Hernot kasabası, yüksek ve kırsal bir yerleşim yeridir. Bembeyaz karların altında çukurları göremeyip aniden düşebilir, aynı zamanda soğuktan donduruculuğu ile sizi kısa sürede hasta edebilecek hava şartlarıyla kapışabilirdiniz. Sıcak hava şartlarına alışmış insanlar için çok da ideal bir yaşam yeri değil ama seçim şansın yoksa katlanırsın. Ne yazık ki, bende aynı durumdayım ama bırak soğuk havayı kırsal bir yeri fazla görmüşlüğüm yoktur.
Her şey apar topar halledildi. Kimliği, cüzdanı, bileti her şeyi son dakika aldım fakat bir sorun var. Bu alt sınıf biletiydi. Yanlış anlamayın ben para havuzunun içinde yüzen zengin bir çocuk değilim. Alt sınıf için ayrılan vagonu kimse tercih etmez. Genelde sorunlu tipleri oraya atarlar ve suçluların götürüldüğü vagonun hemen önündedir. Sıkı bir gözetim yapılırdı ama trenin kaza yapıp serbest kalan suçluların kaçması ya da yolculari gasp ettiği durumlarda az yaşanmadı. Bunun dışında eğer birkaç günlük yolculuk olursa bel ağrılarına 'merhaba' deyin. " Neden "diye sorarsanız , diğer sınıfların uyumak için ayrı bir vagonda yerleri bulunur . Geç saatlerden sonra ses çıkaranları ise sert uyarıya tabi tutarlar. Alt sınıfta biletin ucuzluğundan çoğu güvenlik o vagonla ilgilenmez hatta bahşiş falan alırız diye yüksek sınıfların peşinde dolanırlar. Tüm bu aksiliklere rağmen en azından yolculuğun üç gününü atlatabildim ve bugün umalımda Hernot kasabasına varabileyim. ' Allah'ım şükürler olsun. '
" Diğer durak Hernot köprüsü 1 saatimiz kalmıştır. "
Birkaç gün önceden başlayan dört günlük tren yolculuğum son bir saatine kadar epey yorucu ve baş ağrıtıcı geçmişti. Geç saatleri işin içine katmıyordum bile. Yoruldum, bittim ve tükendim. Şu trende artık bir saniye bile durmak istemiyordum fakat bir saatim daha vardı.
Son bir saat.
İkindi vaktine doğru trenden de , çocuklardan da tamamiyle kurtulmuş olacaktım. Yinede hüsranla pencereye döndüm ve dışarıyı seyrettim. Çam ağaçların üstündeki beyaz örtü dışında hiçbir şey net görülmüyordu ancak iki dağın arasında, ağaçların tepesinden yukarıya uzanan uzun bir köprü inşa edilmişti. Bu köprü Hernot köprüsüydü. Gideceğim ve yaşamak için gönderildiğim yerdi. Köprünün eteğine inşa edilmiş garip küçük bir kasaba. Nasıl insanlarla karşılaşacaktım ?
Son ellibeş dakika.
Gerçekten zaman asla istediğimiz vakit hızlı ilerlemiyor ama bir eğlendiğimiz vakit olsun ! O zaman da hiç acımıyor.
En azından hala ses seda yoktu. Belki çocuklar uyuyakalmışlardır. Yani öyle olmasını umuyordum. Son saatte olsa biraz olsun sessiz ve sakin geçmesini istiyordum hatta belkide biraz huzurlu geçebilirdi. ' Çok mu fazla umutlandım ? ' diye düşünüyorken aniden tepemden bir ayakkabı fırlatıldı.
Ardından bir " Ah! " sesi duyuldu ve birkaç yolcu aynı benim gibi iki eliyle kulaklarını kapattı. Çok geçmeden tüm vagonun içinde bir ses gürledi. " Ulan, bu kaçıncı ayakkabı !"
' Görende tepede ayakkabı fırlatıyoruz zannedecek diyeceğimde adam da haklı. Beş günlük yolculuğunda adamın başına top gibi altı defa ayakkabı fırlattılar ve haylaz çocuklar sırf kel diye yaptı bunu. Bazen çocuklar çok acımasız oluyor. '
Adam öfkeyle yerinden kalkıp çocukların bulunduğu koltuk sırasına doğru ilerlerken görevlilerden biri hemen duruma müdahale etti. Bir şekilde sakinleştirdiler adamı ama günün ilk kurbanı son bir saat nasıl dayanacağım diye söylenip durmuştu
Bu aile sanırım yolculuğun ikinci gününde gelmişlerdi. Çok fazla şikayetin üzerine alt sınıf vagonuna geçirildiler. Kadın parayı ne için ödedim diye diretse de görevliler onu buraya geçirdiler.
İlk geldiği zaman " Herkesin huzurunu bozmadan önce düşünecektiniz. " deyip vagonun kapısını sertçe kapatmışlardı. Bir de her birimizi pisliğin tekiymiş gibi davranması ayrı bir mesele. ' Dayan son elli dakika. Fikrimi değiştirdim. Allah'ım yardım et daha çok var ! '
Vagonun kapası yavaşca aralandı ve tüm yolcular göz ucundan kapıyı izlerken genç bir görevli bunalmış bir ifade ile içeri girdi. Her bir yolcuyu dikkatle süzerek görevliler için ayrılan küçük bir bölmeye doğru ilerledi. ' Duam kabul edildi sanırım. Biraz daha sakin geçecek gibi. Bir görevli geldiğine göre. '
Hemen yan tarafta oturan yaşlı bir adam bile derin bir iç çekip gazetesini açtı ve çayını yudumlayarak okumaya başladı. Birkaç yolcu daha rahatlayarak kendilerini sert koltuklarına bıraktılar. Hepimiz gerçekten diken üstünde gibi hissediyormuşuz ve sadece birkaç çocuğun aileleri yüzünden.
Görevli kendinden memnun bir şekilde yolcuları izlerken içerisinin sıcak olduğunu fark etmiş olacak ki pencerelerden birkaçını açtı ve yerine döndü. Düdüğü ve şapkasını başından çıkarıp üniformasının kalkmış yakasını hızlıca dizeltti ama beklenmedik bir şey yaşandı. Çocuklardan biri fırsattan yararlanıp gizlice görevlinin bölmesine yanaştı. Kaş ve göz arasında düdüğü kapıp o kadar hızlı bir şekilde fırladı ki bizim umutların yıkılışından bile hızlıydı. Bir yandan görevliye de üzüldüm. ' Allah kolaylık versin. '
Yolcuların çoğu pencere kenarlarına sindi. Herkes alışmıştı artık ama uzak kalmak istiyorlardı. Belkide ibrenin ucu bana dönmezse kazasız belasız atlatabilirim, diye düşünüyordum. 'Yapmayın ! Hayalleriniz çabuk yıkılır. Benim gibi. '
Birkaç saniye daha olmadı. Geçmedi bile . İçeriye sert bir esinti çarptı ve görevlinin şapkasını uçurdu. Bende görevli bölgesine pek uzak olmadığımdan şapka anında ayaklarımın dibine düştü. Beş saniye bile geçmeden üç cift gözün bana döndüğünü hissettim.
Üç çocuğun içinden en büyük olanı sarı saçının üstüne ayıcıklı bir şapka takmış ve çam ağacı figure bir kazak giymiş kız masum ve tatlı bir tonda " Şapkayı bize ver. " deyip haylazlığını saklamaya çalıştı. " Sadece oyun oy-"
" Hayır. "
Üçü de hayret etse de fena halde kızmışlardı. " Ne ! "
'Verse miydim ki ? Anneleriyle başım belaya girmesin. '
Görevlinin çaresizce çocuğu yakalama çabasını gördükten sonra " Vermeyeceğim. Sizin olmayan her şeyi canınız istediği gibi alamazsınız. " dedim.
Kız diklenip meydan okurcasına gözlerini kıstı. " İyi o zaman sen vermiyorsan biz alırız. "
Koltuğun üzerine sıçradı. Üzerime atlamak için hazırlanırken diğer çocuk çaktırmadan eğilip ayaklarımın dibine yaklaştı.
'Of ! Ne zahmet verici iş ! '
Sarı çiyanı sertçe ensesinden yakalayıp diğerinide kolundan kavradım. İkisi de neye uğradığını şaşırmış olacak ki durmadan çırpındılar. " Bekle ! Nereye gidiyoruz. Bırak bizi ! Anne ! " Ayağıma yanaşan çocuk ayak diretiyordu ve yerinden kıpırdamamak için tüm yükünü yere vermişti. B
ende bıraktım ve düştü.
' Evet , şimdi ne yapsam ? '


