Kulaklarımı kanatan lanet alarmın sesiyle gözlerimi açtım. Alarmı kapatıp yatağımda doğrulduğumda karşılaştığım ilk manzara yatağımın solundaki aynadan gördüğüm, ağlamaktan ve uykusuzluktan şişip morarmış olan yeşil gözlerimdi. Yansımama iyice baktım, gülümsedim. Kendime "Bir günüm gitti bile, son üç yüz altmış dört gün kaldı." Diye hatırlattıktan sonra kalktım ve banyoya ilerledim. Kendime gelmek amaçlı aldığım soğuk duşun ardından bornozumu vücuduma sardım ve okul kıyafetlerimi giymek adına beyaz dolabıma ilerlemiştim ki gözüm boy aynasındaki yansımama takıldı. Uzun uzun baktım, baştan aşağı süzdüm kendimi. Önce açık kumral, belime kadar uzanan dalgalı saçlarıma baktım. Sonra ağlamaktan ve uykusuzluktan bitap olmuş yüzüme. Son olarak çocukluğumdan beri fazla yemek yiyememekten normale göre zayıf olan vücuduma. Daha sonra kendime şu soruyu sordum: "Ben kimim? On iki yıl boyunca bir gün iyileşeceğine inanan kız mı, yoksa kendine biraz önce bir yıl sonra öleceğini hatırlatan kız mı?" Kendimi incelemeyi bırakıp dolaptan aldığım beyaz gömleğimi ve siyah eteğimi giyip siyah kıravatımı takmak için yeniden boy aynasının karşısına geçtim. Kendi kendime tekrar düşünmeye başladım. "Hazal, aptal mısın? Madem öleceksin, son yılını da mutsuz bir şekilde mi geçireceksin?" Hayır, bunu yapmayacağım, son yılımı kendimi yıpratarak geçirmeyeceğim. Bu zamana kadar hep iyi kızı oynamış, hiç kötü olmamıştım. Başkalarının koyduğu kuralları yıkmamış, hepsine harfi harfine uymuştum ama artık böyle olmayacağım. Artık tüm zorbalıklara susup kendini ezdiren ve hür iradesi elinden alınan iyi kız değil, gerektiğinde pençelerini çıkarabilen, elimden alınan hür irademi yeniden alacak ve gerektiğinde de kötü kızı oynayacaktım. En azından bu son bir yılımda yaşamım böyle olacaktı. Kıravatımı bağladıktan sonra makyaj masama oturdum ve göz altlarımı kapatabildiğim kadar kapattım. Dudaklarıma ise renk verme amaçlı çilekli dudak kremimi sürdüm. Dalgalı saçlarımı ise tarayıp açık bıraktıktan sonra hazır olduğumdan emin olunca kahvaltı yapmak için aşağıya indim. Annem ve babam çoktan masaya oturmuşlardı. Ben de masadaki yerimi aldım, "Günaydın." Anne ve babamın da utandığım halimden aşağı kalır bir yanı yoktu ve beni böyle neşeli görünce şaşırdıklarını anlamak zor değildi. Babam "Günaydın kızım, okula mı gideceksin?" Deyince kafamı salladım. "Evet baba, bugün pazartesi ya." Dedim ve tabağıma bir parça yumurta koydum ve yemeye başladım. Annem "Hazal, istersen gitmeyebilirsin..." deyince kafamı ona çevirdim. "Neden anne, Zaten bir yılın kaldı, okula gitmesen de olur.' mu diyorsun?" Annemin -büyük ihtimalle- öleceğimi hatırlattığımdan dolayı gözleri doldu. "Tabii ki öyle değil kızım, sadece..." "Sadece ne anne? Ağlama lütfen, ya da beni düşünme. Ben kabullendim-" Annem ağlayarak sözümü kesti: "Hayır Hazal, bunu bu kadar kolay kabullenemezsin!" "Anne, kabul etsem de etmesem de ben bir yıl sonra öleceğim, ne olursa olsun bunu değiştiremeyeceğiz. Bence siz de kabullenin ama size söz veriyorum, bu bir yılımda yapamadığım veya yapmadığım ne varsa hepsini yapacağım. En çıkıyorum, size afiyet olsun." Dedim ve masadan kalkıp tekrar odama çıktım. Mavi, papatya desenli çantamı, telefonumu ve lacivert kulaküstü kulaklığımı alıp evden çıktım. Beni okuluma bırakan şoför de dışarıda bekliyordu. "Hazal Hanım, gidelim mi?" kafamla onaylayıp siyah lüks arabanın arka koltuğuna bindim. ♥︎ Okula geldiğimde beni ilk Ecrin karşıladı. Herkes beni garipsedi ama Ecrin, beni her halimle sevdi. Bu yüzden tek ve en yakın arkadaşım. Neşeyle "Hazal!" Dedikten sonra bir an duraksadı ve yüzümü inceledi. "Hazal, ne oldu sana?" "Ne oldu ki?" "Gözlerin şişmiş." Son bir yılım kaldığını ona şimdi söylemeyeceğim. Ölüm, bana nefesimden daha yakın olduğu zaman söyleyeceğim. Bu ikimiz için de en iyisi. "Dün gece tam uyuyamadım, ondandır. Hadi sınıfa geçelim." "Peki, Hazal Hanım. Öyle olsun, hadi gidelim." Beraber sınıfa girdiğimizde gözüme çarpan ilk kişi O'ydu, Yiğit Baysoy. Benim okula asıl gelme sebebim. Kendisi okulun sessiz çocuğuydu ama neden böyle olduğunu çok merak ediyorum. Uzun boyu, siyah saçları, oversize tarzı ve eşsiz gülüşüyle gayet çekici biriydi. Ecrin'in beni dürtmesiyle ona döndüm, "Efendim?" Ecrin kulağıma eğildi. "Kanka, şu çocuğa bakıp durma. Madem bakacaksın bari uzun uzun ve dik dik bakma." Ben de Ecrin'in kulağına fısıldadım. "Dik dik mi bakıyorum?" Ecrin, "Yani." Dercesine baktı. Tam o sırada zil çaldı. Biz de cam tarafı, sondan ikinci sıramıza -Yiğit'in oturduğu sıranın bir önü- oturduk. Biraz daha sohbet ettikten sonra edebiyat hocası geldi ve ders başladı. (6. Ders) Matematik hocasının anlattığı konuyu anlamaya çalışırken dersi bölen kapı sesiydi. Hoca "Gel!" Komutunu verince nöbetçi öğrenci sınıfa girip söze başladı: "Hocam, dersinizi böldüğüm için özür dilerim. Yiğit Baysoy'u müdür çağırıyor." Yiğit'i mi, müdür mü çağırıyor, ama neden? Yiğit gittikten sonra Ecrin'e döndüm. "Ecrin, sence müdür, Yiğit'i neden çağırdı?" "Aman aman, sen sevdiğin çocuğu merak mı ettin sen?" Hoca bize kızınca konuşmayı daha fazla uzatmadık. Zil çalmıştı, öğle arasındaydık. "Ecrin." "Efendim?" "Acaba diyorum, okuldan mı kaçsak?" "Ne?" Ecrin'in yüz ifadesi görmeye değerdi. "Bayağı, okuldan kaçalım." "Kanka, sen iyisin değil mi?" "Evet, gayet iyiyim." Ecrin'in bu kadar şaşırmasının sebebi benim normlara olsa ölsem böyle bir şeyi teklif etmeyecek ya da kabul etmeyecek olmamdı. Ecrin hep kaçalım derdi ama ben hep kabul etmezdim. Ama şu anda normal bir durumda değildim. "Hazal, şaka değil değil mi?" "Ecrin, gören de tefecilere borçlandığımı söylediğimi sanacak!" "İyi o zaman, hadi gidelim." "Tamam, ama okul çıkış saatinde burada olmalıyız, şoför gelio beni alacak ya." "Tamam, kankaların bir tanesi! Bunu da gördüm ya gözüm açık gitmez." Asıl ben seni böyle küçük bir şeyle sevindirebildim ya, gözüm gerçekten açık gitmeyecek. Öğle arasının bitmesine yirmi dakika kalmıştı. Ecrin ile hemen sınıfa çıktık ve çantaları alıp hocalara görünmeden arka bahçeye geçmeyi başardık. Bulunduğumuz konumu hiç bir kamera çekmiyordu, bu yüzden rahattık. Tellerin arasında bir boşluk vardı. Büyük ihtimalle eski kaçanlar yapmıştı ama şu anda bunu pek bir önemi yoktu. Okuldan ilk kaçışımdı. Heyecandan kalbime ağrı girdi. Yüzümü buruşturmak istedim ama ağırımı Ecrin'e belli etmek istemediğimden bağırsağından vazgeçtim. Önce Ecrin duvara tırmandı ve o boşluktan geçti. Ben de ona çantaları attım ve tam ben de tırmanmaya hazırlanıyordum ki gelen sesle kafamı usulca arkama çevirdim. "Kaçamaklar, nereye?" Diye bağırıp o eşsiz gülüşünü sunan Yiğit'ten başkası değildi. Hayır ya, hocalara bile yakalanabilirimdim ama Yiğit olmamalıydı! Anlık şokla sadece "Yiğit?" Diyebilmiştim. Yiğit, kısa bir kahkahanın ardından yanıma geldi ve "Tırmanmak için yardıma ihtiyacın var mı?" Sorusuna ben cevap veremeden Ecrin söze atladı: "Evet, sen Hazal'ı hafif kaldır da ben buradan çekerim." "Peki." Yine benim bir şey dememe fırsat kalmadan diz kapağıma sarılan bir çift kol ile ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Bir dakika, şu an Yiğit'in omuzundayım! Anlık şokla tiz bir çığılık atmıştım, ne olduğunu kavrayamıyordum. Ecrin'in sitem eder gibi dediği "Hazal, ellerini bana uzatır mısın?" isteğini hemen yerine getirdim ve Ecrin, beni ellerimden tutup yukarı çekti. Ben kıyafetimi düzenlerken Ecrin, Yiğit'e döndü "Teşekkür ederiz En- ay aman, Yiğit." Hayır, salak Ecrin, az daha enişte diyordu! Yiğitten cevap gecikmedi: "Rica ederim, size iyi eğlenceler." Ecrin bana dönünce omuzuna sert olmayacak şekilde vurdum. Bana "Ne vuruyorsun?" Dercesine baktı. Benden cevap gecikmedi: "Ne diye çocuktan beni kaldırmasını istiyorsun? Yeterince rezil olduğum yetmiyormuş gibi bir de az daha enişte diyirdun!" Ecrin büyük bir kahkaha attı. O gülünce ben de güldüm. Benim ona karşı kızgınlığın bu kadar sürüyordu. "Ne, yalan mı, eniştem değil mi? Hem benim sayemde onunla temas ettin, daha ne istiyorsun?" Daha fazla oyalanmadan ilk istikamet olan dondurmacının yolunu tuttuk.
Bölüm 3
Acı Kabulleniş
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.