Balo salonunun uğultusu, ağır parfüm kokuları ve sahte gülümsemeler bir süre sonra Lara’nın göğsünü daraltmaya başlamıştı. Gökhan, iş dünyasından birkaç önemli isimle konuşurken Lara, gürültüden sıyrılmak adına yavaşça arka bahçeye açılan Fransız kapılara doğru süzüldü.
Gecenin serin havası, açık sırtına temas ettiğinde derin bir nefes aldı. Malikânenin devasa bahçesi loş ışıklarla aydınlatılmıştı. Havuz kenarındaki mermer sütunlara doğru yürürken adımları topukluların üzerinde hafifçe yavaşladı.
"Tek başına kalmak senin gibi bir kadın için fazla tehlikeli değil mi?"
Lara arkasını döndüğünde, içkinin etkisiyle gözleri kaymış, sosyetenin şımarık mirasçılarından Alp’i gördü. Adamın dudaklarında mide bulandırıcı bir tebessüm vardı.
"Yalnız kalmak benim tercihimdi," dedi Lara, buz gibi bir sesle. Yanından geçip salona dönmek istedi ama Alp hızlı bir hamleyle yolunu kesti.
"Hadi ama Lara, Gökhan’la oynadığınız bu tiyatroya gerçekten inandığımızı mı sanıyorsun?" dedi Alp, cüretkar bir tavırla Lara’nın çıplak omzuna elini uzatarak. "Karahan’ın soğukluğundan sıkıldığında, eğlenmeyi bilen birine ihtiyacın olacak."
"Elini derhal çek," dedi Lara, gözlerinden alev fışkırarak. Adamın bileğini itmeye çalıştı ama Alp adamakıllı alkollüydü ve tutuşunu sertleştirdi.
"Çekmezsem ne olur?"
Sözü bittiği an, gecenin karanlığını yaran sert bir kemik sesi yankılandı.
Gökhan’ın devasa gölgesi bir fırtına gibi araya girdi. Alp’in yakasını kavradığı gibi mermer sütuna savurdu. Bir saniye bile beklemeden, sağ yumruğunu adamın çenesine indirdi. Alp yere kapaklandığında Gökhan hırsını alamamış gibi adamın üzerine yürüdü, yakasından tutup tekrar kaldırdı ve ikinci bir yumrukla havuzun kenarındaki çimlere serdi.
"Gökhan! Dur, yeter!"
Lara dehşetle ileri atıldı. Gökhan’ın gözü tamamen kararmıştı; çenesindeki kaslar seğiriyor, nefesi bir boğa gibi çıkıyordu. Lara iki eliyle Gökhan’ın kaslı koluna sarıldı, tüm gücüyle onu geriye doğru çekti.
"Gökhan, lütfen! Bana bak, değmez!"
Gökhan, Lara’nın titreyen sesini duyunca bir an duraksadı. Gözlerindeki o kontrolsüz karanlık yavaşça dağılırken bakışları Lara’nın yüzüne kaydı. Yerde kanlar içinde kıvranan adama son bir nefretle bakıp Lara’ya döndü. Gökhan’ın sol kaşı patlamış, şakağından ince bir kan sızıyordu.
"İyi misin?" diye gürledi Gökhan. Sesi öfkeden kısılmıştı.
"İyiyim, sadece buradan gidelim," dedi Lara, adamın elini sıkıca tutarak.
Malikaneye döndüklerinde saat gecenin üçüydü. Salon loştu, sadece şömineden yansıyan zayıf bir turunculuk vardı.
Lara, banyodan getirdiği ilk yardım kutusuyla salona döndü. Gökhan, şöminenin karşısındaki geniş deri koltukta, ceketini ve kravatını çıkarmış, gömleğinin üst düğmelerini açmış halde oturuyordu. Sol elinin boğumları da kızarmıştı.
Lara koltuğun kenarına, Gökhan’ın tam karşısına diz çöktü. Tentürdiyotu pamuğa dökerken Gökhan’ın bakışları bir an olsun üzerinden ayrılmıyordu.
"Biraz canın yanabilir," diye fısıldadı Lara.
Pamuğu yavaşça Gökhan’ın patlayan kaşına bastırdı. Gökhan milim bile kıpırdamadı, gözünü bile kırpmadı. Sadece bakışları Lara’nın hafifçe aralanmış dudaklarına ve endişeyle çatılmış kaşlarına kaydı.
"Senin için değerdi," dedi Gökhan, alçak ve pürüzsüz bir sesle.
Lara’nın eli bir anlığına duraksadı. İkisinin arasındaki hava bir anda ağırlaştı. Pamuğu kenara bırakıp eline yara bandını aldı. Yüzleri o kadar yakındı ki, Lara adamın sıcak nefesini kendi teninde hissedebiliyordu. Yara bandını yavaşça yapıştırırken parmak uçları Gökhan’ın elmacık kemiğine teğet geçti.
"Çok tehlikelisin," dedi Lara, sesi fısıltıdan farksızdı. "O adama o şekilde vurmamalıydın."
Gökhan sağ elini kaldırıp Lara’nın çenesini narin ama kaçamayacağı bir kesinlikle kavradı. Başparmağıyla Lara’nın alt dudağını hafifçe okşadı. "Biri sana dokunmaya kalkışırsa, kim olduğu umurumda olmaz Lara. Bunu öğrensen iyi edersin."
Aralarındaki elektriklenme odadaki tüm soğukluğu yok etmişti. Kalplerinin ritmi şöminedeki odunların çıtırtısına karışıyordu. Lara kaçmak istemedi. İlk defa bu yakınlıktan korkmuyordu.
Gökhan elini gevşetip arkasına yaslandı ama Lara’nın elini bırakmadı. Parmağındaki yüzükle oynadı yavaşça.
"Neden böylesin?" diye sordu Lara, dizlerinin üzerinde durmaya devam ederek. Başını Gökhan’ın dizine yasladı. "Neden herkese karşı buz gibi bir duvarsın da, söz konusu ben olunca fırtına koparıyorsun?"
Gökhan derin bir nefes aldı. Bakışları şöminedeki aleve kaydı, gözlerinde yılların birikmiş yorgunluğu belirdi.
"Çünkü o duvarları örmezsem, ayakta kalamam," dedi Gökhan. Sesi ilk kez bu kadar kırılgan ve dürüsttü. "Babam bana sekiz yaşımdayken ağlamanın zayıflık olduğunu öğretti. Bu ailede zayıf olursan, seni ilk yakınların ezer. Rüzgar da o yüzden arkamdan vurdu ya zaten... Ben kimseye güvenmemeyi seçtim Lara. Ta ki sen o şartlarla karşıma dikilene kadar."
Lara başını kaldırıp Gökhan’ın gözlerine baktı. O sert Karahan veliahdının arkasında, küçük yaşta büyümek zorunda kalmış bir çocuk vardı.
"Ben de güvenmem," dedi Lara yumuşakça. "Annem gittiğinde on iki yaşındaydım. Babam şirket için beni her zaman bir piyon gibi gördü. Bu yüzden kendime bir zırh ördüm. Siyah bir kuğu gibi... Kimse yaklaşamasın, kimse canımı yakamasın diye."
Gökhan eğildi, yüzünü Lara’nın yüzüne eşitledi. "İki yaralı insanın bir araya gelmesi tehlikelidir, Kuğu."
"Belki de iyileşmesi içindir," diye karşılık verdi Lara.
Gökhan’ın dudakları Lara’nın şakağına değdi. Uzun, derin ve sarsıcı bir öpücük kondurdu oraya. Ardından alnını Lara’nın alnına yasladı. İkisi de gözlerini kapattı. Ne yalanlar vardı artık ne de sahte anlaşmalar. Bu loş salonda, kan ve tentürdiyot kokusunun arasında sadece birbirinin ruhuna dokunan iki insan vardı.