Arkamda birini hissettim. Döndüğümde abimi gördüm. İşaret parmağı dudaklarının üstündeydi. Kolumu çekiştirerek salona geri döndük.
O günü öyle bitirmiştim. Artık zihnimde dolaşan bir Deniz yoktu. Aklıma her gelişinde o an geliyordu aklıma. İstemsizce soğudum ondan.
Hıçkırıklarla odama koştum. Baran arkamdan koşuyordu. Yetişmezdi. Çünkü zaman o an durdu sanki, onun ayakları gitmedi ama ben ondan koşarak uzaklaştım. Bana seslendi ama kendi sesini duymadı. Odamdaki kapıyı kilitleyip önüne tekli koltuğu koydum. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı belki de. Şu an beni sadece ruhum iyileştiririrdi.
Baran sanki yokmuş gibi davrandım. Kapıyı kıracak gibi vurmuyordu sanki, dünya silinmişti ama ben Mars'taydım.
Çekmecemi açtım en üstte bulunan defterimi aldım. Yarım bıraktığım şiire baktım.
Gözlerim güzel miydi
Gözlerin kadar
Yanağımdaki tek damla yaşı sildim. Başka bir sayfa açıp başka bir şiir yazmaya başladım.
Kalpler acımasızca davranır
Gözler yanlışı görünce
Tuzla buz olur bakarsın
Sevdiğin seni tüketince
Diğer dörtlüğe geçecekken odamın kapısı yere serildi, koltuksa olduğu yerden başka yere katmıştı. Ellerim titriyordu, gözlerimden yaşlar akıyordu. Baran bana bakıyordu ve ben onu görmüyordum. Neden görmedim, o kapı kırıktı, sesi geldi. Koltuğun yere sürtünme sesi geldi. Ama görmedim. Göremedim. Birden her yer aydınlandı, pencereden dışarı baktığımda akşam olduğunu gördüm.
Baran partidekileri göndermiş, saatlerce bana kapıyı açmam için yalvarmış ama ben hiçbir şeyin farkında olmadan sakince şiir yazıyordum. Abimin yüzündeki korkunç ifadeye baktım, yoğunlaşmış bedenine, dolmuş gözlerine, şişmiş boğazına... O an farkına vardım saatin. Epey geç olmuştu. En sonunda dayanamayıp kapıyı kırmış. Defalarca özür diledim ondan. Her şey düzelecekti elbet.
Sıkıntılı bir nefes verdim. Yaşadıklarım kötüydü. Konuyu değiştirmek istedim.
"Alev nerde?"
"Bilmem, evine gitti herhalde. İstersen arayalım."
"Yok, istemem. Elbisesi çok güzeldi."
"Dikkat etmedim."
"Korktu mu benim için?"
"Yüzünde garip bir ifade vardı. Bana çok destek oldu."
"Partide bayağı eğleniyordunuz."
"Ne?"
"Anlamadın mı gerçekten?"
"Neyden bahsediyorsun?"
"Alev'den işte. Onu görünce, düşününce ne hissediyorsun?"
"Onu düşünmüyorum. Görünce de hiçbir şey hissetmiyorum."
"Onun için aynı şey olmuyor ama."
"Ne demek bu? Düzgünce söyler misin?"
"Alev seni seviyor abi. Gözlerinden okunuyor. Bunu fark edemeyecek kadar odunsun." Tebessüm etti.
"Sen de öylesin." Tebessümü kahkahaya dönüştü. "Alev gerçekten, öyle mi."
"Hı hı, yani öyle olmalı. Belli ediyor."
"Fark ediyorum."
"Hani bilmiyordun?" Dedim kaslarımı çatarak.
"Ne diyeceğini merak ettim."
"Peki ya sen?"
"Evet seviyorum, çok seviyo-"
"Ne?" Çığlığım bütün odada yankılanmıştı.
"Dur cümlemi biririyim. Seviyorum ama onu değil."
"Kimi?"
"Yakında öğrenirsin minik kuşum."
"Ya abi yaa söyle.
Söylemedi, çıkıp gitti. Garip bir duygu hissettim. Mutluluk ve heyecan karışımı bir şey. Abim bu işlere asla karışmazdı. Ben ve Başak hariç kimseyle çok samimi değildi. Annemle bile hatta en iyi anlaştığı insan bendim. Ben de onunla büyüdüğüm için erkek gibi davranışlarım vardı.
Şimdi nereye gitmişti, kiminle konuşmuştu, nasıl başlamıştı ve nasıl olmuştu. Ne zamandır beraberlerdi? İlk görüşte mi olmuştu? İlk kim açılmıştı? Güzel miydi? Anlaşıyorlar mıydı? Birbirlerine nasıl sesleniyorlardı, nasıl bakıyorlardı? Kafamda milyon tane soru vardı. Birkaç güne üniversiteye gidecektim. Gitmeden önce söyler miydi?
(6 gün sonra)
"Aşkım benim, kendine çok dikkat et olur mu bebeğim."
"Tamam annem." Annemin ellerini bırakıp sımsıkı sarıldım. Kokusunu içime çektim. Üniversite için gidiyordum. Yeni aldığım kıyafetleri giymiştim.
Barış'a döndüm. Bu gün sınavı vardı, benimle otogara gelmeyecekti.
"Ablam."
"Efendim ablam." akan gözyaşlarına aldırmadan sarıldı bana. "Seni seviyorum." dedim. Kendine dikkat et. Sınava az kaldı, bol bol çalış.
"Emrinize amade hanımefendi."
"Şapşal." yanağını sıktım.
Başak da gelmeyecekti. Yine sınav işte. Hıçkırarak kollarını boynuma doladı. Beline sarıldım.
"Görüşürüz abla." yanaklarını sildim ve iki öpücük kondurdum. "Görüşürüz bitanem." dedim.
Arabaya bindik. Ben, abim, Hazal, Deniz. ((Onlar ne alaka diye sorar gibisiniz sanki? )) Alışverişe gidiyorlardı giderken bırakacaktık. Hazal arka koltuktan başını uzattı.
"Aslında biz düşündük de ilk önce seni uğurlayalım sonra dönüşte ineriz." Baran başını onaylarcasına salladı. Otogara yetiştiğimizde daha yarım saatim vardı. Abimle kenara geçtik. Suratım asıktı.
"Bahar? Ne oldu?"
"Sen hâlâ söylemedin."
"Neyi?"
"Sevgilini."
"Sevgilin demesene biri duyacak!"
"Değil mi? Sevgilin işte. Oyalıyor musun onu yoksa?" Sırıtıp bağırmaya başladım.
"Herkes duysun abimin sevg-" eliyle ağzımı kapattı.
"Bahar ne yapıyorsun!?" Elini ısırdığımda elini acıyla çekti.
"Sen bir baş belasısın."
"Öyleyim. Var mı itiraz?" Gülerek bana baktı. Otobüsün kalkış saati geldiğinde Hazal'a samimiyetsizce sarıldım. Sonra Deniz'e döndüm. Yapmalı mıydım? Belki de son kez...
Boynuna sarıldım. Kokusunu içime çektim. Ellerini belimde hissettim. Parmak uçlarımdaydım. Saçlarımı öptü.
"Görüşürüz fıstık." dedi. Hazal bize ter bakıyordu. Korkmasın ben karaktersiz değilim.
Abim uzaktaki otobüsümün önünde durmuştu. Yanına gittim. Sarıldım. Belki de en çok onu özleyecektim. En çok onu seviyordum. Gözlerimin içine baktı.
"Seni şimdiden özledim kardeşim." Hayır işte yapma bunu... Ağlıyordum artık. Hıçkırıklarla ağladım. Onu kalbime hapsetmek istedim. Şoförün seslenişiyle yanağına öpücük kondurup gittim.
Ağaçlar geçiyordu. Yollar geçiyordu. Her şey arkada kalmıştı, arkamda. Telefonumu açtım, galeriye girdim. Deniz'in fotoğraflarına baktım. Son kez... Silmeye başladım. O an kulaklığımdaki şarkı bana eşlik etti.
Bir daha mı tövbe
Aşık olamam
Bir daha mı tövbe
Hayal kuramam
Kendime tertemiz bir sayfa açmıştım. Ya da belki gerçeklerden kaçmıştım. Yalandan, dolandan...
***
Yurda yetiştiğimde kapıda tatlı tombik bir abla merdivenleri siliyordu. Odamı sormak için yanına yanaştım.
"Hanımefendi, afedersiniz. 183 numaralı oda nerede acaba?"
"Gel göstereyim yavrum. Bana hanımefendi demene gerek yok. Neriman abla dersin ha yavrum?"
"Tamam Neriman abla. Ben de Bahar."
"Oy güzel kızım, ne güzel isimmiş." Bir yandan yürüyor bir yandan konuşuyorduk. Asansöre gelince 5. Kat düğmesine bastı.
"Çok mu uzaktan geldin?"
"Biraz." Yetişmiştik. Koridorun en sonundaki odayı gösterdi bana ve bir anahtar verdi. Anahtara baktım 183 yazıyordu. Kapıya baktım, 183 yazıyordu. Anahtarla kapıyı açarken Neriman ablaya teşekkür ettim, rica edip gitti. İçeri girdiğimde . Odadaki kıza baktım. Çok güzeldi.
Kumraldı ve beyaz tenliydi. Saçları beline kadardı. Beni görünce tebessüm etti. Samimi birine benziyordu.
"Selam, sanırım oda arkadaşıyız." dedim.
"Yani bu odada kalıyorsak öyle oluyoruz." dedi gülerek. "Ben Gökçe."
"Gökçe, güzelmiş." Salak salak ona bakıyordum. Güzelliğine hayran kalmıştım.
"Senin adın yok galiba."
"Aaa ben söylemeyi unuttum. Neydi benim adım?" Bir an durup düşünmeye başladım. Gökçe bana kahkahayla bakıyordu. "Bahar."
"Hatırladın demek. İyi ya en azından biliyorsun." İkimiz de gülüyorduk. "Oradaki dolap boş benim burası da" dedi onu yatağının üst katını göstererek.Her şeyimi yerleştirdim. Yatağıma geçip günün yorgunluğunu atmaya çalıştım.
"Bahar... Bahar beni duyuyor musun? Bahar..." Gözlerimi araladığımda Gizem'in renkli gözlerine baktım, ne kadar da güzeldi.

"Bana bakma işlemini bitirdiysen hadi yemeğe yoksa yarına kadar aç kalacaksın."
"Tamam kalktım." Yatağımın üstünde oturup diğer ranzadaki iki kıza baktım. Uyuyakaldığım için tanışmamıştım.
Yurdun yemekhanesine indiğimizde her yer doluydu. Bizim de biraz beklememiz gerekmişti. Birkaç yer boşalınca sonunda oturmuştuk. Yemek seçeneği pek yoktu olan da güzel değildi.
Sonunda odalarımıza çıkınca diğer kızlarla tanıştım.
Bu Gizem Gölcü,
Bu da Toprak Dilan Gezer,

Gizem çok tatlı ve samimi bir insandı. Ama Toprak Dilan kısa cevaplar veriyordu, sürekli suskun kalıyordu ve korkarak bakıyordu. Peki Toprak mı demeliyim yoksa Dilan mı, yoksaaa Toprak Dilan mı? Hiç tanıyamadığım kıza hayrandım. Sessizliği çok güzeldi, kendisi çok güzeldi. Özenle yaratılmıştı.
Bir insan nasıl sesinden vazgeçerdi? Kimsenin buna hakkı yoktu. Ne yaşamıştı, onunda mı babası ölmüştü. Ben babam öldüğünde sessizleşmiştim. Hâlâ biraz öyleyim. Ona ne ölmüştü.
O an Toprak Dilan Gezer'le aramda bir bağ olduğunu düşündüm. Bir benzerlik. Belki de aynı şeyleri yaşadık. Ama ben toparlanmıştım, o yapamamıştı. Gözlerindeki korkuyu gördüm...
Şiir defterimi tekrar çıkardım. Ve yepyeni bir şiire başladım. Bu şiir, Toprak Dilan Gezer'e yazılıyordu.
Gözlerini ben gördüm
Görmemeyi diledim, içinde korku vardı.
Seni uyandıran kabusların sebebi
Sessizliğe gömmüş sanki bedenini
Bu dört satırı yazıp kendimi ranzanın rahatsız yorganına bıraktım. Uyku bedenimi kaplamaya geliyordu. Gözlerim kapandı.
***
Kısık bir sesle "gelmeyin, gelmem, burda kalmalıyım " diyen Dilan'ın sesiyle uyandım. Dilan'a baktığımda gözleri kapalıydı, yüzündeki korku dolu ifadeyle kaşlarını çatmıştı. Saat 3'e geliyordu.
"Semih amca gelmeyin. Sultan yenge gelmesin. Ne olur gidin buradan. Cengiz yardım et. Baba... Nerdesin? Anne... Sen nerdesin?"
Dilan'ı hemen uyandırmalıydım. Kötü bir kabustaydı. Hemen yanına gittim.
"Toprak..." Toprak mı demeliydim?
" Dilan uyan!"
Yerinden sıçrayarak uyandı. "Dilan iyi misin?" Bana öfkeyle bakıyordu.
"Bir daha sakın bana Dilan deme! Sonuçları kötü olur." Saşkınlıkla açık kalmış ağzımdan tek kelime çıkmadı. Bir süre onun kızgın yüzünü izledim.
"Toprak iyi misin?" Gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Sen neden benimle konuşuyorsun ki? Benimle konuşmaz kimsecikler. Lütfen sus."
"Tamam. İyi misin onu söyle bari."
"İyiyim" derken hıçkırmaya başlamıştı. Konuşmayı sevmiyor olabilirdi, sesimi duymak istemiyor olabilirdi ama iyi değildi. Sessizce yanına oturup elimi yüzüne yaklaştırdım. İrkilerek geri çekildi.
"Dokunma. Yat uyu." Fazla sertti. Onunla konuşacaktım ama şimdi değil. Yatağıma yattım. Gözlerimi kapattım fakat o uyumadan uyumadım. Birkaç dakika daha ağladı. Sonra rehberinden "Tek Dileğim ❤️🔥" diye kaydettiği birini aradı.
"Alo, Baran... Özür dilerim bu saatte aradım. Sesini duymaya ihtiyacım var." Diğer taraftan gelen sesleri duymadım.
"Evde değilim, yurda geldim."
"Yine onları gördüm rüyamda. Çıkmıyor aklımdan."
"Dayanamıyorum. Ölüm gibi..."
"Sen olmasan ne yapardım."
"Seni seviyorum."
"İyi geceler..."
Telefon konuşması bu kadardı. Sonra derin bir nefes alıp uyudu. Çok merak etmiştim neler olduğunu. O telefondaki kişi kimdi? Sevgilisi veya kardeşi falandı.
(10 yıl önce)
-Yazarın anlatımıyla-
Toprak Dilan Gezer'in en yakın arkadaşlarından biri olan Doğa'nın doğum günüydü o gün. Abisi Cengiz ve kardeşi Demir'le birlikte gideceklerdi. Cengiz izin almak için alt kata indi. Alt katta her zamanki gibi bağırışmalar yaşanıyordu. Cengiz geri döndüğünde yüzünde garip bir ifade vardı. Kapıyı sessizce açıp çıktılar.
"Abi neden gizlice çıktık ki?" dedi Dilan.
"Şşş, kimseye söylemei yok. Biz aslında odamızdayız, anlaştık mı?" Hiçbir şey anlamayan Demir ve Dilan başlarını sallayarak onay verdiler.
Birkaç saat orda oyalandılar. Dilan'ın hiç doğum günü kutlanmamıştı. Hiç partisi olamamıştı. Belki de doğmadı diye düşününürdü eskiden. Zaten artık doğmamayı tercih ederdi.
Akşamüstü eve döndüklerinde kapıyı sessizce açmaya çalışırken kapı birden babaları Semih bey tarafından açıldı. Cengiz korkuyla babasına bakarken babası konuşmaya başladı.
"Seninle sonra görüşeceğiz Cengiz. Odanıza!" Üçü de kapıdan geçerken
Semih bey elini Dilan'ın omzuna koydu.
"Sen değil."
"Ama baba-"
"Cengiz yukarı!"
Cengiz ve Demir çaresizce yukarı çıkmışlardı. Dilan o gün o aileyi tanımıştı. Babasının merhametsiz, vicdansız oluşunu... Annesinin içinin kötülüğünü ve Cengiz'in küçük yumuşak kalbini...