İçeriğe geç

SİYAH LOTUS

Bölüm 1 · 5 dk okuma

SİYAH LOTUS

Bölüm 1

Verilmiş Söz

Kalabalık ailelerde sıcacık ortamlar olurdu, öyle değil mi? Etrafta koşuşturan ve kahkaha atan çocuklar, evin anne ve babasına neşe verirdi. Kardeşlerden biri düştüğünde, diğeri onun dizini üflerdi. Gofretler tam hizasından kırılarak paylaşılırken şişedeki o birkaç yudum içecek bile eşit şekilde paylaştırılırdı bardaklara.

Öyle olurdu, değil mi?

Öyle olmalıydı.

Peki ya, benim ailem bunun için yeterince kalabalık mı değildi? Dokuz kardeş, bir anne ve bir baba. Mutlu olmak için yeterli bir sayı değil miydik ya da mutluluk mu bize yetmiyordu?

Tırnaklarımın etime zaten battığını hissediyordum ama düşüncelerim durmadan arttıkça taşıdığım poşeti biraz daha sıktım. Yirmi iki yaşıma gelmiştim ve yetişkinler arasından sayılırdım fakat o küçük Nurdan'ın sessiz bırakılmaya zorlanan kırgınlıkları, hâlâ daha gökyüzünde patlayan bir gürültü gibiydi içimde. Doğduğum bu köyde, son beş yılda önceki yaşlarım kadar bulunmasam da bu mahalleden içeriye her girişimde, hiçbir zaman doğru cevapları bulamadığım bu sorular zihnime uçuşurdu. Daha da doğrusu, sesleri artardı. Neydi bizi diğer aileler gibi yapamayan? Hiçbir zaman hatırlama olayını yaşayamamıştım, çünkü hiçbir zaman unutamamıştım bile.

Zaten hangi zihin unutmayı başarırdı ki?

Evime daha da yaklaştığımda, bana bakan birkaç komşumla karşılaşsam da sessiz bir iletişim oldu sadece. Gözler baktı, diller sustu.

Artık iyice yaklaştığımda, şaşırmayacağım ve sorgulamayacağım da bir ses yükseldi evden. Annem bir şeyler için kızıyordu. Biraz bekledim. Babamın ondan da üstün çıkan bağırışı olmadığına göre evde değildi büyük ihtimalle. Derin bir nefes girdi dudaklarımdan içeriye. İnsan, çalışma hayatından aldığı izin sonrası eve dönüşünde babasını görmeyecek diye mutlu da oluyormuş meğer... Oysa birbirimizi özlememiz gerekmez miydi?

Kapıdan içeriye gireceğim sırada en küçük erkek kardeşimin, mavi önlüğüyle birlikte eşiğin hemen önünde durmuş şekilde öylece ileriye baktığını fark ettim. Kocaman açılmış gözleri, hem ben gibi alışmış hem de masum kalbindeki korkuyla bakıyordu tartışmada bulunanlara. Üzerine vuran ışığı bedenim kestiğinde, dönüp bana baktı. Sarılabilirdik o an fakat o, geriye çekilip ardıma geçmeyi tercih edince, aniden kendi küçüklüğüm resmedildi gözlerimin önüne. Büyükler tartışırken küçüklerin kalbi de en az onlar kadar şiddetli bir sesle vuruyordu göğüs kafesinin tam ortasına.

Alışmış diye düşünüyordum ya, aslında güçlü durmak adına söylenilen bir sözden başka bir şey değildi o. Küçük çocuklar, büyüklere asla alışamazlardı. Büyükler öyle sanırdı...

Ben geldim, diyerek kocaman gülebilmek isterdim tam şu anda fakat, "Ne bu kavga yine?" diyerek haber verdim gelişimi.

Annem, başına bağladığı yazmasını tek eline aldığında, dönüp bana baktı. Ne gözleri yumuşadı ne de sertçe sıktığı dudakları. Bakışları biraz sonra elimdeki poşete kaydığında, "Yine neye savurdun üç kuruşunu," diye bir sitem yolladı.

Çıkardığım ayakkabılarımdan sonra içeriye geçerken, "Alsak da suç almasak da," diye cevap verdim ona. Sesim ister istemez yüksek çıkıyordu ki zaten az evvel bahsettiğim o alışkanlık, yetişkin olarak üzerimizdeydi zaten. "Çalıştım aldım, getirdim. Getirmemeli miydim?" Bakışlarımdaki hitap kendini benden kopardığında, söylenmeye devam ederek mutfağa doğru ilerleyince, bu kez kız kardeşime çevirdim yönümü. "Ne oldu yine? Neden bağırıyordunuz?"

"Aman abla ya!" diye bir sitem yolladı elini gelişigüzel sallarken. "Sanki bilmiyor musun, her şeyden hemen tartışma türediğini." Sonra o da diğer odaya geçti. Ne bir hoş geldin alabildim ne de gülen bir yüz... Bir şeylerin değişeceğine inanmak istiyordum oysa.

Arkamı döndüğümde, Ayberk'in hâlâ daha orada olduğunu görünce, bir tebessüm çizdim yüzüme. Elbette tartışmalar yaşamamış, her zaman orta yolu bulup, herkesi sakinleştiren kişi olamamıştım, buna fırsat dahi yakalayamamıştım ama kendime verdiğim bir söz vardı benim. Ben, anne, babam gibi olmayacaktım hiçbir zaman. Herkes yaşadığını yaşatıyordu ama ben, yüksek hızla gelen bu kargaşa trenini durdurmak istiyordum. Sevdiğim adamla bir yuva kurduğumda, çocuklarımıza en güzel şekilde yaklaşmak hayalimdi. Tam şu anda küçük yüreğinde büyük korkuyu, titreyen gözlerine resmeden kardeşim de hayallerimin bir parçasıydı. "Ayberk," diye çağırdım onu. Elimdeki poşeti hafifçe salladığımda, "Bak senin için bir şey aldım," dediğim an, bu kez bir çocuğa en çok yakışacak ifadeye büründü. Kocaman bir tebessüm ve bu manzaraya ışık olan parıldayan gözleri. Yanıma geldiğinde, "Yaser nerede? Ona da bir tane götür,” dedim son olarak.

"O, arkadaşlarıyla maç oynamaya gitti."

"Sen neden gitmedin?"

"Uzaktaymış." Kısa bir cevap sırasında omuz silkti. Yarım yamalak açtığı çikolatasının kabuğunu sıyırmaya çalıştı, daha sonra pes edip dişleriyle ısırdı.

"Tamam ablacığım, dökmeden ye. Tamam mı?" Saçlarını sevdim usulca.

Poşeti, kardeşlerimle kaldığım odaya götürdüğüm sırada Nurcan'ın kitaplarının başında çalıştığını gördüm. Dokuz kardeşten dördü evlenerek bu evden gitmişti. Kalan beşimizin son ikisi ise gitmeyi düşünecek kadar büyük değillerdi henüz. Diğerlerimiz ise gitmek için bir şekilde uğraşıyordu. Nuray ve Nurcan'ın aksine ben, bunu evlenerek yapacaktım. Diğer dördü gibi. On yedi yaşımda başlayan sevdam, altıncı yılının içindeydi. İlk zamanlar bu ilişkinin içinde olduğum için moraran bedene sahiptim. Normal bir insanın yerle bir olacağı, psikolojiyi en sert tokmaklarla parçalayan sözleri sıralayamazdım bile... Ama her zaman yaptığım gibi direndim ve dimdik durdum. Artık onlar da seviyordu Mahir'i. Hatta çoğu zaman öz kızlarından bile çok seviyor gibiydiler... Yumuşak bakışlar, hoş sözler...

Tüm bunlara rağmen kendime verdiğim sözde durabildiğim için kendimi takdir ediyordum da. Tanıdığım çok kişi kaçarak evlenmeyi tercih etse de ben, bu evden gelinlikle, ailemin rızasını alarak, onlara yüz çevirmeden çıkmak istiyordum. Ve artık zaferime bir aydan da az kalmıştı...

Poşetin içindeki çeyizlik parçaları çıkardığımda diğerlerinin arasına koydum dikkatlice. Konfeksiyon fabrikasından kazandığım aylık kazançlarımla düzenlemeye aldığım çeyizimle, Mahir'le kuracağımız yuvanın hayali bana en güzel desteği veren şeydi. Onun hoş sözleri, destekleyici tavırları, güzel jestleri... Hayatın benden çaldığı her şey yerine verdiği bir özür gibiydi. Alamadığım tüm sevgi açlığımı, bana doyasıya veriyordu...

"Abla," diye bir ses geldi düşüncelerimin ortasında. O an, paketli eşyalara bakakaldığımı fark edince aniden titrediğimi hissettim. Mırıltılı bir cevap verdikten hemen sonra, "İki hafta kaldı senin de evlenmene, değil mi?" dedi Nurcan.

"Evet." Düşüncesiyle bile gülümsedim. "Sonunda artık evleniyorum ben de."

"Melda Abla'mdan sonra sen, sonra Nuray Abla'm da durmaz herhalde."

"Nasibi varsa evlenir kızım. Bir gün sen de evleneceksin."

"Ondan demiyorum."

"Neyden ya?"

"Ne bileyim? Kalabalıktık şimdi bayağı azaldık. Yaser'le Ayberk küçük zaten. Nuray Abla'mla bir ben kaldık."

Canının sıkkın olduğu ses tonundan öteye gözlerinden belliydi. Biraz evvel annemle tartışan Nuray'ı düşündüm. Birbirleriyle anlaşamayan kardeşler olsak da günün sonunda aynı yatağın içinde beden ısılarımızı paylaşırdık. Durum her ne olursa olsun üzülmüyor da değildi insan. "İyi yanından bak," diye başladım sözlerime. Aklını dağıtıp onu biraz olsun güldürmeyi istedim. "Farklı farklı yerde evli ablaların var. Hepsini ayrı ziyaret etsen oldukça güzel gezmiş olursun."

"Okul varken mi?"

"Olmadığı günlerde gel sen de. Onu da mı ben söyleyeyim?"

Güldü. Herhangi bir şey daha söylemeden yeniden önüne döndüğünde, kalkıp mutfağa geçmeden evvel camdan dışarıya taşıdım bakışlarımı. Mavi gökyüzünde uçuşan kuşlar, söyledikleri şarkılar... Ağaçlardaki yaprakların rüzgarın etkisiyle birbirleriyle alkış tutmaları... Böylesine bir hayat için çok renkli olan onlar mıydı, yoksa renkli hayatta böylesine karanlık kalan bizler miydik cevap vermesi zordu.

Fakat kendime verdiğim ve uğrunda çabaladığım bir yanıt vardı ki, ben bana yapılan her şeye rağmen hak ettiğim o hayata elbet kavuşacaktım. Mahir'le yeni bir hayata başlayıp, aldığım tüm yaraları teker teker iyileştirecektim.

Bölüm sonu

18 yorum