Gece, İstanbul’un üzerine simsiyah bir örtü gibi çöktüğünde, şehrin ışıkları bile yeraltındaki gölgeleri gizlemeye yetmiyordu. Bu gölgelerin en büyüğü ve en tehlikelisi ise tek bir ismin etrafında toplanmıştı: Ege Karahan.
Lüks bir gökdelenin en üst katındaki camın önünde dikilen Ege, viski bardağını hafifçe sallarken şehri izliyordu. Keskin yüz hatları, soğuk bakışları ve tavizsiz tavrıyla o, sadece bir lider değil; bu karanlık imparatorluğun tek hakimiydi. Karahan ailesinin başındaydı ve onun koyduğu kurallar, bu şehirde yazılı kanunlardan çok daha geçerliydi.
Sessizliği, kapının hafifçe çalınması bozdu. İçeri giren kişi, Ege’nin çocukluğundan beri yanından ayırmadığı, en güvendiği adamı ve sağ kolu Arda Yılmaz’dı. Arda, soğukkanlı yapısı ve stratejik zekasıyla ailenin beyni konumundaydı.
"Ege, limandaki sevkiyat tamamlandı," dedi Arda, düz bir ses tonuyla. "Ancak bir sorunumuz var."
Ege arkasını dönmeden, "Sarp halletmedi mi?" diye sordu.
Gölge gibi Arda’nın arkasından öne çıkan Sarp Kaya, çatık kaşlarıyla adımı tamamladı. Sahadaki tüm sıcak operasyonların, güvenliğin ve gücün başındaki isim olan Sarp, belindeki kılıfı hafifçe düzeltti. "Sevkiyat alanında bizi izleyen birileri vardı patron. İzlerini kaybettiler ama yalnız değildik."
Ege yavaşça arkasını döndü. Tam o sırada odaya, elindeki tabletle Mete Aksoy girdi. İstihbarat ve lojistiğin başındaki Mete, her zamanki gibi soğukkanlıydı. "Kamera kayıtlarını inceledim. Rakip çetelerin işi değil," diyerek tableti masaya bıraktı. "Basın."
Odadaki havanın bir anda ağırlaştığını hisseden Kaan Güneş de söze girdi. Karahan organizasyonunun milyon dolarlık finansal ağını ve ticari ilişkilerini yöneten Kaan, takım elbisesinin düğmesini iliklerken derin bir nefes aldı. "Borsadaki ve şirketlerdeki adımlarımızı bir süredir sıkı takip eden bir gazete var. Eğer bu haber basına sızarsa, aklama süreçlerinde sıkıntı yaşarız Ege."
Ege, masasının arkasındaki koltuğuna oturdu. Bardağını masaya bıraktı ve keskin gözlerini Mete’ye dikti.
"Kim bu gazeteci?"
Mete tableti ekrana yansıttı. Ekranda, genç ve kararlı bakışlara sahip bir kadının fotoğrafı belirdi.
"Arya Arslan." dedi Mete. "Şehirdeki karanlık ilişkileri ve senin adının geçtiği her olayı takıntı haline getirmiş bir araştırmacı gazeteci. Tehlikenin farkında ama geri adım atmıyor. Bu gece limanda olan da oydu."
Ege, ekrandaki fotoğrafa uzun uzun baktı. Arya Arslan, gerçeğin peşini bırakmayan, korkusuz ve idealist bir haberciydi. Karahan İmparatorluğu’nun surlarında çatlak arayan tek kişiydi.
Ege Karahan’ın dudaklarında belirsiz, tehlikeli bir tebessüm belirdi.
"Demek karanlıktan korkmayan bir gazetecimiz var..." dedi Ege, Arda’ya bakarak. "Ona neyle oynadığını öğretin. Ama zarar vermek yok... Şimdilik."
Aynı dakikalarda, şehrin diğer ucundaki küçük bir gazete bürosunda Arya Arslan, bilgisayarının başında limanda çektiği fotoğrafları inceliyordu. Gördüğü şeyler hayatını tehlikeye atacaktı, biliyordu. Ama Arya’nın geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Ege Karahan’ın kurduğu bu karanlık dünyayı yıkmak onun tek hedefiydi.
Karanlık ve aydınlık, ilk kez bu kadar yakın bir çatışmanın eşiğindeydi.










