İçeriğe geç

Soluksuz Öç

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Soluksuz Öç

Bölüm 1

Bölüm 1 -Acılar-

-Liyan Yazıl-

(Fırtınadayım, bir fırtınadayım

Gözümün gördüğü, göğsümün bildiği ile bir değil)

Hayatın her bir anını kendi içime almak aslında oradaki tutsaklığımı belli ediyordu. Onca yaşanmışlığı görüp tatmam ise acının bir boyutunun olmadığını. Belli zamanlarda hep kendimi sorgulama şeklim. Neden bunu yaptın değil?

Nasıl bunu yapabilecek gücü kendinde buldun? sorusuydu.

İçimdeki güç her nasıl ortaya çıkıyordu bilmiyordum ama ben yaşamdan zevk almak için değil yaşamın acılarını yüzüme vurmak için o sonu görünmez okyanusta çırpınıyordum.

20 yaşımda olmama rağmen kendimi sorgulamam bir yana, bunca zorluğu öğrenmem hayatın her türlü zorluklarının olduğunu ve bunları yenmek için de kendi canınızı kopartmanız gerektiğini öğrenmiş olmam beni aslında oranın yuvası yapar. İçimdeki bitmeyen ve bitmesi için de uğraşmadığım yaraların kabuğu canımı yakarken bile yüzümü buruşturmamıştım. Zorlu hayatıma kendi açımdan bir zorluk daha ekleyip kendimi uçuruma bırakmıştım.

Ölmek için değil orada hayat bulmak için...

Bu saçma ya da şaşırtıcı gelebilir ama aslında o uçurumun ötesi bizi yaşama da bağlayan şeydir. Hayatın ölüm noktası belki de yaşamın noktasıdır. Bunu anlamanın tek bir yolu da oraya adım atmaktır.

Genelde Uçurum: Kayaların çok dik veya derin olduğu yerleri anlatmak için kullanılan bir sözcük olarak bilinir ama bendeki yeri çok farklıdır.

Uçurum: İyinin ve kötünün son bulduğu, bilinmezlik içinde ruhunu ve bedenini teslim ettiğin yerdir.

Bendeki tanımı tam olarak bu olan ve içimdekinin tamamını anlatan bu cümle uçurumun bendeki simgesini gösteriyor. Belli belirsiz yaşadığım bu Dünyada, onca katlandığım acı aslında bütün bedenimi ele geçirmeye başlamıştı bile. Bunun farkında olmam beni bilirkişi yapar ama buna bile bile göz yummam beni acımasız biri gibi yapar. Değil mi?

Peki yine kendimi sorgulamalıyım.

Nasıl bunu yapabilecek gücü kendinde buldun Liyan Yazıl?

İçimde tuttuğum nefesimi rüzgara siper ederek cevapladım.

-Yaralarım geçmese de bakıp acı çekmek yerine bakmayarak unutmayı denedim ama olmadı. Yaralar geçse bile izi kalır onlara bakınca da canın acır. Benimki de o misal. Yıllar geçse bile o izlerin acısı da kalır yarası da. Unutmak ise bana haramdır acısını da yarasını da.

İçimde tuttuğum onca keder onca kin onca öfke ve sinir bütün ruhumu ele geçirmiş gibi beni kendine sarmaladı. Biliyordum bu yaşadığım durumdan hiç mi hiç kurtulamayacaktım. Biliyordum ne kadar çabalarsam çabalayayım bunlar bitmeyecekti. Çünkü ben artık onları kabullenmiştim. İçimdeki onca acıyı, bedenimi saran tonlarca yarayı kendime yuva edinmiştim.

Ama en acınası da şuydu.

Ben onlara sığınmak için değil gerçekler yüzüme çarpsın diye gönderilmiştim.

Bu gerçekle de yüz yüze gelince kendimden geçmiştim.

Kabullenişti benimkisi. Onca zamanın bir bir kabullenişliği. 20 Yılın ve diğer yaşamımın kabullenişliği.

Gerçeğe ve o kafamdaki düşüncelerden kaybolmam pek kolay olmamıştı ama bir yerden sonra artık hissizleştiğimi fark etmiştim.

Sol gözümden arsızca 2 yaş süzülürken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.

-Ey gökyüzündeki yıldızlar, neyi seyredersiniz öyle. Sahte Dünyanın yalanlarını mı? Yoksa, Her gün, gün yüzüne çıkan insafsızlığı mı?

Sorum tam onlara ithafen olsa bile kendime soruyormuşum gibi hissettim. Dudaklarım acı ile yana kıvrıldı ve kafamı kaç kere vurdum bilmiyorum ama duvara temas ettiğim her an beynimdeki sesler sustu gibi hissetmiştim. Hissettiğim tek şey buydu galiba ama o seslerin susması imkansızdı. Kendimi ölüme sürüklerken bile onlar susmamıştı ve susmayacaklardı.

Kafamı bilmem kaçıncı kez duvara vururken hissizliğimin daha çok hissizleştiğini hissetmiştim. Bir o kadar rahatlamış ve dağılmış hissetsem bile biliyordum ki o bütün yüzleştiğim acılar, öfkeler, kinler, nefretler, yaralar beni kana bulayacaktı ve ben buna hiç ummadığım bir anda şahit olacaktım.

Bakışlarımı gökyüzünden çekip ellerime kaydırdım. Ne kadar da yıpranmışlardı böyle. Acıların tek yüzüme yansıdığını zannederdim ama ellerime de yansımış hatta tüm bedenimi sarmıştı.Hayatımın yüzde doksanı bunu oluşturuyordu oysaki. Bir o kadar net ve bir o kadar samimi.

Ellerimde soyduğum kabukları her defasında içime çeker gibi dudaklarıma bastırırdım. Bunun amacı ne bilmiyordum ama kendi yaralarımı kendim sarabilirmişim gibi bir şey aslında. Bunu yapabileceğimi hiç zannetmemiş olsam bile denemekten hiçbir zaman vazgeçmemiştim. Her defasında o tutulduğum kilitli mahzende birilerinin beni kurtarmasını beklemiş ve orada çürümeye mahkum bırakılmıştım. Benim amacım da buydu.

20 yıllık yaşantımda bir kere bile o kilitli mahzenden kurtarılamamış ve acılarında boğulmuş olan ben, bu sefer pes etmeye ve çabalamamaya adım atacak gibiydi ve elimdeki kabukları sanki bir daha asla gelemeyecekmiş ve bir daha asla göremeyecekmişim gibi gökyüzüne üfledim.

-Gökyüzündeki yıldızlar ve ay. Yaradan çıkan kabuklarımın her bir eserine şahitsiniz ki benim de sözüme şahit olun. O kilitli kaldığım mahzenden değil ruhumun yangınından kurtulabilmek için size teslim olacağım.

Ölüm gibiydi.

O bir bir sarf ettiğim ,dilimin kemerinden çıkan o sözler ruhumu parçalayan bir ölüm gibiydi.

Ve ben hiç sayamadığım hatta saymaktan kendimden geçtiğim o ölümüme bir kez daha şahit olmuş, şahit ettirmiştim.

Artık ne içimdeki ruhun yangını bunu unuturdu ne de kabuklarımı teslim ettiğim gökyüzü.

Nasır tutmuş ellerimi soğuk zeminle birleştirerek ayağa kalktım. Evimin balkonundaki siyah korkuluklara ellerimi koydum ve daha çok soğuk almasını sağladım. Bir bakıma rahatlamak açısındandı. Rahatlayıp rahatlamadığımı anlamak içinde rüzgarın beni gülümsetip gülümsetmediğine bakardım. O sırada evimin sol tarafından gelen rüzgar yanağımı okşamıştı, bu güzel his içimi kaplarken dudaklarımdaki küçük bile olsa ortaya çıkan gülümseme rahatlamış olduğumun göstergesiydi.

Büyük siyah gözlerimi içime hapseder gibi kapattım ve havayı içime çektim. Burnumdan gelen nefes içimde yer edinirken aralık olan dudaklarımdan yavaşça bıraktım. Bu kadar şeye rağmen evimin içinde bu havayı bile solumak bana hediye gibiydi.

Hafif aralık olan dudaklarımı biraz daha araladım.

Çektiğim nefes bir kez daha içimi acıtırken, bunca yıllığın bir anda çöp olmasını istemiyordum.

Umut.

Umuttu içimdeki, yaşanmışlıklarımın bir bir silindiği, kaybettiğim yerden tekrar ayağa kalkabilmenin umuduydu.

Benim yapabileceğim sadece iki şey vardı:

Ya ayağa kalkıp kendi başlangıcımı kendim yazacaktım.

Ya da karanlıktaki karanlığıma esir olup kendi sonumu kazacaktım.

O an ne karar verdim bilmiyorum ama ben gözlerimi kapatarak o kasvetli havayı soluğuma çekmeyi tercih etmiştim..

(YAZI KESİTLERİ)

"Siyah kelebek, umudumun simgesi.

Sokak lambası, yaşamımın yol göstergesi.

Sense bu ikisini gerçekleştiren umutsun, yani siyah kelebeksin."

Siyah kelebek.

Umut.

Sokak lambası.

Hepsi yaşamın bir parçası.

Sen ise bunları hayata bağlayan o ışıksın.

Gittiğim her yolun göstergesi de sensin, oraya gitmemi sağlayan yol da...

🦋🦋

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.