Cenazeleri kimse sevmez.
Gidenin ardından ağlandığı, sadece geride kalanların canının yandığı bir andır. O hiç birşey hissetmezken, kalanlar hayatlarında eksileni dakikalar geçtikçe daha çok hissederler.
Bir cenazenin olduğu evin salonu oldukça kalabalıktır, mutfakta insanlar ayakta gezinir ikramları yemekle meşgul olurken, salonda az evvel yediklerini sindirir, dişlerini temizlerler. Yakalarındaki siyah beyaz fotoğrafla işaretlenmiş onca kalabalık.
Bugün de onlardan biriydi. Ancak o gün ne kocaman bir evde siyahlara bürünmüş insanlar vardı, ne de gömebildikleri bir tabut.
Yaşayan bir ejder avcısı kalmıştı dünyada. Yıllar önce, korkunç kayıplar verilen savaş, iki taraf için yıkıcı bir duruma sürüklenince; günlüklerin dediği kadarıyla bir ateşkes imzalanmıştı. Kanla imzalanan bu ateşkes ile, ejder avcıları aktif görevden ayrılmış, ejderhalar ise yıkım ve zevk için öldürme gibi küstahlıklarını durdurma kararı almışlardı. Tek bir kan dahi dökülmeyecekti. Eğer olursa, ve bunun sebebi ejderhalar olursa, ya tekrar masaya oturulacak; ya da savaş yeniden başlayacaktı.
Zaman, akreple yelkovanın o tükenmez yolculuğu, Avcı olanlara yaramamıştı. Sayıları giderek azalmış ve bugün sadece iki tane kalmıştı. Oysa Ejderhaların şuan kaç tane olduklarını kimse bilmiyorlardı.
Bugün, bir barın içinde adına kadeh kaldırılan Connor Kimberly, yaşayan, en tanınmış Dragon Avcısıydı. Bir köşede yüzünü ellerinin arasına alarak donuk bakışlar sergileyen kızı Bailey, hayatta kalan tek akrabası ve yeni Ejder Avcısıydı. Ancak bunu kimse bilmediği için, buraya toplanan diğer yaratıkların avcı grupları, babasının ardından atıp tutuyorlardı.
"Ejderhalar artık giderek uysallaşıyordu" dedi bir tanesi. Kız kafasını kaldırıp barda oturan adama baktı. Şişesini kafasına diktikten sonra adam devam etti "Yani bir vampir değiller. Tavşan gibi üremiyorlar, bağlılık yeminleri var, sadakat testleri var. Aslına bakarsan, saygın bile diyebilirsin. Yaşlı Connor'dan ne istediler acaba" dedi. Kız dudaklarını birbirine bastırarak sözlerini yutmaya çalıştı. Herifi tanıyordu, bir vampir avcısı asla ejderha avcısıyla boy ölçüşemezdi. Ancak dili gereğinden fazla uzamıştı bu son yüzyılda. Belindeki silahla dağa taşa sıkarak vampir öldürmeyi avlanmak sanıyordu, oysa sadece denk gelenler vuruluyordu.
Yanındaki atletik yapılı olan "Öyle" diyerek katıldı. "Ancak Connor iyi bir adamdı. Bence son avcı olduklarını bildikleri için ortadan kaldırmak istediler. Ayrıca iyi ki onlarla anlaşma sağlamışlar. Şimdi bir avdan geliyorum yeminle kollarım tutmuyor" diyerek bira şişesini tutarken titreyen elini gösterdi. Elinin üst kısmındaki ayı dövmesinin siyah çizgileri Bailey'nin oturduğu yerden bile seçiliyordu.
Kurtadamları avlayanlar, vampirlere göre daha asil sayılabilirdi. Tek bir kabileden, nadir çıkardı bu avcı grubu. Kollarına Ayı dövmesi işlenirdi ay ışığının altında. Kurdun doğada en çok korktuğu hayvan olan ayının ruhunu taşıdığına inanırlardı. Uyurlar, yemek yerler, ama iş göreve gelince oldukça hızlı olurlardı. Zafer için koşmaları gerek, derdi babası. En azından iş yapıyorlar diye düşündü.
Dünya bu hale gelmişti işte. Avcı olarak kendini tanımlayanlar, uzman oldukları yaratıklara göre evrimleşmişlerdi. Vampirleri avlayanlar, kanları zehirli olandı. Aileden herhangi birinin kanında varsa otomatikman çocuğa geçerdi. Vampirlerin hızlı üremesinden dolayı bu özellik de hızlı genlere aktarılıyordu. Vampir avcıyı ısırırsa o saniye ölüyordu. Ve onun vampir yaptığı tüm vampirler de. Bu sebeple, silahların içindeki mermilere kendi kanlarını sürüyorlardı. Yattıkları yerden avlanmak böyle olsa gerekti.
Kurtadamlar, nadirleşen yaratıklardı. Başka bir kızılderili kabilesi tarafından, yüzyıllar önce vampirleri avlasınlar diye çağrılmışlardı. Ancak doğaüstü bir varlık olduğundan, kısa süre sonra ortamı domine etmeye başlamış; bir başka kızılderililer bambaşka bir ruhu çağırmışlardı. Ayıyı. İleride büyük ihtimalle daha büyük belalar açacaktı ayılar ancak sayıları artmıyordu. Kutsanmış ruh, dolunay gecesi doğması gerekiyordu. Genelde plansız doğumları işaret olarak algılarlardı. Çocuk büyüdüğünde ay ışığı altında koluna ya da muhtelif görünen bir yerine ayı figürü dağlanırdı. Damgalanan avcı, yıl boyunca gerçek avcı şeklini alırdı. İyi koku alırlar, iyi koşarlar; av dışı genelde yer ve uyurlardı. Av köpeği yakıştırmasından hiç hoşlanmazlar, üstlerine dağlanan Ayı gibi davranırlardı.
Şeytan ve iblisler için ise, kiliselerin altlarında bazı okullar vardı. Buradaki öğrenciler rahip ve rahibe kılığında şehirde gezerler; geceleri ise o cüppelerinin altındaki ürkütücü ve garip kıyafetleriyle ava çıkarlardı. Bailey'nin babası, çok güvenilmez olduklarını söylerlerdi. Pek bir özellikleri yoktu. Sadece silah kullanabiliyorlardı. Babası bunun öğrenilebilir bir şey olduğundan, doğaüstü yaratık avcılarını hep kıskandıklarını söylemişti.
Ejderha Avcıları ise, ne damgalanır ne de farklı kanla doğarlardı. Yıllar içinde yok olmalarının sebeplerinden biri buydu. Uçabilen, ateş püskürtebilen kanatlı ölüm makinesinden hızlı koşarak kendini kurtaramazdın. Ejder Avcılarının gücü şimşekti. Hikayelerin, masalların anlattığına göre; Zeus bir kafesin içinde küçük bir ejderha getirmiş Olimposa. Küçük çocukları bu ejderhayı pek sevmişler. Ateş tanrısı Ares, onu kendine benzetmek için ateşi yüklemiş, Apollo kendi güneşini biraz boynuna sürmüş, Hermes; haberci kanatlarının özünü sırtına damlatmış. Tüm tanrılar, bu kimin hayvanı diye kavga eder, hepsi üstüne fazlaca özellik yüklerken; cehennemin kralı Hades bir şekilde ejderhayı yer-altına getirtmeyi başarmış. Orada ona kin ve nefret yüklemiş. Öyle çok yüklemiş ki sonunda kendi bile kontrol edememiş. Böylece ejder yer altını yıkarak yer yüzüne ulaşmış. İnsanlara hadesin kibriyle zalimlik etmiş, Aresin savaşıyla savaşmış, Apollonun güneşiyle yakmış. Zeus ve çocukları bu duruma çok üzülmüş
Bir gün Zeus tapınağına, ejderhadan kaçan bir köylü gelmiş. Arkasından Ejderha gelmiş. Korkunç kahkahalar atarken ayaklanmış ve "Seni kim koruyacak Zeus mu? Asla koruyamaz. Ben hepsinden bir parçayım. Savaşçıyım, bilgeyim, güzelim, ateşim. Hepsiyim"
Zeus o anda kendi gücünü ejdere yüklemediğini anlamış. Büyük bir hızla yere inip köylünün omzuna tutunmuş. Şimşeğini köylüye emanet etmiş. Köylü bir anda yerde bulduğu taşı ejderhaya fırlatmış. Elindeki taş büyük bir yıldırıp topuna dönüşerek Ejderhayı devirmiş. Ardından bir kaç tane daha taş atarak, yıldırıp topları ile Ejderhayı öldürmüş. Zeus, bu ejderhanın dişi olduğunu fark ettiğinde Hades'in elinde daha yumurta olması ihtimaline karşı, evrende kendi ordusunu kurmuş. Dragon Avcıları böylece o tarihten günümüze kadar gelmiş.
Böyle masalsı bir hikaye olmasına karşın, gerçek çok daha acı vericiydi. Connor Kimberlys 20 yaşında yıldırım gücüne kavuştu. İşinden evine dönerken, yolun ortasında, ailesinin gözleri önünde üzerine yıldırım düştü. Annesi ve babası telaşla ona koşarlarken Connor gözlerini yummuştu. Bir süre sonra gözlerini açtığında vücudunda ağaç dallarına benzeyen yanık izleri gördü. Tıp dünyasının " lichtenberg figürü" diye adlandırdıkları, kılcal damarların çatlamasından oluşan bu yara, masala göre Zeus'un elinin yansımasıydı. Yıldırımını ödünç vermişti ve kolundaki iz ödünç olduğunu unutmaman içindi. Ejderha Avcısı olmak için, ne kanının tutması ne de bir kabileden olman gerekirdi. Ejderha Avcısı bir seçim değildi, Seçilmişlikti.
Connor Kimberly seçilmişti ancak, öldürüldüğü ana kadar pek ejderha görmemişti. Yıldırım gücünü sadece, eşi Amber öldükten sonra kızının karanlık korkusunu yenmek için ampulü tuttuğunda kullanmıştı. Oysa Bailey çok küçük yaşta karanlıktan korkmamayı öğrenmişti. Sebebini babasına bile söylemediği bu güç aslında, babasının yaptığını yapabilmesinden kaynaklanıyordu.
Babası işe gittiği o yağmurlu gün, sadece yağmur suyunu biriktirmek için kova koymaya dışarı çıkmıştı. Çok güçlü bir yıldırım ışığının bedenini aydınlattığını hatırlıyordu. Ardından yerde yatmış bir vaziyette uyanmıştı. Babasının tembihlerine rağmen söylemediği o gece, omzunda kocaman bir iz belirmişti. Bu babasının ya da büyükannesinin kırmızı lekesinden çok daha farklıydı. Öyle fazla yıldırıma maruz kalmıştı ki, damarları kömürleşmiş ve simsiyah bir ize dönüşmüştü. Neden siyah olduğunu bilmiyordu. Onun tahmini, sirk cambazı oldukları için Zeus'un bir utanç işareti vermesiydi.
Nitekim babasının ölüm haberini aldığında, bu ize, o sırada meyveleri soymak için elinde duran bıçağı saplamak istemişti. Ardından koşarak babasının olduğunu söyledikleri yangının oraya doğru koşmuş, kor haline gelmiş taşlara aldırmadan fırlatarak babasına ulaşmaya çalışmıştı. Ejder Avcıları, Ejderhanın çıkardığı ateşten etkilenmezlerdi. Bu masallarda Apollon'un insanlara özrü olarak geçiyordu. Ancak babasının bedenine ulaştığında artık çok geç olduğunu gören Bailey, Apollon ayaklarına kapansa dahi affetmezdi.
Bu gece, bu bardaki kimseyi affetmiyordu. Onların yanına geliyordu, babası ateşe dayanıklıydı. Ejderha onu gafil avlamadığı sürece, bu ateş onu yakmazdı. Ancak kafasına ağır bir darbe alır bayılırsa, o bilinçsizlikle bu özelliği kullanamazdı. Bu avcı bozuntuları yüzünden değildi, düpedüz bir ejderha saldırısıydı ancak; burada hepsinin gelip yalandan cümleler savurması kızı sinirlendiriyordu. Bardağını sıktı. Camın etrafında mavi bir kıvılcım dönünce kız hızla bardağı bıraktı. Buradaki kimse onun avcı olduğunu bilmiyordu. Öyle de kalacaktı. Bu meseleyi kendi halledecekti. Onun babasını hangi ejderha öldürdüyse, kafasını keserek salonunun duvarına asacaktı.
Yerinden kalkarak paltosunu giydi. Onu tanıyan birkaç kişiye, yorgun ve üzgün olduğunu söyleyerek izin istedi. Tam kapıdan çıkarken, barda servis yapan, orta yaşlarında ancak bolca dövmesi bulunan kadın "Bailey" diye seslendi. Kız kendine hakiim olmaya çalışarak kadına sakince baktı. Abby; babasıyla onun en eski arkadaşlarıydı. Eski bir avcı eğitmeniydi. Genel olarak silah kullanmayı öğretirdi. Ancak sonrasında bu işten sıkılmış ve onların her saat gelip takılabilecekleri bu barı açmıştı. Elindeki sarı bezi, rastgele masaya sürterken kıza "İyisin değil mi? Kapatınca yanına gelmemi ister misin? Yemek falan da getirrim" dedi. Bailey gülümseyerek "teşekkürler Abby. Aç değilim, gidip biraz dinleneceğim. Sanırım yalnız kalsam daha iyi" dedi. Kadın omuzlarını kaldırıp "Sen bilirsin" dedi.
Kız hızla dışarı çıktı. Gecenin karanlığına şöyle bir bakarken ceketinin yakalarını dikerek, büyük adımlarla sokağa çıktı.
"Seni bulduğumda Ejderha, ölmüş olmayı dileyeceksin" diye tısladı.
-----
Kızın geçtiği o sokağın kilometrelerce yükseğinde, bulutların arasında geceyle karışan büyük yaratık kanatlarını çırparak hızı yükseltti. Şehirden uzaklaşırken yavaşça bulutların arasından yere yakınlaştı. Büyük nehir yatağına vardığında ise cüssesinden beklenmeyecek bir zariflik ile suyun altına doğru girdi. Ne büyük su fışkırttı girerken, ne de sesi duyuldu. Büyük bir kütlenin suya girmesinden oluşan dalga halkalarının sonuncusu da kıyıya vurduğunda, bir adam kıyıda belirdi. Anadan doğma şekilde kıyıya doğru, güçlü adımlar attıktan sonra, büyük taşın üzerindeki pelerini, vücudunu kurulamadan giyerken adımlarını daha da hızlandırdı. Sağına soluna bakıp etrafını kokladı, ardından yanındaki mağaraya giriş yaptı.
Karanlığın derinine doğru ilerledi. Zifiri karanlık bir koridorun ucunda tanıdık sesleri duydu. Hafif bir ışık ve müziğin havadaki kıpırtısını takip ederek, muhteşem güzel saçları olan bir kız ile, oldukça güzel yüzlü bir adamın oturduğu odaya vardı. Masada oturanlar gelen adama baktılar. Masada oturan ona gülümserken, adam bir an bile hareketlerini yavaşlatmadan adamın yanına geldi, kıyılmayacak kadar güzel suratının tam ortasına sert bir yumruk atarak adamı sandalyeden düşürdü. Bir anda şoka uğrayan kadın "Gregorn ne yapıyorsun" diye bağırdı. Adam kıza dönüp "Sen karışma Orithia" diyerek parmağını kıza yönlendirdi. Kız bir an duraksarken, yere düşen adamın gülen sesi duyuldu "Bu ne güzel karşılama sevgili ağabeyim. Bugün ki neşeni neye borçluyum" dedi. Adam göğsünü dikleştirerek yerde gülen bedene baktı. Bir anda içinde ikindi bir öfke patlaması yaşarken, adama eğilip yumruk atmaya başladı. Kız masanın üstünden zıplayarak aralarına girdi "Gregorn YETER ARTIK. Neyin var. Burada otururken ne demeye gelip kavga çıkarıyorsun" diye hırlardı. Adam kızın suratına "Onu sen buna sor" diyerek çenesiyle yerde, burnu kanayan adamı gösterdi. Ellerini beline koyarak geriye doğru yürürken kız yerdeki adama dönüp "Ne yaptın Stemas? Gregorn neden bu kadar delirdi?" dedi. Adam kalkıp burnunu silerken "Ne bileyim neden? Herif her saniye asabi, artık neye sinirlendiğini takip etmekten yoruldum" dedi. Adam hızla tekrar yanına geldi. Tehdit edici bir şekilde yüzünü yaklaştırarak "Ben de senin g.tünü toplamaktan yoruldum Stemas. Bir bok yiyorsun, temizlik işi bana düşüyor. Düşüncesizliğinin faturasını ödemekten bıktım" diye kükredi. Kadın "Gregorn, yeter artık. Neye sinirlendiğini söyler misin lütfen?" dedi. Adam kıza bakmadan önce, sinirle burnu kanamakta olan adama baktı. Ardından bir adım geri gitti ve
"Çok sevgili küçük kardeşimiz, gerizekalı Stemas, bir dragon avcısını öldürmüş" dedi. Kız şok olmuş vaziyette önce adama sonra burnu hala kanayan diğer adama döndü. Adam burnundakini temizledikten sonra "Teknik olarak; son dragon avcısıydı. Ayrıca onu benim öldürdüğümü nereden biliyorsun. Ben bir şey yapmadım" dedi. Kız "Stemas bu dalga geçilecek bir konu değil. Sen aklını mı yitirdin? Bunun sonuçlarını görmedin mi" dedi. Adam ellerini açarak "Orithia beni sen dinle en azından. Dediğimi duymadın mı? Onu ben öldürmedim diyorum" dedi ancak kardeşleri ona inanmamış gibi bakmayı sürdürüyorlardı. Kız "Dün gece ortalıkta da yoktun. Neredeydin?" dedi. Adam çapkın bir gülümseme ile ensesini kaşıdı "Nerede olduğum sizi ilgilendirmez, sonuçta bu bana özel bir durum ancak; tekrar söylüyorum. Ben bir şey yapmadım"
"Stemas sen ne halt ettin" diye fısıldayarak elini yüzüne götüren kıza karşılık olarak "Orithia ben hiç bir şey yapmadım. Ya kendi kardeşlerim bile bana inanmıyor." dedi. Adam
"Sürekli yalan söylediğin için olmasın sakın" dedi sinirle. Adam ellerini teslim olur gibi kaldırdı "Tamam, daha önce size birkaç konuda gerçekleri tam yansıtmadığımı söylerim. ama bu, ben Connor'ı öldürmedim" dedi. Adam daha da sinirlenerek "Bir de avcıyı tanıyor muydun?" diye tekrar üstüne gelince "Ağabey, Kardeş Gregorn, bir dinler misin beni. Ben adamı tanıyorum evet, sakin köhne bir hayatı olan adamdı. Arada, nadir de olsa Avcı kısmının takıldığı barda oturur içerdik. Sohbeti güzel adamdı" dedi. Adam ellerini kaldırıp "Görüyor musun Orithiel, bir de avcı ile beraber, diğer ucubelerin olduğu barlara da takılmış. Kafayı yiyeceğim. Bak geri zekâlı, ister sen yapmış ol ister yapmış olma; konu bir Dragon Avcısı ise, ilk şüpheli biz oluruz. Sen nasıl ona kendini gösterme gafletinde bulunursun. Demek ki seni birileri görmüş." dedi. Stemas bu sefer omuzlarını silkerek "Oraya hiç ejderha formunda gitmedim" dediğinde ise iki kardeşi de yüzlerini havaya dikip ellerini açtılar. Kız "Ne yani, öylece gidip, yüzyıllarca sakladığımız sırrı gözler önüne mi serdin. Kardeşim düştüğün bu çukurdan seni hiç birimiz kurtaramayız" dedi.
O sırada oturdukları odanın kapısına en az içeridekiler kadar heybetli biri girdi. "Selam" diyerek içerdekilere gülümsedi. Gülüşü derinleşirken "Stemas, ne oldu kız arkadaşınla kavga mı ettin" dedi. Adam sinirle "Kes sesini Ivon. Ne diye geldin" dedi. Adam burun kıvırarak "Ne oldu, genç kızlık sendromun mu geldi? Neyse zerre umurumda değil. Annemle babam üçünüzü de yanına çağırıyor." dedi.
"Olaylar iyice güzelleşiyor desene" dedi "Annemle babamın karşısında aynı yalanı edebilecek misin bakalım!"
Yeni gelen, kaşlarını çatarak diğerlerine baktı "Neler oluyor" dedi kibarca. Gregorn "Ben büyük kardeş olmaktan vazgeçmek istiyorum" diyerek kafasını salladı. Ardından adama dönüp "Hadi gidelim, yolda Orithia sana anlatır" diyerek hızla dört kişi kapıdan çıktılar.
Gecenin en parlak ışığı olan ayın aydınlığına girmeden, her biri görkemli ejderhalar olarak çıkıp, bulutların arasında kayboldular.