İçeriğe geç

Siyaz

Bölüm 10 · 17 dk okuma

Siyaz

Bölüm 10

Çambazlar Sirki

10. BÖLÜM

Tekrardan kitabıma hoş geldiniz sizleri burda görmek emin olun harika bir duygu tekrardan iyi okumalar dilerim yorumlarınızı ihmal etmeyin öpüldünüz :)

Dikkat ⚠️ : Bu kurgu kan, cinsellik ve rahatsız edici öğeler içermektedir. Küçük yaşta ve çabuk etkilenen okuyucuların okumasını tavsiye etmiyorum.

🎵 Melike Şahin: Ortak 🎵

2025 ŞUBAT AYI

Bakışlarım Batın'ın bakışlarıyla buluştu. Boğazıma oturan düğümü güçlükle yuttum. Batın, merdivenlerden ağır ve kararlı adımlarla tek tek inmeye başladığında kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi çarpmaya başladı. Ne yapacağımı bilmiyordum.

Bu sır, beni namlunun ucunda yaşamaya mahkûm ediyordu.

Yanıma ulaştığında yüzünde zafer dolu bir ifade belirmişti. "Senin sorunun ne, biliyor musun?" dedi. Parmak uçlarını yavaşça bana doğru uzattı; ardından saçlarıma dokundu.

Tiksindiriciydi.

"Çok fazla açık veriyorsun," dedi.

Bu kez parmakları yüzüme doğru kaydığında sınırımı ihlal etmişti. İçgüdüsel bir refleksle bir adım geri çekildim. Parmağı havada asılı kaldı. "İnsan bazen karşısındakini okuduğunu sanır," dedim.

"Yanılmak da ihtimallerden biridir." Sözlerim onun için bir tehdit değildi; bunun farkındaydım. Dudaklarının kenarına alaycı bir tebessüm yerleşti.

"Ben hiç yanılmam, avukat," dedi.

Ardından eliyle bulunduğumuz yeri işaret etti."Evi gezmek ister misin? Çünkü bir süre burası senin evin olacak." Dedi. Etrafa hızlıca bir göz gezdirdim. Ardından elim kapı koluna uzandı."Yok, kalsın," dedim tiksinti dolu bir sesle. Arkamı dönüp kapıyı açtığım anda Batın hamle yaptı. Elini kapıya dayayarak açtığım kapıyı büyük bir güçle sertçe kapattı.

Sinirlenmişti.

Kapıya yaslanarak çıkış yolumu tamamen kapattı."Avukat..." dedi tok ve soğuk sesiyle. "Sen hâlâ olayın ciddiyetini kavrayamadın. Ama merak etme... Ben sana anlayacağın dilden anlatmasını bilirim." Sesinde ne bağırış vardı ne de telaş. Sakinliği, tehdidini daha da ürkütücü kılıyordu.

Belindeki silahı ağır bir hareketle kabzasından çıkardı. Namlunun soğuk metali alnıma değdi. Ardından, tek bir çizgi çizer gibi yavaşça alnımın üzerinde gezdirmeye başladı. "Uslu bir avukat ol," diye fısıldadı. Sesi, kulaklarımın dibinde uğursuz bir yankı bıraktı.

Bakışlarımız yeniden buluştuğu anda tereddüt etmedim. Dizimi bütün gücümle iki bacağının arasına savurdum.

Acının etkisiyle Batın'ın eli gevşedi. Silah parmaklarının arasından kayarak sert bir sesle yere düştü. Kısa bir sendeleme yaşarken ben çoktan eğilmiş, yerdeki silahı kavramıştım.

Doğrulup namluyu ona çevirdim…

Yüzünde o tanıdık ifade yeniden belirdi. "Ama sen benim nasıl bir avukat olduğumu zaten biliyorsun," dedim.

Tek bir an bile tereddüt etmeden silahın emniyetini açtım. Batın'ın dudaklarındaki sinsi gülümseme yavaşça silindi. Gözlerindeki kendinden emin ifade ilk kez hafifçe sarsılmıştı."Hiç durma," dedi soğukkanlı bir sesle.

Batın'ın çenesi sertçe kasıldı. Gözlerindeki o sakin ifade yerini dizginlenemeyen bir öfkeye bıraktı. "Yeter!" diye kükredi. Bir adım üzerime yürüdü. Boynundaki damarlar belirginleşmiş, nefesi düzensizleşmişti. Yumruklarını öyle sıkıyordu ki parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. "Benimle oyun oynama, avukat!" dedi dişlerinin arasından.

Tetiğin üzerinde duran parmağım bir an bile titremedi.

Pat!

Kurşun, Batın'ın omzunun birkaç santim yanından geçerek arkasındaki duvara saplandı. Odanın içinde yankılanan silah sesi kulaklarımı uğulturken tavandan ince sıva parçaları döküldü.

"Bir sonrakini ıskalamayabilirim," dedim nefesimi kontrol etmeye çalışarak. Batın'ın gözlerinde bir anlığına şaşkınlık belirdi. Fakat bu şaşkınlık, yerini saniyeler içinde öfkeye bıraktı. Bir anda üzerime atıldı. Silahı elimden almaya çalışırken bileğimi sertçe kavradı. Dengesini bozmak için dizimi karnına doğru savurdum ama geri çekilmedi.

Silah ikimizin arasında sıkışmış, namlu bir o yana bir bu yana savruluyordu.

Parmaklarımız tetiğe ve kabzaya tutunmuştu. Birbirimizi itip çekerken nefeslerimiz birbirine karışıyor, odanın içinde yalnızca boğuşmamızın çıkardığı sesler yankılanıyordu. Batın ani bir hamleyle bileğimi büktü. Acı avucuma yayılırken silah elimden kaydı.

Batın, yere düşen silahı daha yere değmeden yakaladı. Hiçbir şey olmamış gibi belindeki kılıfa yerleştirdi.

Bir anda bedenimi sertçe kendine çekti. Parmakları kollarımı öyle sıkıyordu ki canım yanmıştı. "Bir daha böyle bir halt yaparsan..." diye kükredi, beni öfkeyle sarsarak. "Seni ihbar etmeyen şerefsizin tekidir!"

Nefesi yüzüme çarpıyordu. Ellerini üzerimden çektiği anda dizlerimin bağı çözüldü. Bütün bedenim kontrolsüzce titriyordu. Bacaklarımdaki ağrı dayanılmaz bir hâl alınca daha fazla ayakta kalamadım. Hıçkırıklarımı bastıramadan dizlerimin üzerine çöktüm, ardından acının ağırlığıyla yere kıvrıldım.

Batın, yüzündeki öfkeyi bir anlığına unutmuş gibi bana baktı. Gözlerinde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi. Belli ki beni bu kadar kırılmış, bu kadar savunmasız göreceğini hiç hesaplamamıştı.

"Ayağa kalk, avukat." dedi. Sesi hâlâ sertti; az önceki öfkesi tek kelimesine bile sinmişti. Birkaç ağır adımla yanıma yaklaştı ve dizlerinin üzerine eğildi. Göz hizama inmesine rağmen bakışları üzerimde ezici bir ağırlık bırakıyordu.

"Sana acımamı bekliyorsan..." dedi, dudaklarının kenarı küçümseyen bir ifadeyle kıvrılırken. "Yanılıyorsun."

Kısa ama öfkeli bakışlarımı gözlerinden ayırmadım."Bana acımanı zaten istemiyorum," dedim. Sesim en az onunki kadar sertti. Yerden destek alarak güçlükle ayağa kalktım. Bacaklarımdaki sızıya rağmen dimdik durmaya çalıştım.

Derin bir nefes aldım.

"Tamam..." dedim istemsizce. "Sana yardım edeceğim."

Bu bir teslimiyet değildi. Sadece, şimdilik başka bir seçeneğim yoktu.

Eğildiği yerden doğruldu. Az önce öfkeden kaybolan o meşhur gülümsemesi yavaş yavaş yeniden yüzüne yerleşti. "Harika," dedi. Elini girişteki devasa salonu işaret edecek şekilde kaldırdı. "Şimdi konuşabiliriz."

İçimdeki bütün isteksizliğe rağmen, ağır ve temkinli adımlarla gösterdiği salona doğru yürümeye başladım.

Salonun içine adım attığım anda, açık tonların hâkim olduğu bohem tarzı koltuklar ilk dikkatimi çeken şey oldu. Diğer yandan salonun tek bir ışık huzmesi bile almıyor oluşu dikkatimi çekmişti. Kalın panjurlar tamamen kapalıydı; içeride ağır ve boğucu bir hava hâkimdi.

Birkaç adım ilerleyip geniş koltuğa oturdum. İsteksizce sırtımı yasladım ve tek kelime etmeden onun konuşmasını beklemeye başladım. Batın, ağır ama rahat adımlarla karşımdaki tekli bej koltuğa geçti. Bacak bacak üstüne atıp sırtını koltuğa yasladı. Az önceki öfkesinden eser kalmamıştı.

Ukala.

"Senden istediğim tek şey..." dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Karan Karahan'ı hapse göndermen."

Bunu söylerken yüzünde ne öfke vardı ne de heyecan. Sanki sıradan bir istekte bulunuyormuş kadar sakindi.

İstemsizce kahkaha attım."Sen benden ne istediğinin farkında mısın?" dedim. Dudaklarımdaki gülümseme yavaş yavaş silindi. Gözlerinden tek bir an bile şaka yapmadığını anlayabiliyordum.

Ciddiydi.

Derin bir nefes aldı. Parmaklarını birbirine kenetledi. "Senden benim için bilgi toplamanı istiyorum," dedi usulca. Kısa bir sessizliğin ardından gözlerini gözlerime dikti. "Onların arasına yeniden gireceksin... ve bana istediğim bilgiyi getireceksin." Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu.

Her kelimeyi, bunun zaten gerçekleşeceğinden eminmiş gibi söylüyordu.

İsteksizce gülümsedim. "Karan'ın artık avukatı değilim," dedim, sesim tek bir an bile titremeden. Batın bacaklarını düzeltti. Koltuğun sırtından ayrılıp öne doğru eğildi; aramızdaki mesafeyi bilinçli bir şekilde azalttı. "O zaman ne yap et..." dedi kısık ama buyurgan bir sesle. "Tekrar avukatı ol." Bakışlarını üzerimden bir an olsun ayırmıyordu.

Bu bir öneri değildi; yerine getirilmesini beklediği bir emirdi.

Koltuğa sırtımı yasladım. Yüzüme rahat bir ifade yerleştirip dudaklarımın kenarını hafifçe kıvırdım. "Keşke bu kadar kolay olsaydı." Dedim, yüzümdeki masum ifadeyi bozmadan. Koltuğun kenarından destek alıp ayağa kalkmaya yeltendiğim sırada Batın'ın sesi yeniden yükseldi. "Sana yirmi dört saat veriyorum." Sözleri beni olduğum yere çivilemişti.

"Ya Karan Karahan'ın yeniden avukatı olursun..." dedi. Bir an sustu. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Aklından geçen düşünceler öylesine hoşuna gitmişti ki alçak bir kahkaha bıraktı. "Ya da..." dedi gözlerini gözlerime kilitleyerek. "Seni, inkâr edemeyeceğin kanıtlarla hapse gönderirim." Ses tonu sakindi.

Lanetlendin mi !

Başımı zorla onaylar gibi salladım. Ardından tek kelime etmeden salondan çıktım. Arkamdan ağır adımların sesi yükseldi. Batın, oturduğu rahat koltuktan kalkmıştı. "Seni bizimkiler bıraksın," dedi arkamdan seslenerek. Durmadım. Arkama da bakmadım.

🕯️

Kapının önünde birkaç saniye hareketsiz kaldım. Batın'ın adamlarından biri beni Karan'ın evine bırakmıştı ama asıl zor olan, o kapıdan içeri adım atmaktı.

Beni nasıl bir çıkmazın içine attığından haberi yoktu, uğursuzun. Derin bir nefes çektim. Kendimi toparlayıp dışarıdaki korumaların yanına doğru sessizce ilerledim. Beni görünce yüzlerindeki şaşkınlık bir anlığına gözlerinden okunmuştu. Ama ben, üzerimdeki yırtık pırtık elbiseyi fark edecek kadar bile kendimde değildim.

Ne baktınız be!

Sürgülü demir kapının önüne geldiğimde, yirmili yaşlarının başında görünen kumral bir genç önüme çıktı. Beni baştan aşağı süzüp kaşlarını çattı. "Kime bakmıştın, abla?" diye sordu. Tek kaşımı kaldırıp alaycı bir gülümseme kondurdum. "Karan Karahan hazretlerine.” dedim kıkırdayarak.

Genç adam, şakamdan pek hoşlanmışa benzemiyordu. "İsminiz?" diye sordu, sesi buz gibi soğuktu. Karan bu adamları kesinlikle bilerek seçiyordu. Yoksa hepsinin suratının bu kadar asık olmasına başka bir açıklama bulamıyordum. Güneş tam tepemdeydi. Yakıcı ışınları tenimi kavururken içimden söylenip gözlerimi devirdim. "Avukatı geldi, deyin. O anlar." dedim bıkkın bir sesle.

Genç adam bu kez cebinden telefonunu çıkarıp bir numarayı tuşladı. Telefonu kulağına götürürken gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından karşı taraf sonunda telefonu açtı.

"Karan Bey, kusura bakmayın, rahatsız ediyorum. Bir avukat hanım geldi, sizinle görüşmek istediğini söylüyor."dedi, sesi hafifçe tereddütlüydü. Gözleri bir bana, bir de karşısındaki boşluğa kayarken telefondan gelen talimatları sessizce dinledi. "Tamam, Karan Bey. İletirim." dedi ve telefonu kulağından indirdi. Bana kısa ama anlamlı bir bakış attı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrılmıştı. "Karan Bey, daha sonra gelmenizi istiyor." dedi, içten içe keyif alıyormuş gibi.

Kaşlarımı çatıp ona sertçe baktım. "Tekrar ara. Sonra da telefonu bana ver." dedim, tartışmaya yer bırakmayacak kadar soğuk bir sesle.Genç adam hayır anlamında başını salladı. "Maalesef, avukat hanım. Bu işler öyle yürümüyor." dedi ve telefonunu korurcasına cebine geri koydu. "Ya öyle mi? Aç şu lanet kapıyı!" diye bağırıp sürgülü demir kapıya sert bir tekme savurdum.

Sinirini ona değil, içeridekine saklamalısın, Duru.

Dişlerimi sıkarak kendimi dizginlemeye çalıştım. Bacağım attığım tekmenin şiddetini hiç de hoş karşılamamıştı. Sızıyı görmezden gelip dik durmaya devam ettim. "Avukat Hanım, burası özel mülk. Biraz daha zorlarsanız polisi aramak zorunda kalacağım." dedi, sesi uyarıcı ama hâlâ sakindi. Büyük bir kahkaha attım.

"Sen önce patronunu çağır." dedim, uzaktaki evi işaret ederek. Genç adam benden tamamen bıkmış gibi derin bir nefes verdi. Ardından arkasını dönüp beni yok saymayı tercih etti.

Peki madem B planı

Artık güneşin altında beklemekten sıkılmıştım. Biraz daha kalsam saçlarım alev alacaktı. Ağır adımlarla kapıdan uzaklaşmaya başladım. Gittiğimi sanan korumaların yüzündeki rahatlama gözümden kaçmadı. Tam da beklediğim buydu. Hiç acele etmeden topuklu ayakkabılarımı çıkarıp yolun iki yanına fırlattım. Ayak tabanlarım kızgın asfaltla buluştuğu anda derin bir nefes aldım.

Sonra bütün gücümle sürgülü demir kapıya doğru atıldım

Parmaklarım demir parmaklıklara kenetlenirken tek hamlede kendimi yukarı çektim. "Hey! Dur!" Korumaların bağırışları arkamda yankılanıyordu. Biri bileğimi yakalamaya çalıştı, diğeri belime uzandı. Demir parmaklıkların tepesine ulaşmama yalnızca birkaç santim kalmıştı.

"Bırak kolumu!" diye bağırdım, demir parmaklıkların tepesinde onlarla boğuşurken. Genç adam bu kez bacağıma asılıp beni aşağı çekmeye çalışıyordu. Parmaklarım demire daha sıkı kenetlenirken dengem her an bozulacak gibiydi. "Avukat!" Karşı taraftan yükselen tok sesle herkes bir anda olduğu yerde dondu. Başımı çevirdiğimde, bahçenin ortasında duran Karan'la göz göze geldim.

Sonunda geldin.

Ne korumalar hareket etmeye devam etti ne de ben. Karan, evin merdivenlerinde dimdik duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, yüzünde okunması imkânsız bir ifadeyle beni izliyordu. Alaycı bir gülümsemeyle dudaklarımı kıvırdım. "Sonunda teşrif edebildiniz." dedim. Demir kapının üzerinden sert bir inişle atladım. Ayaklarım yere değer değmez doğruldum ve üzerimdeki buruşmuş elbiseyi düzelttim. Karan tek kelime etmedi.

Sadece korumalara kısa bir bakış attı.

O bakış bile yeterliydi.

Korumalar sürgülü demir kapıyı açmak için hemen harekete geçti. Sürgülü demir kapılar ağır ağır açılırken yerde bıraktığım topuklu ayakkabılarımı aldım. Duvara yaslanıp ayağıma geçirdikten sonra doğruldum.

Kapı sonuna kadar açılır açılmaz doğruca Karan'a doğru yürümeye başladım. Merdivenlerin başında, her zamanki gibi dimdik duruyordu. Ne yüzünde bir şaşkınlık vardı ne de öfke... Sanki az önce kapısına tırmanan ben değilmişim gibi sakindi. Dudaklarımı alaycı bir gülümseme sardı. "Beni özlemişsindir diye düşündüm." dedim. Karan ise tek bir mimik bile göstermedi. Şakadan anlamıyormuş gibi değil...Sanki şaka diye bir kavram hayatında hiç var olmamış gibi yüzü ifadesizdi.

"Neden geri döndün?" dedi. Kollarını göğsünde birleştirerek beni baştan aşağı süzdü. Üzerimdeki hâli merak ediyor gibiydi; sanki bu duruma nasıl geldiğimi anlamaya çalışıyordu. Sorularını duymazdan geldim. "Sigaran var mı?" dedim, konuyu değiştirerek. Elini ceketinin cebine attı. Sigara paketini çıkarıp bana doğru uzattı. Merdiven basamaklarından birkaç adım inerek paketi bana verdi. Elimden alıp içinden bir dal çıkardım ve mermerden yapılmış soğuk basamaklara oturdum.

Bu kez diğer ceketinin cebini karıştırıp çakmağı çıkardı. Ardından ceketini omuzlarımdan düşmeyecek şekilde üzerime bıraktı. Hareketindeki sakinlik, az önce yaşanan kargaşayla tamamen tezat oluşturuyordu. Hiçbir açıklama yapmadan yanıma geçti ve soğuk mermer basamaklara oturdu.

Elimdeki sigara paketine uzandı. İçinden bir dal çıkarıp kendi sigarasını yaktı. Duman dudaklarının arasından yavaşça yükselirken çakmağı bana uzattı. Parmaklarımız kısa bir an birbirine değdi. Hiçbir şey söylemeden çakmağı elinden aldım ve kendi sigaramı yaktım.

Sigara dumanını ciğerlerime çektim. Birkaç saniye tuttuktan sonra başımı hafifçe kaldırıp dumanı havaya bıraktım. "Senin avukatın olmaya devam edeceğim." dedim. Bu sözlerim onu rahatsız etmiş olacak ki yüzündeki sakin ifade bir anda sertleşti. "Hayır." dedi, kesin ve tartışmaya kapalı bir ses tonuyla. Sigarasını yeniden dudaklarının arasına götürüp derin bir nefes aldı. "Dün nereye kayboldun?" diye sordu. Sesi umursamaz gibiydi ama bakışlarının ardında başka bir şey vardı. Merak ediyordu...Yine de bunu belli etmeyecek kadar gururluydu.

Dudaklarımı bir birine bastırdım “Uzun bir süre yürüdüm ve yolumu buldum.” Dedim yüzümü yumuşatarak ona baktım. Bakışlarını benden uzaklaştırıp gökyüzüne baktı “Bu hava da mı?” Dedi hala gözleri gökyüzündeydi. Yutkundum. Onaylarcasına başımı salladım.

Bunu ona yapmak istemiyordum ama mecburdum.

Sigarasını yarıda kesip yere bıraktı. Ayağının ucuyla söndürdükten sonra ağır hareketlerle merdiven basamağından ayağa kalktı. Üzerindeki pantolonu düzeltti. Elini bana tereddüt etmeden uzattı.

Ona ihanet ediyorum, bu ne kadar doğru ?

Bir an gözlerimi eline çevirdim. Beni kaldırmak için uzattığı o el, içimdeki tüm kararsızlığı daha da büyütmüştü. Sigaramdan son bir nefes daha çektim. Kalanını söndürüp kenara bıraktım. Onun uzattığı eli tutmak yerine kendi gücümle merdiven basamağından ayağa kalktım.

"Aç mısın?" dedi, merdivenlere bir adım attıktan sonra bana dönerek. Bakışlarım istemsizce karnımdan gelen gurultuya kaydı. Beni ele veren o küçük sesle içimden söylenirken başımı kaldırdım. "Evet." dedim. Ardından merdivenlere bir adım daha attım.

Giriş kapısına geldiğimde buranın daha önce geldiğim ev olduğunu yeni fark ediyordum. İçeri adımımı attığım anda önce keskin bir odun ve deri kokusu karşıladı beni. Ardından ağır ama rahatsız etmeyen, sıcak bir koku yayıldı etrafa. Karan'ın kendisi gibiydi...

Yaklaşması zor, unutması imkânsız.

Arkamdan gelen ayak sesleriyle duraksadım. Karan yanıma kadar gelmişti. "Ne bekliyorsun, davetiye mi?" dedi. Eliyle içeri geçmemi işaret ederken yüzündeki o her zamanki soğuk ifade yerini koruyordu. Hole doğru ilerlemeye başladım. Karşıdaki kapının ardından birkaç kadın göründü. İçeriden çıkıp geçerken kısa bakışlarla beni süzdüler.

Karan giriş kapısını kapattı. "Meryem Hanım." dedi. Ses tonundaki mütevazılık dikkatimi çekmişti. Onu ilk kez böyle duymuştum; ne sertti ne de mesafeliydi. Önümüzdeki kapıdan orta yaşlı bir kadın çıktı. "Buyurun Karan Bey." dedi Meryem Hanım.

Karan sakallarını hafifçe kaşıdı. Bir süre düşünceli bir şekilde bekledikten sonra bakışlarını bana çevirdi. "Ne yemek istersin?" dedi.

Gözleri kısa süreliğine benimle Meryem Hanım arasında gidip geldi. Sanki cevabı benden değil, onun hazırlayacağı yemeğe göre şekillendirmek istiyordu.

"Eğer zahmet olmayacaksa... tost olabilir." dedim, gözlerimi bir an yere indirerek. "Kaşarlı..." Sözümün sonundaki çekingenlikten ben bile rahatsız olmuştum. Meryem Hanım ise yüzünde yumuşak bir tebessümle bana baktı. "Ya da ben yaparım. Malzeme varsa..." dedim aceleyle.

Yer yarılsa da içine girsen, Duru.

Meryem Hanım tebessüm etti. "Ben hemen hazırlarım. Sizin zahmet etmenize gerek yok." dedi ve geldiği kapıdan yavaş adımlarla tekrar içeri girdi. Karan'ın boğuk bir kahkaha attığını duyunca başımı ona çevirdim. "Sen... ve tost." dedi, gülmesini bastırmaya çalışırken. Bir eliyle ağzını kapatmıştı ama omuzlarının hafifçe sarsılması onu ele veriyordu. Gözlerimi kısıp sinsice baktım. "Ne varmış bunda bu kadar gülecek?" dedim alaycı bir ses tonuyla. Karan başını iki yana salladı. "Saatlerce kapıma tırmanıp korumaları canından bezdiren kadın..." Kısa bir an durup bana baktı. "...sonunda kaşarlı tost istedi." Dudaklarımı büzdüm. "Ne bekliyordun? Havyar mı?" dedim umursamaz bir tavırla.

Yanımdan sessizce geçip açık duran geniş kapıdan içeri girdi. Ben de tek kelime etmeden peşine takıldım. Eşikten geçip mütevazi bir salona geçtik, iç acıcı bir dekorasyona sahipti. Beklenenin aksine.

Döşemenin üzerinde halı bile yoktu bu bir tek bana mı garip gelmişti.

Etrafımı dikkatle süzdüm. Buraya ilk geldiğimde gözüme çarpan, köşede duran anı fotoğrafları yine dikkatimi çekmişti. Karan ise bana etrafı incelemem için bilinçli olarak zaman tanımış gibiydi. En yakın koltuğa geçip sessizce oturdu. Dirseklerini dizlerine yaslamış, bakışlarını üzerimden bir an bile ayırmadan beni izliyordu. Ben ise hâlâ ayakta duruyordum.

Bej renkte ki duvarlar, ceviz ağacından yapılmış mobilyalar ve her köşeye özenle yerleştirilmiş küçük dekorlar burayı bir malikâneden çok yaşanmış bir yuvaya benzetiyordu. Koltukların üzerine gelişigüzel bırakılmış bir battaniye, orta sehpanın üzerindeki birkaç kitap ve mutfaktan gelen hafif yemek kokusu, evin gösterişten çok huzuru tercih ettiğini anlatıyordu.

İncelememi sonlandırıp karşımdaki tekli koltuğa geçerek oturdum. Karan ise duvarda asılı duran saate göz gezdirdi. Sanki zamanı hesaplıyor, birini bekliyordu. "Nasıl buldun evimi?" dedi sonunda, bakışlarını saatten ayırıp bana çevirerek. Koltukta kendime rahat bir yer edindim. Yüzüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına iliştirdim. "Ev gibi hissettiriyor." dedim hafifçe gülümseyerek.

Cevabımın ardından birkaç saniye sustu. "İnsanlar buraya girdiğinde bir hücre değilde, bir ev görsün istedim." dedi sakin bir sesle. Başını usulca kapıya çevirdi. "Benim birazdan çıkmam gerek." dedi. Parmaklarını sakallarında gezdirirken kısa bir an duraksadı.

"Bu evi kendi evin gibi gör." Bakışlarını yeniden bana çevirdi. "Yukarıda duş alabileceğin bir oda var. Bilge'nin de sana olabilecek birkaç kıyafeti duruyor." Dedi.

Son cümlesini söylerken sesi her zamanki gibi sakindi. Ne bir iyilik yapıyormuş gibi davranıyordu ne de karşılık bekliyormuş gibi...

Başımı usulca salladım. "Telefonunu kullanabilir miyim?" diye sordum. Bu sözler ağzımdan utana sıkıla dökülmüştü. Birkaç saniye düşündü. Ardından başını çevirip sehpanın üzerindeki ev telefonunu işaret etti. "Oradan arayabilirsin." dedi. Koltuktan doğrulup ayağa kalktı. Telefonunu bana vermeye niyeti yoktu. Güveniyordu belki...ama tedbiri elden bırakacak kadar değil.

Koltuktan ayağa kalktım. Bakışlarım istemsizce komodinin üzerindeki ev telefonuna kaydı. Birkaç adımda komodine ulaştım. Ev telefonunu elime alıp numarayı dikkatlice tuşladım. Parmaklarım son tuşa dokunduğunda arama düğmesine bastım. Karan sessizce arkasını döndü. Beni konuşurken rahatsız etmemek istercesine salondan çıktı. Tam eşiği geçecekken durdu. Derin bir nefes aldıktan sonra adımlarını atmaya devam etti.

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra karşı taraftan ahize açıldı. "Kimsiniz?" dedi, şiveli bir kadın sesi. Boğazıma koca bir düğüm oturdu. Yutkunarak nefesimi toparlamaya çalıştım. "Benim, anne..." dedim kısık bir sesle. Annem birkaç saniye sustu. "Duru... Seni o kadar çok aradık ki." dedi. Sesi ne öfkeliydi ne de sakindi. Daha çok, günlerdir içinde biriktirdiği endişeyi bastırmaya çalışan bir annenin sesiydi. "Sonra Deniz aradı. Senin iş gezisinde olduğunu söyledi." dedi. Cümlesinin sonunda sesi titredi; ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi. Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırdım. "Evet... İl dışındayım." dedim. Yalan söylemekten nefret ediyordum.

Ama içinde bulunduğum bataklığı annem bir bilse... Belki de ilk otobüse atlayıp tekrar beni almaya gelirdi.

Telefonu sıkıca kavramıştım. O sırada kapının eşiğinde beliren Meryem Hanım, elindeki tepsiyle bir an duraksadı. Telefonda olduğumu görünce hiçbir şey söylemedi. Yüzünde anlayış dolu bir tebessüm belirdi. Sessizce yanıma kadar gelip tepsiyi sehpanın üzerine bıraktı. Ardından, "Acele yok." der gibi başını hafifçe sallayıp usulca odadan çıktı.

Zihnimi telefonda ki sese odakladım “Abin bugün aradı.” Dedi suskunca. Karnımda oluşan o ısrarcı kötü his belirdi “Onu ne zaman görmeye gideceğini sordu.” Sesinde ki o kopuşu iliklerime kadar hissettim. “İstanbula döndüğümde abimi görmeye gideceğim.” Dedim, verdiğim sözü kendime de tekrar eder gibi.

Sesim sakindi ama içimde her şey tek tek yıkılıyordu.

Bu konuşmanın bir an önce bitmesi gerektiğini fark ettiğimde “Kapatmam gerek anne. Arabuluculuk dosyasına göz gezdirmem gerek.” Dedim belimi komodine yaslayarak etrafa bakındım “Tamam kızım.” Dedi o da anlamıştı konuşmayı bitirmek istediğimi.

Kızma bana annem…

"Kendine iyi bak." dedim. Sesimdeki kırılganlığı gizleyememiştim. Telefonu güçlükle kapatıp komodinin üzerine bıraktım. Komodinden uzaklaşıp az önce oturduğum tekli koltuğa doğru yöneldim. Tam o sırada kapı eşiğinden yaklaşan ayak seslerini duyunca başımı o tarafa çevirdim. Gelen Meryem Hanım'dı. Elinde tuttuğu kutuyu ancak eşiği geçip içeri girdikten sonra fark edebilmiştim.

Bana doğru kutuyu uzatarak, "Karan Bey bunu size vermemi istedi." dedi. Gözlerim elindeki kutuya kaydı. Ne olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Telefondu.

Gülümsedim. "Teşekkür ederim." dedim. Bu kadarı fazlaydı. Daha birkaç dakika önce telefonunu vermemişti, şimdi ise bana sıfır bir telefon gönderiyordu. Telefon kutusunu elime aldım. Meryem Hanım ise başka bir isteğim olup olmadığını sorar gibi sessizce bana bakıyordu. Sanki tek bir sözümü bekliyordu.

"Tostla doyacağınıza emin misiniz?" dedi, parmağıyla masanın üzerindeki tepsiyi işaret ederek. Başımı onaylarcasına sallayıp tebessüm ettim. "Yeter bana." dedim. O da başını hafifçe salladı. "Yemeğinizi bitirdikten sonra bana seslenin. Sizi kalacağınız odaya götüreyim." dedi ve kapının eşiğini sessizce geçip odadan ayrıldı.

Elimdeki kutuyu masanın üzerine bıraktım. Tekli koltuğa geçip rahatça yaslandım. Tepsiyi dizlerimin üzerine çektim. Tostun yükselen sıcak kokusunu derin bir nefesle içime çektim. İştah açıcı görünüyordu. Elime alıp küçük bir ısırık aldım. Açlığımı ancak o an fark edebilmiştim.

Tostu tabağa bırakıp masanın üzerindeki telefon kutusuna uzandım. Tırnağımla jelatini dikkatlice kaldırdım. Geniş ekranlı telefon kutunun içinde tüm sadeliğiyle duruyordu. Kutuyu kenara bırakıp telefonu elime aldım. Güç tuşuna bastığım anda ekran aydınlandı. Sim kartı çoktan takılmıştı.

Kaşlarımı çattım. Karan bunu ne ara hazırlatmıştı ? Tam o sırada telefon elimde hafifçe titredi. Gelen bildirim sesi salondaki sessizliği bozmuştu.

Bilinmeyen Numara.

"İyi iş, Avukat. Şimdi sıradaki görevin delilleri bulmak."

— B.H

Parmaklarım ekranın üzerinde donup kaldı. Uğursuz, yeni numaramı bile bulmuştu…

Devam Edecek…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.