Dağ evinin ahşap kokulu salonuna sabahın ilk ışıkları süzüldüğünde, şöminedeki közler çoktan sönmüştü. Lara, gözlerini açtığında başının altındaki yumuşaklığın battaniye değil, Gökhan’ın dizine dayalı kolu olduğunu fark etti. Adam bütün gece koltuğun dibindeki halıda diz çökmüş, kıpırdamadan onun uykusunu nöbet tutmuştu.
Lara hızla geri çekildi. Kalbi göğsünü zorlarken, Gökhan’ın uykusuz ama sarsılmaz koyu gözleriyle karşılaştı.
"Günaydın Kuğu," dedi Gökhan. Sesi gecenin pürüzünü taşıyordu.
"Sen... Bütün gece burada mıydın?" Lara’nın sesi kısıktı.
Gökhan cevap vermek yerine cebinden siyah, eski kumaş kaplı küçük bir kutu çıkardı ve masanın üzerine bıraktı. "O adrese gitmek istediğini biliyorum. Dün gezdirdiğin o şüphe kalbini kemirmeden de rahat etmeyeceksin. Kutunun içinde o evin anahtarı ve tapusu var. Karahanların geçmişiyle yüzleşmeye hazırsan, araç aşağıda."
Lara masadaki siyah kutuya baktı. Parmakları titreyerek kutuyu kavradı. İçindeki metal anahtar buz gibiydi.
Bir saat sonra iki araçlık konvoy, İstanbul’un dik yamaçlı, çam ağaçlarıyla kaplı ıssız bir tepesinde durdu. Karşılarında, yıllardır insan ayağı basmamış, sarmaşıkların sardığı ahşap bir dağ evi duruyordu.
Arabadan ilk inen Karan oldu. Arkadaki araçtan inen Defne ise gözlerini devasa malikaneden alamıyordu. Karan, Defne’nin yanına yaklaşıp çevreyi kontrol ederken mırıldandı: "Arkamda kalın. Burası düşündüğünüzden daha ıssız."
"Sen de her an savaşa girecekmiş gibi kasılmayı bırak," dedi Defne ama Karan’ın adımlarına yakın yürümekten de geri kalmadı. Karan’ın dünkü ceketini hâlâ sıkıca omuzlarında tutuyordu.
Gökhan, Lara’nın yanına gitti. Kapıyı açmak üzere olan kızın bileğini nazikçe tuttu. "Arkasında ne çıkarsa çıksın, ben senin arkandayım Lara. Bunu sakın unutma."
Lara başını salladı ve anahtarı kilide soktu. Paslı mekanizma gıcırtıyla döndü, kapı içeriye doğru ağır ağır açıldı.
Evin içi toz, rutubet ve yılların bıraktığı o ağır geçmiş kokusuyla doluydu. Lara adımını attığı an salondaki devasa tablonun önünde çakılı kaldı. Duvarda, henüz gençlik yıllarında olan annesinin ve onun yanında duran genç Ekrem Karahan’ın yan yana bir fotoğrafı duruyordu.
Lara dehşetle geriledi. "Bu... Bu nasıl olur?"
Gökhan tablonun yanındaki kilitli ahşap konsola yürüdü. Cebinden çıkardığı küçük bir bıçakla kilidi kırdı. Konsolun içinden sararmış dosya kağıtları ve eski bir ses kasedi çıktı.
"Baban sana gerçeğin yarısını anlattı Lara," dedi Gökhan, kasedi konsolun üzerindeki eski teybe yerleştirirken. "Annene ihanet eden sadece senin baban değildi. Benim babam Ekrem Karahan da o ihanetin ortağıydı. Ama sandığın gibi bir cinayet için değil..."
Teypten cızırtılı bir ses yükseldi. Ekrem Karahan’ın yıllar önceki sert sesi salonda çınladı:
"Bu kadını saklayacaksınız! Soyder şirketi batarsa Karahanlar da batar. Kızının ve kendisinin hayatı güvencede kalacak ama bu evden tek bir adım bile dışarı atmayacak!"
Lara gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Annesi öldürülmemişti; her iki aile tarafından ortak bir servet ve sır anlaşması uğruna buraya hapsedilmiş, ardından da izi kaybettirilmişti.
Gökhan, Lara’nın arkasına geçti. İki elini de kızın titreye omuzlarına koydu. "O mesajı sana atan Rüzgar’dı. Bizi birbirimize düşürüp babalarımızın günahlarıyla seni vurmak istedi. Ama bu tapu artık senin Lara. Bu evin altında yatan tek şey, iki ailenin kirlenmiş geçmişi."
Lara arkasını dönüp Gökhan’ın göğsüne tutundu. Yüzünü adamın ceketine gömdü. "Nefret ediyorum... Hepsinden nefret ediyorum!"
Gökhan kollarını kızın beline doladı, çenesini saçlarına bastırdı. "Ben de nefret ediyorum Kuğu. Ama ant olsun ki, o iki adama da bu geçmişin bedelini ödeteceğiz. Yan yana, birlikte."
Verandada duran Defne ve Karan, içerideki bu sessiz yıkıma tanıklık ederken aralarındaki mesafe biraz daha kapandı. Defne gözlerini silerken Karan, ilk kez mesafe kuralını bozup elini kızın sırtına koydu, ona güç vermek istercesine hafifçe sıktı.
Siyah Kuğu’nun zırhı kırılmıştı belki ama parçaları bu kez Gökhan’ın ellerinde yeniden bir araya geliyordu.