Bölüm 1
Deva Dümen, bazı seslerin insana dokunmadan da iz bırakabileceğini iyi bilirdi.
Bunu mesleğinden dolayı değil, gecelerden dolayı öğrenmişti.
Gündüzleri İstanbul insanı saklardı. Herkes bir yere yetişir, bir şeyleri unutur, birilerine gülümserdi. Ama gece olunca, özellikle Beyoğlu’ndaki eski radyo binasının üçüncü katında, ses yalıtımlı dar bir odada tek başına otururken, insanın içindeki her şey mikrofona biraz daha yaklaşırdı.
O gece programın konusu takıntılı aşklardı.
Deva, masasındaki mor kapaklı ajandayı kapattı. Kulaklığını düzeltti. Karşısındaki cam bölmenin arkasında oturan Alp ona son on dakikayı işaret etti.
Mikrofona doğru eğildi.
“Birinin sizi çok sevdiğini söylemesi, gerçekten sevdiği anlamına gelmez,” dedi. “Bazı insanlar sevmeyi bilmez. Sadece sahip olmak ister. Kiminle konuştuğunuzu bilmek ister, nereye gittiğinizi bilmek ister, ne düşündüğünüzü bile kendisi belirlemek ister.”
Bir an durdu.
“Ve bazen en tehlikeli cümle ‘seni korumaya çalışıyorum’ cümlesidir.”
Telefon hattında kısa bir cızırtı oldu.
Alp ekranına baktı. Kaşları hafifçe çatıldı.
Deva onun yüzündeki ifadeyi fark etti ama yayında olduğunu unutmadan konuşmaya devam etti.
“Son arayanı alalım.”
Hat açıldı.
İlk birkaç saniye yalnızca nefes sesi duyuldu.
Sonra erkek sesi geldi. Sakin, düşük, neredeyse fısıltılıydı.
“Peki ya insan sevdiği kadını korumak için başka bir kadını yok etmek zorundaysa?”
Deva’nın parmakları masanın kenarında hareketsiz kaldı.
Bu cümle, sıradan bir dinleyici cümlesi değildi.
“Kimseyi yok etmek korumak değildir,” dedi Deva. “Bu sadece şiddetin kendine bulduğu bahanedir.”
Adam hafifçe güldü.
Gülüşünde öfke yoktu. Bu daha kötüydü.
Sanki Deva’nın vereceği cevabı zaten biliyormuş gibi güldü.
“Sen hep böyle konuşuyorsun,” dedi adam.
Deva’nın içinden soğuk bir şey geçti.
“Beni tanıyor musunuz?”
“Tanımak mı?” dedi adam. “Bazı insanlar birini tanımak için ona dokunmak gerektiğini sanır. Ben senin sesinden bile ne zaman yalan söylediğini anlayabiliyorum.”
Alp hemen hattı kesmeye çalıştı. Ekrandaki ışık birkaç kez yanıp söndü ama bağlantı kopmadı.
Deva boğazındaki kuruluğu bastırarak konuştu.
“Bu bir radyo programı. Söylemek istediğiniz ciddi bir şey varsa açık konuşun.”
Adamın nefesi mikrofona daha yakınmış gibi duyuldu.
“Mira’ya söyledin mi bunları?”
Deva’nın kalbi bir anlığına sertçe attı.
Mira.
Kuzeni Mira.
Üç ay sonra Gökbey Güzin’le evlenecek olan Mira.
“Ne söyledim mi?” diye sordu Deva.
“Bir adamın bakışını yanlış okumamak gerektiğini.”
Deva sustu.
Stüdyonun havası bir anda ağırlaşmıştı. Camın arkasında Alp ayağa kalkmıştı.
Adam devam etti.
“Mira hep saf kaldı. Ama sen…” Kısa bir sessizlik oldu. “Sen insanın ne istediğini anlamadan bile hissediyorsun. Bu yüzden seni izlemek daha zevkli.”
Deva’nın midesi kasıldı ama sesini bozmadı.
“Bu konuşma burada bitiyor.”
“Hayır,” dedi adam. “Daha yeni başlıyor.”
Hat kapandı.
Stüdyoda birkaç saniye kimse konuşmadı.
Alp cam bölmenin arkasından çıktı. “Deva, bu neydi?”
Deva kulaklığını yavaşça çıkardı.
“Numara görünüyor mu?”
“Gizli numara. Ama teknik kaydı alırım.”
Deva cevap vermedi. Telefonunu eline aldı. Mira’yı aradı.
Çaldı.
Çaldı.
Açılmadı.
İkinci kez aradı.
Yine açılmadı.
Deva’nın zihninde üç hafta önceki nişan gecesi canlandı.
Nişantaşı’ndaki şık restoran. Beyaz çiçekler. Altın rengi ışıklar. Gökbey’in kusursuz takım elbisesi. Mira’nın kırılgan gülümsemesi.
Ve Gökbey’in bakışı.
O bakış, herkesin sandığı gibi Mira’da değildi.
Deva bunu o gece fark etmişti.
Gökbey, Mira’nın elini tutarken Deva’ya bakıyordu. Sanki bütün salon bir sahneydi ve Mira yalnızca dekorun bir parçasıydı.
O gece Deva lavaboya gitmek için masadan kalktığında, Gökbey koridorda arkasından gelmişti.
“Deva Hanım,” demişti.
Deva durmuştu. “Bir şey mi oldu?”
Gökbey gülümsemişti.
“Sesinizi radyodan dinlemek başka, yakından duymak başka.”
Bu cümle normalde basit bir iltifat sayılabilirdi. Fakat Gökbey söylerken gözleri Deva’nın yüzünde fazla uzun kalmıştı. Dudaklarında değil, gözlerinde değil; sanki bütün yüzünü zihnine kaydediyormuş gibi.
Deva mesafesini koruyarak, “Mira sizi bekler,” demişti.
Gökbey bir adım yaklaşmıştı.
“Mira beklemeyi bilir.”
O an Deva, Gökbey’in parfümünü hatırlamıştı. Ağır, odunsu, pahalı ve boğucu.
Sonra Mira gelmişti. Gülümseyerek ama gözleri korkuyla.
“Buradasınız,” demişti Mira.
Sanki başka bir şey söylemek ister gibi.
Sanki “beni yalnız bırakma” der gibi.
Deva o gece bunu üzerine fazla düşünmemişti.
Şimdi ise o bakış, o koridor, o cümle, hepsi tek tek geri dönüyordu.
Mira beklemeyi bilir.
Program bittiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Deva çantasını aldı, mor ajandasını içine koydu ve stüdyodan çıktı. Binanın merdivenlerinden inerken telefonuna tekrar baktı.
Mira hâlâ dönmemişti.
Dışarı çıktığında hava soğuktu. Beyoğlu’nun arka sokağı ıslak taş kokuyordu. Uzaktan siren sesi geliyordu. Deva kaldırımda birkaç saniye durdu. Taksi çağırmak için telefonunu açtığı sırada arkasından bir erkek sesi duydu.
“Deva Hanım.”
Deva irkilerek döndü.
Sokağın köşesinde Fatih Feryal duruyordu.
Koyu renk paltosunun yakası kalkıktı. Elinde siyah deri bir dosya çantası vardı. Onu yalnızca bir kez, Mira’nın nişan yemeğinde görmüştü. Gökbey’in ailesinin avukatı olarak tanıtılmıştı. Fazla konuşmamıştı. Fakat Deva, susan insanları konuşanlardan daha iyi hatırlardı.
Fatih öyle insanlardandı.
“Beni mi bekliyordunuz?” dedi Deva.
“Evet.”
“Bu cevabı fazla rahat verdiniz.”
Fatih’in yüzünde yorgun bir ifade vardı.
“Çünkü yalan söylemeye zamanımız yok.”
Deva’nın içi sıkıştı.
“Mira nerede?”
Fatih sustu.
Bu sessizlik, cevaptan daha kötüydü.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Ama yaklaşık bir saat önce beni aradı.”
“Ne dedi?”
Fatih çantasını açtı. İçinden beyaz bir zarf çıkardı.
“Mira bunu size ulaştırmamı istedi.”
Deva zarfa baktı.
Üzerinde yalnızca adı yazıyordu.
Deva Dümen.
Kendi adını hiç bu kadar yabancı görmemişti.
Zarfı aldı.
“Bunu neden size verdi?”
“Çünkü bana Gökbey’den korktuğunu söyledi.”
Deva’nın nefesi kesildi.
“Sonra?”
“Sonra hat kapandı.”
Deva zarfı açtı.
İçinden küçük bir inci küpe çıktı.
Kırılmıştı.
Deva onu hemen tanıdı. Mira’nın nişan gecesinde taktığı küpenin tekiydi.
Küpenin yanında katlanmış küçük bir kâğıt vardı.
Deva kâğıdı açtı.
Tek cümle yazıyordu.
“Onu senden önce ben seçtim.”
Deva’nın parmakları buz kesti.
Fatih kâğıda baktı. Çenesi gerildi.
“Bu Gökbey’in yazısı mı?”
Deva cevap veremedi.
Çünkü o anda telefonu titredi.
Bilinmeyen bir numaradan fotoğraf gelmişti.
Fotoğrafta Deva’nın Moda’daki apartman kapısı vardı.
Kapının önünde bir beyaz zarf daha duruyordu.
Fotoğrafın altında şu mesaj yazıyordu:
“Eve geç kalma. Bu gece yalnız değilsin.”
