordu. Heyecanlı bir şekilde dergiyi uzandığı yerden inceliyordu.
Zeynep uzandığı yerden tam olarak göremiyordu ama gördüğü kadarıyla Ecrin de kendi yatağında oturmuş kollarını masaya doğru uzatmıştı. Elindeki telefonuna bakarak sosyal medya hesaplarında dolaşıyordu. Trene bindikten hemen sonra, trenin camından çektiği fotoğrafı storye koymuştu. Kendi profiline tıklayıp paylaştığı fotoğrafı kaç kişinin gördüğüne bakarken Reyyan’ın derginin sayfalarını çevirirken çıkardığı sesle gözü oraya kaymıştı.
Sosyal medyadan çıkıp telefonun tuş kilidine bastı. Gözlerini kısarak Reyyan’a bakıyordu bu seferde. Masanın üzerinden biraz daha uzanarak Reyyan’ın ne okuduğunu görmeye çalıştı. Telefonunu yatağına doğru fırlattığı için yatağa çarpıp yere düşmüştü. Sanki çok zengindi de telefonu atıyordu. Kırılırsa uzun zaman tuşlu telefon ile devam edecekti.
Oflayarak telefonunu yerden almak için yere eğildi. Yere eğik durumdayken başını kaldırıp Reyyan’ın elindeki dergiye baktı. Derginin koyu mavi fonunun üzerinde büyük ve kalın harflerle Erasmus: Avrupa’nın Kapıları Sana Açılıyor yazıyordu. Erasmus mu?
Yerde dizlerimin üstüne gelerek Reyyan’ın yatağına yaklaştı. Dergi şimdi burnunun ucundaydı resmen. Birden elini uzatıp dergiyi alınca Reyyan irkilmişti. Elini kalbinin üstüne koyarken yatakta oturur pozisyona gelmişti. Kocaman gözlerle Ecrin’e bakıyordu.
Ecrin elindeki dergiye uzaylı görmüş gibi bakıyordu. Sayfaları hızlı hızlı çevirip ne yazdığını anlamaya çalışıyordu. Bir sayfada durunca Reyyan’ın birkaç satırını çizdiğini gördü. Dergiyi gözüne yaklaştırarak Reyyan’ın çizdiği yerleri sesli okumaya başladı.
“Erasmusa’a gitmek için nelere dikkat etmelisiniz?..” Gözlerini hızla çizili satırlarda dolaştırmayı bitirdikten sonra Ecrinnaz ters bakışlarını yavaşça Reyyan’ın yüzüne çıkardı. Tek kaşıyla dergiyi işaret ederek ‘’Reyyan bu ne?’’
Reyyan ne söyleyeceğini bilememişti. Böyle öğrenmelerini istemiyordu ama olan olmuştu artık. Anlatmasa başta Ecrin olmak üzere hiçbiri bu işin aslını öğrenmeden bırakmazlardı. Açıklamak zorundaydı. Boğazını temizleyerek gözlerini Ecrin’e çıkardı. “Bu mu? Şey ya... İşte Erasmus diye bir şey duymuştum, onu araştırıyordum.”
Ecrin pek inanmışa benzemiyor gibiydi. Tek kaşını kaldırarak bakıyordu hâlâ “Gitmek için mi araştırıyordun?” bunu sorarken belki de Reyyan Ecrin’i ilk defa bu kadar ciddi görmüştü.
Yatakta dönerek yaklarını yataktan dışarı çıkarıp oturdu Reyyan. Ecrin’in elindeki dergiyi yavaşça alıp masaya koydu. Ecrin de kendi yatağına oturmuş ellerini önünde birleştirmişti.
Reyyan birkaç defa boğazını temizleyerek gözlerini Ecrin’e dikti. ‘’Evet, gitmek için araştırıyordum.’’ dedi sakince.
Ecrin’in gözlerinde ve yüzünde oluşan o duyguyu görünce aceleyle konuşmaya çalıştı. ‘’Ama-‘’ Ecrin hemen onu susturdu ve kendisi konuşmaya başladı. ‘’Ama ne? Neden bize söylemedin?’’
Gözlerini kaçırdı ve ‘’Söyleyecektim. Sadece emin olmak istedim.’’ dedi Reyyan. Elleri terlemeye başladığı için pantolonun kenarlarına sürtmüştü. Böyle öğrenmemeliydi.
‘’Ne zaman söyleyecektin Reyyan? Gitmeden bir gün önce mi? Söyleseydin beraber bakardık, araştırırdık.’’ Ecrin Reyyan’a karşı kırgın hissediyordu. Evet, aslında saçmaydı ama yine de kırgın hissediyordu.
Kalp en çok sevdiklerin tarafından kırıldığında acırdı.
Ecrin şu an öyle hissediyordu. Bu beş kızı kendisine dosttan da öte kardeş bellemişti kendine. Kardeşler birbirinden bir şey saklar mıydı? Bu zamana kadar her şeyi beraber yapmışlardı. Eğer Reyyan onlara söyleseydi çok sevinir ve bizzat kendisi onun için araştırırdı. Reyyan’a karşı olan kırgınlığı gitmek istediği için değildi, onlara söylemediğineydi. Kardeşler birbirine kırılır mıydı? Kırılırmış. Şimdi anlamıştı.
‘’Abartma istersen Ecrin. Zaten tam olarak araştırmamıştım. Size gerçekten söyleyecektim. Böyle öğrenmenizi istemezdim, özür dilerim.’’ Derin bir nefes alarak başını dikleştirdi. ‘’Evet, gitmeyi düşünüyorum. Belki bu sene belki önümüzdeki sene ha belki de hiçbir zaman. Ufaktan ufaktan araştırmaya başlamıştım. Gitmek istediğim tam netleşince size söyleyecektim.’’ Onu anlamasını isteyerek Ecrin’in gözlerinin içine bakmıştı. Gözlerden her duyguyu görebildiğini iddia ettiği için böyle yapmıştı. Gözler her zaman doğruyu söylerdi. Dil yalan dese bile göz doğru derdi.
Ecrin tam konuşacakken aralarına giren bir ses kulaklarını doldurmuştu. Ebrar kendi yatağına çıkmış boynunda kulakları, elinde telefonuyla dururken başını aşağı doğru sarkıtarak yatıyordu. ‘’Geçen gün Reyyan’dan laptopunu istemiştim. İnternete girdiğimde kendi kullandığı sekmeleri kapatmadığını gördüm. Oradaki yazılarda da Erasmus ile ilgili bir şeyler yazıyordu.’’ Göz ucuyla aşağıdakilere bakıp tekrar telefonuna yöneldi. O kişiyi bulmadan içi rahat etmeyecekti. Belki de boşa uğraşıyordu. Son gün olduğu için eğlenmek isteyen bir genç böyle yapmış olabilirdi.
Ecrin, Ebrar’ı duyunca başını direkt o tarafa çevirdi. Onun da mı haberi vardı? Başını tekrar Reyyan’a çevirince onun da bir şeyden haberi olmadığını Ebrar’a olan bakışlarından anlamıştı. Tekrar bakışlarını Ebrar’a çıkardı Ecrinnaz. “Ne yani sen de mi biliyordun?” işaret parmağıyla kendisini göstererek “Ve bize söylemedin,” başını iki yana sallayarak ellerini iki yanında açtı. “Oh ne âlâ ya! Bize bir şey anlatmayın zaten, biz burada figüranız değil mi?”
Ebrar yatağında debelenerek oturur pozisyona geldi. Başı aşağı sarkık şekilde yatarken bir anda kalkması başını döndürmüştü. Elini ranzanın kalın demirlerine koyarak başının dönmesinin geçmesini bekledi. Nihayet rahatlatınca yönünü Ecrin’e çevirdi. “Ben de zaten isteyerek öğrenmedim bunu. Yanlışlıkla oldu. Ve benden öğrenseydin daha çok kızardın. Evet sakladım çünkü bu Reyyan’ın özel hayatı. Söylemem doğru olmazdı.” Yastığını eline alıp onu kabartmaya başladı.
“Ama ben size söyleyecektim. Gerçekten. Sadece zaman geçmesini ve netleşmesini bekliyordum. Dediğim gibi belki de hiç gidemeyeceğim.” Reyyan onları yumuşatmaya çalışıyordu. Bu işin büyümesini istemiyordu.
Ecrin dirseklerini dizlerine yaslayarak ellerini önünde birleştirdi. Sakin kalmaya çalışıyordu. “Madem söyleyecektin neden en başından söylemedin? Ben senin gitmek istemene değil bize söylemediğine kızıyorum.” Birleştirdiği ellerini anında birbirinden kopararak Ebrar’ı gösterdi. “Bir de bunun bana söylemediğine kızıyorum!”
Ebrar konunun ondan uzaklaştığı için sevinirken bir anda suratı düşmüştü. Kendi aralarında halletseler ne olurdu acaba? “Ya sen beni dinlemiyor musun? Reyyan’ın kendi hayatına nasıl karışmamı bekliyorsun benden?” Elleriyle kendini gösterip kendini kurtarmaya çalışıyordu.
“Ama söylemen de gerekiyordu!”
“Ama ben söylememeyi tercih ettim! Tamam mı?”
“Bizden sır mı saklayacaksın.”
Reyyan bıkkınca nefesini vermişti. Onun yüzünden tartışmalarını istemiyordu. “Ebrar’ın sırrı değil benim sırrım.”
“Ama yine de saklamış oldu. İkinizde!”
Zeynep derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştı. Tartışmadan halledebilecekleri bir konu olmasına rağmen büyütmüşlerdi olayı. Yine ve yine. Yatağının merdivenlerine gelerek aşağı inmeye başladı. Üçünün bakışları altında aşağı inip ayaklarını yerle buluşturdu. Saat sekize geliyordu. Sabah hepsi erkenden kalktığı için çok uykusu vardı ama bu seste uyuması güçtü. “Biraz abartmıyor musunuz? Olan oldu artık Ecrin. Tamam, belki de böyle öğrenmemeliydin. Ama öğrendin. Lütfen daha fazla uzatmayın.”
“Keşke bu şekilde de öğrenmeseydim. Biri değil ki ikisi birden saklamış benden!” Ellerini başına koyarak yere eğilmiş halde konuşuyordu Ecrin.
Ebrar daha fazla dayanamamıştı. Bilerek saklamadığı halde bu muameleyi görmesi fazla gülünçtü. Yatağının merdivenlerini kullanmadan direkt aşağı atlamıştı. İşaret parmağını Ecrin’e doğru sallayarak konuşuyordu. “Anlasana artık senden bir şey saklamadım. Reyyan’ın söylemeyeceğini nereden bileyim. Hem onun özel hayatına nasıl karışmamı bekliyorsun?”
Ecrin’in gözleri kırılmış bakıyordu. “Sence bu konu özel hayat mı? Bizi de ilgilendiren bir şey bu!” Sinirle ayağa kalkarak Ebrar’ın karşısına geçti. Ecrin ayağa kalktığı için Ebrar, başını kaldırarak bakmak zorunda kalmıştı.
Zeynep ortamın iyice kızıştığını fark edince hemen ikisinin arasına girerek onları itmeye çalıştı. Anlamadığı şey bu sefer gerçekten küçük olan bir olayı nasıl bu raddeye getirmişlerdi. Ona göre ortada kızacak bir şey yoktu. “Tamam lütfen yeter artık! Sakince oturup konuşacağınız bir konuyu neden buraya kadar getirdiniz?” Ecrin ve Ebrar’ı ayırmaya çalışırken Reyyan’a seslenmişti. “Reyyan sen de bir şey söyleme tenezzülünde bulunacak mısın? Hani biraz da senin yüzünden oldu ya bu.” Ters ters Reyyan’a bakıyordu.
Reyyan oturduğu yatağında daha da küçülerek konuşmaya çalıştı. Normalde asla böyle korkmazdı ama bu sefer kendini asıl suçlu hissediyordu. Derin bir nefes alarak “Zor da olsa, geç de olsa öğrendin artık Ecrin. Daha fazla uzatma. Hem Ebrar’a bağırıp durma. Onun bir suçu yok. Eğer illa birine kızacaksan bana kızman gerekiyor.”
Ecrin daha da sinirlenmişti. “Nasıl bunun suçu yok! Bana söylememiş ya bana! Halbuki beni en iyi tanıyanlardan biri de Ebrar’dı. Benden bir sır saklanmasına asla tahammül etmediğini biliyor. Ve o bunu bilmesine rağmen benden sakladı!” sesi gök gürültüsünü andırıyordu. Mübarek sesinin desibeli bir erkek sesinin desibeli ile yarışırdı.
Ebrar arkasına dönerek ellerini masaya koydu ve yüzünü cama çevirdi. Derin derin nefesler alırken sakinleşmeye çalışıyordu. Dişlerinin arasından konuşuyordu. “Allah kahretsin o laptopu aldığım, o yazıyı okuduğum âna.”
O sırada en başından beri onları sessizlikle izleyen Büşra en sonunda patlamıştı. Yemekten geldikten sonra Hilal ile onun yatağına çıkmışlardı ve orada konuşuyorlardı. Aşağıdan gelen seslerle orayı dinlemeye başlamışlardı. Önce pek aldırış etmemişlerdi ama bağırışlar son bulmayınca ciddi bir şey olduğunu anlamışlardı.
Büşra ve Hilal başını aşağı uzatmış onları izliyorlardı. “Daha fazla uzatmasanız mı acaba? Bu sefer gerçekten yersiz büyüttünüz bu olayı.”
Ecrin hayretle Büşra’ya bakıyordu. Şakın gözlerle Büşra’yı izlerken “Yersiz mi? Büşra sen bizi dinlemedin mi?”
Hilal başını iki yana sallayarak onları izliyordu. İşin ciddiye binmesi onu daha da geriyordu. “Büşra haklı. Evet saklamaları doğru değil ama en azından öğrenmiş oldun. Bu taraftan mı baksan?”
“Bakmaz o başka taraftan. Allah ona bir at gözlüğü vermiş ki sadece kendisini görüyor.” Ebrar gözlerini camdan ayırmadan konuşuyordu.
Ecrin Ebrar’a bir adım atarak daha da yaklaştı. “Öyle mi Ebrar? Sen nesin peki biliyor musun? Arkadaş dediklerinden bile sır saklayan birisin!”
Derin bir nefes alarak arkasına yavaşça döndü Ebrar. “Daha kaç defa söyleyeceğim sana senden bir şey saklamadım!”
“Lütfen yeter artık. Oturun da doğru düzgün konuşun bir. Böyle bağırarak bir şey halledemezsiniz.”
Büşra bunları söyledikten sonra başını geri çekmişti. Duyduğu son şey Ebrar’ın kompartımandan sinirle çıkmasıydı. Aşağıdakiler kendi aralarında bir şeyler konuşmuşlardı ama onları dinlememişti. Zaten başı çatlıyordu ama onu umursayan yoktu. Bir de üstüne iki dakikaya bir başı döndüğü için kendini kötü hissediyordu. Büyük ihtimalle yine tansiyonu düşmüştü. Hoş, zaten hiçbir zaman yükselmemişti ki düşsün.
Büşra yavaşça üst ranzadaki yerine dönerken, başını ellerinin arasına alıp bir süre öylece kaldı. Kafasını meşgul eden çok şey vardı. Boğazında bir yumru vardı, içindeki sıkışıklık gözlerinden taşmak için yanıp tutuşuyordu ama hâlâ sabrediyordu. Göz ucuyla Hilal’e baktı. Hilal hâlâ cama dönük oturuyordu, ellerini birbirine kenetlemiş, dizlerinin üstünde yavaşça sallıyordu. O kadar sessizdi ki ranzada olduğunu unutmak mümkündü. Ama Büşra unutmazdı. Çünkü Hilal'in sessizliği her zaman en çok konuşan şeydi. Bazen bir tek onun sessizliğinde kendini dinleyebildiğini hissederdi. Ve şimdi, içi öyle doluydu ki o sessizliğe sığınmak istiyordu.
“Hilal...” dedi usulca, sesi çatallı çıkmıştı, sanki sözcükler ses tellerinden değil, doğrudan kalbinden dökülüyordu. “Sen bana dürüst ol, olur mu?”
Hilal, yavaşça başını çevirdi. Gözleri sakindi ama orada bir dikkat, bir şefkat, bir anlayış vardı. Göz göze geldiklerinde, Hilal dudaklarını araladı ama konuşmadan önce Büşra devam etti. “Ben mi yanlış düşünüyorum? Yani... Bu kadar büyütmeleri, bu kadar bağırış çağırış falan. Bilmiyorum ya. İnsan yoruluyor, Hilal. Gerçekten yoruluyorum. Hani bir yerden sonra diyorsun ki ‘Bu kadar emek verdik, arkadaşız, birbirimizi tanıyoruz’ falan ama sonra bir bakıyorsun biri bir şey saklamış, diğeri öğrenince patlıyor. Arada kalınca da boğuluyorsun.”
Hilal başını hafifçe eğdi. “Haklısın,” dedi sadece. “Ama herkes aynı yerden kırılmıyor. Kimimiz için bir şey önemsiz, kimimiz için dünyayı sarsıyor.”
Büşra usulca omzunu ranzaya yasladı. “Ama biz o dünyaları paylaşmadık mı? Aynı odalarda, aynı sırada, aynı hayallerin içinde olmadık mı? Nasıl oluyor da hâlâ birbirimize bu kadar yabancılaşabiliyoruz? Ben, bazen korkuyorum. Ya biz de bir gün böyle dağılır gidersek diye.”
Hilal biraz duraksadı. Cevap vermek zor değildi ama doğru kelimeleri bulmak zordu. Sözler kalbi kaşıyabilirdi, ya da sarabilirdi. O an Büşra’nın yarasını kaşımak değil, sarmak istiyordu. İç çekerek gözlerini Büşra’nınkine kilitledi.
“Bak Büşra,” dedi, sesi yumuşaktı ama içinde ince bir sarsıntı vardı, “Bugün bu tartışma evet, büyütüldü. Belki yersizdi. Ama bu kadar kızmalarının altında yatan şey, sevgi. Kızmak, sinirlenmek bunlar bazen sadece ‘Sana değer veriyorum ama korkuyorum’ demenin farklı yolu. Ecrin öyle bir kız. Kalbiyle konuşur. Ebrar da tersine, içine atar. Ama ikisi de seni, beni, bizi önemsiyor. Bize düşen bu kırık kalplerin sesini anlamaya çalışmak.”
Büşra'nın gözleri bu sözlerle dolmuştu. Kısa bir sessizlik oldu. Sanki vagon bile nefesini tutmuştu onların bu sessizliğinde. Bazen de sessizlik konuşurdu.
“Hilal, biliyor musun? Ben ne zaman böyle daralsam, içimde deli bir gürültü kopsa, seninle konuşmak hep iyi geliyor. Bazen hiçbir şey demesen bile iyi geliyor. Sanırım bu yüzden seni en çok ben anlıyorum. Ya da en çok sen beni, bilmiyorum. Ama seni hep yanımda bilmek iyi geliyor.”
Hilal’in yüzünde bir tebessüm yayılmıştı. ‘’Yaa, iyi mi geliyorum? Çok sevindim. Ama şunu bil ki sen de bana iyi geliyorsun. Zor, kolay fark etmez her anımda yanında olduğun için teşekkürler.’’
Büşra’nın yüzünde de Hilal’in tebessümünün bir benzeri belirmişti. Onu önemseyen insanları onlardan iki kat fazla önemseyen, onun hoşuna gidecek söz söylendi mi onlara daha fazlasını söyleyen biriydi. Ama eğer ona ufacık da olsa incitecek bir söz söylenirse ondan da direkt uzaklaşır, onu kendi içinde dondururdu. Kolay kolay da o buzu eritmezdi. Belki de insanlar bu yüzden Büşra’yı çok soğuk biri olarak biliyordu.
Bilmezler ki soğuk, ciddi dedikleri Büşra onların yansımasıydı…
Hilal’e şu an ona söylediği sözlerin daha fazlasını söylemek istiyordu ama Hilal’in bir anda söylediği sözlerle bundan anında vaz geçmişti. Sağ olsun şımartmaya gelmiyordu.
‘’Bu arada o notu mutlaka sakla. Yani ben olsam saklardım. Ama iyi ki ben senin yerinde değilim.’’ Kocaman bir sırıtış ile Büşra’ya bakıyordu. Bir anda insanları sinir etmeye bayılıyordu.
Hilal’in sözleriyle Büşra bocalamıştı. Notu görmüş müydü? Ama notu okurken kimsenin onu görmediğine emindi. Kızların notu öğrenmesini istemiyordu. İmalarına maruz kalırdı sonra maazallah. “Ne notu? Neyden bahsediyorsun Hilal?”
Hâlâ yüzündeki sırıtışla bakıyordu Hilal. Demek anlamamazlıktan geliyordu Büşra. Öyle olsun. “Büşra hangi not olduğunu biliyorsun. Hadi hadi bilmiyormuş gibi yapma.” Elini sallayarak konuşuyordu.
“Neyden bahsettiğini anlamıyorum.” Belki de başka bir şeyi kastediyordu Hilal. Bu kıza hiç belli olmazdı.
Gözlerini devirerek “Tamam o zaman şimdi neyden bahsettiğini anlatayım Büşra’cığım. Hani o yeşil gözlü adamın masanın üstüne bıraktığı tespihin yanındaki nottan bahsediyorum. Hani ‘hanımefendili’ olan.” Dedi.
Büşra yakalandığını anlamıştı. Hilal nasıl görmüştü şaşıyordu. Notu okurken kimsenin ona bakmadığına emindi. Hatta ne olur ne olmaz diye kâğıdı masanın altında avucunda saklayarak okumuştu. Hilal nasıl görmüştü aklı almıyordu şu an.
‘’Sen gördün mü yazıyı? Nasıl gördün? Okudun mu?’’ gereksiz yere panik olmuştu şu an. Görse ne olacaktı ki? Bir iki dalga geçerdi sonra unuturdu.
Tanımadığı ve daha önce de görmediği bir adamın onu alaya alıp sonra da o notu bırakması Büşra’nın kafasını karıştırıyordu. Bulduğu bir şeyi geri vermişti. Hatta özür notu gibimsi bir not dahi bırakmıştı. Büşra odaya geldiğinden beri bunu düşünüyordu. Ben olsaydım geri vermezdim diye düşünüyordu. Fakat o tanımadığı yeşil gözlü adam vermişti. Yine de bu tren yolculuğu boyunca dikkat etmeliydi. Niyetini bilmiyordu. Nasıl olsa yolculuk sonunda bir daha o adamı görmeyecekti.
Hilal’in imalı imalı kendisine bakmasına sinir olmuştu. Cevap vermesine gerek yoktu beden dili ve mimikleri cevabı fazlasıyla veriyordu. Tek temennisi Büşra’nın, diğerlerinin görmemiş olmasıydı. Yoksa ağızlarına sakız olurdu.
Derin bir nefes alarak sertçe burnundan verdi. Ardından başını kaldırıp Hilal’ baktı. ‘’Anladım; biliyorsun, okudun. Ama bana lütfen kızların bilmediğini söyle. Bilmiyorlarsa da öğrenmesinler, büyütürler. Eco çocuğu dövmeye kalkışır, Zeyno ve Görgi ha bire bunu konuyu açar benimle eğlenirler, Reyyan desen olmadık anda bana bunu hatırlatır,’’ bir anda durup Hilal’e bakmaya başladı. O ne yapardı? ‘’Sen ise… Sana hiç belli olmaz ki. Bir bakmışım Eco’ya yardım ediyorsun, bir bakmışım Zeyno ile Görgi’ye katılmışsın, bir bakmışım Reyyan’ın yanında gülüyorsun. Ne kadar ortaya karışık bir tipsin sen ya!’’
Büşra’nın bir anda çıkışmasıyla Hilal kahkaha atmıştı. Kendisi de bunu onaylıyordu. Neyi, nerede, ne, ne zaman yapacağı hiç belli olmazdı. O an kafasına ne eserse onu yapardı. Gözlerinden gelen yaşları eliyle silerken “Evet biliyorum. Ama nereden biliyorum sor bakalım?” dedi gülerek.
Büşra meraklanmıştı. “Nereden biliyorsun?”
Hilal gülerken arkaya, yastıklara doğru düşmüştü. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Nihayet nefeslerini düzene soktuğunda yattığı yerden Büşra’ya bakmaya başladı. “Ben zaten sen o notu okumadan öncede biliyorum.”
Büşra hiçbir şey anlamamıştı. “Hilal parça parça anlatma. Nasıl benden önce biliyordun? Yoksa daha önce mi okudun? Ama olamazdı ki. Kompartımana aynı anda girdik ve sen direkt yatağa çıktın bende masaya geçtim. Benden önce okumuş olamazsın. Ne ara okudun ya!”
Gülerek doğruldu ve karşısında çırpınan arkadaşına döndü. “Tamam, tamam. Sakin ol Büşra, anlatacağım.”
“Acele et Hilal!”
Derin bir nefes alarak konuşmaya başladı Hilal. “Sen notu okumadan önce biliyordum çünkü o notu Aras bana verdi.”
Büşra şaşkınlıkla Hilal’e bakıyordu. Dediği son şeyleri duyunca kafasında soru işaretleri belirmişti. “Aras mı? O kim Hilal, konumuzla ne alakası var şu an?”
Hilal aşağıdaki kızlara bir göz atıp geri Büşra’ya döndü. Kızlar yataklara oturmuş bir şeyler konuşuyorlardı. Ortalık sakinleşmişe benziyordu. Fakat Ebrar ortalıkta görünmüyordu. Daha gelmemişti. “Konumuzla alakası var çünkü senin tartıştığın ve sana o notu veren yeşil gözlü adamın adı Aras,” gülümseyerek gözlerini kırpıştırdı. “Bana teşekkür etmen gerekiyor Büşracığım. Benim sayende çocuğun adını da öğrendin.”
Sözlerini bitirir bitirmez omzuna yediği yumruktan kaçamadı Hilal. Omzunu ovuşturarak Büşra’ya baktı. Gözlerden ateş saçma deyimini şu an Büşra sayesinde canlı canlı görüyordu. Bu kadar kızmasına gerek yoktu!
“Hilal! Bir çarparım bir de duvar çarpar sonra da yanlışlıkla elimin tersi sana yumuşak ve usulca çarpar. Ne teşekkür edeceğim ya! Bana ne o yeşil gözlünün adından.” İşaret parmağını sallayarak konuşuyordu. Bir de teşekkür edecekmiş. Çok ederdi!
Büşra arkasına yaslanıp sakinleşmeye çalıştı. Onun adını merak etmiyordu. Anlaşılan canı arkadaşı yanlış anlıyordu. Adını öğrenip ne yapacaktı, Aras teşekkür ederim tespihimi getirmişsin mi diyecekti? Onu görmek bile istemiyorken hem de!
“Belki merak ediyordun. Benim sayemde öğrendin işte.” Büşra’nın bakışlarını görünce kahkaha atacaktı neredeyse. Ona bunu yapmamayı sağlayan şey Büşra’ydı. Her an üzerine atlayacak gibi gözüküyordu. “Tamam sustum. Ama bir teşekkür beklerdim senden. Ayıp ettin.” Cık, cık, cık.
“Hilal! Sen neden her şeyde dünyanın en sessiz insanıyken bu tür konularda en geveze insana dönüşüyorsun.” Büşra kendini parçalayacaktı neredeyse.
Umursamaz bir şekilde önüne gelen kıvırcık kahve saçlarını sırtına doğru attı Hilal. “Belki de bu konular ilgimi çekiyordur.”
Büşra bıkkınlıkla nefes vermişti. “Hilal!
“Of, tamam sustum.”
Büşra yerinde debelenerek Hilal’e yaklaştı. “Ee sonra ne oldu? En son yeşil gözlü adam sana notu ve tespihi vermişti. Ne konuştunuz?”
“Yeşil gözlü adam değil. Onun bir adı var, Aras.”
Elini sallayarak Hilal’i geçiştirdi Büşra. Yeşil gözlü adamın adından ona neydi? Onunla konuşma gibi bir amacı yokken ona hitap edeceği ismi bilmek zorunda değildi. Sağ olsun Hilalcik söylemişti ama. ‘’Neyse ne adı. Sen onu bunu boş ver de bana olanları anlat.’’
Hilal bıyık altından gülerken Büşra’nın bakışları ile susmuştu. Boğazını temizleyerek pür dikkat karşısındaki ona merakla bakan kadına döndü. ‘’Tamam, anlatıyorum…’’
🪢🪢🪢
45 dakika önce…
Kızlar, kendi kompartımanlarında uzun uzun durum kritiği yaptıktan sonra yemek saatinin gelmesiyle trenin restoran kısmına doğru adımları attılar. Koridor boyu ‘ya tekrar karşılarına çıkarlarsa’ diye konuşuyorlardı. Eğer öyle bir şey olursa diye çok farklı öneriler ortaya atılmıştı.
Öncelikle klasik bir öneri sunulmuştu: eşek sudan gelinceye kadar onları hırpalamak. Ama sonradan hiçbiri bunu yapabileceklerine inanmayınca bu fikirden vazgeçilmişti. Daha önce kavgaya karıştıkları olmuştu. En büyüğü Ecrin’in yumruğu Görkem’i yanlışlıkla(!) yere serince başlamıştı. Daha sonrasında da iki taraf arasında büyük bir kavga başlamıştı. Ama şimdi yeşil gözlü adam ve arkadaşlarına bunu yapmak bir az zor gibi gözüküyordu.
Tren koridorunun en ucundaki restoranda cam kenarında oturuyorlardı. Ahşap ağırlıklı ve eskitmeli bir şekilde döşenmişti bu taraflar. Restoranda hafif bir tonda eski şarkılar çalıyordu.
“Caddelerde rüzgar, aklımda aşk var
Gece yarısında eski yağmurlar
Şarkı söylüyorlar sessiz usulca
Özledim şimdi çok uzaklarda.”
Hava kararmaya başlamıştı. Akşamüzeri olduğu için güneş batarken gökyüzünde muhteşem bir renk tablosu vardı. Yemyeşil ormanlı dağların arasından güneşin sadece ışıkları görünüyordu. Ay tepede hafif bir şekilde belirmiş, sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Büşra ve Hilal yan yana oturmuş manzarayı seyrediyorlardı. Büşra’nın başı Hilal’in omzuna yaslıydı. Trenin hafif sallantılarıyla beraber hem dışarıyı seyrediyor hem de şarkıyı dinliyorlardı.
Ebrar, Hilal’in yanına oturmuş dalgın bir şekilde masayı izliyordu. Bir yandan da eliyle şarkıya ritim tutuyordu. Gitar çalmayı öğrenirken bu şarkıyı ilk defa o zaman duymuştu ve o günden sonra da bir daha unutmamıştı. Sözleri, notaları, akorları hep aklındaydı. Şimdi de eliyle sanki kucağında gitar varmış gibi masaya vuruyordu. Onun bu ritmiyle şarkı çok güzel gidiyordu.
Zeynep, Büşra’nın karşısına oturmuş, telefona bakıyordu. Büyük ihtimalle yine telefonuna indirdiği kitapları okuyordu. İnternet çekmezse diye kitapları telefona indirmiş, telefon çekmezse diye de kitapların sayfalarının ekran kaydını almıştı. Fazla söze gerek yok. Tam bir kitap CANAVARI.
Masadaki herkes bu kadar sessizken elbette bu sessizliği bozacak birileri vardı. Ecrin ve Reyyan hiç olmaması gerektiği hâlde yan yana oturmuş Ecrin’in telefonundan lnstagram’a bakıyorlardı. Her neye bakıyorlarsa gülmekten bir yerlere yatmadıkları kalmıştı ve büyük ihtimalle az sonra o da olacaktı.
Reyyan, Ecrin’in elindeki telefonda parmağını yukarı kaydırarak yeni bir video açtı. Keşke açmaz olaydı. Videodaki yazıyı okur okumaz ikisi de yine gülme krizlerine girdi. ‘’Ecrin şuna bak ya. Sanırsın Arizona kertenkelesi. Saçlara bak diken gibi yapmış.’’
Ecrin elindeki telefonu Reyyan’ın kucağına bırakarak gözünden gelen yaşları silmeye başladı. ‘’Bunlara akıl sır edilemez. Hatırlasana 10. sınıfta okulun önündeki durakta minibüs beklerken bunun tıpkısının aynısı Tofaş’çı dayılar geçiyordu.’’ Reyyan işaret parmaklarını Ecrine sallayarak onu onayladı. ‘’Aynısı!’’ yine ikisi kahkahalara boğulmuştu. Beş dakika önce kafeteryaya girerken kavga edenler onlar değilmiş gibi davranıyorlardı.
Bu sefer yüksek sesle gülmüş olacaklar ki vagonun diğer ucundaki kişiler bile başlarını kaldırıp onlara bakmışlardı. Bunu gören Büşra ters gözlerle karşısında oturan ikiliye bakmaya başladı. Başını Hilal’in omzundan kaldırıp “Siz sesinizi biraz azaltsanız iyi olur, milletin dikkatini çekiyorsunuz.” onların masalarına bakanların pekte güzel baktığı söylenemezdi.
Ecrin başını çevirip etrafa baktığında ona ölümcül bakışlar atan insanlarla karşılaşınca olduğu yere sindi. Başını hepsine özür babında bir kere salladı ve aceleyle önüne döndü. ‘’Arkadaki teyzeni bakışları hiç iyi değildi. Gözleriyle beni öldürdü, yıkadı, kefenledi ve gömdü resmen.’’ Çok korkmuş gibi gözlerini kocaman açıp bardağına şişeden su doldurmaya başladı.
Reyyan onun aksine çok rahattı. Sanki başkaları şu an yokmuş gibi davranıyordu. ‘’Aman ya ne yapacaksın? Her zaman, her yerde olan teyze tipi işte.’’
Daldığı düşüncelerden çıkan Ebrar, eliyle masada hala ritim tutarken Ecrin’e başını çevirdi. ‘’Bence seni oğluna alacaktı ama sen böyle hunharca gülünce kriterlerine uymayan bir gelin adayı olduğunu anladığı için öyle baktı.’’ Ebrar bunu der demez Ecrin’in içtiği su boğazına kaçtı. Reyyan gülerken ne yaptığın bilmediği için Ecrin’in sırtına vurmayı akıl edememişti bu yüzden de eli yanlışlıkla Ecrin’in başına çarptı. Boğazına kaçan sudan değil de yanlışlıkla ona çarpan elden dolayı ölecek gibiydi çünkü daha kötü öksürmeye başlamıştı.
Masaya oturduklarından beri telefondan kitap okuyan Zeynep bile Ebrar’ın bu söylediklerine gülmeye başladılar. Yani, neden doğru bir çıkarım olmasın ki? ‘’Tüh Ecrin ya eline geçen fırsatı bilmeden öyle bir ittin ki bir daha böyle bir koca fırsatı bulamazsın.’’ dedi Zeynep telefonunun tuş kilidine basıp masaya koyarken.
‘’Kesin oğlu da mühendistir,’’ Hilal teyze taklidi yaparak ‘’Guzum biliyon mu benim de ta Alamanyalarda bekar oğlum var. Aynı senin yaşında. Mühendis oğlum benim.’’ Teyze taklidinden çıkıp bir elinin avucunu gösterdi. ‘’Kesin cüzdanında da onun pek sevgili oğluşunun fotoğrafı vardır. Hemen çıkartır gösterir.’’
‘’Oğlu ne mühendisi?’’ Zeynep bunu ciddi ciddi sormuştu.
Ebrar öne atılarak ‘’Kaldırım mühendisi.’’ dedi.
Hepsi daha fazla gülerken bu sefer daha fazla göz onlara dönmüştü ama hiçbiri şu an önemsemiyordu. Gülmek gibi önemli işleri vardı, kimseyi önemseyemezlerdi.
Büşra zorla ayağa kalkarak onlar gülerken öksürmekten ölmek üzere olan Ecrin’in arkasına geçip başını eğik tutup Ecrin’in sırtına aşağıdan yukarıya olacak şekilde vurarak boğazına kaçan suyu çıkartmasına yardımcı oldu. Dördüncü vuruşundan sonra son kez şiddetle öksürüp rahatlayan Ecrin ona gülen arkadaşlarına ters ters bakarak Büşra’ya döndü, ‘’Allah razı olsun Büşra. Sen olmasan ben burada ölürken bunlar ölümüme güleceklerdi. Sağ olasın.’’
‘’Ne demek canım, her zaman.’’ dedi Büşra gülerek yerine otururken.
Sakinleşmiş gibi gözüken ama sakinleşmeyen arkadaşlarında gözlerini gezdirdi tek tek. Hep böyleolalım diye geçirdi içinden. Ama içinden geçirdiği ile dışarı vurduğunun aynı olması gerekmediği için ‘’Ya ben aşk meşk işlerine karşıyım, bunu bilmiyor olamazsınız. Teyze o kaldırım mühendisi oğlunu bana yapmaya çalışsaydı söylerdim zaten.’’
‘’Bunu söylediğin için o ölümcül bakışlarla tekrar karşılaşırdın artık.’’ dedi Zeynep eline aldığı çatalı salataya batırırken.
Bu sırada Hilal sandalyesini arkaya iterek yerinden kalktı. Çantasından telefonunu alarak ‘’Ben bir kompartımana gidip geliyorum. Telefonumu şarja takacağım. İstediğiniz bir şey var mı?’’
‘’Ne o Hilal bizi tanımamazlıktan mı geleceksin yoksa?’’ Ebrar muzır bakışlarla Hilal’e bakıyordu.
Ebrar’ın ona attığı bakışların aynısını ona geri paslayarak göz devirdi Hilal. ‘’Aynen öyle yapacağım. Şimdi şu kapıdan çıkıp gideceğim ve odamı bile değiştirteceğim.’’ Tam bu sırada masaya gelen garsonlar yemek servisine başlamıştı.
Önüne geçen garsondan dolayı Hilal’e bakmak için kafasını sağa doğru eğen Büşra, ‘’Acele et ama. Yemekler geliyor, soğumasınlar.’’
Arkasını dönüp sensörlü kapıya giden Hilal başını omzuna doğru hafifçe eğip ‘’Hemen gelirim merak etmeyin.’’ Diyerek aceleyle çıktı kapıdan. Çünkü yavaş yürürse onlara dönen bakışların hedefi olacaktı ve bakışlarda ölmek istemiyordu.
Kapıdan çıkıp beşinci adımını atacağı sırada karşıdan sürü gibi gelen yemekten önce tartıştıkları erkek grubunun büfeye doğru geldiğini görünce dışından olmasa da içinden söylenmeye başlamıştı. Ne diye şimdi geliyorlarsa? Kızlar gittikten sonra gelseler olmaz mıydı sanki?
Hilal ve erkek grubunun arasında az bir mesafe kalınca hepsinin yüzüne kısa da olsa bakma fırsatı bulmuştu. Eğer yanılmıyorsa tartışmada bunlar daha fazlaydı. Aralarındaki mesafe iyice kapanınca dikkatle baktı. Tabii ya! Bu grubun başı olan, Büşra ile tartışan asıl kişi aralarında yoktu. Acaba neredeydi?
İki taraf karşı karşıya gelince hepsi Hilal’e geçmesi için yol vererek kenara çekilmişti. İlk başta şaşırsa da hiç istifini bozmadan küçük bir tebessüm ile onlara teşekkür edip yola devam etti. Başını tam önüne çevirecekti ki ona dönen bir çift gözü hissedince istemsizce o tarafa doğru döndü. Başını çevirince içine korku veren geceden daha karanlık olan simsiyah bir çift göz ile karşılaşmayı beklemiyordu. Yanlış hatırlamıyorsa bu bakışlar tartışmada en sessiz olan kişiye sahipti.
Her ne kadar bu gözlerin sahibinin yüzü ve davranışları çok sıcak gibi olsa da gözleri çok soğuk bakıyordu. Hilal istemsizce bu durum karşısında gerilmişti. Bu bakışlara sahip olan gözler çektiği acıları, kederleri gizleyemiyordu. Her zamanki gibi gözler yalan söylemezdi. Hilal içten içe bu bakışların sahibinin geçmişte ne yaşadığını merak etmişti. Ama şu an onu düşünecek durumda değildi çünkü o gözler ona bakıyordu. Niye?
Hilal başını ona bakan adama doğru ‘’Hayırdır?’’ anlamında salladı. Sebepsiz yere ona bakamazdı herhalde. Her bakışın bir sebebi ve her bakışın bir anlamı vardır.
Adam, Hilal’in bu yaptığı hareketi başını eğerek hafifçe gülerek karşıladı. Daha sonra bakışlarını tekrar Hilal’e çıkartarak içinden ama dudaklarını oynatarak cevap verdi. ‘’Ona yardım et.’’
Önce adamın ne yaptığını anlamayan Hilal sonradan duruma aydı. -Mübarek jeton elli köşeli galiba.- Ama hangi duruma aydığını anlamamıştı. Kime yardım edecekti? Birine bir şey mi oluştu? Bu trende tanıdığı kişiler yalnızca kızlardı ve bugün istemeden ve tanışmadan tanıştıkları o erkek grubuydu. Hafif gerilerek kim olabileceğini düşünüyordu. Soğuk bakışlı, kara gözlü adam kim için yardım istemiş olabilirdi?
‘’Ee, kızım gideceksen git gitmeyeceksen bari yol ver! Seni mi bekleyeceğim ya!’’
Duyduğu sesle irkilerek daldığı düşüncelerden çıkan Hilal arkasına dönerek ona kimin kızdığına baktı. Bir teyze ona kızgın bir suratla bakıyordu. Eşarbını başına yerleştirip çenesinin hemen altından bağlamış; uzun, minik çiçekli bir elbise giyen teyzeye anlamaz bir yüzle bakıyordu. Teyzenin ona ne neden kızdığını anlamamıştı ya da duymamıştı. ‘’Efendim teyze, anlamadım dediğinizi.’’
Gayet kibar ve saygılı bir sesle konuşan Hilal ettiğini bulamamış olacak ki teyze buruşuk, kızgın suratını dahası olabilirmiş gibi daha çok öfkeyle doldurmuştu. ‘’Ne teyzesi be! Teyzeye benzer bir yanım mı var benim, ha?’’ Hilal teyzeye ‘teyze’ dediğine binpişman olmuştu. Daha bir saat önce yaşadıkları olayı dejavu ile tekrar yaşaması fazla komikti.
‘’Özür dilerim hanımefendi. Tabii ki de teyze değilsiniz. Maşallah çok genç gösteriyorsunuz,’’ kenara geçerek teyzeye yol verdi. ‘’Buyurun geçin, bu arada yaşınız kaç acaba?’’
Teyze tam Hilal’in verdiği yoldan geçecekken Hilal’e bakarak ‘’Ah, ah. Gençlik bitmiş!’’ dedikten sonra hızla oradan ayrılıp diğer vagonun kapısına giderek sensörlü kapıdan çıktı.
Tam teyze çıkacakken bilerek teyzenin duyması için sesini yükselterek ‘’Ah, ah. Yaşlılık bitmiş!’’ diyerek o da hızla yoluna devam etti. Ondaki bastondan nasibini almak istemiyorsa hızlı olmalıydı. Arkadan teyzenin ona söylediklerini duymazlıktan gelerek yüzünde hafif sırıtışla kompartımanın olduğu vagona gitmeye çalışıyordu.
Nihayet kendi kompartımanlarının olduğu vagona geldiğinde, vagonun giriş kapısının yanındaki dar lavaboya girip ellerini yıkamaya başladı. Su soğuktu, aynada yüzüne yansıyan yorgunluk barizdi. Yol altı üstü dört vagondu ama erkeklerle karşılaşması ve büfenin önündeki insan kalabalığı yüzünden sanki on vagon geçmiş gibiydi. Herkes kahve, çay, atıştırmalık peşindeydi. Millet aç kalma korkusuyla sıraya dizilmişti.
Ellerini yıkadıktan sonra kurulamak için peçete aramaya başladı ancak ne girişte ne de musluğun yanında yoktu. ‘’Sizin yapacağınız hizmetin ben…’’ diye söylenerek dişlerinin arasından bir nefes verip ellerini iki kez salladı, sonra istemeye istemeye pantolonunun yanına silmek zorunda kaldı.
En sonunda lavabodan çıktıktan sonra sensörlü kapının açılmasıyla ince uzun koridora çıkmıştı. Nedense bu koridor ona çok kasvetli ve ruhsuz geliyordu. Tıpkı hastanelerde olduğu gibi duvarların üstü beyaz boya ve alt tarafı da açık maviye boyanmıştı. Bu tren hastane ruhu taşıyordu.
Cebinden telefonunu çıkartıp saate bakarken ekran parlaklığı maşallah nur gibi aydınlandığı için gözünü kısıp başını bir anda kaldırdı, koridora baktı. Bir adam onların kompartımanın önündeki camın önüne yaslanmış ve elinde tuttuğu bir şeye bakıp kapıya da kaçamak bakışlar atıyordu. Hilal bu adamın kim olduğunu sorgulayarak yoluna devam etti. Birkaç adım sonra o kişinin kim olduğunu görünce donup kaldı. Zaten o anda da adım seslerinden birinin geldiğini anlayan gizemli adam başını Hilal’e çevirmişti. İkisi de bir süre birbirlerine tuhaf bakışlar atarak oldukları yerde kalmışlardı.
Hilal’in zihninde beliren ayrıntılarla yapboz parçaları bir bir yerine oturmuştu. -boşuna demedik jeton elli köşeli diye- Yolda gelirken karşılaştığı erkek grubunda birinin eksik olduğunu zaten sezmişti ama düşünmemişti kim olabileceğini. Zaten yüzleri unuttuğu için hatırlayamamıştı.
‘’Ona yardım et’’
Tabii ya! O sessiz çocuk bu yüzden Hilal’e böyle demişti. Demek ki bir sorunu var ki burada bekliyordu bu yeşil gözlü adam. Acaba karın ağrısı neydi?
Hilal yürümeye devam ederek kompartıman kapısının önüne geldi. Başını çevirip kapıyı açacakken arkasında bir hareketlenme hissetti ama durmayıp kapının kolunu kavrayıp indirerek içeri girdi. Arkasından kapıyı kapatıp sorgulayıcı gözlerle odayı taradı. Odada her şeyin yerli yerinde olduğunu gördükten sonra rahat bir nefes verip kendi yatağına yaklaştı. Elini yukarı atıp yastığının altına koyduğu şarj aletini aldı ve tekrar kapıya yöneldi.
Kapıyı açtıktan sonra karşısında yeşil gözlü adamı tekrar görünce büyük bir sabır çekerek bir adım attı. Adamın ona ‘’ne yapıyorsun’’ der gibi olan bakışlarını görmezden gelerek elini ‘’yana kay’’ anlamında uzatarak sağa doğru salladı.
Adam yine aynı gözlerle bakarken o da başını ‘ne’ anlamında iki yana salladı.
Hilal yine aynı hareketi bu sefer iki defa yaptı.
Adam nihayet ne dediğini anlayıp iki adım sola kaydı. Hilal bir adım daha atıp yere çömeldi ve prize şarj aletini takıp kablonun da ucuna telefonunu taktı. Telefon ekranını açıp uçak moduna aldı.
Sağ omzunun üstünden onu izleyen yeşil gözlü adam konuşmayacaklarını anlayıp kendisi bir konu açmak için ‘’Telefonun çalınmasın burada. İçeriye taksaydın.’’ dedi. Elindeki şeyi avucunun içinde sıkıp sıkıp geri açıyordu.
Hilal adamın elindeki şeye bakarak cevap verdi. ‘’Odada maalesef priz yok mecbur buraya takıyoruz.’’ Zaten trene ilk bindiklerinde Büşra telefonunu burada şarj ederek çalınıp çalınmayacağını deneyimlemişti.
Adam yerinde rahatsızca kıpırdandı. Sanki bir şey sormak istiyor ama soramıyordu. Hilal’in ona neden burada olduğunu sormasını istedi. Böylelikle karın ağrısı son bulurdu. Birkaç saniye geçti ama kıvırcık kızdan ses soluk yoktu Sonra ani bir kararla konuşmayı uzatmaya karar verdi. “Benim kaldığım kompartımanda var. İstersen oraya tak. Böylece çalınma tehlikesi de olmaz.” Sesi rahat gibiydi ama duruşu ele veriyordu; hiç de rahat değildi.
Hilal, adama inat gibi ona göre çok rahattı. Telefonunu duvar ile yer arasına eğik olacak şekilde koyup ayağa kalktı. Başını adama çevirdi ‘’Sağ ol, gerek yok. Hem çalınıp çalınmayacağını önceden test ettik.’’ dedi. Koridorda onlardan başka kimsenin olmamasından kaynaklanan sessizlikten rahatsız olmuştu Hilal. Bir an önce buradan gitmek istiyordu.
Fakat adam gitmeye ve Hilal’i de bırakmaya pek niyetli değildi anlaşılan. Kısa bir an Hilal’in şarja taktığı telefonuna bakıp geri döndü. ‘’Nasıl test ettiniz?’’ Gerçekten aklına gelen bu muydu yani?
Hilal tek kaşını kaldırıp yan yan adama baktı. Neden merak ettiğini merak etmişti ama sormadı. Cevabı kısa, net anlaşılırdı. ‘’Sana ne. Neden umurunda?’’
Adam Hilal’in cevabına şaşırmış gibi yaptı. Ne bekliyordu ki, hak etmişti bu cevabı. ‘’Hiç,’’ dedi başını eğerek. ‘’Öylesine bir soru sadece.’’
Kafası karışmıştı Hilal’in. Adamın bir derdi olduğu belliydi ama fazla tuhaf davranıyordu. Gergin gibiydi ve karşısındaki böyle olunca kendi de geriliyordu. Başını sağa sola çevirerek koridorun ıssızlığına baktı. ‘’Madem öyle gitmem gerek.’’ Hızla arkasına döndü Hilal. ‘’Görüşürüz.’’
Topu topu üç adım atmışken bir anda yanından hızla bir şey geçti ve önüne geçti. Mecbur durmak zorunda kalan Hilal kollarını bağladı ve başını kaldırarak adama baktı. Bakarken adamın ne kadar uzun olduğunu düşünüyordu. Acaba iki metre falan mıydı? Bu böyleyse sessiz çocuk ne kadardı acaba? Gerçi o bu adamdan daha kısa gözü-.
‘’Senden bir şey isteyebilir miyim?’’ Hilal kendi iç sesiyle konuşurken bir anda adamın sorduğu soruyu kavrayamamıştı. Siyah simit mi demişti o? Yapabildiği tek şey ‘’Ha?’’ demek oldu.
Adam gülmek istiyor ama karşısındaki ciddi yüz yüzünden gülemiyordu. Kendini sıkmaktan patlayacaktı yakında. Sadece kendine hâkim olamayıp dudağının bir köşesi havaya kalkar gibi oldu o kadar. ‘’Yardımına ihtiyacım var.’’ Dedi ama ciddi yüz yüzünden yanlış bir şey demiş gibi paniğe kapıldı. ‘’Yani yardım edebilir misin?’’ diyerek kendini düzeltmeye çalıştı.
Hilal az önceki etkisinden kurtularak kaşlarını çatmış şekilde adama bakıyordu. ‘’Demek ki o doğru demiş.’’ Dedi ama bunu dışından söylediğini fark edince ağzını sımsıkı kapattı.
‘’Kim neyi doğru demiş?’’
Hilal derin bir nefes alıp başını yukarı kaldırdı ve aldığı nefesi verdi. Daha sonra elini bir cebine koyup tüm ağırlığını bir ayağına verdi. ‘’Boş ver. Mühim bir şey değil. Söyle bakalım, sana neden yardım edecekmişim?’’ kollarını tekrar göğüs hizasında bağlayarak rahat bir duruş sergilemeye çalıştı ama içten içe rahat değildi.
Yeşil gözlü adam elinde yumruk olan tespihi öne uzatarak başıyla işaret etti. Tespihin siyah taşları elinde çok yabancı duruyordu. Sanki tespihte sahibine gitmek istiyordu. Bakan kişi tespihin bu yeşil gözlü adama ait olmadığını hemen anlardı.
Hilal başını eğerek ona uzatılan tespihe baktı. İlk bakışta bunun Büşra’ya ait olduğunu anlamıştı çünkü Büşra’nın babasının, bu tespihi Büşra’ya verdiğini görmüştü. Büşra’nın ‘Dedeminmiş bu. Babam bana verdi şimdi de.’ dediğini hatırladı Hilal. Trene bindiklerinde Hilal, bu tespihin nereden geldiğini sorduğunda bu cevabı almıştı. O an bunun manevi değerinin ne kadar yüksek olabileceğini düşünmüştü. Madem bu kadar önemli neden şu an tespih yeşil gözlü adamın elindeydi?
Hilal ikinci defa düşünmeden hemen adamın elindeki tespihi hunharca aldı. Bu sırada karşısında düz bir suratla kendisine bakan adama karşı kaşlarını çattı. ‘’Arkadaşımın tespihi neden sende? Nerden buldun bunu?’’ İki adım geriye gidip tespihi aceleyle cebine koydu. ‘’Yoksa çaldın mı? Çaldıysan neden geri veriyorsun?’’ Kendine hala aynı suratla bakan adama bağırarak ‘’Cevap versene!’’ dedi ve sustu. Bu kadarı yeter de artar.
Nihayet Hilal’in sustuğunu gören adam arkasına bakıp geri önüne döndü ve oflayarak elini başının üstüne koydu. ‘’Sakinleştiysen anlatıyorum.’’
Kısa ve net. ‘’Anlat.’’
‘Ne kadar agresif ne kadar garip biri. Allah etrafındakilere sabır versin’ diye düşünen adam nereden bilsin Hilal’in sadece önemsediği kişilere karşı böyle olduğunu, normal hayatta dünyanın sessizlerinden biri olduğunu. Hoş şu anlık bilmesine de gerek yoktu.
‘’Sizin bindiğiniz istasyonda ben de trenden inmiştim hava almak için,’’ diye anlatmaya başladı Yeşil gözlü adam. ‘’Telefonla konuşurken o hanımefendiyi ve babası olduğunu düşündüğüm adamın elindeki tespihi o an gördüm. Ama dedim ya işte telefonla konuşuyordum bu yüzden pek dikkatli bakmadım.’’ Hilal’e bakarak onun nabzını yokladı. Sinirli olmadığına kanaat getirince devam etmeye başladı.
‘’Ee, sonra?’’
Yan dönerek sırtını trenin koridor duvarına yasladı ve ellerini ceplerine koydu adam. ‘’Sabırlı ol anlatıyorum,’’ başını da duvara yaslayıp tavana bakmaya başladı bu seferde. ‘’Sonra trenin kalkış anonsu geldi. Telefonu kapattım ve hanımefendinin olduğu tarafa baktım ama yoktu. Umursamadım,’’ gözlerini kapattı adam o andaymış gibi. ‘’Trene binmek için kendi kompartımanımın olduğu kapıya gittim. Kapının merdivenlerinde gördüm bu tespihi de,’’
Hilal de adamın çaprazına doğru, kompartıman tarafındaki duvara yaslandı. Yüzü adama dönük şekilde durdu. ‘’Sende dayanamadın ve aldın, öyle mi?’’
Adam güldü bu sefer ama ses çıkarmadan. ‘’Sen zaaf mı dersin bilmiyorum ama severim tespihleri. Onu görünce dayanamadım. Anladım eski bir şey olduğunu ve aldım. Etrafa baktım, kimse de bir şey arıyormuş gibi değildi. Koydum cebime yoluma devam ettim,’’ Başını eğdi ve ayağını sallamaya başladı. ‘’Bizimkiler sordu nereden bulduğumu. Anlattım merdivende bulduğumu. Sonra Oğuz sordu-‘’
Hilal dayanamadı. ‘’Oğuz mu?’’
Başını Hilal’e çevirdi bu sefer. Tespihi koyduğu cebinde gözleri takıldı ve cevapladı. ‘’Arkadaşlarımdan. Sessiz birisi, öyle konuşmayı sevmez.’’ Dediği an Hilal’in beyninde şimşekler çaktı ve yerinde dikleşti. Demek ki Oğuz o sessiz çocuktu. Şaşkınlıktan gözleri far görmüş tavşan gibi kocaman açıldı.
Bu sırada Hilal’in halinden bihaber olan yeşil gözlü adam anlatmaya devam etti. ‘’Ya biri farkında olmadan düşürdüyse, dedi bana. O an aklıma o hanımefendi düştü. Tabii ya! Görmüştüm elinde o tespihi ama hiç düşünmemiştim. Onlara söylemedim tabii. Yoksa biraz salak olduklarına her şeyi söyleyebilirlerdi,’’ derin bir nefes aldı, verdi… ‘’Baran dedi ki çalmış olmuyor musun böyle?’’ Hilal’e baktı ve muzırca güldü. ‘’Bunu da soracak mısın kim diye?’’ dedi. Gerginliği dağıtmak için işi şakaya vurmaya çalıştı.
Ama nafile. Hilal aynı suratla ona baygın bakışlar atıyordu. ’’Hayır.’’ Dedi Hilal ve elini tespihin olduğu cebe soktu.
Yüzü düşmüştü adamın ama belli etmemek için birkaç yalancı öksürük ile devam etti. ‘’Baran’ın dediği aklımı karıştırdı. Uzun bir müddet bunu düşündüm. Sonra bir sonuca ulaştım,’’ Yaslandığı duvardan ayrıldı ve Hilal’e doğru dimdik durdu. ‘’Evet, çalmış oluyordum. Vermek istedim hatta birkaç saat önce bunun için arkadaşının yanına gittim ama olanları biliyorsun sen de,’’ Durdu; omzunun üstünden vagonun kapısına baktı, tık yoktu. Üçüncü defa derin derin nefes aldı -ciğerler balon oldu uçacak şimdi mübarek- itinayla aldığı nefesi hızlıca geri verdi. ‘’Durum bundan ibaret işte. Tekrar vermek istediğim için buraya geldim ama hem siz yoktunuz hem de içeriye girmek istemedim. Burada durup beklemek, o gelince de vermek istedim. Fakat sen gelince tüm olan cesaretim gitti. Bu yüzden senin vermeni istiyorum.’’
‘’Erkekler daha cesaretli sanıyordum.’’
‘’Her zaman olmuyor o maalesef.’’
Hilal sorgulayıcı gözlerle adama bakıyordu. Onu ilk dinlemeye başladığında söylediklerinin gerçekliğinden emin değildi ancak adama baktıkça ona inanmak isteyen tarafı daha ağır basıyordu. İnsanları iyi analiz eden biriydi, onun sonuçlarının yanlışlık payı olamazdı. Sözlerine güvenmeyi seçti. ‘’Hayır, ben vermeyeceğim.’’
Eğer Büşra’ya tespihi Hilal verirse yanlış anlaşılabilirdi. Hem Büşra bu tür şeylere önem verdiği için yeşil gözlü adamı tanımasa bile kırılabilirdi.
Adam kafası karışmış şekilde gözlerini kısarak Hilal’e bakıyordu. ‘’Neden veremezsin?’’
Hilal küçük bir kahkaha ardından eliyle önüne gelen kıvırcık, uzun saçlarını arkaya attı. Saçlarını sabahtan yaptığı için şimdiye kadar kabarmıştı ama şu an umurunda değildi. ‘’Veremem, senin vermen gerek. Çünkü sen buldun onu, her ne kadar çalmış olsan da. Bir düşünsene ben senden alıp Büşra’ya verirsem bana demez mi nereden buldun diye?’’ Elini cebine attı ve tespihi alıp yeşil gözlü adama uzattı. ‘’Sen vermelisin.’’
Hilal’in eli havada öylece dururken yeşil gözlü adam düşünüyordu. Böyle düşünmemişti, hatta karşısındaki kadının buraya gelinceye kadar aklında onun vermesini istemesi de yoktu. Onun planı tespihi ve cebinde sakladığı notu kimseye görünmeden ya kompartımanın kapısının altından atmak ya da odaya girip masaya koymak vardı. Ancak bu kıvırcık saçlı yuvarlak yüzlü kadın vagona geldiğinden beri tüm cesareti kırılıp tuz buz olup onu terk etmişti.
Kıvırcık kadına tespihi onun vermesini söyleyince Büşra’nın kırılacağını söylemişti. Neden kırılacaktı acaba? Aklına bu sorudan başka bir şey gelmiyordu. Halbuki birbirlerini tanımıyorlardı bile. Bir kaç saat önce olan olayı tanışma olarak nitelendirmiyordu yeşil gözlü adam. Birbirlerinin isimlerini bile bilmiyorken nasıl tanışmış olabilirlerdi.
Bir anda adamın gözleri kocaman açıldı sanki beyninde şimşekler çakıyormuş gibi. Hilal adama tuhaf tuhaf bakıyordu, neden böyle bir tepki verdiğini anlamıyordu. Hoş, şu an adamın neler düşündüğünü bilemezdi zaten. İnsandaki en güzel özellik belki de düşüncelerin kendinde kalmasıydı.
Yabancı, gizemli, yeşil gözlü artık ne halt adamsa Hilal’in az önce söylemiş olduğu bir cümlede takılı kalmıştı. Bir düşünsene ben senden alıp Büşra’ya verirsem bana demez mi nereden buldun diye... Kıvırcık kız farkında olmadan ya da bilerek arkadaşının, hanımefendinin ismini söylemişti. Nasıl az önce fark etmemiş olabilirdi? Büşra diye geçirdi içinden... Hayatında tanıdığı ikinci Büşra isimli kadındı. Belki tam olarak tanıyamadı ama tanımak isterdi Büşra’yı.
Tanıdığı ilk Büşra yüzünden isminin anlamını biliyordu yeşil gözlü adam. Müjde demekti Büşra ismi. Hayatta onları tanıyanlar ya da hayatlarına göktaşı etkisiyle düşenlere büyük bir müjde ile gelirlermiş, öyle demişti bir tanıdığı. Acaba kendisinin alacağı haber ne olacaktı, bunu düşünüyordu şimdi de yeşil gözlü adam. Az önce tanışmadıklarını düşünürken şimdi tek taraflı bir tanışma olmuştu ama bundan Büşra’nın haberi yoktu. Kendisinin ismini biliyor muydu ki hanımefendi? Ama bilemezdi çünkü ne o ismini söylemişti ne de arkadaşları.
Adamın şu an hayattan koptuğunu, başka evrenlerde dolaştığını, kendi kendine yaptığı saçma hareketlerden anladı Hilal. Vakti yoktu. Zaten adam yüzünden onbeş dakikadır ayaktaydı bu yüzden de bel ağrısı dayanılmaz bir boyuta ulaşmaya başladı. Eğilip doğrulurken korse yüzünden sıkıntı yaşıyorken bir de bel ağrısı eklenince çok müşkül bir durumdaydı.
Daha fazla bekleyemeyecekti Hilal. Adıma şok etkisi bırakacağını bilerek iki yanında duran ellerinden birini alıp sertçe kendi elindeki tespihi bıraktı ve adamın parmaklarını kapattı düşürmemesi için. Adam sudan çıkmış balık gibi başını kaldırıp Hilal’e baktı. Evet, şok gibi bir şey yaşıyordu adam.
“Az önce de dedim şimdi de diyorum. Bunu sen vereceksin. Tamam mı?” Adam onu anlıyormuş gibi durmuyordu. Bunu gören Hilal bıkkınca nefesini verdi. “Beni anladın mı sen?” Adamdan tık yok. “Beni duyuyor musun?” Şüpheli. Ya da duyduğu halde anlamıyor. “Türkiye’nin başkenti?” Tık yok. “En büyük!..” Alık alık Hilal’in yüzüne bakmaktan başka bir şey yapmıyordu adam. “Yuh yani bunu da mı duymadın? Kime ne anlatıyorum ki!” dedikten sonra arkasını dönüp gitmek için vagon kapısına yöneldi Hilal.
Fakat gidemedi. Arkasından duyduğu ses ile durmak zorunda kaldı. “Büşra kim?” gerçekten bunu mu sordu adam! Hilal iki saat burada konuşup bir şeyleri kabul ettirmeye çalışmıştı ama adamın sorduğu soruya bak.
Adama dönmeden omzunun üstünden baktı Hilal. Bir yandan da gülmemek için cebelleşiyordu. “Senin sabahtan beri hanımefendi dediğin kız,” Bu sefer tüm vücuduyla adama döndü Hilal. “Yani anlayacağın bu elindeki tespihin sahibi.”
Bakınca kimsenin göremeyeceği ama Hilal’in açık beyan gördüğü bir tebessümle yeşil gözlü adam başını eğdi ve havadaki elinde olan tespihe baktı uzun uzun. Dudakları kıpırdamıştı ama Hilal aralarındaki uzaklık ve adamın sessiz söylemesinden dolayı duyamamıştı ne dediğini.
En sonunda tespihten bakışlarını Hilal’e çıkardı adam. Elini yumruk yapıp yan tarafına koydu ve derin bir iç çekti. “Öncelikle senin ismin ne?” Hilal bu soruyu duyunca şaşırmıştı. Başından beri kimse kimseye ismini sormadığı için bu soruyu beklemiyordu. “Hi-Hilal.” Diyebildi sonunda.
Aralarında çok uzun bir mesafe olduğu için adam fazla değil sadece üç adım attı. Büyük değildi adımları, uzun boyuna inat küçük adımlar atmıştı. “Bu birdi. İkincisi ise,” bir kaç saniye durdu ardından devam etti. “İkincisi, eyvallah o kadar konuştun. Hatta hakkını yemeyeyim iyi konuştun. Ama ben ilk kararımda kararlıyım. Bunu ben veremem. Sen de vermek istemiyorsun anlaşılan ki haklısında,” Başını arkasına çevirip kızların kompartımanının kapısına baktı. “İzin verirsen masaya falan bırakayım. Benim tek başıma içeri girip koymam hoş karşılanmaz.” Önünde dönüp tekrar Hilal’e çıkardı yeşil gözlerini. “Olur mu?”
Adamın bu hali ona tuhaf gelmişti. Hele ki odaya girmek için izin alması onu daha da şaşırmıştı. Onu tanımıyordu ama şu koridorda geçirdikleri on beş-yirmi dakika onun ne kadar sürprizlerle dolu olduğunu göstermişti. Derin bir offf demenin ardından “Ne dersem siyeyim bir kulağından girip bir kulağından çıkacak, değil mi?”
Adam hiçbir şüphe duymadan başını salladı. “Tam olarak öyle olmasa da bir nevi evet.”
Hilal tip tip bakıyordu adama. Fazla açık sözlüydü. Ne yaparsa yapsın bir şey anlatamayacağını görüp mecbur kabul etmek zorunda kaldı. “Mecburen kabul ediyorum. Tamam ben seni kapıda bekleyeceğim sen de gidip masaya tespihi ve notu koy, sonra odadan çıkarsın.”
Sürekli karşılıklı birbirlerine şaşırıyorlardı ve bu sefer şaşırma sırası yeşil gözlü adamdaydı. Kaşları çatık yüz hatları sertti. “Sen... Sen nereden biliyorsun notu?”
Ve rahat taraf olma sırası Hilal’deydi. Hilal’in gözünden bir şey kaçmazdı, bunu anlasa iyi ederdi. “Buraya geldiğimden beri elin cebinde. Bu da akıllara tek bir şey getiriyor. Çok zor değildi.” Kendi kompartımanlarının oraya yürürken adamın önünde durup eliyle odanın kapısını gösterdi. “Yaklaşık yirmi dakikadır arkadaşlarımın yanında değilim, az daha seninle burada oyalanırsam kızlar buraya doluşur ve senin tespihi verme hayalleri denize açılmadan suya düşer.”
Adam kafası karışmış gibi bakıyordu. Bakmaktan başka yaptığı bir şey yoktu şu an. Hep bakıyordu. En nihayetinde göz devirdi ve yüz seksen derece dönerek Hilal’in önünde yürümeye başladı. “Siz ne kadar garipsiniz. Sizinle bir gün geçirsem sanırım deli olup dönerim.”
“Bizi bizden başkası anlamaz zaten.”
Kızların kompartımanın önüne gelince Hilal kapıyı açtı ve adam içeriye girdi. Kollarını karnının üstünde bağlayarak başını eğmiş arkadan adama bakıyordu. Sessizce “Ne adamlar varmış be şu zamanda.” Diye mırıldandı. Adam arkasını dönüp kapıya doğru gelince kendisini toparlayıp kapının önünden çekildi.
“Koyduysan eğer artık sen kendi yoluna ben kendi yoluma.” Dedikten sonra kapıyı kapattı ve adama kısa bir bakış atıp vagondan artık çıkmak isteyerek yürümeye başladı. Uzun süredir tek başına bir yabancıyla kimsenin olmadığı bir yerde olduğu için kendini çok rahatsız hissediyordu. Artık güvendiği bir yere, kızların yanına gitmek istiyordu.
Hilal istemeye devam edebilir- ancak istemekle kalacak gibi-. Çünkü yeşil gözlü adam Hilal’in kolunu hafifçe tuttu ve kıvırcık kızı durdurdu. “Bir saniye bekle.”
Hilal ağlamak ister gibi bir hali vardı. Üçüncü gitme girişimi de fasa fiso oldu. Gözlerini kapatıp içinden hozal üçe kadar saydı ve gözlerini açıp arkasında onu tutan adama döndü. “Bekledim. N’oldu?”
Hilal’in kendisine tamamen dönmesiyle yüzüne olabilecek en samimi tebessümü koydu. “Teşekkür ederim. Her şey için.”
Kaşlarını kaldırmış, kollarını göğsünde bağlamış, tüm ağırlığını tek ayağına vermiş halde adama baktı göz devirerek. “Ne teşekkürü ediyorsun, tüm dediklerim bir kulağından girdi bir kulağından çıktı. Ne dediğimi hatırlamıyorsundur bile.”
Gülmedi bu sefer yeşil gözlü adam; sadece kaşlarını hafifçe çattı, o kadar. “Söylediğin her şeyi sana ezbere söyleyebilecek kadar seni dinledim. Ama şunu söyleyeyim ki eğer sen vagona gelmeseydin ben burada bekleyip Büşra dediğin kıza bizzat ben verecektim bunu.” Dediklerini bitirdikten sonra bir hışımla Hilal’in yanından geçti.
Yerine mıhlanmış gibi kaldı Hilal. Ne bir şey söyleyebildi ne arkasını dönüp gidebildi o da. Gözlerini kapattı; derin nefes aldı, verdi. Bir anda arkasını dönüp öğrenmek istediği bir şeyi sormak için ağzını açtı. “Tek bir şey sormak istiyorum,” dedi. Hilal’in sesini duyunca adam da arkasını dönmüştü. Doğrusu merak etmişti ne sormak istediğini.
Hilal sadece iki adım attı. Aralarında mesafe vardı ama ikisi de bunu sorun etmedi, nasıl olsa boş vagon diye düşünüyorlardı. “İsmin ne senin?”
Yine şaşırdı adam. Ve yine Hilal’den beklemeyeceği bir şeydi bu. Yüzünü sabit tuttu olağan üstü bir şekilde. Gözlerini ifadesiz tuttu. “Aras.” dedi sadece. Sonra içten bir dürtü ile o da sordu merak ettiğini. “Sen... Peki senin ismin ne?”
Hilal küçücük bir gülümsemeyle başını salladı ağır ağır. “Hilal ben de. Tanıştığıma memnun oldum.”
Adamın ifadesi yine duygusuz, sert bakıyordu. “Ben de memnun oldum,” kısık bir nefesin ardından ekledi, “Tekrar teşekkür ederim.”
Hilal “Rica ederim.” Dedikten sonra aralarında küçük ama anlamlı bir bakışma geçti. İkisi de karşılıklı durmuş birbirine bakarken dışardan bakan biri anlamazdı belki ne olduğunu ama şu an ikisi gözleriyle anlaşıyordu.
Adam yani Aras, sağ eliyle arkasını göstererek “Artık gitmem gerek, beni bekliyorlardır.” Dedi. Arkasını dönüp tam gidecekken son kez baktı Hilal’e. “Sen de oyalanma. Yani daha da geç olmadan arkadaşlarının yanına git. Daha da merak etmesinler seni.” Dedi ve bir daha arkasına dönmeden iki vagonu birbirine bağlayan kapıdan çıktı, gitti. Hilal de arkasından başını eğmiş, bir elini beline koymuş şekilde uzaklara dalmıştı.
‘Aras...’ diye geçirdi içinden. Farklı gelmişti kulağına bu isim. Daha önce Aras ismini sadece bir kargo firmasında duymuştu. Neden yeşil gözlü adamın ismini merak ettiğini bilmiyordu o da. Belki de bir arkadaşının merakını gidermek için öğrenmişti. Neden olmasın yani, değil mi?
Büyük ihtimalle ona yeşil gözlü adamın ismini öğrendiği haberini verip ismi söylerse arkadaşından sağlam bir azar yiyecekti. Ama Hilal’in yaptığı her şey onun içindi.
Bir anda aklına gelenlerle Hilal bir hışımla kompartımana girmişti. Aras’ın cebinde not olduğunu, onu Büşra’ya vermek istediğini biliyordu ama notta ne yazdığına bakmamıştı. Neden aklına gelmemişti ki? Hemen kontrol etmesi gerekiyordu yoksa gazaptan kurtulamazlardı. Hem Hilal hem de Aras. Çünkü birbirlerinin suç ortağı olmuşlardı.
Kompartımana girdikten sonra aceleyle masaya yaklaşıp notu eline aldı. Okumaya başladı. Hilal notu okudukça yüzü biraz daha gevşiyor, dudaklarındaki tebessüm gülümsemeye dönüşüyordu. Yeşil gözlü adamın yazdıklarında bir kusur bulamayınca onu masaya dikkatlice bıraktı ve kompartımandan çıktı.
Neredeyse yatım saattir buradaydı ve bu da demek oluyordu ki telefonunun şarjı neredeyse dolu. Kapının karşısındaki prizde olan telefonunu eline alıp ekranı açtı, yanılmıyordu şarjı %14’ten %87’ye gelmişti. El valizine hızlı şarj aletini koymakla akıllılık ettiğini anladı.
Telefonunu uçak modundan aldı. Gelen mesajlara ve aramalar bir bir telefona düşüyordu. Annesinden gelen ‘Neredesiniz? Yolculuk nasıl geçiyor? Bir yaramazlık yoktur umarım.’ Mesajlarını hızlıca cevapladıktan sonra aramalara baktı. Gelen on iki aramanın dördü Büşra’dan, ikisi Zeynep’ten ve üç aramada sırayla Ecrin, Ebrar, Reyyan’dandı. Tam Zeynep’i arayacakken üstten art arda mesajlar gelmeye başladı.
Gelen mesajların hepsi Ecrin’dendi. Taramalı tüfek gibi yağdırıyordu mesajları. Gözlerini kocaman açmış üstten gelen mesajlara bakıyordu. Gelen bildirim sesi de cabasıydı. Bip... Bip... Bip... Sese sinir olunca mecbur mesajları açmak zorunda kaldı.
Hilal.
Hilaaal.
HİLALLLLL.
NERDESİN SEN!?
KAÇ SAAT OLDU FARKINDA MISIN!?
MESAJLARA BAK.
İnternetin de kapalı.
Bir gittin gelmedin.
Kaçtın mı yoksa.
Hani trende bir istasyonda durmadı.
Gel artık.
Hepimizi endişelendiriyorsun.
Sonunda tek tikten çift tike refi ettik.
Şimdi de mavi tike terfi oluyoruz.
Mesajları okuyorsun cevap ver artık.
Artık Hilal dayanamayacaktı. Ardı arkası kesilmeyen mesajlara artık bir son vermesi gerekiyor. Ecrin’in sonsuz mesajları bitmeliydi artık.
Geliyorum.
Bu kadardı işte. Şimdi hırçın deniz olan mesajlar yerini durgun, acı bir göle bırakacaktı.
Tamam.
Tek bir mesajla bu konuyu kapatması muazzamdı. Yüzündeki sinsi sırıtışla mesajlaşma uygulamasından çıktı ve başka mesaj gelmiş mi diye kontrol etmeye başladı. Tam o anda hiçbir şekilde sırtına baston yemeyi o da düşünmemişti.
Arkadan gelen darbe yüzünden çömelmiş bir şekilde şarjdaki telefona bakarken bir anda kendini dizlerinin üstünde buldu. Beklenmedik, acımasız, sert bir darbeydi. O heyecanla elindeki telefonu biraz fırlatmıştı ama neyse ki kablo yüzünden uzağa gidemedi.
Heyecan, adrenalin ikilisinden dolayı kalbi yerinden çıkıp arkasına bakmadan kaçacak gibiydi. Nefesleri korkudan dolayı sıktı. Biraz kendine geldiğine kanaat getirince arkasına usulca döndü ve karşısındaki felaketine baktı.
“Kuzum ikidir karşıma çıkıyorsun ha. Bak bu durum üç etmesin yoksa,” elimdeki bastonu havaya kaldırıp havayı patakladı. “Aha bu gördüğün silahımdan nasibini fazlasıyla alırsın.”
Hilal sanki bel ağrısı çekmiyormuş gibi bir de şimdi başına sırtının acısı çıkmıştı. Taktığı korse sayesinde çok etkilenmemişti ama o tok ses ve sarsıntı onu afallatmıştı. Göz devirerek nefesi burnundan hiç olmadığı kadar sert verdi ve olduğu yerde oturdu Hilal. “Ya teyzeciğim gözünü seveyim ya, ne yaptım ben sana?”
Elindeki bastonu yere indiren teyze üstten üstten karşısında rahatlığından ödün vermeyip bir de üstüne bağdaş kurup oturan kıza bakıyordu. Derin bir cık cık cık senfonisinden sonra “Şuna bak terbiyesiz. Yolun ortasında duruyor bir de ne yaptım ben diyor.” Bastonuna yaslanarak sallana sallana Hilal’in sağ tarafında kalan boşluktan geçip yoluna devam etti. Bir yandan da söylenmeye devam ediyordu. “Ah ah gençlik bitmiş bitmiş.”
Hilal az sonra tekrar baston yeme ihtimaline karşı yerinden doğruldu ve ayağa kalktı. Teyzeyle arasında beş adım olduğuna kendine inandırınca “Ah ah yaşlılık bitmiş bitmiş,” dedikten sonra teyzeden tarafa bakmadan hızla koşmaya başladı. Vagon kapısına gidip sensörlü kapının açılmasını bekleyemeden kapıyı kendine çekip doğruca kızların yanına, büfeye yol aldı. Bu süreçte teyzeyle üçüncü defa karşılaşmamak için içinden Yaradan’a dua ediyordu.
🪢🪢🪢
Şimdiki Zaman...
“O inatçı, gıcık, sinir bozucu, eli ağır, somurtkan teyzenin vurduğu yer hâlâ acıyor. Mübarek’in bir ayağı çukurda ama maşallah bu güç nereden geliyorsa artık var gücüyle vurdu resmen.” Hilal yüzünü buruşturarak sırtına rahatlatmaya çalıştı ama nafile. O baston vuruşunun ağrısını uzun süre çekecek gibi duruyordu.
Gerinmeyi bırakıp Büşra’nın düşüncelerle dalgalanan yüzüne baktı. Büyük ihtimalle yeşil gözl- Aras’tan böyle bir şey beklemiyordu. “İşte böyle Büşra hanımefendi. Kısaca Aras önce bana verdi notu ve tespihi sana vermem için ama anlayacağın üzere uzun ve hummalı bir tartışma sonucu masaya koydu.” Elini Büşra’nın koluna koyup bakışları kendisine çevirdi. “Ben sana bizzat kendisinin vermesi tarafındaydım ama garip bir şekilde bunu yapamadı. Korktu desem böyle bir adam neden korksun basit bir tespihi vermekten. Çekindi desem-“
“O tespih basit bir tespih değil Hilal. Dedemden kalan bir yadigâr.” Hilal’i başından beri sessiz sedasız dinleyen Büşra, Hilal’in sözünü keserek ilk defa konuşmuştu. Tespih konusu onun için özel bir şeydi ve kimsenin de ona basit demesine izin vermezdi.
Hilal Büşra’yı duyunca hafif irkilmişti çünkü Aras ile arasında olanları anlatmaya başladığından beri hiçbir yorum yapmamış, sadece kafa sallayıp yüzü duygudan duyguya geçiş yapmıştı. Aras’ın ismini duyunca ilk önce o kim demişti ama sonrada olayı anlayınca sessizce düşüncelere dalmıştı.
Gözlerini kapayıp başını salladı Hilal. Derin bir nefes alıp gözlerini araladı. “Özür dilerim Büşra, haklısın.”
Hafif bir tebessümle arkadaşına derin bir bakış attı Büşranur. Şu an Hilal’in içten içe kendine kızdığını duyar gibiydi. “Kendine kızmayı bırak, seni tanıyorum. Bile isteye dememişsindir eminim ki. Dilin sürçtü diyelim. Tamam mı?” Şu an içinde bulundukları garip durumu bozmak için yalandan kaşlarını çatıp işaret parmağını Hilal’e salladı. “Ve Hilal madde üçü ezip geçmekle kalmayıp içinden geçmişsin farkındaysan. Ben size demedim mi yabancılarla konuşmayacaksınız diye?”
Hilal aşağıda diğer kızların olduğunu ve onu duyacaklarını umursamadan katıla katıla güldü. Gülmekle kalmayı kahkaha attı ve hatta o kadar çok güldü ki arkaya doğru yastığına düştü. Büşra da o sırada kollarını göğüs hizasında bağlamış Hilal’in kendisine gelmesini bekliyordu. En nihayetinde gülmeleri durgunlaşıp arada çıkardığı hığhığ seslerine dönüştü. Gözümden gelen yaşları parmağının ucuyla silip yattığı yerden doğrulup dağılan kıvırcık saçlarını eliyle kabartmamaya çalışarak taradı. Hafifçe öksürüp karşısında ona dikmdik bakan kıza döndürdü başını. “Büşra’cığım canım arkadaşım, sen kuralları koyuyorsun ama önce bozan da sensin. Farkındaysan Aras ile çarpışıp da tartışan sensin. Ve dediğin iki dakikalık süreyi fazlasıyla aşmış bulundun.”
“Hilal! Ben size dediklerimi yapın dedim. Yaptıklarımı yapım demedim.” Yapılanı yapmakla söyleneni yapmanın arasında farkları bilmiyorsa bu onun sorunuydu.
Ellerini önünde birleştirip ülkedeki bir siyasi partinin kadın başkanının fotoğraf pozlarında yaptığı gibi parmaklarını birbirine dokundurmuştu. Hafifçe öne eğilip “Kızım bak bana, hem yapmayın diyorsun hem de yapmayın dediğini mendin yapıyorsun. Çok yanlış bir örneksin bizim için.”
“Ben mi dedim beni taklit edin diye. Madem size doğru bir örnek teşkil etmiyorum neden benim izimden geliyorsunuz. Ben anne ördek sizde yavru ördek misiniz anlamadım ki.” Bu gruptaki lakabı zaten anneyken şimdi kendisini gerçekten bir anne gibi hissediyordu ördek benzetmesinden sonra. Bazen bu durum hoşuna gitse de çok yorulduğu zamanlar bir hayli fazlaydı. Sanki grubun tüm yükü ve dertleri kendi omzunda gibi hissedip ağırlaşıyordu. Herkes kendisi için zaten o halleder, güçlüdür derken çoğu gece sadece tek başınayken tüm gardını indiriyordu. Başkaları için her zaman güçlü kişiyken kendisi için değildi çünkü yardım almak istiyordu ama ona yardım edebilecek kimse yoktu yakınlarında.
Umarım bir gün tanıştığım birisi benimle bu yükleri paylaşır. Diye içinden geçirdi Büşra.
Hilal Büşra’daki ani durgunluğu fark edince kolundan çekiştirip aşağı indirdi zorla. “Hadi hadi, bu kadar konuşma yeter. Nasıl olsa her şeyi anlattım ve o notun nereden nasıl geldiğini anladın. Bakalım bizimkiler ne yapıyormuş.” Büşra Hilal’in elindeki kolunu çekip aşağı inmek için ranzanın merdivenine çıktı. Hilal üçüncü katta olduğu için düşmemek için yavaş ve kontrollü bir şekilde inmeye başladı. Ayakları yerle buluşunca hızla terliklerini giydi çünkü yerlerin temiz olduğu çok şüpheliydi. Merdivenin basamaklarından elini çekip kenarı çekti ve Reyyan’ın yanına oturdu
Zeynep Ecrinnaz’ın yatağında Ecrinle beraber otururken Reyyan kendi yatağının üstündeydi. Büşra kenara çekildikten sonra Hilal Büşra’dan farklı olarak yatakta ayaklarını sallandırıp kendini aşağı attı. Önce dengesini sağladığını sanırken başını kaldırınca dengesini kaybedip yere düştü. Daha doğrusu yere kapaklanmıştı.
Zeynep az önce olanların yorgunluğunu taşırken Hilal’e bezgince baktı. Ayağının üstüne otururken dişer ayağını Hilal’e doğru uzatıp bacağını dürttü. “Kalka yerden gerizekalı. Atlamaya ne kadar da heveslisin. Hiç mi aklına gelmedi ta oradan atlayınca yere düşeceğin.”
Ecrin derin bir iç çekişle yerinden kalkıp Hilal’i kolundan tutup ayağa kaldırıp sandalyeye oturturken Reyyan “Tren hareket etmeye başlayınca bana trenden raylara atlayınca ölüp ölmeyeceğini soruyordu Zeynep sen ne anlatıyorsun?”
Hilal, düştüğü yerden Ecrin’in yardımıyla kalkıp sandalyeye tünerken hala kıkırdıyordu. "Ne yapayım Reyyan, merak işte! Hem ölmezsem büyük aksiyon olurdu," dedi saçlarını geriye atarak.
Zeynep gözlerini devirip sırtını duvara yasladı. "Senin aksiyon anlayışın bizim erken yaşta yaşlanmamıza sebep olacak, farkındasın değil mi? Büşra zaten grubun muhtarı gibi her şeyi derleyip toplayacağım diye helak oldu, bir de senin kırık çıkıklarınla uğraşmayalım."
Büşra, Reyyan’ın yanına iyice yerleşip derin bir nefes aldı. İçindeki o 'yük paylaşma' isteği hala bir yerlerde sızlasa da arkadaşlarının bu kaotik ama sevgi dolu halleri ona her zaman iyi geliyordu. Düşünceleri bir anlık cebine koyduğu tespih ve nota kaydı. Aras’ın neden bizzat gelmediği sorusu hala kafasının bir köşesinde asılıydı. Ama düşünmemek için kendi içinde adeta savaş veriyordu.
Ebrar hariç hepsi buradayken Büşra kendi kabuğuna çekilmiş vaziyette, diğerleri ise Hilal’i trenden atlayınca aksiyon değil tahtalı köye gidişin yaşanacağına inandırmaya çalışıyorlardı. En sonunda Ecrin bıkmış olacak ki sinirli Büşra’ya döndü. Eliyle Hilal’i göstererek ‘’Sende bir şey diyecek misin buna? Yoksa atlamasına izin mi veriyorsun?’’
Göz devirerek Ecrin ve Hilal arasında gözlerini gezdirdi Büşra. ‘’Ne diyeyim Ecrin? Laf anlamaya laf anlatmaya çalışarak ancak ve ancak kendimizi yorarız. Değer mi?’’
Hilal hariç hepsinden tek bir ses yükseldi: ‘’Hayır.’’ Ama kimse kendini Hilal’e kötü kötü bakmaktan alıkoyamadı. Hilal’in yaptığı şey ise sadece gülmek oldu. ‘’Çok komiksiniz. Evet atlamak istiyorum her yerden ama sizce yapar mıyım? Hayır. Anlayacağınız yemiyor canlarım.’’ Hiç yapmadığı bir şeyi yaparak göz kırpmıştı ve herkesi daha çok şaşırtmaya devam etmişti.
Reyyan sorgulayıcı bakışlarla tek kaşını havaya kaldırmış vaziyetteyken Hilal’e ‘’Korkuyorsun yani?’’ dedi.
Anında karşı çıkmıştı Hilal. Her şeyi belki kabul ederdi ama korkak olduğunu asla. ‘’Hayır tabii ki de Reyyan. Korkaklıkla bir alakası yok bunun.’’
‘’Ama yemiyor dedin Hilal.’’ Oturduğu yerden kalkıp kompartımanın penceresine yönelip camı açarken Hilal’e bir şeyi kanıtlamaya çalışıyordu Zeynep.
Sakinlikle cevapladı Zeynep’i. ‘’Evet.’’
Camı aşağı indirip açtıktan sonra biraz hava almak için pencerenin önündeki masanın üstüne oturmuştu Zeynep. Hilal ise masanın tam önündeki sandalyede olduğu için karşılıklı duruyorlardı. ‘’Şimdi Hilalciğim, senin dediğin ‘yemiyor’ kelimesi ‘korkmak, çekinmek’ anlamlarına gelmiyor mu? Bak bir de beş sayısalcı içinde yalnız sen eşit ağırlıkçısın, senin bizden daha iyi bilmen gerekmiyor mu?’’
Hilal Zeynep’in karşısında sandalyeye bağdaş kurup oturmuş, bir kolu sandalyenin sırtına yaslı şekildeyken çok bilmiş gibi sırıttı. “Bak Zeynepçiğim,” dedi Hilal, bir edebiyat sınavında kompozisyon kağıdını dolduruyormuş gibi bir ifadeyle. “Sizin o türev-integral çözmekten devreleri yanmış analitik zihinleriniz ‘yemiyor’ kelimesini sadece sözlük anlamıyla kavrayabilir. Ama biz eşit ağırlıkçılar, bir kelimenin arkasındaki o derin sosyolojik ve psikolojik katmanları görürüz.”
Ecrin, yatağın kenarından bir kahkaha patlattı. “Sosyolojik katman mı? Hilal, alt tarafı ‘korkuyorum ama itiraf edemiyorum’ diyeceksin, bunu bile Cumhuriyet dönemi romanı gibi savundun ya helal olsun!”
Zeynep, açık camdan içeri giren rüzgarla uçuşan saçlarını kulağının arkasına itip sırıttı. “Kızım, dört yıl boyunca her problemde ‘verilenler’ ve ‘istenenler’ diye ayırmayı öğrendik biz. Şimdi bakıyorum; verilen: senin atlama isteğin, istenen: hayatta kalman. Sonuç? Yemiyor.’’
Büşra bacak bacak üstüne atıp dirseklerini dizlerine, ellerini ise çenesinin altına dayamış şekilde Hilal’e öndü. ‘’Denklem bu kadar basitken sen neden üstünde çok düşünüp felsefe yapıyorsun?’’
Hilal sandalyede dikleşti, pes etmeye hiç niyeti yoktu. “İşte sorun tam olarak bu ya. Siz hayatı bir problem çözme sanatı sanıyorsunuz. Oysa hayat bir paragraf sorusudur; bazen ana fikri bulamazsın, bazen de şıkların hepsi doğru gelir ama sen en doğrusunu seçmek zorundasındır. Benim ‘yemiyor’ demem, o paragrafın sonundaki 'hangisine ulaşılamaz' şıkkını önceden görmemdir.”
‘’Yani?’’ dedi Zeynep.
Hilal, arkadaşlarını ikna etmenin eşiğinde olmanın mutluluğuyla yumruğunu havaya kaldırdı. “Yanisi ‘Yemiyor’ demek; sonucunda elde edeceğim aksiyonun, çekeceğim rezilliğe değmeyeceğini fark edecek kadar vizyon sahibi olduğum anlamına gelir. Yani bu bir korkaklık değil, bir maliyet-fayda analizidir. Şimdi anladınız mı?”
Büşra kollarını dizinden çekmeden ellerini şakaklarına koyup sanki başı ağrıyormuş gibi ovalamaya başladı. ‘’Senin bu kelime oyunlarınla başa çıkamayacağımızı dört yılda öğrenmiş olmamız gerekiyordu,’’ hızla ellerini başından çekip işaret parmağını Hilal’e doğru salladı. ‘’Ancak sakın ola ki bizi ikna ettiğini düşünme Hilalciğim.’’
Reyyan Büşra’nın yanında sükûnet içinde atışmalarını izlerken bir anda öne atıldı. Başta Hilal’in başka zaman olmayan enerjisinin bir anda burada dolmasına şaşırsa da hoşuna gitmişti. Demek ki Hilal Hanımefendiler istediklerinde sessiz dünyalarından çıkıp geveze olabiliyorlarmış. Reyyan’ın temennisi bunun daha çok olmasıydı. Çünkü Ecrin ile çoğu zaman eğlenceleri atışmaya oradan da tartışmaya dönüyordu ve Reyyan’a yeni birisi gerekiyordu. Böylelikle Hilal ile devam edebilirdi. ‘’ Ama unutma Hilal, o tren hızlandığında ‘paragrafın ana fikri’ seni kurtarmaz, yerçekimi kurtarır. Gerçi kurtarır mı başka şey mi yapar orası muamma…”
Hepsi kısacık bir an birbirine baktıktan sonra hep beraber katıla katıla gülmüşlerdi. Bu aralar çok gülmeleri pek hayra alamet gibi görünmese de şu an anı yaşamak önemliydi. Gülmeleri artık öyle bir boyuta ulaştı ki Hilal bu seferde sandaleyesinden, Reyyan ise oturduğu yataktan düşmüştü. Gülmekten karınları ağrıyınca birbirlerini susturmaya, sakinleştirmeye çalıştılar. Nihayetinde de başarılı oldular. Reyyan ve Hilal yerlerine geri otururken diğerleri de kendilerine çekidüzen verdiler.
Büşra yerinde dikleşip daha fazla gülmemek için yanaklarının içini dişlerken aklına gelen şey ile arkadaşlarına döndü. ‘’Biz Hilal ile ranzadayken Ebrar kapıyı çarparak gitmişti. Bir daha geri gelmedi mi?’’ Büşra’nın sorusuyla Hilal de merakla arkadaşlarına bakarken diğerlerinin yüzü bir anda düşmüştü.
Ecrin eliyle yüzünü sertçe sıvazlarken Reyyan çok değil yaklaşık yarım saat önce olanları bir daha hatırlayıp ürkek gözlerle yere bakıyordu. Diğerlerinin konuşmayacağını anlayınca Zeynep sözü devralmıştı. ‘’Kompartımandan çıkıp gittikten sonra bizde siz ininceye kadar iki kelamdan fazla söz etmedik,’’ gözleri Ecrin ve Reyyan arasında gezerken imalı bir şekilde ‘’Ki zaten etmememizde en hayırlısıydı yoksa Ecrin daha da çok patlayacaktı.’’
Ecrin kendi ismini duyunca direkt yerinde dikleşti, soğuk gözlerle Zeynep’e baktı. ‘’Benden başka ne yapmamı bekliyordunuz ki?’’ Reyyan’a doğru hızla dönüp iki eliyle de onu gösterdi. ‘’Saklamış diyorum, saklamış!’’ anında ellerini birleştirip tavana bakmaya başlayıp sesini inceltti. ‘’Ay canım benim benden bunu bu kadar zaman sakladın ama bak asla sana kızmıyorum. Seni tebrik ederim sakladığın için, söylemediğin için,’’ yine bir anda eski haline -sinirli- dönüp ‘’mi deseydim, ne deseydim ha?’’
Hilal oturduğu sandalyede kıpırdanıp öne doğru eğildi. Yine bir kaosun kopmasından endişeliydi ve eğer durdurmazlarsa kopması yakındı. Bu kadar senelik arkadaşlığı bir anda silip atmasından deli gibi korkuyordu. ‘’Ecrin, bak şu an mantıklı düşünemiyorsun. Sakin ol lütfen. İllaki mantıklı bir açıklaması vardır bu durumun.’’
Bu seferde sinirle Hilal’e döndü Ecirnnaz. Döne döne dönme dolaba dönüşecekti yakında. ‘’Mantıklı açıklaması ne duydun mu sen? Güya emin olmak istemiş, sonra bize söyleyecekmiş. Ne zaman söyleyecekti bende onu söyleyeyim gitmeden bir gün önce. Hatta uçakta bile söyleyebi-‘’
‘’Ecrinciğim sen kendin mi susarsın yoksa ben mi susturayım seni? He canım, söyle.’’ Büşra Ecrin’e masum masum gülümsedikten sonra geriye çekilip yatağın üstünde bağdaş kurup sırtını çıplak ve soğuk kompartımanın duvarına yasladı. ‘’Sabahtan beri bırbırbır kafam şişti be,’’ bu seferde Zeynep’e gerçek masum gülümsemeyi gönderip ‘’Sen devam et lütfen. En son konuşmadığınızdan bahsetmiştin.’’
Zeynep, sözünü kestiği için Ecrin’e öldürücü bakışlarını gönderdikten sonra devam etti. ‘’Dediğim gibi pek konuşmadık zaten. Ecrin bir iki laf edecek oldu ama zorla susturdum,’’
Ecrin ağzının içinden mırıldanmıştı. ‘’Neden susturduysan.’’
Hilal de anında duyup cevap vermişti. ‘’Susman senin için şu an hayati durum teşkil ediyor.
‘’Sanki konuşmama izin veriyorsunuz.’’
‘’Sus Ecrin, sadece sus.’’ Dedikten sonra yalandan gülümseyip Zeynep’i dinlemeye devam etti Hilal.
Zeynep hala masanın üstünde otururken havanın artık kararması ve serinlemesiyle üşüdüğünü hissetmişti. Yaz mevsiminde oldukları halde akşamları hava hafif serin olurdu. Birde trende olmaları sebebiyle esinti oluyordu. Camı kapatıp masanın üstünde hareketlenip vücudunu da arkadaşlarına döndürdü. ‘’Zaten siz de gördünüz Ebrar kapıyı çarpıp gitti ve hala gelmedi,’’ Ecrin’e imalı bakışlar atarken ‘’Demek ki birilerine fena darıldı. Burada birbirimizi yiyeceğimize gidip onu mu arasak diyorum,’’ Reyyan telefonunu cebinden çıkartıp tam ‘Görgi’ yazısına tıklayacakken Zeynep tekrar konuştu. ‘’Telefonunu almadı yanına.’’ Dedi ve Reyyan da telefonunu kapatıp cebine geri koydu.
Herkes daha otururken içlerinden ilk ayaklanan Reyyan oldu. Her şey kendisinin yüzünden olduğunu hissederken böylece oturup bekleyemezdi. Düzeltemese dahi en azından başı çeken olmak istiyordu. ‘’Ne oturuyorsunuz daha, Zeynep haklı. Onun gönlünü almalıyız,’’ Ecrin’e yalvaran gözlerle bakıp ellerini çenesinin altında kenetledi. ‘’Lütfen Ecrin. Hayallerimize sadece tek bir adım, İstanbul’a ulaşmak, kalmışken böyle yapma. Evet, size söylemem gerekirdi. Evet, saklamam gerekirdi. Haklısın. Ama lütfen beni de anla; iyice araştırmadan, neyin ne olduğunu bilmeden size söylemem ne kadar mantıklı olurdu bir düşün.’’ Yapabilse hemen şimdi ağlayabilirdi.
Ecrin’in hala sus pus oturduğunu gören Büşra, ayağını uzatıp Ecrin’in bacağını dürttü. ‘’Duyduğunu varsayıyorum. Çok fazla vaktin yok düşünmek için. Ebrar’ı biliyorsun, onu kıran bir durumda karşısındakine bir süre verir. Eğer sana verdiği süre dolmadan gidersen eminim ki seni affeder.’’ Diğerlerini de kendisiyle beraber kaldırırken hala inatçılığını sürdüren Ecrin’in kolunu tutup asılarak onu da kaldırdı. ‘’Belki de şu an sana bahşettiği sürenin son dakikaları. Acele et Ecrin. Sanki ben özür dileyeceğim.’’
Ecrin’in tek cevabı oflamak olmuştu. Ama içten içe o da biliyordu ki Ebrar’a karşı suçlu olan kendisiydi.
Büşra Ecrin’i kapıdan zorla çıkartmadan önce diğerlerini koridora göndermişti. Ecrin’i sırtından iterken arkadan kapıyı kapatmıştı. O arada da yan taraftaki kompartımanın aralık kapısından içeriye istemeden bakmıştı ve ranzaların yanındaki sandalyede oturan birini görmüştü. Gördüğü kişi de ona bakıyordu. Bir eli kendi kompartımanlarının kapı kolunda diğer eli de Ecrin’in sırtındayken birkaç saniye olduğu halde donup kalmıştı Büşra. Ona bakan kişi ise oldukça rahattı ve hatta Büşra’ya göz kırpıp el sallamıştı!
‘’Allah’ım sen bana mukayyet ol. Yoksa bu tren yolculuğunda kim öle kim kala.’’ Deyip kapıyı koridorda ses yankılanacak kadar sert bir şekilde kapatmıştı. Hızla arkadaşlarının yanına gittiğinde Ecrin dahil tüm kızların kendisine garip garip baktığını görünce ufak bir açıklama gereği hissetti. ‘’Şu garip giyimli erkek kapı aralığından el salladı. Sinirlerim bozuldu iyice.’’
Zeynep, Büşra’nın kimden bahsettiğini daha iyi anlamak için ‘’Ecrin’in kavga edip kaos çıkarmak istediği kişi mi?’’ diye sordu. Büşra onaylayan mırıltılar çıkartınca kısık bir sesle gülmüştü. ‘’Kendi kaosumuz kendimize fazlasıyla yetiyor.’’
‘’Bence de.’’ Dedi Büşranur.
Tam kompartımanlarının olduğu büyük ve uzun vagondan çıkacakken trenin anonsu verildi.
‘’Sayın yolcularımı, trenimizin İstanbul’a varmasına 4 saat kalmıştır. Yaklaşık yarım saat sonra on beş dakikalık mola vereceğiz. Herkese iyi yolculuklar dileriz.’’
Kızların hepsi iki vagonu birbirine bağlayan yerin üstünde amaçsızca durup anonsu dinlemişlerdi. Daha yollarının çok olduğunu duyunca hepsi derinden bir ‘of’ çektikten sonra yürümeye devam etmişlerdi.
Kompartımanların olduğu son iki vagondan çıktıktan sonra normal vagonların olduğu vagonlara gelmişlerdi. Koltuk aralarının sıkışıklığı ve valiz koyma yerlerinin darlığını görünce ailelerine içten içe teşekkür ettiler. Çünkü kızlar oturma alanlarının rahat olduğunu düşünerek buradan bilet almak istemişlerdi ama ailelerinin gönlü razı olmayıp belki de iki katı fazla para verip kızların rahatlığını düşünmüşlerdi.
Tabii ki de hiçbiri yaşadıkları olayları hesaba katmamışlardı.
En önde Hilal, arkasında Reyyan ve Zeynep onların arkasında da Büşra ve Ecrin yürüyorlardı. Beşi de beraber bir yere gitmeye çalışırken fazla garip görünüyor olmalılardı ki koltuklarda oturan insanlar onlara tuhaf bakışlar gönderiyorlardı.
Hilal iki omzunda da gitarları taşırken yalpalaya yalpalaya yürüyordu. Bir an dengesini kaybedince bulundukları vagondaki koltuklarda oturanların üstüne hafifçe düşmüştü. Zeynep onu kolundan tutmaya çalışmıştı ama nafile, düşmüştü artık.
Hilal gitar çantalarının kulpunu omzundan sıyırıp yere bırakmıştı rahat bir şekilde kalkmak için. Tamamen doğrulup ayağa kalkınca üstüne düştüğü insanlardan özür dilemek için başını hafifçe eğmiş ve insanların yüzüne bakmıştı. Bakmaz olaydı. Karşısında gözbebeklerinden alev çıkartan yaşlı teyze vardı ve onu hemen şimdi olduğu yere gömebilirdi. Bu teyzeyle karşılaşması üçe çıkmıştı ve anlaşılan husumetli olmadan bu trenden inmeyeceklerdi.
Aceleyle kendini toplayıp yere bıraktığı gitarları geri omzuna takmaya çalıştı ama acele işe şeytan karışırdı. Birini takarken diğeri düşüyordu. Bu duruma daha fazla kayıtsız kalamayacağını anlayan Reyyan, gitar çantalarından birini alıp omzuna taktı.
Göz ucuyla Reyyan’a minnet dolu bakışlar attıktan sonra hızla üçüncü karşılaşmanın yaşandığı teyzeye döndü. ‘’Teyzeciğim gerçekten çok özür dilerim. Bak hiçte normal olmayacak şekilde şu dört saat içinde üçüncü karşılaşmamızı yaşıyoruz. Bence ikimizde bu olanları unutup yolumuza devam edebiliriz,’’ eğilip teyzenin elini öpüp alnına koydu. ‘’Hadi Allah’a emanet teyze. Lütfen sen de dua et, bir daha karşılaşmayalım.’’ Dedikten sonra arkadaşlarına dönüp baş hareketi yapıp hızla yürümeye devam etti.
Büşra hariç diğerleri hiçbir şey anlamamıştı az önce olanlar hakkında. Büşra ise Hilal’in arkasından bakarken kıkır kıkır gülüyordu. Onlarda yürümeye başlayınca kısa bir özet geçti. ‘’Hilal bu teyze ile bizim yanımızda değilken hiç olmadık anlarda karşılaşmışlar. Ve anlayacağınız iki taraf içinde iyi bir karşılaşma değilmiş.’’
Reyyan bir tane gitar taşıdığı halde omzunu hissetmiyordu. Kompartımandan çıktıklarından beri sormak istediği soruyu daha fazla içinde tutamamış ve sormuştu. ‘’Hilal, neden gitarları da yanımızda sürüyoruz sorabilir miyim?’’ gitar çantasını bu seferde diğer omzuna takmıştı.
Bir daha o teyzeyle karşılaşmanın düşüncesindeyken Reyyan’ın sesiyle kendine gelmişti Hilal. Mübarek teyzeyi bir daha hiç unutmayacaktı o kesindi artık. Arkasına dönmeden yürümeye devam ederken Reyyan’ın sorusunu cevapladı. ‘’Ebrar’ın gönlünü alırsınız sonra iki tıngırdatırız işte ne güzel. Hem mezuniyet, taşınma, eşya derken uzun zamandır beraber çalmıyoruz.’’
‘’Keşke bizimkileri eşyaların olduğu kamyona bırakmasaydık. Biz de çalardık.’’ Dedi Zeynep hafif sitemle.
Uzun zamandır susan Ecrin daha fazla dayanamamış olacak ki ‘’Öncelik Ebrar’ın gönlünü almak onu sonra, İstanbul’a taşındıktan sonra yaparız.’’ Dedi. Tek düşüncesi şu an nasıl bir tepki ile karşılaşacağı ve ne tepki vereceğiydi. Pişmandı kısaca ve pişmanlığını sona erdirmek için bu saçma dargınlığı ortadan kaldırmak istiyordu.
İki vagon sonra nihayet trenin kafeterya kısmına gelmişlerdi. Gidilebilecek alan sınırlı olduğundan Ebrar için tek seçenek buraya gelip kafa dinlemekti. Vagonun girişine en uzak kısmındaki masaya oturmuş, kapüşonunu kafasına geçirmiş, kulaklığını takmış vaziyette pencereden dışardaki zifiri karanlığa bakıyordu. Ya da camdaki kendi suretine…
Derin bir nefes alıp kolundaki saatten saate bakmıştı. Evet, Ecrin’e süre vermişti çünkü gerçekten kırılmıştı. Onun yaptığı ne saklamaktı ne de söylememekti. Bilip bilmeden laf taşımak istememişti sadece, hepsi buydu.
Ve biliyordu ki son dakikada olsa bile Ecrin gelecekti. Belki kendi isteğiyle belki diğerlerinin zoruyla. Ya da ikisi birden… Ama her türlü gelecekti bundan emindi.
Öyle de olmuştu. Tam karşısındaki sandalye sertçe çekilip biri oturmuştu. Biliyordu Ebrar kimin oturduğunu. Gözlerini usulca saatten çekip sandalyeye oturan kişiye baktı. Yanılmamıştı, Ecrin’di orda oturan. Çok hafifçe gülümsemişti Ebrar, Ecrin’e bakarken. Bir başkasının bakınca göremeyeceği ama Ecrin’in çok net gördüğü bir gülümsemeydi bu. Sandalyeye otururken ne diyeceğini bilemez, rahatsız bir haldeyken şu an oldukça rahatlamıştı.
Geri kalan dört sandalyeye de diğerleri sırayla oturmuştu. Ebrar onlara da baktı ve her birinde gözleri gezerken gülüşü daha da büyüdü. Sessizce mırıldadı ‘’Teşekkür ederim,’’ daha sonrada karşısındaki gözlere baktı. Ecrin’in bir şey demesine gerek kalmamıştı. Çünkü Ebrar yine aynı fısıltıyla ‘’Kırgın değilim, affettim.’’ Dedi ve Ecrin sandalyeye resmen yığıldı bunları duyunca. Ömründen ömür gitmişti bunları duyana kadar.
Zeynep çaprazındaki Ecrin’e doğru eğilip ‘’Bak, o kadarda zor değilmiş değil mi? Tam zamanında yetiştin.’’ dedi.
Ebrar tekrar saatine bakıp çoktan müziği kapattığı ama hala kulaklarında olan kulaklığını boynuna indirdi. ‘’Altı dakikası vardı. Bir saniye geç gelse asla böyle olmazdım zaten.’’
Ecrin’in yanına neden oturduğunu sorgularken Ebrar’a baktı Büşra. ‘’Senin odadan çıkalı zaten aşağı yukarı yirmi dakika anca olmuştu zaten. Sen ne kadar süre verdin ki bu Sid’e?’’ Evet Ecrin şu an İce Age filmindeki bir karakter olan Sid gibi sandalyeye yayılmıştı.
Diğerleri Büşra’nın Ecrin için olan benzetmesine gülerken Ebrar cevapladı. ‘’Yarım saati vardı.’’
Bunu duyan Si- yani Ecrinnaz bir anda dikleşti, hatta bu hızlı hareketiyle masa bile sallanmıştı. ‘’Yarım saat mi? Başkalarına verdiğin süreler iki üç saat hatta birkaç gün olurken bana sadece yarım saat mi verdin?’’ Ebrar ya Ecrin’e fazla güveniyordu ki az süre vermişti ya da başka bir şey vardı.
Ebrar’ın gülümsemesi hala dudaklarında yerini koruyordu. Başını hafifçe yana eğip Ecrin’i süzmeye başladı. Sonra tekrar gözlerine çıkarttı bakışlarını. Derin bir nefes sonrası her şeyi döktü ortaya. ‘’Çünkü sen kızsanda, bağırsanda en sonunda yine pişman olup gelirsin,’’ eliyle onu gösterdi. ‘’Öylede oldu.’’
Hilal, yarım saattir süren o geveze halinden sıyrılıp yavaş yavaş eski dinginliğine dönüyordu ama yine de kendini tutamadı. “Peki gelmeseydi?” diye sordu, merakla. “O zaman ne olacaktı?”
Sorunun ardından kısa bir sessizlik oldu. Ebrar’ın yüzündeki o hafif gülümseme yavaşça donuklaştı, ardından silinip gitti. Gözlerini masanın ortasına indirdi, parmaklarını birbirine kenetledi. “O zaman da her şey biterdi,” dedi sakin ama kesin bir tonla. “Saat on ikiyi geçince araba balkabağına dönüşür sonuçta, değil mi?”
Ebrar’ın sözleri masada ağır ağır dalgalanıp hepsinin yüreğine girerken Reyyan kendi canının derdindeydi. ‘’Çok şükür,’’ dedi sessizce. ‘’O zaman tam zamanında yetişmiş değil mi?’’
Hafifçe başını sallayıp onu onayladı Ebrar. Ancak Ecrin Reyyan’ın sesini duyunca kaşlarını çatıp ona bakmıştı. Hala sinirliydi Reyyan’a ve daha müsait bir zamanda, sakin bir kafayla konuşmak istiyordu Reyyan ile. ‘’Seninle sonra görüşeceğiz merak etme.’’ Tehdit değildi söylediği ama Reyyan’a öyle gelmişti. Yine de şimdi konuşmayacakları için mutluydu. Bunun sefasını sürmeliydi.
Masada yeniden sessizlik hâkim oldu. Bu seferki sessizlik gergin değildi ama tamamen rahat da sayılmazdı. Herkes kendi içine çekilmişti; söylenenleri tartıyor, biraz önce yaşananların etkisini sindirmeye çalışıyordu. Dışarıda trenin ritmik sesi camın ardından içeri sızarken, içeride altı kişi aynı masada oturmasına rağmen herkes kendi düşüncelerinin içinde, ayrı bir yere gitmiş gibiydi.
Zeynep artık suskunluk istemediğini haykırırcasına yerinden dikleşti. Bakışları keskinleşmişti çünkü sustukça kapanmayan yaralar daha çok kanıyordu. Susmak istemiyordu şimdi. ‘’Evet, aramızdakileri hallettiğimize göre işin eğlence kısmın amı geçsek diyorum?’’ diğerlerinden onaylayan mırıltıları duyunca yanında oturan Reyyan’ın hala omzunda olan gitarı alıp çantasından çıkardı. Sandalyesini geriye çekip diğer tarafında oturan Ebrar’a gitarı verdi. Göz ucuyla Hilal’in de kendi gitarını çıkardığını görünce keyfi yerine gelmişti.
Büşra’da sandalyesini geriye çekip Hilal için yeterli alan açtı. İki gitaristte gitarlarının akorlarını yaparken yüzlerindeki o rahat ve huzurlu tebessümlerini kondurmuşlardı. Ebrar son kontrolleri yaptıktan sonra arkadaşlarına döndü. ‘’Evet istek parçamız var mı?’’
Karşıdan Ecrin söze atlamıştı. ‘’Şaka mısın sen? İlk parçanın ne olduğunu tabii ki de biliyorsun.’’ Dedi gülerek. Yıllardır kendileriyle özleştirdikleri bir şarkıları vardı ve her beraber çalışlarında ilk önce onu söylerlerdi.
Ebrar gülerek parmağını seni gidi dercesine Ecrin’e doğru salladı. ‘’Elbette biliyorum Eco. Sizi denedim,’’ Hilal’e döndü. ‘’Tamam mı?’’ diye sordu.
Hilal usulca başını salladı ve bacak bacak üstüne atıp gitarını kucağına yerleştirdi. Ellerini şarkının ilk notalarının üstüne koydu ve bekledi. ‘’Her zamanki sırayla çalacağız,’’ tüm kızlara teker teker baktıktan sonra başını hafifçe geriye atıp önüne gelen kıvırcık tutamlarını arkaya attı.
Şarkıya başlamadan hemen önce Reyyan elini kalbine koydu. Heyecanlanmıştı. ‘’Çok özledim bunu yapmayı.’’
Ebrar ve Hilal son kez birbirlerine bakıp aynı anda komutu verdiler. Ve beklenen an. Şarkının ilk notalarını çalmaya başlamışlardı. Gitarlardan çıkan yüksek sesle kafeteryada oturan diğer kişilerin bakışları buraya dönmüştü ama kızların umurunda değildi.
Her zamanki sırayla önce müzik kısmını çalmışlardı sonrada Büşra yavaşça ama coşkuyla şarkıya girmişti. Sözleri söylerken bir yandan da yerinde sallanıyordu.
‘’Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere…’’
Zeynep’e göz kırpıp sıranın ona geçtiğini belirtmişti Büşra.
‘’Yastığım, ranzam zincirim
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim…’’
Sıra Reyyan’a geçmişti.
‘’Zulamdaki mahzun resim,’’
Son kısmı özellikle Ecrin’e söyletiyorlardı. Kızıyordu ama arkadaşlarıylayken oldukça da keyif alıyordu. Tıpkı şimdi yaptığı gibi.
‘’Görüşmecim yeşil soğan göndermiş…’’
Reyyan ve Büşra şaşırmış gibi yaparken herkes sekiz saniyeliğine susup nakaratın geldiği yeri bekledi. Hepsi dudaklarını oynatıp üçten geriye sayarken birbirlerine bakıyorlardı. Kalp atışları nirvanaydı.
Ve nihayet o nakarat…
‘’Karanfil kokuyor cigaram cigaram,
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.
Karanfil kokuyor cigaram cigaram,
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…’’
Ebrar ve Hilal ustalıkla gitarlarını çalarken oldukça keyif alıyordu. Büşra ve Ecir kol kola girmiş sağa sola sallanırken Zeynep ve Reyyan da ellerini müziğin ritmiyle çırpıyordu. Şu an üstlerinde olan gözlerin hiçbirini umursamıyorlardı. Anın tadını çıkartıyorlardı, ondan önemlisi yoktu şu an.
Etraftaki insanlar da en az kızlar kadar eğleniyor olacak ki tıpkı Reyyan ve Zeynep gibi onlarda ritmik bir şekilde el çırpıyorlardı. Kimisi telefonuyla onların videosunu çekerken şarkıyı bilenlerde belli yerlerde olan ıslık efektini yapıyorlardı. Herkes kendisini konserde gibi hissediyordu ve bir kişi bile halinden şikayetçi değildi.
Şarkının nakaratı bir kere daha dönerken ortam artık sadece “kafeterya” olmaktan çıkmıştı. Sanki bir anda herkes aynı frekansta nefes alıyor, aynı ritimde kalp atıyordu. Masaların üzerinde bardaklar unutulmuş, sandalyeler yarı dönmüş, insanlar yarım dikkatle başlamışken tamamen içine çekilmişti bu sahneye.
Büşra bir an başını hafif geriye yasladı. Gözleri yarı kapalıydı, sesi net ama içten geliyordu. Sanki sadece şarkıyı söylemiyordu; bir şeyleri dışarı bırakıyordu da farkında bile değildi.
Kızlar kendilerini fazlasıyla şarkının ritmine, sözlerine kaptırmıştı. Nakaratın son kısmını Ebrar ve Hilal uzatırken kızların hepsi aynı anda ritme kapılmıştı; kimse etrafı görmüyor, kimse nerede olduğunu düşünmüyordu. O an sadece müzik vardı. Sandalyelerin gıcırtısı, bardakların masaya vurması, uzaklardan gelen tren sesi… hepsi şarkının içine karışmıştı.
Ecrin elini masaya vururken şarkıdaki davulun ritmini tutuyor, Zeynep ve Reyyan ikinci tekrardan önce müziğin araya girmesiyle birbirlerinin ellerini tutmuş dans ediyor, Büşra Ecrin’i taklit etmeye çalışıp ritme ayak uyduruyor, Hilal ve Ebrar ise gitarın hakkından geliyorlardı. İkisi de aynı ritmik hareketlerle muazzam derecede uyumla müziği çalıyorlardı.
Ve kızlar… Hem içerden hem de dışarıdan muhteşem bir uyumla şarkıya eşlik ediyorlardı. Tabii ki de büfedeki insanların katkılarıyla.
Tam o anda büfenin sensörlü kapısı açıldı. Büfede kızları dinleyenlerden birkaç kişi dışında kimse kimin geldiğini merak edip başını çevirmemişti. O an kimin geldiği değil, bir anda olan canlı konser önemliydi.
Yiğit ve uzun boylu erkek önde; Aras, Oğuz ve Büşra’ya kapı aralığından el sallayan erkek arkada büfeye giren kişilerdi. Bir önceki vagonun başından beri müzik sesi duyuyorlardı ama asla hiçbiri böyle bir manzara ile karşılaşacaklarını düşünmüyorlardı. Yolculuğun başında karşılaşıp aralarında hafif pürüzlerin çıktığı bu kızlardan asla böyle bir şey beklemiyorlardı.
Yüzlerinde hafif gülümsemeyle kızların tam da yan masasına doğru beraberce yürüdüler. O masaya oturdular, kızların tam da yanı başına. Ama garip bir şekilde hiçbiri o anın atmosferiyle bunu fark etmedi.
Biri dışında…
Zeynep.
Erkeklerin kapıdan girdiğini görmüştü ama umursamamıştı. Ya da ortamı bozmak, tadını kaçırmak istememişti. Ama işler onların tam da yan masalarına doğru ilerlediğini gördükten sonra değişmişti. Kızlara çaktırmamak için istifini bozmadan yerinde salınmaya devam etti.
Ama bunu yapmak, o uzun boylu erkekle gözlerinin kesişmesinden önceye kadar kolayken şimdi çok zordu. Evet, uzun boylu, sarışın olanın bakışlarını üzerinde hissedince Zeynep istemsizce o tarafa doğru bakmıştı. Kendisine engel olmak istemişti ama yapamamıştı. Bakmıştı bir kere. Kopamamıştı.
Gözleri birbirlerine kenetlenmişti.
O sarışın erkek Zeynep’in tam çaprazına oturmuştu. Onun karşısına da Aras; tam Büşra’nın çaprazına. Boş kalan yerlere de diğerleri kurulmuştu hemen kimsenin bu anın tadını kaçırmasını istemiyormuşçasına.
Müzik kısmının biteceğini ve yerini ikinci tekrar bırakacağını son anda fark etmişti Zeynep. Kendisini zorlayarak kendisine hala inatla bakan bir çift kahveden zorla ayırdı bakışlarını. Bunu yapmadan önce içsel bir dürtüyle gülümsemişti sarışın adama.
Karşılığını daha derin bir tebessümle almıştı.
Hilal, başını kaldırıp artık ritmin yavaşlayacağını Ebrar’a bakışlarıyla haber verdi. Başını omzuna doğru indirip onaylamıştı Ebrar, ardından gözlerini usulca kapatmıştı şarkıyı hissederken.
İkinci tekrar başlamıştı. Bu sefer ilk dize Ebrar’a aitti.
‘’Haberin var mı taş duvar?’’
Şimdi de Hilalde. İki gitarist ilk tekrarda değil ikincisinde sözlere solo olarak eşlik etmek istiyorlardı her defasında.
‘’Demir kapı, kör pencere…’’
Bu sefer de Reyyan’daydı söylemese sırası.
‘’Yastığım, ranzam zincirim…’’
Şimdi Büşra solistti bir dizelik. Öne doğru eğilip karşısında keyifle yerinde dans eden Zeynep’i iki elinin işaret parmağıyla gösterirken söyledi kendisinde ait kısmı.
‘’Uğrunda ölümlere gidip geldiğim…’’
Ecrin kendisine sıra geçtiğinde söylemeden hemen önce sağ elinde sanki bir fotoğraf varmış gibi bakıp elini kızlara gösterdi.
‘’Zulamdaki mahzun resim,’’
Son solo kısmı da Zeynep’e aitti. Kollarını havaya kaldırıp coşkuyla bağırırken söyledi sözlerini.
‘’Görüşmecim yeşil soğan göndermiş…’’
Ve en güzel an için yine sekiz saniyelik bekleme… Büşra bu kısacık anda hızla arkasına dönüp onlara en az kendileri kadar heyecanla katılan, daha önce hiç görmedikleri ama üç dakikalık anda herkesin beraber olduğu kafeterya halkına baktı. Ellerini havaya doğru hızla iki kere kaldırıp ‘’Hadi! Hep beraber!’’ diye bağırdı ve aynı hızla masada, arkadaşlarına döndü.
İlkine göre dört saniye gecikmeyle dönmüştü. Aynı o da Zeynep gibi bir hataya düşüp üzerinde bakışlar hissettiği yeşillere bakmadan edemedi. Hataydı belki ama düşünecek bir an yoktu o an için.
Orman ve Toprak buluşması bu dört saniye içine sığmıştı.
Gözlerini kaçıran Büşra olmuştu. Ama mecburiyetten. Çünkü şarkının en ama en güzel anını kesinlikle kaçıramazdı.
Sonunda o güzel nakarat… Büşra’nın çağrısına göz yumamayıp tüm herkes, erkekler dahil, şarkıyı bilen, ya da o mükemmel ilk tekrardan sonra akıllarına sözlerin kazındığı herkes senkronize bir şekilde söylediler nakaratları.
‘’Karanfil kokuyor cigaram cigaram,
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.
Karanfil kokuyor cigaram cigaram,
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…’’
Art arda iki kere söyledikten sonra herkes koşmuş gibi nefes nefese kalmıştı. Sözler artık bitmişti, ama müzik için bu söylenemezdi. Büşra, Reyyan, Zeynep ve Ecrin sözleri bağırarak söylemekten dolayı yorulurken Ebrar ve Hilal’in elleri artık acımaya başlamıştı tellere vurmaktan. Şikayetçi değillerdi ama bu tellerin değdiği yerlerin kızardığı ve yandığı gerçeğini değiştirmiyordu. Olsun… sonuçta beraber yapmışlardı bu harika görüntüyü.
Müzik yavaşlıyordu artık. Kızlar yıllardır bu şarkıyla yaşadıkları için sadece sözleri değil; müziğin nerede hızlanıp coşkuyla aktığını nerede yavaşlayıp durgunlaştığını ezberledikleri için biliyorlardı ancak onları izleyenler için bu söylenemezdi. Onlarda fark etmişti artık şarkının bittiğini.
Hilal ve Ebrar son notayı birbirlerine gülümseyerek bakarken uzatarak çaldılar ve güzel şarkıyı sonlandırdılar. Kızlar nefes nefese kalmış halde önce birbirlerine baktılar sonra gülümsediler ve en sonunda da hepsi kollarını iki yana açarak bir yanındakinin eliyle elini çırptı gülerek
Üç…
İki…
Ve bir…
Bu ayaküstü konseri izleyen tüm herkes üç saniyelik bir sessizlikten sonra coşkuyla alkış tufanı estirmeye başladılar büfede. Sandalyelerin, masaların üstüne çıkıp tezahürat yapanlar, deli gibi bağırıp kızları tebrik edenler, ‘bir daha’ diye bağıranlar ve daha nicesi şu an bu hengamenin içindeydi.
Alkışlar bir türlü kesilmiyordu. Sanki biri “tamam yeter” demedikçe devam edecekmiş gibiydi. Büfenin içinde yankılanan o ses, kızların kulaklarında uğulduyordu. Ama bu rahatsız eden bir uğultu değildi; tam aksine, insanın içine işleyen, yüzünde istemsiz bir gülümseme bırakan türdendi.
Masaların arasından ilk cesareti toplayan orta yaşlı bir adam oldu. Elinde çayıyla ayağa kalktı, başını hafifçe eğerek gülümsedi. “Vallahi helal olsun kızlar,” dedi, sesi kalabalığın içinde bile net duyuluyordu. “Yolculuk, yolculuk olmaktan çıktı sayenizde.”
Yan masadan genç bir kız heyecanla öne doğru eğildi. Telefonu hâlâ kayıt halindeydi. “Ben kaydettim hepsini!” dedi neredeyse sevinçle zıplayarak. “İnanılmazdı ya, gerçekten konser gibiydi!” İnsanların onları pür dikkat izlediğini fark ettiklerinde kızların yanakları utançtan kızarmaya başlamıştı.
Reyyan hemen atladı, nefes nefese ama hâlâ enerjikti. “Paylaşırken etiketlemeyi unutma ama!”
Bunu der demez en çaprazından oturan Ecrin’in masadaki şekerleri ona doğru şeytan taşlar gibi atmasından kaçamadı. ‘’Sussana ya! Gören duyan da bizi müzik grubu zannedecek.’’ Art arda şekerlerden üç tane fırlatmıştı Reyyan’a doğru.
Genç kız gülerek yerinde zıpladı birkaç kez. Elindeki telefonun kaydını kapatmış olacak ki yan tarafına indirmişti. ‘’Ciddiyim ama. Gerçekten çok, çok iyiydiniz. Bir anda kimse ne olduğunu anlamadan sizi dinlerken buldu kendini.’’
Büşra’nın yüzündeki gülümseme bir an yumuşadı. Başını hafifçe eğdi. “Çok teşekkür ederiz,” dedi içtenlikle. ‘’Bizi dinlediğiniz için.’’
Arkalarda kızları dinleyen bir kişiden ses yükseldi. Tok, yüksek ve hızlıydı. ‘’Bir daha! Bir daha!’’ bir cesaretle söylediklerine diğerlerini de teşvik ederken hadi der gibi kollarını sallıyordu. Bunu gören diğer insanlarda parça parça katılmıştı o kişiye. Hep birlikte bağırıyorlardı. ‘’Bir daha!’’
Ecrin bu görüntüye hayranlıkla bakarken arkadaşlarına döndü. Şimdi de hepsine kalabalığa baktığı gibi hayranlıkla ve minnetle bakmıştı. Gülmüştü derin derin. ‘’İyi ki varsınız… İyi ki beraberiz.’’ Dedi gülüşündeki ve sesindeki samimiyetle.
Diğerleri de aynı karşılığı verdiler. ‘’İyi ki…’’
Zeynep, küçük hayran topluluğuna göz ucuyla bakıp Ebrar’a döndü. Arkadan hala aynı istek geliyordu. ‘’Bir daha söylesek çalabilecek misiniz?’’
Ebrar’ın cevap vermesine fırsat vermeden Hilal dahil oldu yan taraftan. Ellerini öne doğru uzatarak masanın üstüne koydu herkesin görebileceği bir şekilde. ‘’Ellerimi görmüyor musun? Bir daha çalarsam kopacaklar.’’
Büşra Hilal’in masadaki ellerini avucunun içine alıp kedi kucağına çekti. Sağ elinin parmak uçları kızarmış, kan toplamışken parmak boğumları hafif çiziklerle doluydu. ‘’Bir kere pena kullansan şaşarım zaten. Madem kullanmıyorsun bu dereceye kadar çalarken aklın neredeydi?’’
Hilalin elinden gözlerini çekip Ebrar’ın parmaklarını görmek için başını öne doğru uzattı Büşra. ‘’Seninkiler nasıl, yara olmuş mu?’’
Ebrar ellerini havaya kaldırıp öne uzattı. Hilal’e nazaran daha iyi durumdaydı. En azından sadece parmak uçları kızarmıştı. ‘’Ben iyiyim, o kadar kötü değil benimkiler. Ama Hilal nasıl çaldı merak ediyorum doğrusu.’’
Acısı olmasına rağmen oldukça rahat davranıyordu Hilal. Sanki o kadar hızlı çalan kendisi değil gibiydi. ‘’Ne yapayım, buradaki insanlarda bize katılınca heyecandan daha da hızlı ve coşkuyla çaldım,’’ pişkin pişkin sırıtıyordu. ‘’Ben iyiyim merak etmeyin. Yarına kadar geçer her şey.’’
Ecrin boğazını yırtarcasına bağırıp duan ve tekrarı isteyen insanları susturmak için yavaşça ayağa kalktı. Ellerini sanki karşısında bir halk varmış ve kendisi de o halkın kralıymış gibi ellerini havaya kaldırıp yavaşça birkaç kere aşağı doğru indirdi. ‘’Lütfen sakin olalım. Bu coşkulu şarkıdan sonra maalesef iki gitaristimizin de elleri yara bere içinde kaldı. Bir dahaki sefere daha da coşkuyla söyleyeceğimizden emin olabilirsiniz,’’ hemen hemen herkesin yüzüne baktı. ‘’İyi akşamlar diliyorum herkese!’’ dedikten sonra usulca sandalyesine geri kuruldu.
Ön masalarda oturan bir genç seslendi kızların masasına doğru. ‘’Abla vallahi helal olsun harikaydınız.’’
Büşra ‘abla’ ifadesini duyunca istemsizce yerinde dikeldi ve o masada oturan gence baktı. Büşra’nın hızla başını kaldırmasını fark eden genç çocuk ona doğru bakmıştı. Çok tınılı bir gülümseme gönderdikten sonra yavaşça konuştu Büşra. ‘’Abla değil canım, hanımefendi de lütfen.’’
Aynı saniyede kızların yan masasına oturan erkek grubundan hafif bir gülme sesi yükseldi. En sonunda kızlar, erkeklerin burunlarının dibinde bittiklerini fark etmişlerdi.
Gülen kişi Aras’tı. Büşra ile olan ilk ama artık unutulamaz karşılaşmasından sonra yine Büşra’dan bu lafı duymak komik gelmiş olmalı ki gülmüştü. Kızların bu tarafa baktığını fark edince elini dudaklarına örtüp hafifçe öksürür taklidi yaptı. Bunu yaparken bakışlarını Büşra’dan bir saniye bile çekmemişti. Bizimkinin de inadı inat olunca o da çekmemişti bakışlarını.
Zeynep Büşra’nın ayağına masanın altından sertçe vurup onu gerçek dünyaya döndürmeyi hedefledi. Ve oldu da. Büşra kafasını ‘ne’ dercesine iki yana sallarken Zeynep kaşlarıyla yan taraftaki Ecrin’i işaret etti. Bakışlarını Ecrin’e çevirince onun gözlerinin de kendisi ve Aras arasında gidip geldiğini gördü Büşra.
Ecrin son kez Aras’a tehdit edici ifade ile bakıp Büşra’ya döndü sorgularcasına. Bunu fark edince gözlerini devirmişti Büşra. Ecrin kafasını omzuna doğru eğip son kez baktı Büşra’ya. ‘’Yakında çıkar kokusu.’’
Durumu toparlama görevini kendine bilen Reyyan, onlara laf eden genç çocuğu cevapladı. Telaşlı ama sakin görünen bir hali vardı. ‘’Teşekkür ederiz. Bize eşlik ederken sizde çok iyiydiniz.’’ Çenesiyle o çocuğu ve yanındaki arkadaşını göstermişti.
Çocuk efendi birine benziyordu. Yoksa şu yaşlardaki herhangi biri elini göğsüne vurup ‘’Eyvallah ab- yani hanımefendi,’’ Büşra’yı dinlemişti anlaşılan. Başkaları gibi alayla cevap vermeyip saygı göstererek cevaplamıştı. ‘’Bizim yaptığımız ne ki, sadece insanlara katılıp eğlendik. Ama siz resmen yaşadınız şarkıyı ve bizlere de bunu hissettirdiniz.’’
Kızlar yan masada, erkeklerin masasında, dönen konuşmalardan bihaber arkalarında kalan masadaki çocukla konuşuyorlardı. Ve erkekler hariç hiç kimse o masadaki konuların ne olduğunu bilmeyecekti asla.
Hilal sandalyesinde yan dönmüş, kucağında hala gitarı durur vaziyette çocuğa dönük oturuyordu. Gitarın ağırlığından dolayı bacakları acımaya başlayınca çantasına koymaya karar verdi gitarı. ‘’Olsun, siz bizi utandırmayıp dinlediniz hatta eşlik ettiniz bize.’’
Hilal gitarı dikkatlice kılıfına yerleştirirken masanın etrafındaki o yoğun enerji hâlâ dağılmamıştı. Sanki biri düğmeye basmış da herkes aynı frekansta kalmış gibiydi. Gürültü yavaş yavaş azalsa da insanların bakışları hâlâ onların üzerindeydi. O bakışların içinde hayranlık vardı, merak vardı. Bir de o “bunlar kim ya?” sorusu.
Kızların tam arka masasından bir soru yükseldi. Yirmilerinin sonunda olduğunu gösteren bir genç kadından gelmişti soru. Tek başına o masada oturuyordu ve şarkıya başında beri eşlik eden kişilerden biriydi. ‘’Buradaki herkes gibi bende diyeyim, muhteşemdiniz kızlar! Ama bir şey sormak istiyorum. Siz kimsiniz tam olarak. Turnelere çıkan gruplardan falan mısınız? O kadarda büyük durmuyorsunuz ama.’’ Kadın ellerini çenesinin altından birleştirip meraklı bir ifadeyle bakıyordu kızlara. Kadının sorduğu soruya kulak misafiri olan birkaç kişi de aynı ifade ile bakıyorlardı kızlara.
Önce birbirlerine baktılar kimseye fark ettirmeden. Sonra hafif gülümsediler. Büşra kadının kendisinin arkasında almasını fırsattan istifade ederek ses çıkarmadan dudaklarını kıpırdattı. ‘’Kim olduğumuzu söylemeyin.’’ Sanki çok gizli birileriymiş gibi söylemişti bunu ama tanımadıkları kişilere gereğinden fazla bilgi vermeyi de sevmiyordu.
Ebrar Büşra’yı onayladığını belirtmek için başını çok az öne doğru eğdi ve dikleşerek tam karşısındaki kadına doğrudan baktı. Kadın da Ebrar’ın ona baktığını fark edince o da Ebrar’a dönmüştü. Merak, hala gözlerinde kuruluydu. ‘’Biz o gruplardan değiliz. Daha doğrusu bir müzik grubu değiliz,’’ kolunu masanın kenarına yaslayıp rahat bir konuma geçmeye çalıştı. ‘’Arkadaşlarımla beraber bizde bu trenin bir yolcusuyuz. İçimizden gitar çalmak gelince zaman mekân umrumuzda olmadı bir an için ve birden kendimizi sizinle ‘Haberin var mı taş duvar’ derken bulduk.’’
Diğer taraftaki bir masada oturan yaşlı bir teyze söze karıştı. Elindeki bastonu başındaki yazmasıyla çok tatlı bir teyzeydi. Hilal’e musallat olana asla benzemiyordu. ‘’Nereden gelip nereye gidersiniz kuzum?’’
Zeynep teyzeye dönüp içten bir gülümseme ile hürmet maksadında başını eğdi yavaşça. ‘’Trenin bir durağında bindik, ineceğimiz durağı bekleriz hayatta herkesin yaptığı gibi.’’ Anlayana o kadar çok şey anlatan bir cümleydi ki, belki de duyanlar uzun uzun duvara bakıp overthink yapacaktı. Kim bilir…
Akşam saati ilerlemiş olmalıydı çünkü büfedeki insanların çoğu kızları son kez tebrik edip bu an için teşekkür ettikten sonra ya kendi kompartımanlarına ya da koltuklarına gitmişlerdi. Herkes için unutulmaz bir tren yolculuğu olmuştu. Sadece o şarkının söylendiği an değil; ondan sonrada insanlar bir müddet daha kim olduklarını, sorunlarını unutup beraber sohbet etmişlerdi. Bazen insanın tüm her şeyi unutup birlikte olması gerekirdi. Bu anda o anlardan biriydi.
Reyyan gözünden uyku akıtarak masanın üstündeki telefonundan saate baktı. Akşam saat ona geliyordu. Bu da demek oluyor ki İstanbul’a varmalarına neredeyse iki buçuk saat kalmıştı. Büfeye gelirken verilen anonsa mola olacağı söylenmişti ama kızlar daha önce tanımadıkları ama harika zaman geçirdikleri insanlarla konuşmaktan dışarı çıkamamışlardı. Yine de bundan gocunmuyorlardı.
Reyyan uykusu geldiğinde yaptığı hareketleri tekrarlamaya başlayınca Ecrin esneyerek ayağa kalktı. Bir yandan da eliyle diğerlerine kalkmalarını işaret ediyordu. ‘’Hadi hadi, kalkalım artık yoksa bu burada uyuyup kalacak. Az kaldı zaten varmamıza, biz de dinlenelim biraz da olsa,’’ masanın üstüne yatmak için hazırlanan Reyyan’ın yanına gidip kolunu tutarak kaldırdı. ‘’Büşra, sende Ebrar’ı al. O da uyudu uyuyacak. Zeynep ve Hilal sizde kendinizi getirin.’’
Diğerleri Ecrin’in yağdırdığı görevleri yaparken hala büfede oturan birkaç kişiden olan erkeklerde onlara bakıyorlardı. Evet onlarda buradaydı ve gitmemişlerdi. Kızların kalktığını görünce hepsi toparlanmıştı ama onlar daha kompartımana gitmeyi düşünmüyor olacaklar ki masada oturmaya devam ediyorlardı.
Büşra Ebrar’ın kolunu omzuna atıp onu ayakta tutmaya çalıştı. Ebrar hala ayıktı ama uykulu gözlerle ne yaptığının farkında değildi. Her an düşecek gibi durmasına karşı böyle bir önlem almıştı Büşra. Ecrinde zorla Reyyan’ı ayağa kaldırmış, Zeynep ve Hilal de masada kalan telefonları ve gitarları almışlardı.
Tam arkalarına dönüp gidecekken başından beri kızlara bir şey söylemeyen erkeklerin masasından bir ses yükseldi. Kızlar oldukları yerde kalıp hafif şaşkınlıkla arkalarına dönmüş ayakta dururken garip bir ifadeyle bakıyorlardı erkeklere.
Konuşan kişi hiç kuşkusuz sarışın uzun boylu adamdı. Özellikle Zeynep soru dolu bir ifade ile dönmüştü o tarafa. ‘’Tebrik ederim, güzel çaldınız.’’ Büyük bir ihtimalle aralarında konuşup kurban olarak bu sarışın ama sırık olanını seçmişlerdi. Yoksa utana sıkıla konuşmasının başka bir açıklaması olamazdı.
Reyyan ve Ebrar da bu sesi duyunca garip bir şekilde gözlerini açmış, kendilerine gelmek için gözlerini sıvazlıyorlardı. Fakat hala uykuluydular. Ebrar gözünü oyacakmış gibi sıvazlarken bir yandan da bir şeyler mırıldanıyordu. ‘’Ne zırvalıyor bunlar ya?’’ Büşra’nın dirseği kendisinin böğrüne girince susmak zorunda kalmıştı.
Kimse bu laf karşısında bir şey dememişti. İki tarafta birbirine kilitlenmiş bir şekilde bakıyordu sadece. Bakanın kime baktığı aşikardı.
Sessizliği bozan kolunun altındaki Reyyan’ı unutup bir adım öne çıkan Ecrin oldu. Kızların da sessiz anlaşmalarıyla bugünün kurbanı Ecrin’di. Reyyan’ın dengesi bozulunca onu diğer tarafındaki Zeynep’e yasladı. Bir anda ondan uzun Reyyan’ın ona yaslanmasıyla şaşırsa da istifini bozmamıştı.
‘’Teşekkür ederiz. Herkes böyle söyledi zaten.’’ Dedi sarı, uzun saçlarını arkaya doğru savurarak. Daha sonrasında da kollarını göğsünde bağlayıp vücudunun ağırlığının tümünü bir ayağına verdi.
İçlerinde renkli giyinen erkek, Büşra’ya kapı aralığından el sallayan, Ecrin’i baştan aşağı süzmüştü. Bunu, kimsenin fark etmesini umursamadan yapıyordu. Masada öne doğru eğilip dirseklerini masaya yasladı ve ellerini birbirine kenetledi. ‘’O zaman size duymadığınız bir şey söyleyeyim.’’ Dudaklarının bir köşesi hafifçe yukarı kıvrılırken. “Güzel çaldınız evet, ama mesele o değil.”
Ayık olanlar olmayanlar, ayakta olanlar olmayanlar herkes kısa bir sessizliğe mahkûm edilmiş gibiydi. Ortamdan çıt sesi bile çıkmıyordu. Ecrin ağzını aşmadan içinden ‘ne’ dedi ve arkasındaki kızlarda birbirlerine aynı soruları sorarak bakmıştı.
Adam devam etti, gözlerini hiç ayırmadan, “İnsanlar genelde doğru çalınca alkış alır. Siz yanlış yapsanız da alkış alırdınız.” Ellerini ‘ben biliyorum’ der gibi garip bir şekilde öne uzatmıştı.
Reyyan ortamın kızışmaya başladığını fark edince tamamen ayılmıştı. Kavga insanı uyandırırmış. Zeynep’ten ayrılarak dengesini sağladı ve Ecrin’in arkasından gözlerini kıstı. ‘’Bu neydi şimdi? İltifat mı ettin yoksa alttan alttan gömmeye mi çalışıyorsun?’’
İsminin ne olduğunu kızlardan sadece Hilal’in bildiği çocuk yani Oğuz, yanındaki renkli arkadaşının omzuna elini koyup susmasını belirtmişti sessizce. Dinler mi muamma. Gerginliği dağıtmak babında kendince bir şeyler söyledi.“Bu onun komplike konuşma şekli, pek takmayın.” Omuz silkerek gülümsemişti yalandan.
O erkek arkadaşının uyarısı asla bir yerlerine takmadan konuşmaya devam etti. Arkasına yaslanıp kollarını sandalyeye dayamıştı bu sefer. “Şarkıyı yaşadınız.” dedi daha net, daha sade bir tonla. “O yüzden herkes sustu önce. Sonra koptu.”
Kızlarla Büşra ve Hilal dışında asla bile isteye iletişime girmek istemiyordu Aras ama kendisini sanki bunu yapmalıymış gibi hissediyordu. Kısıtlı vakitleri vardı ve konuşmak istiyordu her biri. ‘’Farklı bir enerjiniz var. Özellikle şarkıyı söylerken herkesi kendinize hipnoz ettiniz. Ama hakkınızı yemeyeyim iyiydiniz.’’
Büşra onun sesini tekrar duyunca duruşunu bozmadı ama içinde bir şeyler kıpırdamıştı. Neden böyle olduğunu sorgulamaya fırsatı yoktu çünkü verilmesi gereken bir cevap vardı. Başını hafif yana eğdi, kollarını bağladı. “Analiz için sağ ol.” dedi düz bir sesle. “Bir dahaki sefere jüri koltuğu da kuralım sana, tam olsun.”
Kızlar kısık bir sesle kıkırdamıştı, Zeynep ise fısıltıyla ‘İşte benim kızım be.’’ Demişti. Büşra ise tekrar istemese de yeşil gözlü adamla, Aras, gözleri kesişmişti. Bu iki olmuştu.
Orman Toprağa, Toprak Orman’a aitti bu hayatta. Gerçekte de olur muydu?
Belirsiz…
Aras bu sefer gerçekten gülümsemişti Büşra’nın gözlerinin derinliklerine bakarak. Birkaç saniye sessiz kalmıştı ama devam etmişti sonrasında rahat bir konuma geçerek. “Kurarsanız gelirim.” dedi hiç bozuntuya vermeden. “Ama puanım düşük olur söyleyeyim.” Sinir bozucu konuşmaya başlamıştı.
Gözlerinden uyku akıyordu Ebrar’ın. Yarım saat bile olsa uyumak için neredeyse yalvaracak konumdaydı ama bu olayı da kaçıramazdı asla. Sinirle öne atılıp kaşlarını çattı. “Biz yarışmıyoruz. Canımız istedi çaldık.”
Büşra sayesinde olan erkeklerle ilk karşılaşmalarında Aras’tan adını öğrendikleri mavi gözlü adam olan Yiğit gülerek ellerini kaldırdı. ‘’Tamam, tamam sakin olalım. Canınız isteyip çaldığınız için zaten iyi olduğunuzu söylemeye çalıştı Aras.’’
Erkeklerden üç kişinin ismini biliyorlardı artık, kaldı öğrenilecek iki kişi.
Ebrar sinirlenmişti artık. Laf söylemeden duramayacaktı belli. Bir adım daha atarak Ecrin’in tam yanında durdu. O da kollarını göğüs hizasında bağlamıştı. ‘’Söylemek istediğini düzgün söylesin o zaman. Tercümana ihtiyacı kalmaz böylece.’’
Ecrin araya girdi, ortamı fazla derinleşmeden kesmek ister gibi. Yanındaki Ebrar’ın kolunu tutarak onu yan çevirip yürümeye zorladı. “Eee… teşekkürler o zaman.” dedi kısa keserek. “Biz kaçıyoruz artık.” Dedikten sonra kızlara kısa bir bakış atıp bir türlü çıkamadıkları büfenin kapısını işaret etti.
Onlar kapıya giderken arkalarında kalan masadan Oğuz seslenmişti onlara. ‘’İstanbul’da da çalar mısınız?’’ dedi nazik bir ses tonuyla. O an kızlardan kimse Oğuz’un, kendilerinin nereye gittiklerini nereden bildiğini sorgulamamıştı ya da tam tersi istememişlerdi.
Diğerleri sessiz kalarak kapıya doğru yürümeye devam ederken en arkada kalan Hilal yerinde durup omzunun üstünden arkasına baktı. ‘’Bulursanız çalarız belki.’’ Dedikten sonra ilave etti ‘’Belki yine denk geliriz.’’
Hilal’in sözleri bittikten sonra kızların yanına koşar adım gitmişti. O an iki insanın yüreğinden tezat duygular geçmişti;
‘’Umarım karşılaşırız.’’
‘’Umarım öyle bir gün gelmez.’’
Bunların kim olduğunu bilemeyecektik uzun bir süre.
Büfeden çıktıktan sonra kızlar nihayet kazasız belasız kompartımana ulaşmışlardı. Trenden inmelerine aşağı yukarı iki saat kalmıştı. Ebrar ve Reyyan’ın gözünden uyku akmıyor, fışkırıyordu. Diğerleri onları yatırıp kompartımandaki dağınıklığı topladılar. Uzun süre trendeyiz nasıl olsa diye düşünüp valizlerini açmış ve dağıtmışlardı umursamadan. Şimdi, uyuyan güzellerinki dahil, tüm valizleri bir daha toplamışlardı.
Valiz işini hallettikten sonra dördü de birazcık dinlenmek için kendi ranzalarına çıkmış, kendi kavuklarına çekilmişlerdi. Herkes kendi düşünce aleminde gezintiye çıkmıştı. Korkular, endişeler, sıkıntılar, üzüntüler, kaygılar…
Bir süre sonra vagon görevlileri son durağa yani İstanbul’a neredeyse varmak üzere olduklarını söylemişlerdi anonstan. Dinlenmek için yataklara çıkmışlardı ama daha çok yorulmuş gibiydiler düşünce aleminde.
Anonsun ardından vagonda hafif bir hareketlilik başlamıştı. Koridordan geçen ayak sesleri, valizlerin sürtünmesi, kapıların açılıp kapanması… Herkes yavaş yavaş toparlanıyordu. Ama kızların bulunduğu kompartımanda hâlâ ağır bir sessizlik hâkimdi.
Sanki herkes aynı anda düşünmeye karar vermişti.
Alt ranzada yatan Ebrar çoktan uykuya teslim olmuştu. Kolunu gözlerinin üstüne atmış, yarı açık ağzıyla derin derin nefes alıyordu. Arada bir dudakları kıpırdıyor, anlam verilemeyen birkaç kelime dökülüyordu ağzından. Büyük ihtimalle rüyasında hâlâ büfedeydi.
Reyyan da ondan çok farklı değildi. Üst ranzada yan dönmüş, saçları yüzüne dağılmış halde uyuyordu. Bir ara uykusunda kaşlarını çatıp hafifçe homurdandı. “Saçma konuşuyor ya…” diye mırıldandı. Kime dediği belli değildi ama tahmin etmek zor değildi.
İstasyona on dakika kaldığını haber veren yeni bir anonstan sonra Büşra oflayarak ranzadan aşağı indi. Hilal gibi akrobasik hareketlerle hünerlerini göstermeye çalışmamıştı, dümdüz inmişti merdivenden.
‘’Hadi,’’ dedi arkadaşlarına fısıltıyla. ‘’Son kez bakın bir şeyimiz kalmış mı diye, sonra bir de kaybolan eşya aramakla uğraşmayalım.’’ Valizlerin yanına gidip son kez onların içini kontrol etmeye başlamıştı.
Ecrin ve Zeynep yatakların üstünde ellerini gezdirip bir şey kalıp kalmadığını kontrol etiler. Hilal ise iki ranzanın arasında olan masanın üstündeki atıştırmalık poşetini ve karton kahve bardaklarını topluyordu.
Alt ranzadan gelen bir sesle herkesin dikkati dağıldı. Ebrar uykusunda dönmüş, battaniyeyi üstünden atmıştı. Bir şeyler mırıldanıyordu. “Jüri koltuğu…” dedi anlaşılmaz bir ses tonuyla. “Puanım düşük…”
Bir anlık sessizlikten sonra Zeynep kısık bir kahkaha attı. “Bu kız rüyasında bile kavga ediyor ya.”
Reyyan uykulu uykulu konuştu üstten. “Kazandık ama.” dedi ne dediğini bilmeden.
Ecrin Reyyan’ın yanına, Hilal de Ebrar’ın yanına gidip onları uyandırmışlardı. Lavabo vagonun ta diğer ucunda olduğu için oraya gitmeyip şişelerin dibinde kalan suyu yüzlerine sürmüşlerdi azıcık da olsa ayılmak için.
Büşra da ceketleri alıp herkese sırayla vermişti gece vakti olmasıyla havanın serin olacağını düşünüp.
Ve işte o an… Tren istasyona usulca yanaşmış ve durmuştu. Neredeyse sekiz saate yaklaşan Afyon-İstanbul yolculuğu sona ermişti. Valizlerini alıp kompartımandan yavaş ve sırayla çıkmışlardı. Koridora çıktıklarında yan kompartımanın kapısının ardına kadar açık olduğunu ve içerinin boş olduğunu gördüler. Erkeklerden hiçbiri yoktu odada.
Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibiydi.
Sessizce iç çekip trenden indiler yine sırayla. Perona adım attıkları an yüzlerine çarpan o serinlik, trenin içindeki sıcak ve kapalı havayı bir anda silip atmıştı. Gece iyice çökmüştü ama istasyon uyumuyordu. Sarı ışıklar peronu boydan boya aydınlatıyor, insanların gölgeleri uzayıp kısalıyordu zeminde. Bavul tekerleklerinin sesi, anonsların yankısı, bir yerlere yetişmeye çalışan insanların telaşı… Her şey aynı anda oluyordu.
Perondan çıkışa doğru ilerledikçe kalabalık biraz daha dağıldı. Gürültü azaldı, adımlar yavaşladı. İstasyonun dışına açılan kapıdan çıktıklarında gece yüzlerine daha sert çarptı. Serin hava, uykusuzlukla karışınca herkes bir an duraksadı.
Zeynep omzundan düşmek için fırsat kollayan sırt çantasını çıkartıp valizinin üstüne sabitledi. Eşyalar yarın geleceği için bu gecelik bir otelde kalacaklardı. Ve yarında yeni bir hayata adımlarını tamamen atacaklardı.
Çantasını sabitledikten sonra durduğu yerden etrafa, gecenin karanlığında görebildiği yerlere baktı. ‘’Evet,’’ dedi uzatarak heceleri. ‘’Hoş bulduk İstanbul.’’
Ecrin yoldan geçmekte olan bir taksiyi durdurup kızlara ‘’Hadi. Yeni hayat, yeni tecrübeler.’’ dedi. Daha sonra da valizlerini alıp taksinin bagajının yanında bekleyen şoföre bagaja yerleştirmesi için verdi valizleri.
Geri kalanlarda valizlerini verdikten sonra sıkış tıkış bir şekilde taksiye oturdular. Taksi şoförü yanındaki koltukta oturan Ecrin’e göz ucuyla bakıp önüne döndü ve ‘’Nereye gidiyorsunuz abla?’’ diye sordu büyük bir nezaketle.
Bazıları için nezaket olan bazıları için kabalık olabilirmiş.
Büşra içinden derin derin ‘sabır’ çekmişti ama dışından hiçbir şey söylememişti bu konuyu daha fazla uzatmamak için. Ecrin rezervasyon yaptıkları otelin adresini taksiciye söylemiş ve yola çıkmışlardı.
Artık kızlar için İstanbul defteri açılmıştı.
İstanbul onları kucaklamıştı.
Her yeni başlangıcın sonunda genelde bir zorluk vardır. Er ya da geç o zorluk bir gün, gün yüzüne çıkardı.
*^*
Evet sonunda kızlarımız trenden inebildi sjkchsd. Yeni bölümde artık dört yıl sonrasını okumaya başlayacağız. Karakterleri daha iyi anlayabilmeniz için olaylara hemen girmek istemedim ama artık vakit geldi. Gizem kapıları aralanacak...
Bazen bazı bölümlerin sonunda merak ettiğim düşünceleriniz hakkında sorular sorabilirim.
O zaman ilk soruyla başlayalım:
Şu ana kadar okuduğunuz kısımda size en yakın gelen karakterimiz kim ve neden?
Yorumlarınızı bekliyorum satırdaşlarım. Keyifli okumalar>