İçeriğe geç

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 10 · 36 dk okuma

Sokak lambası •Minsung

Bölüm 10

~ Farkındalık ~

(Jisung'dan)

Her gün ayaklarınızın değdiği tanıdık bir şehirde, neredeyse her gün konuştuğuz tanıdık birinin yanında, en sevdiğiniz o tanıdık mevsimde, ve her gün aynada gördüğünüz tanıdık yüze karşı yabancı hissettiğiniz oldu mu hiç?

Parmak uçlarıma dokunan ve ufak ufak çiselenen yağmur, gözlerimi yakacak derecede sürekli patlayan lanet flaşlar, binanın girişine kadar uzanmış kırmızı halıda yürüyen siyahlara bürünmüş ben ve koluna girerek yürüdüğüm ıslanmayayım diye bana siyah bir şemsiye tutarak beni Eylül yağmurundan koruyan Park Seonghwa...

Yabancı hissettiğim şeyler bunlardan ibaretti işte...

Her ne kadar gelmemesi için kaçıp dursam da gelip çatmıştı davet günü. Seungmin katılmamam için tonlarca laf saymıştı ama yapamamıştım. Seonghwa'yı böyle bir günde yalnız bırakmak istememiştim. Zira biliyordum ki o da benim için aynı şeyi yapardı.

Yine de içten içe biliyordum. Seonghwa bugün bana karşı adım atacaktı, ve bu adım onunla olan kaderimizi belirleyecekti. Sırf bu durumu düşünmek zorunda kalmayayım diye günlerce kaçmıştım Seong'dan. Aramalarına cevap vermemiş ve onu yok saymaya çalışmıştım. Ta ki üç gün önce alçısını çıkarmak için doktora gideceğini öğrenene kadar...

Sonra yanında olmak için onunla buluştum ve bu davet konusu yeniden açıldı. Geleceğimden emin olmak istiyordu. Sonuç olarak buradaydım...

Bu gecenin daha başındaydım. Ama şimdiden istemediğim çok şey yaşıyordum.

Mesela yağmurun düştüğü beton kokusunu duyumsamak yerine petrikor koklamak istiyordum. Adımlarımın titrek olmasını değil de cesurca atılmasını istiyordum.

Bu beni boğmaya ant içmiş kalabalığın arasında değil de evimde yalnız başıma olmak istiyordum.

Muhabirlerin bağıra bağıra sordukları soruların Minho'yla ilişkimiz hakkında değil de başarılarım hakkında olmasını istiyordum.

Ya da ne bileyim, kollarında olduğum adamın Seonghwa değil de...

Neyse ne işte...

Sonuçta gece daha yeni başlıyordu ve aldığım tüm nefesler üzerine yemin edebilirim ki ben daha şimdiden buradan kaçmak istiyordum.

Kalabalık hiçbir zaman bana göre olmamıştı. En nefret ettiğim durumlardan biriydi. Göz önünde bulunmak, herkesin gözlerinin sen de olması ve tanımadığın onlarca kişinin arasında tıkılı kalmak...

Özellikle anksiyete bozukluğum başladıktan sonra bu hasta hissiyat daha da artmaya başlamıştı ve beni kalabalıktan kaçmaya teşvik ediyordu.

Neyseki çok geçmeden sonunda içeriye girebilmiştik. Yine de içerisinin dışarıdan bir farkı yoktu.

Birkaç sene öncesine kadar fiyatını okumaya çalışsam nefesimi yoracak kadar pahalı elbiselerin içinde bulunan onlarca insan, yukarıdan aşağıya doğru sallanan ışıl ışıl avizelerin aydınlattığı beyaz ağırlıklı geniş salonun çeşit çeşit yerlerine dağılmış mavi tonunda masalara yerleşmiş ve onlarca siyah beyaz giyimli garsonun bir karıncadan farksız onlara hizmet ettiği, kenarlara konulmuş kameraların an ve an bu görüntüleri kaydettiği bu ışıl ışıl mekan bana hiç de rahatlatıcı gelmiyordu.

Kahkahalar midemi bulandırıyor, kalabalık nefesimi kesiyor ve kameralar tedirgin ediyordu...

Seonghwa içeriye girer girmez şemsiyesini görevliye verip olduğu yerde durdu ve benim de durmamı sağladıktan sonra bana döndü.

"Annemler birazdan burada olur. O zamana kadar bir şeyler içelim olur mu?"

Heyecanlıydı. Öyle ki nefesi bile titriyordu. Annesinden her daim korkan bir çocuk olmuştu. Annesi onu sürekli ezip, ondan utandığını söylerdi. Yani bana böyle anlatmıştı. Bu yüzden buraya gelmek onun için çok zordu.

Zira annesi onun göz önünde bulunmasını istemeyecek kadar utanırdı. Özellikle açtığı şirketi batırdıktan sonra annesiyle hiç görüşmemişti. Hep kaçmıştı ondan. Uzun zaman sonra ilk kez onunla konuşacak olması da bu heyecanını arttırıyordu. Öyle ki elleri tıpkı benimkiler gibi titriyordu.

"Sorun yok Seong." Bu tedirginliği biraz da olsa gitsin diye titreyen ellerini tutup tebessüm ettim ve onun bana yıllardır kurduğu cümlenin dostane bir tavırla dudaklarımdan firarına izin verdim.

"Ben yanındayım."

"Biliyorum." Dedi anında gülümseyerek. "İnan bana Jisung, senin varlığın öyle rahatlatıyor ki beni... Öyle şanslı hissediyorum ki.." Sözleriyle tebessümüm daha da genişledi. Bu yüzden kafası dağılsın diye alaycı ve oyuncu bir tonda konuşmama devam ettim.

"Ne sandın? Bir Han Jisung ile berabersin. Tabi ki de dünyanın en şanslı insanı olacaksın." Sözlerim kıkırtısını kazanırken başını olumlu anlamda sallayarak "Haklısın." dedi ve tıpkı benim gibi oyuncu bir edayla konuşmasına devam etti. "Hadi gidip içkimizi içerken rüküş insanların arkasından atalım."

Sözleriyle birlikte "Favori aktivitem." Diyerek kolundan tuttuğum gibi yürümeye başladım.

"Bu gece bizim gecemiz olsun!" Kıkırdayarak ona döndüğüm gibi söylediğim sözlerimle birlikte başını olumlu anlamda sallayarak "Yakalım ortalığı." Diye cevapladı beni.

Güldüğünü görmek, aklının biraz da olsa dağıldığını bilmek içten içe bana huzur verirken sonunda nereye gittiğimi bilmediğim için duraksayıp etrafa bakındım.

"İyi de masalar dolmuş ama. Ben yaşlı bunakların yanında dedikodu yapmak istemiyorum. " Dudaklarımı büzüp omuzlarımı çırparak konuştuğumda Seonghwa başıyla beni onaylayarak "Genç çıtırların yanına oturursak da kıskanırım seni ben. Olmaz. Resmen kaplanların arasına atılmış küçük sincap gibi olursun. Net kavga çıkar demiş olayım." dediğinde omzuna hafifçe vurup "Aptal aptal konuşma. Geldiğimizden beri karşı masadaki kızların sana bakışlarını görmüyor musun? Bence av olan sen olursun gibi.." diye cevapladım onu.

Gösterdiğim masaya bakıp kıkırdayarak bize doğru bakan bir grup genç kızın bizim bakışlarımızla utanarak başlarını çevirmesiyle Seonghwa dudağını hafifçe yukarı kıvırıp cevapladı beni. "Benim gözüm senden başkasını görmüyor. Yani benim için sorun yok. Fakat o kızlar ticaret bakanının yeğenleri. Onlarla kavga edersin diye korkmadım değil.. Ne halt edeceğiz o halde. Bizi burada çiğ çiğ yerler gibi bir his..."

"Seungmin Changbin'le birlikte katılacaktı davete. O geldiyse onların yanına gidelim."

Sözlerimle birlikte başını olumlu anlamda salladı ve tıpkı benim gibi gözlerini yuvarlak masalara oturmuş insanların üzerinde gezdirmeye başladı.

Resmen her yer para kokuyordu. Statüsü öyle yüksek insanlar vardı ki onların ailesi ve partnerleri haricinde kimsenin girmesine izin yoktu. Yani Seonghwa olmasaydı, benim gibi küçük bir şirket başkanının burada olması imkansızdı.

Tam onu bulamayacağımızı düşünüp telefonumu çıkarmak için elimi cebime attığım anda köşedeki masaların birinde birinin el salladığını gördüm.

Çok geçmeden o kişinin Seungmin olduğunu anladığım an yüzüme yerleşen koca gülümsemeyle ben de ona el sallamıştım ki bulunduğu masaya göz gezdirir gezdirmez Changbin'in hemen yanında oturan Minho şerefsizinin orada olduğunu görmem yüzünden gülüşüm anında soldu.

"İstersen başka masaya oturalım. Oraya gitmek zorunda değilsin. Masa zaten kalabalık gibi." Seonghwa benim bozulan sinirimin sebebini anlamış gibi gözlerini onların masasından çekip konuştuğunda başımı olumsuz anlamda sallayarak cevapladım onu.

"Lüzumu yok. Sırf o var diye kaçacak değilim."

Sonrada dik duruşum ve sert adımlarımla yürümeye başladım. Bu duruşumu çok fazla şeye borçluydum.

5 senelik gözyaşlarıma, ona karşı onlarca yenilgime, kalbimdeki yangınlara, ve düşerken yaraladığım bacaklarıma..

Ama en çok ona borçluydum. Minho sayesinde dik durabiliyordum. Ona olan nefretim sayesinde başımı dik tutabiliyordum...

.........

"Onu öldürmek istiyormuş gibi bakmasan mı acaba?"

Seungmin'in kulağıma yaklaşarak söylediği sözlerle birlikte elimdeki çatalı masanın üzerinde duran meyve tabağına kuvvetle bastırıp bir an olsun çekmediğim bakışlarımı yuvarlak masanın tam karşısında oturmuş, yanındaki kızla samimiyetsiz samimiyetsiz bir şeyler konuşan Minho'dan çektim ve ağzıma attığım meyveyle birlikte anında hemen sağ tarafımda oturan Seungmin'e döndüm.

"Öldürmek istiyorum."

Sözlerimle birlikte bıkkınlıkla omuzlarını indirdi ve başını olumsuz anlamda sallayıp derin bir of çekti.

Yaklaşık yarım saattir onunla aynı masada oturuyordum. Bizimle birlikte on kişi vardı bu geniş masada ama gözlerimi o şerefsizden çekemiyorum. Aklımda çeşitli cinayet fikirleri dönüp dolaşıyordu. Bana nazaran onun, ben geldiğimden beri gayet umursamaz bir şekilde yanındaki kim olduğunu bilmediğim ama iş adamı olduğundan emin olduğum insanlarla ciddiyetle konuşuyor olması bu cinayet fikirlerini tetikleyen unsurlardan biriydi.

Benim onunla aynı masada oturuyor olmam niye onu sinir etmiyordu? Sonuçta geçen hafta onu herkesin önünde rezil etmiş, elinden anlaşmasını almıştım. Üstelik önümde eğilmiş gibi gösterdiğim için bir haftadır manşetlerden düşmüyordu ismi. Videoları her yerde geziniyordu. İsmim bu sayede arama sıralamasında ilk sırada yer almıştı. Şirketimin ünü artmış ve üstüne aldığım yatırımla bir haftadır işler normalinden yüz kat daha iyi gidiyordu. Birkaç ünlü firmayla bile yeni anlaşmalar sağlamıştık..

Hayatımın bu denli iyi gidiyor olması onun sinirini bozmalıydı. Niye gayet sakin ve ciddiyetle takılıyordu?

Şimdiye kadar projelerime karışması, anlaşmalarımı iptal etmesi ve yatırımcılarıma rüşvet vermesi gerekiyordu. 5 senedir ne zaman huzurlu bir gün geçirsem ikinci gününde Minho'nun adını duyuyor ve bir şekilde hep bana engel olduğunu öğreniyordum. Niye şu bir haftam gayet mükemmel ilerliyordu?

İster istemez bu içimde bir kurdun varlığına sebebiyet veriyordu.

Çok nadirde olsa bana dokunan o kahve bakışları bile gayet boş ve anlıktı. Ne bir tehdit seziyordum, ne de bir öfke...

Üstelik şimdiye kadar o basın şirketlerine tonla para ödeyip önümde eğildiği videoları her yerden kaldırtması gerekiyordu.

Niye her şey bu kadar iyi gidiyordu? Ve niye Minho buna izin veriyordu?

"Baksana sence onu yeterince sinir edemedim mi acaba?" Kaşlarımı çatarak gözlerimi Seungmin'e çevirip sorduğum soruyla Seungmin ne demek istediğimi anlamamış gibi birkaç saniye ciddi bir ifadeyle yüzüme baktı.

"Keyfine bakar mısın artık?" Yalandan sinirli bir ifadeyle konuştuğunda dudaklarımı büzüp onu onayladım. Yine de hadi ama yani.. adamla aynı masada oturmam bile onu sinir etmeliydi!

Elimdeki çatalı keyifsiz ve sinirli bir şekilde meyve tabağına yeniden daldırdığımda arkadan çalan klasik müzik anında susmuş ve herkesin dikkati geniş salonun tam karşısına kurulmuş kürsüden gelen sese yoğunlaşmıştı.

Ben de başımı çevirip ticaret bakanının kürsüde olduğunu görür görmez meyveyi ağzıma atıp herkesle birlikte onu alkışlamış ve açılış konuşmasını dinlemiştim.

Neyseki uzun sürmeyen konuşma sonrasında ise herkes eski muhabbetine dönerken başımı yeniden önüme çevirmiştim ki Seonghwa'nın hemen yanımızdaki garsonun uzattığı tepsiden aldığı içecek dikkatimi çekti. Elindeki kadehi bana uzatarak tebessümü etti ve ben daha ne olduğunu anlamadan konuştu.

"Beyaz şarap. Chardonnay üzümünden yapılmış. Biraz sert bir içimi var ama bayılacağından eminim."

Sözleriyle birlikte bana doğru uzattığı şaraba birkaç saniye gergince baktım. Ne diyeceğimi bilmiyordum ve onun hevesle bana bakması işimi daha da zorlaştırıyordu. Tam yutkunup onu geri çevireceğim an duyduğum ses tonuyla anında o tarafa dönmek zorunda kaldım.

"Aynen bayılır. Ama şarabın güzelliğinden değil, içindeki sülfit oranından."

Konuşan Minho'ydu. Elini koltuğun destek kısmına koyarak geriye yaslanmış bir halde öylece Seonghwa'ya bakıyordu. Gözlerinde küçümser bir bakış vardı. Ben de dahil herkes ona bakarken o dudağını hafifçe yukarı kıvırıp sözlerine alaycıl bir tonda devam etti."Bana onun şarap sevmediğini bilmediğini söyleme."

Masadaki çoğu kişinin odak noktası biz haline gelmişken Seonghwa'yı olan tavrı yüzünden sinirlerim bozulmuş ve üstüne herkesin bakışları yüzünden gerildiğim için birkaç saniye kendime gelmeye çalışmıştım. O ise afallamamızdan cesaret almışçasına "Saçmalık."diyerek elindeki viski dolu bardağı dudaklarına götürdü.

Seonghwa'ya attığı o aşağılayıcı bakışları beni iyiden iyiye sinir ederken Seonghwa elindeki şarabı masaya bırakıp bana döndü ve oldukça mahçup bir ifadeyle boğazını temizleyerek "Şarabı sevmediğini bilmiyordum." dedi. Minho'nun onunla herkesin içinde azarlar bir şekilde konuşması ciddi manada kabul edilir gibi değildi. Ne sanıyordu kendini?

"Tabi ki bilmezsin. Onun hakkında ne bilirsin ki sen?"

Ben daha Seonghwa'ya sorun olmadığını söyleyemeden şerefsiz herifin sözlerine devam etmesi beni iyiden iyiye sinir küpüne çevirmişti. Anında öfkeli bakışlarımı ona çevirmişken, o ise garsona yönelik "Bay Han'a Daiquiri getirin. Mümkünse çilekli olsun." Demesiyle sert bir soluk çektim.

Masada oluşan gerginliği herkes hissediyordu. Sus pus olmalarının başka açıklaması olamazdı. Buna daha fazla dayanmayarak tam dişlerimi sıkıp konuşacaktım ki Seungmin'in anında ne yapacağımı anlamış gibi kolumu tutması yüzünden ona dönmek zorunda kaldım.

Başını olumsuz anlamda sallayarak gözleriyle işaret ettiği yere doğru döndüğümde ise ticaret bakanını gördüm. Yanında birkaç koruması ve sekreteri olduğunu tahmin ettiğim bir kadınla birlikte gözlerini Minho'dan çekmeden masamıza doğru geliyordu.

Neyseki tam zamanında gelmişti, yoksa bu masayı Minho'nun kafasında kırıp herkesin içinde rezillik çıkarmam an meselesiydi.

"Özür dilerim. Gerçekten şarap sevmediğini bilmiyordum. Seninle ne zaman içmeye gitsek, hep tavuk kanat yer, yanında soju içersin. Sojuyu çok sevdiğini biliyorum ama hiç şarap içmediğimiz için onu sevip sevmediğini bilmiyordum. Gerçekten üzgünüm." Seonghwa'nın mahcup bir ifadeyle bana dönerek konuşması yüzünden gözlerimi ticaret bakanından çekmiştim ki adam çoktan masamıza gelmiş ve Minho'yla konuşmaya başlamıştı bile.

Masadaki çoğu kişiye baş selamı vermeyi ihmal etmese de buraya gelme sebebi Minho olduğu için kimseyle konuşmadan doğruca onunla iletişime geçmişti. Diğerleri bunun farkındalığı ile sohbetlerine devam ederken Minho ve Changbin ayağa kalkıp bakanı selamlamıştı. Garip bir şekilde başkan yardımcısı ortalıkta yoktu. Yine de bunu umursamadan Seonghwa'ya döndüm..

"Önemi yok. Bu gibi saçma bir şey için niye özür diliyorsun?" Bakışları sözlerimle birlikte düşerken sıkıntıyla iç çekti. Kötü hissediyordu. Bunu biliyordum. Minho'nun benim için onu azarlaması tıpkı benim gibi onun da sinirini bozmuş olacaktı. Yine de ben daha fazla sinirlenmeyeyim diye bunu dile getirmiyordu.

Bu yüzden elini tutup gülümsedim ve içi biraz da olsa rahatlasın diye alaycıl bir tonda konuştum. "Hem zaten seninle sabaha kadar soju partisi yapmayı bu lanet mekana tercih ederdim. Bugün üzülmek yok ama. Stresi gece soju partisiyle atarız olur mu?"

Sözlerim genişçe tebessümünü kazanırken tam bana cevap verecekti ki anında duyduğum heyecanla söylenmiş "Oh! Sen Han Jisung değil misin?" sözleriyle birlikte başımı kaldırıp ticaret bakanına döndüm. İrislerime bakan gözlerinin içi parlıyor ve işaret parmağıyla doğruca beni işaret ediyordu. Yüzünde ise geniş bir gülümseme vardı.

Birden kalakaldığım durum yüzünden ne yapacağımı bilememiş bir şekilde genişçe açılmış gözlerimle ona bakarken Minho da dahil herkesin pür dikkat beni izliyor olmasını bile o an umursayamadım.

Tanrı aşkına koskoca ticaret bakanı benim ismimi nereden biliyordu?

Hala şok olmuş bir şekilde adamla bakışırken Seungmin'in koluma vurması ve beni itelemesi sayesinde ancak kendime gelebildim ve herkesin bakışları arasında hızla ayağa kalkıp dik bir konuma gelerek boğazımı temizledim.

"Ah evet! Jisung Peter Han!" Hızla bana doğru uzattığı eli sıkıp gerginlikte eğilerek baş selamı verdim. "Galodeung'un yönetim kurulu başkanıyım. Ahh şey yani.. küçük bir ticari şirket..Eminim ismini duymamışsınızdır-"

"Duymaz olur muyum?" Gülümseyerek söylediği sözleriyle beni bölerek konuştuğunda şaşkınlıkla kaşlarımı çatarak "Ne?" deyiverdim. Öyle bir anın içindeydim ki neler olduğunu dahi anlayamıyordum. Hadi ama şuan ticaret bakanı ile el sıkışıyordum! Kalbim deli gibi çarpıyordu ve ben ne yaptığımı dahi bilmiyordum.

"Şu sıralar ismin haberlerden düşmüyor genç adam." Babacan bir tavırla omzumu patpatlayarak ve ufak bir kahkaha atarak konuştuğunda titreyen ellerimi kendime çekip şokla öylece kalakaldım. Her gün televizyonda izlediğim o sert adam gerçekte böyle biri miydi? E ama çok sevimli bir şey bu?

"Son gün Minho'nun elinden anlaşmasını almışsın dediler. Küçük şirket diyorsun ama Cricon'un projesinden daha iyi bir proje sunup Huminden yatırım almışsın genç adam. Kendine haksızlık etme."

Sözleri gerçek miydi yoksa ben mi galipten sesler duyuyordum? Şuan bu yaşanıyor muydu?

"Galodeung... Sokak lambası mı demekti? İnsanlara ışık tuttuğunu anlatmak mı istedin?" Ben daha ne diyeceğimi bilemez bir halde ona bakarken şirketimin isminin anlamını, onun ve Seonghwa'nın karşısında söylemesi içten içe beni tedirgin etmişti. Fakat ben daha bir açıklama yapamadan devam etti. "Bayılıyorum şirketlerin isimlerinin mecazi bir taşımasına.. Cricon ne öyle? Sanal para birimi gibi! Ne farkı var bitcoinden? Anlamsız!"

Minho'ya dönerek yalandan memnuniyetsiz bir ifadeyle konuştuğunda ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmedi değildi söyledikleri...

"Dahası tüm muhabirlerin karşısında Minho'nun senin önünde eğildiği video var ya.." Minho garip bir şekilde oldukça sakin bir ifadeyle ona gülümsemekle yetinirken adam anında bana daha da yaklaşıp heyecanla konuştuğunda tıpkı herkes gibi ben de pür dikkat onu dinliyordum. O ise ellerini heyecanla kaldırıp büyük bir coşkuyla konuşmaya devam etti. "Tanrım! O videoyu en az yüz kez izledim! Çok mükemmel bir şeydi! Öyle değil mi Jimin!"

Kıkırdayarak yanındaki sekreterine yönelik konuştuğunda genç kadın onu gülümseyerek yanıtladı. "Evet efendim. Bay Han'ı tebrik etmek istediğinizi söylediğinizi hatırlıyorum." Bu sözleri beni büyük bir şoka sürüklerken Bay Kang kıkırdayarak gülmeye devam ediyordu.

"Ahh Minho! Kusuruma bakma oğlum. Kaos gördüğüm zaman dayanamıyorum." Ben daha bir şey demeden Minho'ya döndüğünde ise ben de bir saniyeliğine ona çevirdim irislerimi. Tebessüm ederek beni izliyordu. Garip bir şekilde fazlasıyla sakindi. Ciddiye almıyordu adamı. Saygısını koruyordu. Fakat eğer onu tanıyorsam içten içe ne denli sinir olduğunu da biliyordum.

Bay Kang duraksamadan eliyle beni işaret edip Minho'yla konuşmaya devam etti. "Tam bakan olacak adam değil mi ama? Çok fena... Aynı ben!"

"Kesinlikle efendim." Minho gülümseyerek onu yanıtladığında hala neler olduğunu çözemiyordum. Benimle dalga mı geçiyorlardı yoksa şuan rüyada falan mıydım?

Bay Kang elini tekrar omzuna koyarak bana yaklaştığında ise duvar kenarında duran tüm kameraların bize odaklandığını fark etmiştim. Fakat bunu umursamayacak kadar heyecanlı anlar yaşıyordum şuan.

"Gelecek seçimde aday olursan oyumu sana veririm genç adam!"

Sözleriyle birlikte sonunda biraz da olsa kendime gelip gülümsediğimde ise cebinden çıkardığı kartı cebime koydu.

"Bir sıkıntın olursa aramaktan çekinme. Ya da sıkılırsan gel bir kahvemi iç. Bana Minho'nun senin önünde eğilmesini nasıl başardığını anlatırsın."

Yutkunarak onu "Emredersiniz efendim." Diyerek onayladığımda ise gülümseyerek yanımda uzaklaşmaya başladı. Ben öylece olduğum yerde ne oldu az önce şaşkınlığı ile kalakalırken Bay Kang başka masalara ilerleyip bir yandan da sekreteriyle konuşmaya devam etti.

"Ah şu gençlerin kapışması yok mu? Resmen izlerken heyecandan kalp krizi geçireceğim. Kendime HD duvar boyu televizyon alacağım. O ikisinin kavgası devam edecek gibi duruyor."

...........

"Annem ne derse desin umursama olur mu? Çok fazla takıntısı var. Seni saçma sapan konuşarak daraltabilir. Beni ezmeyi çok sever. Sen mümkün olduğunca sözlerini duyma. Zaten senin yanındayken bana pek bir şey diyemez. Sadece yalnızken çıkıyor sesi ama dediğim gibi.. saçmalarsa umursama."

Seonghwa'nın tedirgin bir tavırla tekrar tekrar söylediği sözleri başımla onaylayıp annesinin bulunduğu masaya doğru ilerlemeye devam ettim.

İstemsiz bir gerginlik vardı bedenimde. Buraya geleli bir saati çoktan geçmişti. Bu yüzden nefesim daha da daralmaya ve ellerim yavaş yavaş titremeye başlamıştı. Kalabalık boğuyordu bedenimi. Bu kadar dayanmam bile mucizevi bir olaydı.

Ticaret bakanı masamızdan ayrıldıktan sonra çok bir olay olmamıştı. Minho ortadan kaybolmuş, Seungmin ve Changbin sarhoş olup birkaç kez dans etmiş, ben ise aklım dağılsın diye Seonghwa'yla sohbet etmiştim. Birkaç ünlü iş adamıyla tanışmış ve beni tanır tanımaz Minho olayından bahsetmeleri yüzünden yanlarından çabucak ayrılmıştık.

Nereye gitsem adı peşimden geliyordu...

"Anne.."

Düşüncelerimden sıyrılmama sebep olan şey Seonghwa'nın titrek bir nefes eşliğinde, giyimlerinden para akan birkaç kadınla sohbet eden Bayan Park'a yönelik seslenmesiydi.

Kadının bize dönmesiyle ise heyecandan kalbim sıkışmaya başladı. Olamazdı. Krizim şimdi başgösteremezdi. Seonghwa için en önemli anlardan biriydi bu ve lanet hastalığım yüzünden bunu mahvedemezdim.

Bu yüzden tir tir titreyen ellerimi yumruk yapıp bacağıma doğru bastırdım ve derin nefesler eşliğinde kadına baktım.

Gözleri ona seslenen oğlunu bulur bulmaz kaşları birkaç saniye içinde anında çalışmış ve ona cevap vermeden boğazını temizleyerek yeniden az önceki kadınlara döndü. Tebessümü yeniden yüzüne alıp onlardan özür dileyip izin isteyerek ayağa kalktı ve masadan çekilip anında Seonghwa'nın yanına gelirken yüz ifadesindeki değişiklik beni bile şok etmişti.

"Ne işin var senin burada? Yine problem çıkarmak için mi geldin? Sana kameralardan uzak duracaksın demedim mi ben?"

Benim varlığımdan habersiz bir şekilde Seonghwa'ya yönelik azar dolu sözleri neredeyse dilimi yutmama sebep olacaktı. Kaşlarını çatmış bir şekilde öfkeyle söylediği sözleri bir insanın oğluna bu denli nasıl davranabileceğini sorgulamama sebep olurken Seonghwa'nın niye bu kadar stresli olduğunu daha iyi anlamıştım.

"Sorun çıkarmaya gelmedim. Sadece.. birini tanıştırmak istedim." Seonghwa'nın sözleri o kadar kısık ve mahçup çıkmıştı ki dudaklarından adeta yerin dibine girmek istiyormuş gibiydi. Her ne kadar yüzünde tebessüm olsa da bakışları öyle ürkek ve çekingendi ki kadına sinirlenmeden edemedim. Ne diyeydi oğluna olan bu nefreti?

"Yanımda birini getirdim buraya." Seonghwa gülümseyerek beni gösterip sözlerine devam ettiğinde kadın anında kaşlarını daha da çattı. "Birini mi?" Sorduğu soruyla sonunda benim zamanım olduğunu anlayıp boğazımı temizledim. İkisi de bana döndüğünde bir adımla yanlarına yanaşarak titreyen elimi oldukça genç görünen orta yaşlardaki kırmızı elbiseli kadına doğru uzattım.

"Han Jisung efendim ben. Küçük bir ticari şirketin yönetim kurulu başkanıyım."

Önce bana sonra titreyen elime baktıktan sonra dudaklarını ıslattı ve boğazını temizleyerek elimi tutup sıktı. Beni görür görmez duruşunu dikleştirerek yüzündeki sert ifadeyi yumuşatması gözlerimden kaçmamıştı. Anında dudaklarını aralayarak konuşacaktı ki Seonghwa'nın elini belime koyarak söze atılmasıyla duraksadı.

"Kendisi sevgilim anne."

Sözcükler meğerse insanın sonunu getirebilirmiş. Çünkü beni büyük bir şoka sokan Seonghwa'nın bu tek cümlesi benim için birçok şeyi beraberinde getirmişti..

Gözlerim duyduklarımın getirisiyle şokla açılıp ona doğru kayarken ne yapacağımı bilememiş bir halde, bana değilde doğruca annesine bakan Seonghwa'ya birkaç saniye öylece bakakaldım.

Gözlerini sanki ne yaptığını bilirmişçesine bana bir an olsun dokundurmazken annesi de en az benim kadar şok olmuştu. En azından Seonghwa'ya bakmayı kesip ona döndüğümde yüzünde gördüğüm ifade bunu gösteriyordu.

Fakat ondaki bana nazaran daha çok sevinçle karışık bir şok ifadesiydi. En azından tebessümü ve sonradan söylediği sözleri bunu gösteriyordu. Garip bir şekilde oğlunun bir sevgilisi olduğuna sevinmişti.

"Sen ciddi misin?"

Kadının yüzündeki şok ifadesiyle oğluna yönelik sözleriyle ben ne diyeceğimi bilemeden öylece ona bakarken Seonghwa annesiyle birlikte gülümseyerek onu başıyla onayladı.

Göz göre göre ona yalan söylüyordu. Annesi ise ondan nefret etmesine rağmen bir sevgilisi var diye seviniyordu. Ben ise ikisinin arasında kalmış, ne yapacağını bilememiş bir halde delicesine çarpan kalbimi sakin tutmaya çalışarak krizi önlemeye çalışıyordum.

Kendimi rahat tutmaya çalışıyordum ama bu çok zordu. Her şey üstüme geliyor gibiydi. Ellerimin titremesi daha da artıyor ve bedenim sanki bir tabutun arasına sıkışmış gibi boğuyordu beni. Nefesim daralıyordu...

Kriz ben geliyorum diye bağırıyordu fakat şuan kaçamazdım.

"Ahh, tanıştığıma çok sevindim Jisung. Gerçekten. Nasıl mutlu oldum anlatamam." Kadının yüzündeki geniş gülümsemesinin yansıttığı mutluluk gözlerinin ışıltısına bakılırsa çok gerçekçiydi. Gözleri sürekli bende ve Seonghwa'da dolanıyor ve içinin kıpır kıpır oluşu ses tonuna yansıyordu.

"Ben.. kusuruma bakma. Seonghwa'nın buraya sevgilisi ile geleceğini beklemiyordum. Yani.. ahh... Gerçekten çok sevindim."

Sevinmişti. Ama garip bir sekilde çok fazla sevinmişti.

"Sonunda gerçek sevgiyi bulabilmene çok sevindim." Kadın öyle çok sevinmişti ki gözleri dolmuştu oğluna doğru dönerek konuşurken. Belki de ondan nefret etmiyor düşüncesi aklımı doldururken bunu düşünmekten ziyade krizimi önlemeye çalışmakla meşguldüm.

İyi değildim ve bu mantıklı düşünmemi engelliyordu.

"Öyle gururluyum ki Seonghwa.." gülümsemesi bir an olsun düşmüyordu. "Teşekkürler oğlum."

Sevgilisi var diye ona teşekkür mü etmişti o?

"Sevineceğini biliyordum."

Seonghwa'nın annesine tebessüm ederek söylediği sözleri genç kadının duygusal ve sıcak bir gülümseme ile onu yanıtlamasına sebep oldu. Kadın bana dönerek "Hem de çok sevindim." Dedi ve yeniden oğluna çevirdi bakışlarını. Elini Seonghwa'nın yanağına koyarak "Senin iyi olduğunu bilmek öyle mutlu etti ki beni.." diye sıcak bir tebessümle konuştu.

Pekala... Kadın oğlundan nefret etmiyordu bunu anlamıştım.

"Jisung sayesinde daha iyiyim." Seonghwa'nın belimi tutan elini daha da bastırarak sonunda bana dönüp kurduğu cümleler beni bir çıkmazın eşiğine taşırken yüreğimde öyle büyük bir fırtına baş gösteriyordu ki bu zorla tutmaya çalıştığım krizimin daha da şiddetle firar etmek istemesine sebep oluyordu.

Şuan hissettiğim duygular öyle karmaşık ve yabancıydı ki bana.. Tanıdık bir his istiyordu bedenim. Güvende hissetmiyordu. İlk kez Seonghwa'nın yanında güvende hissetmiyordum.

Her şey çok yabancıydı bana ve bu yabancı his boğuyordu beni. Evimde olmak istiyorum. Seungmin'i bulmak ve ona sarılmak istiyordum. Kalbim göğüs kafesimi yarıp geçecek kadar hızlı atmaya başlarken benim tek istediğim şey nefes almaktı.

Kelimenin tam anlamıyla boğuluyordum ve güvende hissetmem gerekiyordu...

"Onu eve getir tamam mı? Daha yakından tanımak istiyorum. Hem ilişkinizin nasıl başladığı hakkında uzun uzun konuşalım."

Genç kadının sözlerini dahi duymuyordum. Dışarıdan baktıkları zaman gayet sakin ve sevgilisinin annesiyle tanışan bir gencin hafif gerginliği varmış gibi görünüyordum ama içimde fırtınalar esiyordu.

Kalbimdeki okyanus öyle şiddetliydi ki dingin bir limana rastlamak istiyordum...

"Öyle yapacağım."

Seonghwa'nın annesine gülümseyerek verdiği onay bile boş bir yankıdan ibaretti. Soğuk terler döken bedenim bayılmanın eşiğindeydi. Artık buradan gitmek istiyordum.

Tam kadın bana dönerek konuşacağı esnada ise anında yanımızda beliren genç bir kadın ve koluna girdiği bizden büyük olduğunu düşündüğüm kahve saçlı bir adam dikkatimi çekmişti.

"Seonghwa?" Adamın gözleri sevinçle parlarken doğruca Seonghwa'ya yönelik konuşması onu burada görmeyi ummadığını belli ediyordu. Bakışları da...

Onu tanımadığım için ben de bakışlarımı Seonghwa'ya çevirmiştim ki gözleri şokla aralanmışçasına karşındaki adama bakıyordu.

"Hyung? Senin ne işin var burada?"

Sanırım Seonghwa da onu görmeyi beklemiyordu ve Hyung dediğine göre bu adam Amerika'daki şirketlerin başındaki abisiydi. Yanındaki de eşi olmalıydı. Seonghwa çok önceden bahsetmişti...

Adam anında kollarını Seonghwa'ya dolayıp ona sarıldığında ise onları izlemekten başka bir şey yapmıyordum. Son gücümle ayakta durmaya çalıyor ve bu lanet konuşmanın artık bitmesini diliyorum.

"Dün döndüm. Ticaret bakanının özel davetini geri çevirmek istemedim. Ahh, ama seni burada görmek öyle güzel ki.. çok iyi gördüm seni."

Sonunda kollarını ondan çekip sözlerini bitirdiğinde Seonghwa'nın gözleri hiç de onu görmekle mutlu olmuş gibi durmuyordu. "Ben de.. yani evet.. ben de seni gördüğüme sevindim." Ses tonu öyle karışık ve gergin çıkıyordu ki sanki abisinin görmek onu şok etmişti.

"Ga On, buraya bak oğlum! Bu tatlı çocuk Seonghwa'nın sevgilisi. Onu bizimle tanıştırmak için getirmiş biliyor musun?"

Bayan Park'ın beni göstererek heyecanlı heyecanlı konuşmasıyla yeniden tüm gözler beni bulurken bedenim buradan kaçmak için can atıyordu.

"Sevgilisi mi?"

Adam şokla gözlerini benden çekip Seonghwa'ya çevirdiği de anlık gözlerim onu bulmuştu. Seonghwa gergindi. Hem de çok fazla...

"Sen ciddi olamazsın!"

Yine aynı tepki. Seonghwa'nın sevgilisi olması kadar normal bir şey yokken onlar buna niye dünyanın en inanılmaz olayı gibi bakıyorlardı?

Adamın bakışları anında beni bulurken elini uzattığını gördüm.

"Ben Park Ga On. Seonghwa'nın abisiyim. Seninle tanışmak çok güzel." Öyle içten gülümsüyordu ki ben de elini tutup tam konuşacağım sırada Seonghwa'nın bir anlığına elime uzandığını gördüm. Sonrasında geri çekmişti elini. Tamamen refleksle yaptığı bu davranışa o an anlam yükleyemedim. Ama Seonghwa'nın çok gergin olduğunu anlamıştım. Sanki abisiyle tanışmamı istemiyor gibiydi.

"Ben de Jisung efendim. Han Jisung."

Adımı söyler söylemez genç adamın gülüşü anında soldu ve gözleri neden olduğunu anlamadığım bir şekilde genişçe açıldı. Elimi çektiğim an da ise kaşları çatıldı.

"Han Jisung mu?" Adımı yineleyerek kısa bir bakışla Seonghwa'ya döndü. Sonra ise hızla bana bakıp çatık kaşlarıyla konuşmaya devam etti.

"Galodeung'un başkanı olan Han Jisung mu?" Bu sözleri istemsiz beni de tedirgin ederken başımı olumlu anlamda sallayarak onu onayladım. "Evet efendim."

Bu hoşuna gitmemişti. Kaşları benim onayımla daha da çatılmış ve bu istemsiz beni daha da germişti. Ellerim ise artık üstün bir hızla titriyordu.

"Seonghwa biraz konuşabilir miyiz?"

Adam oldukça ciddi ve sinirli bir ifadeyle kardeşine yönelik konuştuğunda ise Seonghwa onu başıyla onayladı ve abisi hızla arkasını dönüp giderken Seonghwa bana dönerek "Birazdan döneceğim." deyip yanımdan ayrıldı.

Neler döndüğü hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Annesinin yüzündeki şok ifadesi onun da tıpkı benim gibi bu olaya anlam veremediğini gösterirken daha bana dönemeden onunla tanışmak için yanına gelen birkaç iş adamıyla odağını onlara vermek zorunda kaldı. Bay Ga On'un eşi ise çoktan masalardan birine kurulmuştu.

Çok fazla kalabalıktı çevrem ve bu krizimi daha da arttırıyordu. Sanki herkes beni izliyor gibiydi. Boğuluyordum. Her an ölecek gibiydim. Çok fazla tehdit altında hissediyordum. Güvende olamadığımı bağıran beynim krizimi önlemek için aldığım derin nefesleri bile kabul etmiyordu artık.

Lanet hastalığı en uç hücrelerime kadar hissediyordum. Kalbim çok fazla sıkıştığı için yutkunmakta bile zorlanıyordum. Bacaklarım titriyor ve bedenim diken üstünde duruyordu.

Boğuluyordum...

Güvende hissetmek istiyordum ama ne Seungmin'i görüyordum etrafta ne de tanıdık bir beden. Herkes tehlikeli gibi geliyordu. Korku tıpkı diğer yabancı hisler gibi bünyemi sarıp sarmalarken ellerimin titremesi tüm vücudumu sarmıştı. Soğuk soğuk akan terler sarı saçlarımı alnıma yapıştırmışken ne kadar yutkunursam yutkunayım boğazındaki yumru gitmiyordu.

Ölmek üzereydim..

Ve nefes almam gerekiyordu...

........

(Yazardan)

En çok ne hakkında konuşursan, ne hakkında okursan ya da ne hakkında düşünürsen devamında onları hayatına çekersin.

Çünkü düşünceler evrene ilettiğin mesajlardır. Neşelendikçe umut dolarsın mesela, üzüldükçe huzursuz hissedersin, endişelendikçe sabırsızlanırsın.

Acı çaresizliği çağırır, sevgi ise şifayı...

Korku ise karanlığı getirir hayatına...

Han Jisung ise şuan korkuyla boğuluyordu. Düşünceleri hastalığı sebebiyle tamamen bununla yoğrulmuştu. Ve bu korku karanlıkta bırakıyordu onu.

Bir harabeden farksız bedenini savsak adımları taşıyordu. İnsanların arasından çarpıp geçiyor ve kim olduklarına bile bakmadan sadece nefes alabileceği bir yer bulmak için ilerliyordu.

Karanlık tüm bedenini zehir misali sarıp sarmalıyor ve onu daha da içine çekiyordu. Titreyen ellerini bedenine sarmış bu yoğun ve zifiri karanlıkta kendini güvende hissedeceği bir aydınlık arıyordu.

Düşmesi ise an meselesiydi.

Şarkıdan uzaklaştıkça daha da fazla gürültüyle doluyordu beyni. İnsanların seslerinden çok beynine dolan şey kendi fısıltıydı. Ve bu küçük fısıltı yaklaşık 300 kişilik bu yerde çıkan gürültüyü bastıracak cinstendi.

Tehlikedesin Jisung...

Duyduğu tek şey buydu.

Hangi tarafa baksa insan doluydu. Birkaç saniyeliğine ona bakıyorlardı. Dışarıdan hiç iyi görünmeyen bu bedenin iyi olup olmadığını düşünüyorlar ve onunla ilgilenme gereği bile duymadan işlerine geri dönüyorlardı.

Jisung ise gördüğü balkon kapısıyla adımlarını hızlandırdı ve sonunda kendini dışarı attı. Balkonun dışarıdaki soğuk havadan dolayı bomboş olması ona huzur veren tek şeydi ama bu bile yetmiyordu.

Tamam kalabalıktan uzaktı ama hala tehlikede hissediyordu. Üstelik üşüyordu. Sadece bedeni de değil, hastalığın asıl ev sahipliği yaptığı yer ruhuydu ve en çok orası buz kesmişti.

Balkon korkuluklarına titreyen ellerini koyup destek alırken bir yandan da derin nefesler almaya çalışıyordu ama boğazında nefesini kesen bir yumru vardı.

Kalbinin sesi kulaklıklarında tiz bir ses oluşturacak kadar fazlaydı. Ölümün soğukluğunu ensesinde hissediyordu...

Ellerini cebine atıp cep telefonundan Seungmin'i aramak istiyordu. Tam şuan da güvende hissedeceği bir bedene ihtiyacı vardı. Ama bunu yapmak için elini cebine götürmek bile öyle yapılası zor bir işti ki...

Elinin birini kalbine koyup gözlerini sıkıca yumdu. Birkaç damla bununla birlikte kipriklerinden firar ederken titreyen bacakları ruhundaki ağırlığı daha fazla taşıyamayacağını belli edercesine sarsıyordu onu...

Güvende hissedene kadar geçmeyecekti bu lanet his...

"Burada olacağını biliyordum."

Duyduğu ses tonuyla beyninde dolaşıp duran onca gürültü anında kesildi. Gözlerini açıp hızla arkasına döndü ve gördüğü bedenle sonunda derin bir nefes aldı.

"H-hyung.."

Bacaklarını oynatamadığı için elini ona doğru uzattığı an ise Minho Jisung'un yüzündeki ifadeyi görür görmez yüzündeki gülüşü silip kaşlarını çattı. Endişe kalbine öyle hızlı hareket etmişti ki buraya ne diye geldiğini bile o an unutmuştu kahve saçlı.

"Jisung?" Adımlarını ona doğru yaklaştırarak endişeyle konuştu. "Sen iyi misin?" Tam gencin yakınına geldiği an ise Jisung son kalan gücüyle bacağını hareketlendirdi ve savsak bir adımla ona doğru giderek kollarını hızla Minho'nun boynuna sardı.

Kahve saçlı genç birden olan olayla neye uğradığını şaşırken üzerindeki afallama yüzünden birkaç saniye öylece kalakaldı. Gözleri genişçe açılmış ve bedeni kaskatı kesilmişti. Buraya gelirken bunu yaşamayı hiç beklemiyordu. Tek derdi biraz zaman kazanmak için onu Seonghwa'dan uzak tutmaktı.

Fakat sarışının durumu onu öyle korkutmuştu ki şuan hiçbir şeyin bir önemi yoktu.

"Jisung iyi misin? Ne oldu sana?"Hızla elini küçüğün beline sarıp adeta boynuna başını gömmüş olan sarışını daha da kendine çekti.

"Yoksa sana bir şey mi yaptı? Jisung eğer öyleyse gebertirim onu!"

Jisung ise konuşamıyordu. Sadece "A-anksiyete." diyebilmişti. Fakat bu küçük kelime bile yormuştu onu. Tek ihtiyacı olan şey güvenli bir kucak bulmakken normalde olsa asla yapmayacağı bir şeyi yapmış olmanın farkındalığını yaşayamayacak kadar korkuyordu.

Neyseki nefes alabiliyordu artık..

Fakat bacakları hala titriyordu. Bu yüzden Minho eğilip bacaklarından tutarak onu kucağına alırken bir elini de belinden hiç çekmemişti. Tıpkı Jisung'un bu süreçte kafasını bir an olsun Minho'nun boynundan çekmediği gibi...

Jisung'un hızlı hızlı aldığı nefeslerini boynunda hisseden genç ise endişeyle konuşmasına devam etti.

"Hastaneye gidiyoruz güzelim. Biraz sabret tamam mı?"

"H-hayır." Bir an olsun Minho'nun boynundan çekmediği kollarını daha da sıkı sarıp gitmek istemediğini net bir dille dile getirdi sarışın. Kalbi biraz daha güvende hissediyordu. Bu yeterdi onun için. Birazdan bu krizin geçeceğinin farkındaydı. İşte olacak olan asıl kriz ise o zamandan sonrasıydı...

Minho onu onaylayarak daha fazla ayakta dikilmemek adına kendini balkondaki çift kişilik sallanan koltuklardan birine attı ve Jisung'u kucağına çekip nefesini düzene sokması için beklemeye karar verdi.

Hava soğuk olduğu için koltukların üzerinde bırakılmış ince battaniyeyi Jisung'u bacağını tutan elini bırakarak eline aldı ve kucağındaki küçüğün üzerine örttü.

"Tamam, sen iyi hissedene kadar buradayız Peter."

İçeriye giremeyeceğini biliyordu. Bunun bir nedeni Jisung'un kalabalık yüzünden bu hale gelmiş olması iken asıl nedeni ise Jisung'u bu halde görürlerse onu kendinden alacakları korkusuydu.

Kimsenin buna gücünün yetmeyeceğini biliyordu ama Jisung kucağından inmek ve Seonghwa ile gitmek isterse ona hayır diyemezdi. Bunun farkındaydı ve bu farkındalık onu içten içe korkuttuğu için içeriye girmeyi bir an olsun istemiyordu.

Küçüğünün hyung deyişi hala kulaklarında yankılanıyorken onca senenin ardından kalbinin ilk kez bu denli huzur dolu çarptığının bilincinde olmak ise Jisung'un belini tutan elini daha da sıkı kavrayıp onu kendine çekmesine sebep oldu.

Göğsüne yaslı çocuğun sert soluklarından başka bir şey duyamıyordu. En azından titremesinin geçtiğinin de farkındaydı. Bu onu rahatlatırken kendini tutamadı ve hemen çenesinin altındaki, kokusunu buram buram ciğerlerine doldurduğu sarı tutamlara dudaklarını bastırdı.

"Güvendesin, artık korkma." Öyle yoğun bir huzur kaplamıştı ki Minho'nun bedenini bu sözler bir nevi kendineydi.

Bir süre geçti böyle...

Küçüğün sık sık aldığı solukları artık daha tek düzeydi. Jisung biraz daha kendindeydi ama hala neler olduğunun farkındalığını yaşayamayacak kadar yorgundu. Ya da huzur dolu...

"Hatırlıyor musun? Changbin Seungmin'le aynı ortamda bulunabilmek için doğum gününü 3 ay erken kutlamış ve evinde büyük bir parti düzenlemişti."

Minho'nun sözleriyle Jisung her ne kadar kendinde olmasa da başını hatırladığını belirtircesine aşağı ve yukarı hafifçe salladı. Minho'nun niye birden bire bundan bahsettiğini bile düşünemiyordu şuan. Tamamen kendinden geçmişti...

Güvende hissetmek için sığındığı Minho'nun kokusu onu sarhoş etmişti...

"Sen yine kalabalıktan bunalmış ve kendini balkona atmıştın. Çok sarhoş değildin ama yine de çok içmiştin o gün."

Jisung ister istemsiz zihnine dolan anlarla Minho'nun konuşmasını dinlemeye devam etti. O konuştukça o hatırlar gözlerinin önünde film misali canlanıyordu ve bu onu bu durumdan biraz da olsa uzaklaştırıyordu.

Minho'nun isteği de buydu zaten. Kucağına sığınmış küçüğünün aklının dağılması...

"Oldun olası hiç sevmezdin kalabalığı ve kalabalıktan kaçıp nefes almak için çıktığın o balkonda rahatsız edilmek de istememiştin. Bu yüzden orada öpüşen bir çifti gördüğünde sinirle onları ayırıp balkondan gitmelerini söylemiştin. Çocuk gitmemekle ısrar edip üzerine yürüdüğünde ne yaptığını hatırlıyor musun peki?"

Her ne kadar Jisung yüzünü boynuna gömdüğü için onu göremese de başını hafifçe eğip çenesinin altındaki saçlara bakarak konuştu kahve saçlı genç. Yüzünde istemsiz bir tebessüm vardı. Jisung başını yeniden olumlu anlamda sallandığında ise kıkırdayarak konuştu.

"Çocuğu balkondan aşağı atmıştın."

Jisung duyduğu küçük kıkırtıyla söylenen cümle yüzünden gözünün önüne gelen anlarla hafifçe gülümsedi. Minho ise onun sıcak nefesini boynunda hissettiği an küçüğünün güldüğünü anladı..

"Neyse ki havuz vardı orada. Havuza düşeceğini biliyordun."

"Bilmesem de atardım."

Jisung sonunda fısıltıyla ve hırıltılı olsa dahi konuştuğunda Minho istemsiz tebessümünü daha da genişletti.

"Hayır atmazdın. Havuz olduğunu bildiğin için rahattın." Minho'nun itirazı ile Jisung omuz silkerek yanıtladı onu. Kahve saçlının haklı olduğunu biliyordu. Bu yüzden susmuştu.

"Çocuk seni polise şikayet etmişti. O akşam parti iptal olmuş ve senin yüzünden karakolda geçirmiştik akşamı. Çocuğu şikayetini geri çekmesi için zor ikna etmiştik. Karakoldan çıktığımızda saat nereyde gecenin üçüne geliyordu."

"Changbin partiyi mahvettim diye dövmeye çalışmıştı beni."

Jisung'un kısık sesle söylediği sözlerle Minho yeniden küçük bir kahkaha attı. Jisung da onunla birlikte güldü.

"Gecenin bir yarısı sokak sokak peşinden koşmuştu değil mi?" Minho'nun sorusuyla Jisung sonunda başını yavaşça kaldırıp Minho'ya baktı. "Sen de onun peşinden koşmuştun."

"Seni dövecek diye korktum. Ya ne yapsaydım? Hem.. Seungmin de benim peşimden koşmuştu. Changbin seni döverse ben de Changbin'i döverim diye korktu herhalde."

Minho'nun kendini savunmaya geçmesiyle Jisung dudağını büzüp omuz silkti ve gülümseyerek devam etti. "Seungmin o zamanlar Changbin'i sevmiyordu. Bence benim için geldi peşimizden."

Minho küçüğünün tebessümle yaptığı savunmasıyla onun belini istemesiz daha da kavradı ve kucağındaki çocuğun gülüşünü daha çok görmek amaçlı konuşmaya devam etti.

"Neyseki aklıma son saniye bir yalan gelmişti de Changbin'i durdurabilmiştik."

Jisung aklıma gelen şeyle kıkırdayarak Minho'nun boynundaki elini omuzlarına getirdi ve "Seungmin düştü diye bağıra bağıra peşimizden koştuğunu mu diyorsun?" Diye kahkaha atarak konuştu.

"İşe yaradı ama sonuçta. Changbin'in nasıl da korkup Seungmin'i bulmak için geri koşmuştu ama."

"Seungmin gerçekten düşmemiş miydi yani?" Jisung'un kahkaha atarak sorduğu soruyla Minho gülümseyerek başını olumsuz anlamda salladı. Onca yılın ardından küçüğünün kahkahalarını duymak kalbini öyle derinden ısıtmıştı ki sadece onu izlemek istiyordu. Kahkahalarının hiç kesilmemesini umarak bekledi.

Fakat çok sürmedi. Jisung sonunda kahkahalarını azaltırken Minho'nun derin bakışlarını fark etti. Kendine olan o sıcacık hayran hayran bakışları...

"Bana böyle güldüğünü görmeyeli uzun zaman olmuştu."

Jisung ise bu cümlelerle birlikte sonunda gerçekliğe döndü. Yüzü anında durgunlaştı. Farkındalık büyük bir hızla vücuduna yayılırken bu hisle birlikte kalbi yeniden üşüdü. Halbuki az önce ne kadar huzurluydu...

Tam farkındalığın getirdiği korkuyla birlikte anında Minho'nun kucağından inmek için hamle yaptığı esnada Minho endişeyle küçüğünün belini daha da sıkı tutup onu kendine çekti.

"Kal. Lütfen Jisung.."

Gözlerindeki bakış öyle yalvarırcasına dokunuyordu ki Jisung sadece bir anlığına kalbini dinleyip kalmak istedi ama beyninde dolaşan o zehirli anlar buna müsade etmedi.

"Bırak beni." Jisung kaşlarını çatarak onu omuzlarından ittiğinde ise Minho başını olumsuz anlamda sallayarak yalvarırcasına bakmaya devam etti. Tutuşu daha da sertleşmişti. Küçüğü kucağından indiğinde kalbinde var olan o yıkıma yeniden döneceğini biliyordu çünkü. O umarsız Minho olmaya devam edecekti.

"Minho hemen bırak beni!"

Jisung sinirle ve kararlı bir ifadeyle sonunda debelenmelerinin karşılığını alırken Minho'nun elinden kurtuldu ve üzerindeki battaniyeyi koltuğa atıp balkonu terk etmek için arkasını döndüğü gibi adımlamaya başladı. Fakat çok sürmedi. Minho tam korkuyla ayağa kalkıp "Jisung." Dediği an sarışın genç duraksadı. Arkasını dönmeden biraz bekledi öyle.

Minho onun bu ani duruşu yüzünden olduğu yerde kalakalırken Jisung dudaklarını ıslatıp derin bir nefes aldı.

"Seonghwa abisiyle konuşmaya gitmişti. Seungmin ve Changbin de ortalıkta görünmüyordu. Kendimi tehlikede hissettim. Çok korktum. Etrafta tanıdık kimse yoktu. Atak geçirdim. Çok fazla tehdit altında hissediyordum. Balkona kaçtım ama bu da bir işe yaramadı. Tanıdık bir his arıyordu kalbim. Sonra sen geldin." Biraz durdu Jisung. Sonra anında arkasını dönerek mümkün olduğunca gözlerini Minho'ya dokundurmadan kaşlarını çatarak konuşmaya devam etti.

"Önemli olan kim olduğun değildi. Tanıdık biri olmandı. Sen değil nefret ettiğim kim varsa o girseydi şu kapıdan ona da sığınırdım. Sakın buna saçma sapan anlamlar falan yükleme!"

Oldukça ciddi ve kararlı bir ses tonuyla çıkan sözleri Minho'nun kulaklarına dolarken Jisung birkaç saniye baktı onun yüzüne. Sonra kuruyan dudaklarında dilini ıslatıp derince nefes aldı.

"Beni anlayışla karşıladığın ve sakinleştirdiğin için sana minnettarım ama.. sonuçta bu hastalık senden bana kalan bir şey. Bu yüzden teşekkür falan etmeyeceğim!-"

"O günün devamını hatırlıyor musun?"

Jisung kendi kendine yaptığı açıklamaları birden kesip konuşan Minho'ya kaşlarını çatarak baktığında bir yandan da neden bahsettiğini düşünüyordu.

"Changbin peşinden koşmayı bırakıp gittiğinde seni bulduğum yer neresiydi Peter?"

Jisung, Minho'nun ona yaklaşarak birden bire ciddiyetle sorduğu sorular yüzünden duraksayıp sert bir nefes çekerken Minho beklemeden devam etti.

"Söyle bana. Nerede dinlenirken bulmuştum seni?"

Jisung aklına dolan anıyla yutkundu ve gözlerini Minho'nun yoğun bakışlarından kaçırıp "Sokak lambası." dedi fısıltıyla. Bir yanı gitmek istiyordu ama bacaklarını hareket dahi ettiremiyordu.

"Evet.." Onayladı Minho. "O sokak lambasıyla ilk karşılaştığımız gündü. Birbirimize aşık olduğumuzu söylediğimiz gün... 25 Eylül." Minho'nun ses tonu düştü fakat tıpkı bakışları gibi daha da yoğunlaştı..

Jisung'a tamamen yaklaştı ve aralarındaki çekimi yoğunlaştırmak adına o günü anmaya devam etti.

"Hava soğuktu. Ellerim buz kesmişti. Yanına oturdum. Nefes nefeseydin. Tıpkı bugünkü gibi.."

Bir nefes uzağındaki gencin sözleri sarışının kulaklarına dolarken beraberinde anıları da getiriyordu.

"Ellerini göğe uzatıp keşke kar yağsa hyung demiştin."

Jisung Minho'nun bakışlarının yoğunluğundan kaçmayı bırakıp gözlerini Minho'ya çevirdi ve dudaklarını aralayıp kesik bir nefes eşliğinde "Sen de kıştan nefret ettiğini söylemiştin." diye yanıtladı onu.

'Evet... Sen de en sevdiğin mevsim olduğunu söylemiştin."

Yoğun bakışlar ve birbirine çarpan nefesler...

Minho Jisung'a dokunmuyordu bile ama Jisung ona zincirlendiğini hissediyordu. Öyle ki gözlerini dahi koyu kahvelerden çekemiyordu.

"Sonra ne demiştim?" Sordu Minho. Cevabı Jisung'dan duymak istercesine sordu...

"Sen seviyorsan.. ben de..ben de severim demiştin." Jisung kaçmak istiyordu. Titrek nefesleri bile bunu gösteriyordu. Arkasını dönüp gitmek... Seonghwa'yı bulmak ve onunla buradan çekip gitmek istiyordu. Ya da öyle istediğini sanıyordu...

O halde ne diye kalbi bağıra bağıra kal diyordu? Ne diye aklı dahi şu an tamamen o anılarla doluydu? Ne diye Minho'nun dudaklarından çıkıp tenine çarpan sıcak nefesinin tüm hücrelerini ısıtmasına müsade ediyordu?

"Hatta en çok o mevsimi severim demiştin. Sen neyi seviyorsan ben de onu severim demiştin." Jisung fısıltıyla sözlerine devam ettiğinde ise Minho başını sallayarak onayladı onu. Aralarındaki çekimi ikisi de en derinlerinde hissediyorlardı.

"Sen ne demiştin peki?" Tekrar sordu Minho. Hepsini duymak istiyordu. Hepsini ondan duymak istiyordu..

Fakat Jisung duraksadı. Aralık dudaklarından çıkan tek şey kısık kısık aldığı solukları oldu. Devam edemedi ama bu Minho'yu durdurmadı. Mümkünmüş gibi küçüğüne daha da yaklaştı ve kahvelerini bir an olsun mavi irislerden çekmeden konuştu.

"O halde kendini sev hyung demiştin. En çok kendini sev demiştin. Çünkü ben en çok seni seviyorum demiştin."

Jisung yutkundu. Öyle zoraki yutkundu ki boğazındaki yumru ciğerlerine parçaladı. Bakışları düştü ve aklına gelen anlarla başını da düşürdü.

"Evet.." dedi fısıltıyla. Kırgınlık saklıydı ses tonunda. "Ben en çok seni sevmiştim ama gel gör ki sen de benim lafıma uyup kendini çok fazla sevdin. En çok kendini sevdin..."

Son cümlesinde sesi biraz daha kısıldı ama Minho her bir kelimesini duydu. Küçüğün dudaklarından çıkıp her bir kelimeyi kalbinin en derinlerinde hissetti.

Küçüğün düşen başını kaldırmak amaçlı sağ elini çenesinin altına koyup hafif bir baskıyla yeniden gözlerini birleştirirken başını ona biraz daha yaklaştırdı.

Rüzgar tıpkı seneler önce o sokak lambasının altında olduğu gibi bugün de aynı şekilde iki bedenin dudaklarının arasındaki ince aralıktan geçip gidiyordu.

"Hiçbir zaman seni dinleyen biri olmadım Peter."

Minho'nun ses tonu öyle derindi ki Jisung bir anlığına gerçekten inandı ona. Fakat küçük bir anlığınaydı..

Tam dudaklarını küçüğün dudaklarına yaklaştırıp beş senenin özlemini giderecekken Jisung içindeki son güçle anında başını sağa çevirdi.

Minho biraz duraksadı öylece ve birkaç saniye sonra burnunu Jisung'un açıkta kalan boynuna yaklaştırıp derince soluklandı.

"Neden korkuyorsun Jisung?" Fısıltıyla sordu ve tane tane sormaya devam etti. "Benden mi? Sana olan bakışlarımdan mı? Varlığımdan mı? Niye kaçmak istiyorsun?"

Jisung dikkatle onu dinlerken Minho küçük bir öpücük bıraktı küçüğün pürüzsüz tenine. Jisung bu öpücükle kaskatı kesilirken beyni tamamen bulanmaya başladı. Fakat Minho durmadı. Sıcak nefesini küçüğün boynunda gezdirdi. Sonra da kulağına doğru yaklaşıp derin bir tonda fısıldadı.

"Dokunuşum mideni bulandırmıyor diye mi?" Elini sarışının yanağına koyup orayı okşarken burnunu da diğer yanağına koyarak sarışının kokusunu soludu. "Kokum onun kokusu gibi iğrenç gelmiyor diye mi? Ne diye bu telaşın güzelim? Söyle bana."

Bu sözler Jisung'un gözlerini doldurmaya yetmişti. Çünkü haklı olduğunu biliyordu. Minho'nun haklı olması ve kendini bu denli iyi tanıması canını çok fazla yakmıştı. Çok fazla aciz hissettirmişti.

"Çünkü midemi bulandıran şey kokun ya da dokunuşun değil. Karakterin!" Öfkeyle konuştu Jisung. Sonra da başını ona çevirip çatık kaşlarıyla devam etti. "Böyle iğrenç birini sevmiş olmak kendimi aciz hissettiriyor. Bu yüzden kaçıyorum. Senden tiksiniyorum. Kokundan ya da dokunuşundan değil. Keşke öyle olsaydı ama benim midemi bulandıran şey sensin. Güvenilmez iki yüzlü karakterin mide bulandırıcı!"

Minho duyduğu sözlerle dişlerini sıkıp öylece bakarken Jisung sonunda onun etkisinden biraz da olsa sıyrıldığı için arkasını dönüp gidecekti ki Minho anında elleriyle kollarından tutup onu durdurdu ve onu tamamen kendine çevirip Jisung'un öfkeli ve afallamış bakışlarını umursamadan sakin olmaya çalışarak konuştu.

"O halde niye kollarıma sığındın?" Jisung kaşlarını çatarak ona bakarken Minho yutkunup kollarını daha sert kavrarken devam etti. "Madem güvenilmez biriyim, ne diye kollarımdaydın Jisung?"

"Bırak beni!" Jisung yüzüne çarpan sorulara verilecek cevabın ağırlığı yüzünden dolu gözlerini ağlamamak için kapatıp konuştuğunda Minho elinin birini onun yanağına koydu ve hala gideceğinden korktuğu için diğer elini de küçüğün beline koyup onu tutarken devam etti.

"Sadece cevap ver bana. O an kapıdan ben değil de Seonghwa girsin ister miydin?"

Jisung sustu. Minho cevabı zaten biliyordu. Bu soruyu sorma amacı Jisung'un cevabı kendine vermesiydi. Bunun farkındalığını onun kalbinde oluşturmaktı. Bu yüzden cevap beklemedi.

Jisung son gücüyle elini Minho'nun yakasına koyup onu iterken "Sadece bırak gideyim!" diye yüksekçe bağırdı. Islak kiprikleri Minho'ya dokunduğu an ise gözlerindeki yalvarış Minho'nun kalbini parçaladı.

İstemiyordu Jisung. Kendine kurduğu duvarlar yıkılsın istemiyordu. Bu yüzdendi korkusu. Minho ise bunu anlayan tek kişiydi. Küçüğün yanağında ki elini hareketlendirip bulunduğu yeri okşarken bir yandan da onu kendine daha çok bastırıp fısıltıyla devam etti.

"Şşş... Sakin ol güzelim. Korkma.. sorun yok." Alnını alnına yaslayarak sarışını sakinleştirmek amacıyla yanağını okşamaya devam ederken kendi aklının da bulanıklaşmaya başladığını fark etmemiştı. Daha balkona gelene kadar ondan nefret ettiğinden emindi. O halde ne diye küçüğün dudaklarını arzuluyordu?

"Minho!" Jisung ona yaklaşan dudaklarla başını geri çekmek istese de yanağının üzerindeki Minho'nun eli buna müsade etmiyordu. "Yapma! İstemiyorum.."

Son gücüyle konuştu Jisung. Çünkü biliyordu. O dudakları öperse yaşayacağı farkındalık onu ebedi bir azaba sürükleyecekti. Eğer Minho'nun öpücüğü yüzünden onun dudaklarının midesini bulandırmadığı kanıtlanırsa Jisung bundan sonra asla eskisi gibi olamayacaktı. Çektiği eziyet daha da katlanacaktı. Bu yüzdendi yalvarırcasına çıkan sesi ve kapalı ıslak gözleri...

"Bak bana." Minho başını çekip yumuşak bir ses tonuyla konuştu. "Sana nasıl baktığıma bak Jisung..." Jisung gözlerini açtığında görmeyi beklediği şey Minho'nun kahvelerine dökülmüş ıslaklık değildi.

"Eğer kalbin öldüyse gözlerin dokunsun bana. Gör artık. Daha fazla yaşama bu körlükle.. lütfen...yapma bunu bize... Senden nefret etmekten yoruldum ben. Ne olur gör artık beni."

Jisung sustu. Ne diyeceğini bilemedi. Fakat Minho beklemedi. Bir saniye dahi beklemedi ve beş senenin sonunda dudaklarını usulca dokundurdu sarışının dudaklarına...

Sonrasını ya da öncesini düşünmedi. Öfkeyi ya da kırgınlıkları umursamadı. Dert etmedi yaşanmışlıkları. Kalbini öptü onun. Özleminden yandığı şey kalbiydi çünkü. Dudakları işin bahanesi...

Jisung ise Minho yüzünden tüm dünyasını üzerine kurduğu duvarların yine Minho yüzünden yıkılışına şahitlik etti. Yeniden kuracağı bu duvarların bu defa herkese karşı olamayacağını bile bile dudaklarını çekemedi.

Kalbine ezberlettiği tüm o yalanları Minho'nun ortaya çıkarmasına müsade etti.

Minho dudaklarını usul usul öperken ne o dudaklardan, ne yanaklarındaki ellerden, ne de buram buram burnuna dolan kokusundan midesi bulandı. Ve bu gerçek Jisung için artık her şeyin değiştiğini gösteren tek şey olacaktı.

5 yılın özlemini gideren Minho ise durmadı. Kokusunu içine çeke çeke öptü onu.

Tüm benliğini Jisung ile doldurana kadar öptü...

Kalbinde küçüğüne karşı duyduğu öfkeyi ve kırgınlığı dindirene kadar öptü...

Her yerde Jisung'u arayan Seonghwa'nın kapıda belirmesine kadar öptü...

Ve onun gözlerinin içine baka baka öpmeye devam etti...

______________

Keser döner sap döner gün gelir hesap döner. Ve damlaya damlaya göl olur.

Bölüm sonu

13 yorum