Batu Akdeniz - Eksik
Elaine - Fallen Star
Yedinci Ev - Anlat Ona
Labrinth, Zendaya - I'm Tired
Ciara - Paint It, Black
Keyifli okumalar 🖤✨
Ellerim beyaz karın içindeydi. Avuçlarımı kar birikintisine yaslamış, düştüğüm yerde öylece duruyordum. Başımı kaldırmıştım, aklıma kazımak ister gibi dikkatle bakıyordum annemin ölü bedenine. Ağlamıyordum, bir süredir ağlamıyordum. Ne kadar zaman geçmişti, kaç dakika olmuştu bilmiyordum.
"Anne," dedim bağırmaktan çatallaşmış sesimle. "Anne baksana bir."
Bir süre bekledim, tepki bekledim. Gelmedi.
"Anne bir şey diyeceğim..."
Belki duyardı beni. Belki gözlerini açıp gülümserdi bana.
"Şey... korkuyorum ben."
Sesim başkasına ait olmalıydı. Hatta şu anda karın içinde oturup tepkisiz bir şekilde biricik annesinin cesedine bakan da bir başkası olmalıydı. Ben olamazdım. Hayır, baktığım bu ölü beden de annem değildi. Olamazdı, bu mümkün değildi.
"Beni bırakmamışsındır değil mi? Korkuyorum da ben çok..."
Benim annem yapmazdı bunu bana. Benim annem bırakmazdı beni. Bu bir başkasıydı. Annem değildi. Annem olamazdı.
"Âlâ!" dedi arkamdan telaşlı, dehşet içinde biri. Bana doğru koşuyordu, botlarının ezdiği karın sesini duyuyordum. "Âlâ!" diye bağırdı tekrar.
Tepki veremedim. Gözlerimi annemden ayırmadım. Kara gömülen parmaklarımı oynatıp anneme gülümsedim. Boynu bükülmüştü. Hayatı boyunca sürekli büktüğü o boynunu ölürken de bükmeyi ihmâl etmemişti annem.
"Âlâ bana bak!" dedi Ediz önüme çömelip başımı tutarken. "Âlâ bana bak! Bana bak!"
Ediz beni ona bakmam için zorluyordu ama yapamıyordum. Gözlerimi annemden çekemiyordum. Onu bir daha göremeyecektim, biraz daha bakmak istiyordum.
"Âlâ!" diye bağırdı Ediz bana ulaşmaya çalışır gibi. "Bir şey yok, geçti, tamam mı? Bana bak! Yüzüme bak!"
Dehşet içindeydi. Ediz'in titrediğini hissedebiliyordum.
"Ediz baksana anneme," dedim aklımı kaçırmışım gibi gülümseyerek. "Melek olmuş, havada uçuyor."
Ediz başını çevirip bir kez daha anneme baktı ve saniyeler içinde hızla bana döndü. Başımı tutup beni sıkıca göğsüme bastırdığında kalbinin gürültüsünü duyabiliyordum.
"Melek olmuş Ediz," dedim, yüzüm göğsüne yaslandığı için boğuk çıkmıştı sesim. "Çekil önümden de bakayım. Melek olmuş annem."
•••
"İki yıla bir gece."
Sessizlik.
Derin, belirsiz, korkutucu, ölümcül, kara bir sessizlik.
Gözümü bile kırpmadan gözlerinin tam içine bakıyordum. Çenemi dikleştirmiştim ve tir tir titreyen vücuduma aldırmayarak kısa bir elbiseyle öylece duruyordum karşısında. Sonuçlarını hesaplamadan, düşünmeden, ölçüp biçmeden sunduğum bu teklife vereceği tepkiyi bekliyordum.
Teklifin ardından odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Karan gizleyemediği bir şaşkınlıkla ayaklarımın dibine düşen monta bakıyordu saniyelerdir.
Alnındaki kasların gittikçe kasıldığını görebiliyordum. Dişlerini sıktığı da şakaklarındaki hareketlenmeden anlaşılıyordu. Gözlerinde gördüğüm o alevler bakışlarıyla birlikte gittikçe kararıyordu.
"Sen..." dedi ve sustu. Bakışları ayaklarımın dibine düşen monttan üzerimdeki elbiseye çıktı; sonra yukarı tırmanıp gözlerime ulaştı. "Sen..."
"Al," dedim gözümden bir damla yaş düşerken. "Bu gece ne istiyorsan al benden. Sonra da bırak beni." Sesim de en az benim kadar acizdi.
Karan'ın bir kez daha yutkunduğunu gördüm. Sanırım onu gafil avlamıştım. Beklemiyordu. Bunu yapabileceğimi hiç düşünmemiş olmalıydı. Fakat ben eve dönmek için her şeyi yapacak hâldeydim tam şu anda.
"Hadi," dedim burnumu çekerek. "Durma. Sonra bırak beni."
Yüzü mümkünmüş gibi biraz daha gerildi ve gözlerinin rengi tamamen siyaha ulaştı.
Saçmalamayı hemen kesmen gerekiyor Âlâ. Saçmalamayı hemen kesmen gerekiyor! Kendine gel! Derhâl!
"Ne duruyorsun?" diye sordum. "İki yıla bir gece. Güzel teklif, değil mi?"
Başparmaklarımı elbisenin askılarına geçirdim ve omzumdan aşağı doğru sıyırdım. Karan'ın bakışları omuzlarıma kaydığı an yüzünde karanlık bir ifade belirdi.
"Sen ne yaptığının farkında mısın lan?!" diye kükrerken ayağa fırlayıp bana yöneldi. Takip etmekte zorlandığım bir hızla yanıma geldiğinde irkildim ama kaçmadım. Titreyen bedenimle dibime kadar gelişini izledim. Karşımda durduğunda öfkeden çenesi seğiriyordu. Kolumu sıkıca kavradı ve gözlerimin içine saf bir öfkeyle baktı. "Canına mı susadın sen?"
"Ne o?" dedim cayır cayır yanan bir ateş gibi görünen gözlerine bakarken. Başımı geriye atmam gerekmişti. "İstemediğini mi söyleyeceksin? Hepinizin derdi bu değil mi? Hepiniz bunu istemiyor musunuz? Eninde sonunda altına yatmamı isteyecektin zaten! Bu gece yap ve sonra bırak beni!"
Gözleri alev aldı. Boynunda beliren ağaç kökünü görebiliyordum. Nasıl ve ne ara olduğunu anlayamayacağım bir hızda beni duvara yasladı. Sırtım soğuk duvara çarparken öfkesini yüzüme çarpan nefesinden hissedebiliyordum.
"Bu mu senin kendine duyduğun saygı?" diye sordu dişlerinin arasından. "Bu mu senin kendine verdiğin değer? Bu mu lan!"
Kolumu bırakmış, bir elini başımın yanındaki duvara yaslamıştı. Burun burunaydık ve burnuma dolan kokusu, korkumun saklandığı yerden çıkmasına neden olmuştu.
Korksam da inatla gözlerinin içine bakmaya devam ediyordum. "Dayanamıyorum," dedim titrek bir sesle. Nefeslerim hızlanmıştı, kalbim ağzımda atıyordu. "Gitmek istiyorum."
"Ne yaşadın lan?" diye bağırdı. "Dayanamayacağın ne yaptım sana? Hiçbir şey yapmadım daha! Kar küredin lan kar küredin! Siktiğimin karını küredin sadece!"
Gözlerimi kapatıp başımı önüme eğdim. "Öldürseydin keşke," dedim gözyaşlarımın arasından. Yanaklarıma süzülen yaşların ardı arkası kesilmiyordu. "Sana söyledim... kardan, soğuktan nefret ettiğimi söyledim. Beni... beni dinlemedin." Sesim artık bir fısıltıdan ibaretti.
"Bu mu?" diye sordu öfkeyle. Başımı tekrar önüme eğerken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Karan göz temasımızı kesmemi reddederek iki parmağıyla çenemi sertçe kavradı ve başımı kaldırıp yüzümü yüzüne hizaladı. "Kardan, soğuktan nefret ediyorsun? Bu mu seni çıldırtan şey?"
"E-evet..." diyebildim sadece.
Başını iki yana sallayarak öfkeli bir şekilde güldü ve çenemi bırakıp birkaç adım geriledi. "Soğuktan nefret ediyormuş! Bu yüzden çıldırmış!" Kulaklarına inanamıyormuş gibi gülüyordu. Ellerini saçlarına geçirdi ve dalgalı saçlarının kısa tutamları parmaklarından kurtulurken hızla bana döndü. "Peki ya ben neyden nefret ediyorum, biliyor musun!?" diye bağırdı gür bir sesle.
Cevap veremedim. Ağzım kuruyordu. Ellerimi iki yanıma yasladım ve titreyerek arkamdaki duvara biraz daha sokuldum.
"Kaybettiğim zamandan!" diye bağırdı tekrar bana doğru ilerlerken. İşaret parmağını yüzüme doğrultmuştu. "Boşa giden her anımdan!"
Yutkundum ve dibime gelene kadar korku dolu bakışlarla onu takip ettim.
"Benden iki yılımı çaldın ve şimdi karşıma geçmiş bir saat kar kürediğin için sinir krizi geçiriyorsun, öyle mi?"
"Özür dilerim," dedim fısıltıyla. "Özür dilerim. Lütfen bırak beni, gideyim... benim bir suçum yok."
"Sen az önce bana ne teklif ettiğinin farkında mısın?" diye sordu dişlerinin arasından. Gözleri öyle vahşi bakıyordu ki beni birazdan öldürecekti sanki. Dişlerinin kırılacağını düşünmeye başlamıştım. "Sen ne bok yediğinin farkında mısın?"
Kesik bir nefes aldım ve gözlerine engel olamadığım o tereddütlü bakışlarla baktım. "İki yıl boyunca her gün yara alacağıma tek bir gece... tek bir geceyi terci-"
Karan yumruğunu duvara öyle bir geçirdi ki kemiklerinin sesini işittim. "Kes sesini!"
Korkuyla gözlerimi sımsıkı yummuş, başımı önüme eğmiştim. Âlâ adam evli ve sen hâlâ yatağına girmeyi teklif ediyorsun! Üstelik sen daha önce hiç sevişmedin! Kendine gel diye bekliyorum ama yok, tepemin tasını attırdın. Sus artık!
"Bu musun sen?" diye sordu aşağılar gibi. "İstediğini almak için bana karşı kadınlığını kullanabileceğini mi sanıyorsun? Neyim lan ben? Ne düşündün? Teklifini ağzım sulan sulana kabul mü edecektim?!"
"Ben..." dedim ama devamını getiremedim.
"Sen?" diye bağırdı Karan çıldırmış gibi. "Sen, sen, sen! NE SEN? NE?!"
Başımı kaldırıp ıslak kirpiklerimin arasından tekrar gözlerine baktım. "Git-gitmek istiyorum. Bunun için... her şeyi yaparım."
Öfkesini kontrol altına almaya çalışarak bir süre sustu, başını çevirip boşluğa baktı ve yeniden bana döndü.
"Seni her şekilde aşağılayabilirim, Âlâ. Aklına gelebilecek her şekilde aşağılayabilirim ama..." Sustu. Burnundan bir nefes verdi ve gözlerimin içine iğrenir gibi baktı. "Sence benim ihtiyacım var mı buna? Senin yatağıma girmene ihtiyacım var mı, Âlâ? Var mı söyle!"
Âlâ, Karan Bey'imiz ona abazan muamelesi yapmana birazcık alındı sanırım? Zira bayağı bayağı aşağılıyor şu anda seni...
Yutkundum ve başımı önüme eğdim. "Bırak beni gideyim... evime dönmek istiyorum... ihtiyacının olup olmaması umurumda değil! Bunun için ne gerekiyorsa ya-"
"Sus dedim sana!" Gözlerimi sıkıca yumdum. Bana bağırmasını istemiyordum, bana kötü davranmasını istemiyordum, bana bakmasını istemiyordum, yüzünü görmek istemiyordum, burada kalmak istemiyordum.
Karan yeniden kolumu kavradı ve beni hiç nazik olmayan bir hareketle kapıya doğru ilerletti. Gürültülü bir şekilde kapıyı açtığında adamları irkildi. İkisi de hızla başlarını önlerine eğip ellerini önlerinde birleştirdiler.
"Katı boşaltın!" diye bağırdı Karan herkesin titremesine sebep olacak kadar yüksek bir sesle. "Hiç kimse kalmayacak bu katta!"
Adamlar aldıkları emri aceleyle yerine getirirken Karan beni arkasından çekerek koridorda ilerletmeye başlamıştı. "Bırak beni!" diye bağırdım güçsüz bir sesle. "Bırak gideyim! Ben sana bilerek hiçbir şey yapmadım."
"Kes sesini!" diye tısladı. Bir odanın kapısına geldiğimizde kapıyı kırarcasına açtı ve beni içeri sokup çarparak kapattı.
Yatak odası. Beni yatak odasına getirmişti. Bunu yapacak mıydı? Az önce söylediklerinden sonra bunu gerçekten... gerçekten yapacak mıydı? Ne oldu? Teklif ederken gayet kendinden emin duruyordun Âlâ? Hatta ısrarcıydın da? Yatağı görünce aklın başına mı geldi?
Bir an nefes alamadım. Korku damarlarımda oluk oluk akarken panikledim ve elinden kurtulmaya çalıştım. "Bırak ne olur!"
Bana aldırmadı. Odanın içindeki başka bir kapıya yöneldi ve o kapıyı da sert bir şekilde açtı. Banyo. Geniş bir banyoydu burası.
"Karan!" diye bağırdım korkuyla. Gözlerim dehşet içinde irileşmişti. Kalbim göğüs kafesimden çıkmaya çalışıyordu. "Geri alıyorum! Teklifi geri alıyorum!"
Karan beni duymuyordu. Geniş, büyük duşakabine yöneldi bu sefer. Öylesine büyük bir hiddetle beni duşakabine soktu ve duvardaki dokunmatik ekranda bir şeyler yaptı. Şok içinde, korkuyla donup kalmıştım.
Önce derinlerden gelen boğuk bir ses duydum, sonra soğuğa yakın ılık su başımdan aşağı dökülüp tenime saplandı. Ateşim olduğu için bana karın içine düşmüşüm etkisi yaratan bu his karşısında çığlık attım ve yere çöktüm. "Soğuk!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. "Soğuk! Soğuk istemiyorum!"
"Ben gelene kadar bu suyun altından çıkmayacaksın," dedi tehditkâr bir sesle. "Duydun mu? Bir milimetre bile kıpırdamış olursan bedeli çok ağır olur."
Sonra bir hışım önce banyodan sonra da odadan çıktı. Titremelerim artık kontrol altına alamayacağım kadar şiddetliydi. Hıçkırıklarım artık çığlığa benzer nitelikteydi. Sesim kısılıp inceliyor, boğazımdan yükselen tuhaf sesler banyonun gri fayanslarında yankılanıyordu. Dizlerimi karnıma çektim ve başımı önüme eğip sarsılarak ağlamaya devam ettim.
"Gitmek istiyorum, gitmek istiyorum, gitmek istiyorum!"
Saçlarım, üzerimdeki elbise, hatta iç çamaşırlarım sırılsıklam olmuştu. Su canımı yakıyordu. Üzerime cam parçacıkları yağıyordu ve hepsi tenime saplanıyordu sanki. O kadar çok üşüyordum ki birazdan sadece bu yüzden bayılacaktım. İyi değildim. Hiç iyi değildim. Ruhum da bedenim de yaralıydı.
Beni soğuk suyun altına atıp gitmesinin üstünden ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum. Bedenim tamamen uyuştuğunda kapı açıldı ve Karan geri geldi. Başımı kaldırıp ona bakmadım. Sessizce iç çekiyor, suyun altında tir tir titriyordum.
"Lüt-lütfen bana dokunma!" dedim kesik kesik çıkan sesimle. "Vazgeç-geçtim! Lütfe-n bir şey ya-yapma!"
"Ateşin başına vurmuş senin," dedi kuru bir sesle. Sesi sakin geliyordu artık. Birkaç saniye sonra su azalarak kapandı. "Ayağa kalk."
Başımı kaldırıp yüzüne bakarken iç çekip duruyordum. Duşakabinin önünde dikilmiş, boş bakışlarla bana bakıyordu. Az önceki yıkıcı öfkesinden eser yoktu. Elinde katlı, beyaz renkte bir havlu vardı.
"B-eni bı-bıra-bırakacak mı-mısın?" diye sordum çaresiz bir şekilde.
Her nereye gittiyse sakinleşip gelmişti. Yüzünde bir ifade yoktu. Aynı şekilde bakmaya devam etti. "Ayağa kalk, Âlâ."
Dediğini yaptım ve ellerimi ıslak fayanslara yaslayarak iç çeke çeke yavaşça ayağa kalktım. Öyle çok üşüyordum ki beni tam şu anda yanan bir ateşe atsalar "Oh be, dünya varmış," derdim. Donuyordum. Bütün bedenim uyuşmuştu, parmaklarımı hissetmiyordum.
Karşısına dikildiğimde boş bakışlarla hâlimi izledi, sonra iç geçirip elindeki havluya baktı. Katlı havluyu sakince açarken, "Lale ablan birazdan burada olur," dedi ifadesiz bir sesle. "İyice kurulan ve getirdiğim kıyafetleri giy."
"Bana... bana bir şey yapmayacak mısın?" diye sordum boş bulunarak.
Gözlerini öfke ve şaşkınlıkla bana çevirdi. "Âlâ," dedi sabrını sınadığımı belli eden bir şekilde. "Tecavüzcü değilim ben."
Yutkundum ve bir kez daha iç çektim. "Özür dilerim."
"Beni sana zarar vermem için zorlama," dedi sert bir sesle. "Beni zorlama, Âlâ. Sonuçları ağır olur. Uslu duracaksın. Bu iki yılı kendine katlanılabilir kılmak istiyorsan eğer, bir daha karşıma bu şekilde geçmeyeceksin. Çünkü bu bir kez daha tekrarlanırsa gözünün yaşına bakmam."
Dudaklarımı araladım ama bana öyle bir baktı ki nefes almak dışında başka bir şey yapamadım. Havluyu omuzlarıma bıraktığında tir tir titremeye devam ediyordum. Ona rağmen içimdeki yangın dinmiyordu.
"Bu konunun da kapandığını düşünme. Yarın görüşeceğiz seninle," dedi buz gibi bir sesle. "Yarın bunun hesabını vereceksin bana. Şimdi üstünü giy ve sakinleş. Hiçbir yere de ayrılma. Bu odada bekle, Lale ablan gelip seninle ilgilenecek."
"Gitmek istiyorum." Yeniden gözlerim dolmuştu. Havluya iyice sarıldım ve gözlerinin içine yalvaran bakışlarla baktım. "Karan ne olur! Yalvarıyorum sana. Evime gitmek istiyorum."
Gözlerimin içine bakarken kararlılığının çatırdadığını hissettim. Başını çevirip derin bir nefes aldı. "Hiçbir yere gidemezsin. Bunu kabul etsen iyi olur." Sonra arkasını dönüp banyodan çıktı. Yanlış hissetmişsin Âlâ'cığım. Bu adam seni asla bırakmayacak.
Kapı kapandığında gözlerimi de kapattım. "Kabul edemem," diye fısıldadım gözyaşları içerisinde. "Gitmek istiyorum."
Duramıyordum, kabullenemiyordum. Yapamıyordum. İçim yanıyordu, canım acıyordu.
Burnumu çekip yavaşça duşakabinden çıktığımda odanın kapısının açılıp kapandığını ve hemen ardından da Lale ablanın sesini duydum. Sessiz adımlarla ilerleyip banyo kapısına yaklaştım.
"Karan?" dedi telaşlı bir şekilde. "Ne oldu oğlum? Neden yemek saatini geçirdin? Ceylin yemek masasında seni bekliyor, tek lokma bir şey yemedi."
"Âlâ," dedi ifadesiz bir sesle. "İyi değil. İlgilenebilir misin?"
Duymamı istemediğinden sanırım, kısık sesle konuşuyordu ama kapıya yaslandığım için zor da olsa duyuyordum. Kapı dinlemek doğru bir davranış değil Âlâ. İnsan kaçırmak çok doğru bir davranıştı sanki!
"Neyi var?" diye sordu Lale abla kısa bir sessizlikten sonra. O da alçak sesle konuşuyordu artık. "Bir şey mi yaptın yoksa kıza?"
"Hiçbir şey yapmadım!" dedi Karan sinirli sinirli. "Kar küredi diye perişan oldu hanımefendi. Kardan, soğuktan nefret ediyormuş da bu yüzden çıldırmışmış!"
Lale abla iç geçirdi. "Bana karı sevdiğini söylemişti?"
"Neyse ne!" dedi Karan aksi bir şekilde. "Haddini aştı işte."
"Oğlum bırak gitsin kızcağızı. Kardeşini okutuyormuş hem, yazık günah. Girme günahına mazlumun boşu boşuna."
Kaşlarım çatıldı. Lale abla, Karan'ın beni kaçırdığını biliyor muydu? Biliyormuş vallahi, Âlâ.
"Ne boşunası?" dedi Karan bir anda sinirlenerek. "O aptal kız benim iki yılımı çöpe attı!"
"Bilerek yapmamış anneciğim. Kendin söyledin yanlış anlaşılma sonucu olduğunu. Gel bırak şu kızı da o adamın peşini de. Ne geçecek eline oğlum?"
"Kapat," dedi Karan sakinleşmeye çalıştığını belli eden bir sesle. "Konuyu kapat, Mama."
Lale abla iç geçirdi. "Nerede kız?"
"Banyoda," dedi soğuk bir sesle. Sonra uzaklaşan adım seslerini duydum. "Ateşi var," diye ekledi. "İlaç vermişler. Az önce de ılık suyun altına soktum. Sen bir bak düşmüş mü? Olmadı doktor baksın bir daha... Bir de yemek işini ayarlarsın. Kahvaltıdan sonra bir şey yememiş."
Duraksadı ve kısa bir an sessiz kaldı. "Neyse işte. Ne yap ne et iyileştir şunu. Başıma bela olmasın. Ben aşağı iniyorum."
"Tamam oğlum."
Sonra kapının açıldığını duydum ve Karan'ın çıkmadan hemen önce, "Dertsiz başıma dert aldım anasını satayım," diye kendi kendine homurdandığını işittim.
Kapı kapandı ve saniyeler sonra Lale ablanın adımları banyoya doğru yaklaştı. Hızla geri çekildim ve arkamı dönüp havluyla vücudumu kurutmaya başladım.
"Âlâ?" dedi Lale abla yumuşak bir sesle. Kapıyı tıklatıyordu. "Müsait misin kızım?"
"Müsaitim," diye seslendim pürüzlü bir sesle.
Kapı yavaşça açıldı ve Lale abla çekinerek içeri girdi. Başımı kaldırıp aynadaki yansımasına baktım. Bana şefkatle gülümsedi. "Nasılsın?"
Çenem hâlâ titriyordu. "Üşümesem daha iyi olabilirdim," dedim takırdayan dişlerimin arasından.
"Gel," dedi yavaşça elimden havluyu alırken. "Dön bana, kurutayım seni."
"Teşekkür ederim," diye mırıldandım ona doğru dönerek.
Elini alnıma götürüp ateşime baktı, sonra kocaman gülümsedi. "Düşmüş ateşin," dedi havluyla kollarımı kuruturken. "Üzerini değiştirelim, saçlarını kurutalım."
"Lale abla ben evime gitmek istiyorum," dedim bir anda. Sesim ağlamaklıydı. "Beni kaçırdı. Lütfen bir şey yap! Ben evime dönmek istiyorum."
Lale abla bir an donup kaldı. Gözlerinin yeşilinde bana üzüldüğünü görebiliyordum. Sıkıntılı bir şekilde tuttuğu nefesi dışarı üfledi ve üzerimdeki elbisenin askılarını omzumdan aşağı sıyırdı.
"Biliyorum, çok da üzülüyorum ama benim yapabileceğim bir şey yok maalesef kızım." Buruk bir şekilde gülümsedi. "Çocukken sözümden çıkmazdı ama artık öyle değil. Kendi bildiğini okur, dinlemez kimseyi."
Gözümden bir damla yaş süzülürken burnumu çektim. Dudaklarım titriyordu. "Beni iki yıl burada tutacak. Dayanamam! Dayanamam Lale abla."
Lale abla saçlarımı okşadı, sonra da elini yanağıma götürdü. "Karan'ın tersi pistir Âlâ. Suyuna gitmelisin. Bakma sen ona, esip gürler; bağırır çağırır ama kötü bir adam değil. Babasından böyle gördü, böyle öğrendi ve devam ettiriyor işte." İç geçirdi. "Herkes onu kötü bilsin istiyor. Acımasız sansın istiyor ama onun o pamuk kalbini ben biliyorum."
Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş Âlâ. Bu adam kötü değilse iyi dediğimiz adamlar cennetteki nuri mi?
"Beni öldürecekti," dedim titrek bir sesle. "Başıma iki kere silah dayadı! Beni... beni kardeşimle tehdit ediyor!"
"Öfkeli," dedi Lale abla. "Çok öfkeli. Karan zaman konusunda takıntılı ve hassastır. Çocukluğundan beri böyle. Saniyeler bile kıymetlidir, değerlidir." Islak saçlarımı omzumun gerisine attı. "Anlayacağın iki yıl onun için ağır bir kayıp kızım. Zamanla öfkesi dinecek, sen suyuna git. Ters gitme. Söyleyeceğim tek şey bu. Aksi takdirde hepimiz birleşsek de elinden kurtaramayız seni."
Başımı iki yana salladım ve sessizce ağlamaya devam ettim. Lale abla elbisemi çıkardı ve Karan'ın getirip de lavaboya bıraktığı kıyafetleri uzattı. "Hadi sakinleş de bunları giy. Sonra saçlarını kurutalım."
"Gitmek istiyorum..." diye fısıldadım elinden kıyafetleri alırken. "Kardeşimin yanına gitmek istiyorum."
Lale ablanın vicdanı sızlıyordu, görebiliyordum ama bir şey söylemeden banyodan çıktı. Boşta kalan ellerimle gözyaşlarımı silerken hâlâ ağlıyordum. Bugün o kadar çok ağlamıştım ki gözlerim sızlıyordu artık. Bir yıldır dökmediğim ne kadar gözyaşı varsa bana başkaldırmış, bağımsızlığını ilan etmişti sanki.
Islanan botları çıkarıp üzerimdeki iç çamaşırlarından kurtuldum ve sessizce ağlayarak yenilerini giydim. Siyah bir sweatshirt ve tayt getirmişti bana.
Kıyafetleri üzerime geçiriken çaresiz hıçkırıklarım dinmiş, yerini sessiz iç çekmelere bırakmıştı. Burnum tıkanmıştı ve aldığım nefesler hırıltılıydı. Biraz olsun sakinleşmiştim ve az sonra yeniden bomboş hissedeceğimi biliyordum. Bu boşluk hissi gittikçe büyüyecekti, bunu da biliyordum. Acı ise bir sonraki krize kadar büyüyüp güçlenmek için bir köşeye saklanacaktı, bunu da öğrenmiştim.
Uyuyup uyanacaktım ve sanki hiçbir şey olmamış gibi hissedecektim. Sağlıklı mıydı, asla. Hiç sağlıklı değildi fakat Âlâ Karaca'nın gerçeği buydu. Acılarını, duygularını bastırıp patlayana kadar içinde tutmaktı. Gülüşleriyle her şeyi gizlemekti. Gamsız görünmekti, vurdumduymaz sanılmaktı.
Ben değil miydim annemin ölümünün üzerinden bir ay bile geçmeden arkadaşlarıyla eğlenmeye giden? Ben değil miydim Maya salonda zırıl zırıl ağlarken hiçbir şey olmamış gibi mutfağa gidip yemek hazırlayan? Ben değil miydim annemin ölümünü hiç yaşanmamış gibi unutan?
Neden çıldırdığımı Karan bilmiyordu ama ben biliyordum. Kar kürediğim için değil, unuttuklarımı hatırlamak zorunda kaldığım için çıldırmıştım. Yeniden unutmaya çalışmanın ne kadar yorucu olduğunu bildiğim için delirmiştim. Annemin zihnimde kalan son görüntülerini; o ağaca asılı bedenini, gasilhanede onu yıkadığımda masum bir melek gibi görünen bembeyaz yüzünü yeniden hatırladığım için gözüm kararmıştı.
Psikolojide unutmak tavsiye edilmezdi, yüzleşip kabullenmekti en sağlıklısı fakat benim yüzleşecek gücüm yoktu. Unutmak en kolayıydı. Hiçbir şeyi silemiyordum, evet ama halının altına süpürebiliyordum. Aksi taktirde nasıl tutunacaktım ki hayata? Annemsiz bir hayatı nasıl kabullenebilirdim ki?
"Âlâ? Giyindin mi kızım?"
Lale ablanın sesiyle düşüncelerimden arındım ve aynadaki yansımamla göz göze geldim. Kömür karası gözlerim ağlamaktan şişmişti, kırmızı damarlar sarmaşık gibi sarmalamıştı gözümün beyazını. Burnum kızarmış, dudaklarım şişmişti. Aynada gördüğüm kişi kardeşi için sapasağlam duran Âlâ Karaca değildi artık. Aynada, öksüz kalmış küçük bir kız çocuğu bakıyordu bana. Annesinin en acı verici yöntemi seçerek terk ettiği o kız çocuğuyla göz gözeydim.
"Gelebilirsin," dedim pürüzlü bir sesle. "Giyindim."
Lavabonun üzerinde bir çift çorap duruyordu. Hiç kullanılmamış, kırmızı renkte kışlık bir çoraptı bu. Lale abla kapıyı açıp sessizce içeri girerken çorabı aldım ve sweatshirtün cebine koydum.
"Saçlarını kurutalım," dedi gülümseyerek.
"Yok," dedim kuru bir sesle. Ona aynadan bakıyordum, hemen arkamda duruyordu. "Kurutma makinesini verirsen ben hâllederim."
"Olmaz kuzum." Gözleri benim için üzüldüğünü, annemin yokluğunu doldurma isteğiyle yanıp tutuştuğunu açık açık söylüyordu. Bu canımı daha çok yakmaktan başka hiçbir şey yapmadı. "Hastasın. Kolların ağrıyordur hem, ateşin de yeni düştü..."
"Oradan bakınca anne şefkatine muhtaç olduğumu mu görüyorsun?" diye sordum ifadesiz bir sesle.
Lale ablanın şefkat dolu gülümsemesi yüzünde donup kalırken iç geçirdim. "Muhtaç değilim. Benim annem yirmi iki yaşıma kadar sevgisine de şefkatine de doyurdu beni. Bu yüzden gerek yok. Sen Karan'a annelik yap."
"Âlâ," dedi Lale abla kırıldığını belli eden bir sesle. "O ne demek oluyor?" Hâlâ aynadan bakıyorduk birbirimize.
"Öksüz kalmış küçük bir çocuk değilim ben," dedim gözlerimi kaçırarak. "Beni tanımıyorsun bile, şefkat duyamazsın. Acıyabilirsin anca... onu da istemiyorum, teşekkür ederim."
Lale ablanın kaşları çatıldı. "Hayır efendim acımıyorum," dedi azarlar gibi. "Laflara bak laflara! Dili de pabuç gibi maşallah!" Solumdaki siyah kapaklı dolaba uzandı ve içinden kurutma makinesini çıkardı. "Elli tane çocuğum var başımda zaten, sana mı annelik yapacağım bir de? Karan, Ela, Oya, Minel ve Cadı Ceylin bitti, şimdi de seni mi başıma bela edeceğim ben?"
Kurutma makinesinin fişini prize takarken durgun bakışlarım gittikçe yumuşuyordu. "Bıktım vallahi çocuk büyütmekten, hepsi birbirinden beter. Ela ve Oya aynı anda aynı karında büyümüş iki düşman gibi, Minel desen kimseyle iki kelime konuşmaz, Karan zaten bir gün kalpten götürecek beni... Bir de Ceylin var şimdi... O hepsinden de zor. Nazını geçirdiği bir babası var ya tabii... bana sözünü geçiremedi mi hemen koşuyor babasına! İki ağlıyor; Karan'ı ikna ediyor. Bıktım vallahi. Hiç aklına öyle şeyler getirme, sonra üzülürsün. Az derdim varmış gibi bir de seninle uğraşamam ben."
Ne yaptığını anladığım için gülümsüyordum artık. "Kızına çok düşkün. Belli."
Lale abla bana döndü ve yüzümdeki gülümsemeyi görünce bir an duraksadı. Alışırsın abla alışırsın. Ben çok zor alıştım bu dengesizliklerine, sen de bir gün alışırsın elbet.
Lale abla ani duygu değişimimi sorgulamadan bir tarak aldı ve yavaşça saçlarımı taramaya başladı. Eli çok hafifti, tıpkı annem gibi hiç canımı yakmadan tarıyordu.
"Aman sanki tek kız babası benim oğlum bu koca dünyada!" diye homurdandı. "Düşkün olsun olmasına da çok şımartıyor. Dünyaları seriyor çocuğun önüne. Oğlum diyorum yapma, iyi değil bak. Tamam, durumun var ama bir sınır koyman lazım. Yok! Dinler mi? Dinlemez. Geçen ay beş yaşındaki çocuğa oyun evi inşa ettirdi. Evi görsen, beş kişilik bir aile bir ömür yaşar orada!" Âlâ bu Lale ablayı ben çok sevdim. Çok konuşuyor, tam bizlik.
Kaşlarımı kaldırdım. "Oha... gerçekten mi?"
"Yaa," dedi Lale abla bıkkın bir şekilde. "Tamam onu da anlıyorum ilk çocuğu, dünyaları sermek istiyor önüne ama olmaz. Böyle olmaz. Bu çocuk gün gelecek büyüyecek. İnsan içine karışacak..."
"Haklısın..." diye mırıldandım. Lale abla saçımı tararken uykum geliyordu. Çok uykusuzdum. Dün gece iki saat uyumuştum sadece. Ondan önceki gün de sabah dörtte kalkmıştım iş için. Üstelik hastaydım, yorgun ve bitkindim. Bedenim rahat bir uyku için resmen bana yalvarıyordu.
"Neyse," dedi Lale abla iç geçirerek. "Aklında bulunsun, ben kimsenin annesinin yerine geçmeye niyetli değilim. Karan'ın annesinin yerine de geçmedim; o aklı başına geldiğinden beri bilir benim gerçek annesi olmadığımı. Bana anne bile demiyor."
Duymuştum. Karan ona Mama diyordu. Pek çok dilde anne demek bu Âlâ. Kendi dilinde söylemediği sürece lakap sayılır Alelâde.
"Kalbini kırdım, değil mi?" diye sordum pişmanlıkla. "Özür dilerim Lale abla. İyi değilim, delirecek gibi hissediyorum..."
"Kırmadın kırmadın," dedi saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken. "Özür dileme. Saçlarını kurutalım hadi..."
Başımı sallayıp makineyi çalıştırmasını izledim. Lale abla acelesiz hareketlerle saçlarımı kuruturken o kadar uykum gelmişti ki bir yerde oturuyor olsaydım çoktan uykuya dalmıştım.
Lale abla düşünceli bir şekilde makineyi kapattı ve fişini çekip saçlarımı son kez taradı. Makineyi yerine koydu, ardından çıkardığım ıslak kıyafetleri alıp yarı açık gözlerle ona bakan bana döndü. "Hadi," dedi gülümseyerek. "Mutfağa gidelim, bir şeyler ye."
"Aslında yapacak bir işim yoksa ben müştemilata geçsem diyecektim..." diye mırıldandım esnemeden hemen önce. "Çok uykusuzum, her yerim ağrıyor... Uyusam iyi olur."
"Uyursun ama önce bir şeyler yemen lazım. Kahvaltıda da iki lokma yedin; elden ayaktan düşeceksin kızım. Olmaz." Banyonun kapısına yöneldiğinde omuzlarımı düşürüp peşinden ilerledim. "Zeytinyağlı taze fasulye yaptım, sever misin? Pilav ve salata da var?"
"Çok severim," dedim buruk bir gülümsemeyle. "Sulu yemek yemeyeli uzun zaman oluyor... Aslında kendim de yapabilirdim ama... hiç içimden gelmedi bir yıldır."
Lale abla gülümsedi. "Elim lezzetlidir," dedi odanın çıkışına doğru ilerlediğimiz sırada. "Övünmek gibi olmasın ama bir tabak daha isteyeceğine eminim."
O sırada odadan çıktık ve Lale abla yanımızdan geçen önlüklü bir kızı durdurup ıslak kıyafetlerimi eline tutuşturdu. "Şunları çamaşır odasına götür Nika." Aha seni elleyip duran şüphelilerden birini, Nika'yı bulduk Âlâ.
İstemsizce gözlerimi kısıp siyah saçlarını, mavi gözlerini inceledim. Rus havası vardı. Uzun boylu, manken gibi bir kızdı.
Nika gözlerini kırpıştırdı ve başını eğip kıyafetlere bakarken kaşları çatıldı. "Tabii..." diye mırıldandı kafası karışmış bir şekilde. Sonra da arkasını dönüp geldiği yöne doğru ilerledi. Biz de o tarafa gidiyorduk.
"Zenginler sulu yemekle pilav yiyor mu ya?" diye sordum keyiften uzak bir gülmeyle. Merdivenlerden inen Nika'nın uzun bacaklarını inceliyordum. "Ben televizyonlarda falan görüyorum hep; yemek bile yemiyorlar, masada tuhaf tuhaf mezeler oluyor akşam yemeklerinde..."
Lale abla şaşkınlıkla kahkaha attı. "Meze mi yiyorlar?"
"Hııı..." dedim ellerimi sweatshirtün cebine sokup loş koridorda yürürken. "Adını bile bilmediğim çeşit çeşit meze görüyorum hep dizilerde..."
"Karan doyar mı hiç mezeyle?" dedi Lale abla gülmeye devam ederken. "Mezeyi rakı masasında yer anca... Aslında yemek niyetine önüne meze koysam ilk başta delirdiğimi düşünüp sorgular ama sonra üzülmeyeyim diye yer... Gerçi yer ama bir sor, nasıl yer? Söylene söylene."
"Yorulmuyor musun?" diye sordum merdivenlerden indiğimiz sırada. Karan hakkında konuşmak istemiyordum. "Yani... Mutfak işleri sende... anladığım kadarıyla Ceylin'le de sen ilgileniyorsun..."
"Mutfakla ilgili yaptığım tek şey akşam yemeği," dedi Lale abla gülümseyerek. "Bir süredir emekliyim mutfak işlerinden. Karan benden başka kimsenin elinden yemek yemez evde, bu yüzden sadece yemekleri yaparım ben. Ceylin'in de oyun ablaları gelip gidiyor gün içinde... Onlar yokken ilgileniyorum... Çok yorulmuyorum yani..."
"Anladım," diye mırıldandım. "Ben de öyleydim... annemden başka kimsenin yaptığı yemeği yiyemezdim. Okumaya gittiğimde çok zorlandım bu yüzden. Yurtta kalıyordum İstanbul'da... aç kaldım uzun bir süre..."
"Belki annenin yemekleri kadar güzel olmaz ama ben de fena değilimdir yemek konusunda." Elini sırtıma koydu. "Bence beğenirsin yemeklerimi?"
Ona dönüp gülümsedim. Aşağı inmiştik. Yemek odasının önünden geçiyorduk. Kapıda bekleyen adamlara bakılırsa Karan burada zıkkımlanıyor olmalıydı.
"Beğenirim," diye mırıldandım.
Mutfağa ulaştığımızda yemeği kendim alabileceğimi söylemiştim ama Lale abla ısrarla hiçbir şeye dokundurmamıştı. Beni ada tezgâha dayalı sandalyelerden birine oturtmuş, birkaç dakika içerisinde de tek başıma yiyemeyeceğim kadar çok yemek koymuştu önüme. Taze fasülye, pilav ve salatanın yanında ayran çorbası ve komposto da vardı. Yemeklere bakarken midem açlıkla guruldamaya başlamıştı bile. Şu ana kadar acıktığımın farkında değildim.
"Hadi sen güzelce karnını doyur," dedi masama ekmek dilimleri bulunan bir sepet bırakırken. "Ben de bir Ceylin'e bakayım. Tutturmuştur şimdi babaannem yedirsin diye... Kızların elinden yemez o..."
Başımı salladım. "Teşekkür ederim Lale abla... ellerine sağlık. Çok lezzetli görünüyorlar..."
"Afiyet olsun kuzum, ne yaptım ki?"
Lale abla gittiğinde iç geçirip karnımı doyurmaya başladım. Hasta olduğum için yiyemeyeceğimi sanmıştım ama yanılmıştım. Eli gerçekten de lezzetliydi; öyle ki önümdeki her şeyi kısa bir sürede silip süpürmüş, sonra da iştahla vişne kompostosunu içmeye başlamıştım.
Karnım doyduğunda bulaşıkları tezgâha taşıdım ve sudan geçirip makineye dizdim. Uykusuzluktan geberiyordum ama kimseye haber vermeden müştemilata gitmeye de çekiniyordum açıkçası. Üstelik yemeğin üzerine bir sigara içmek için ruhumu satabilirdim şu anda. Keşke sigara paketimi verselerdi.
Omuzlarımı düşürüp minik adımlarla yeniden sandalyeye oturdum ve cebimden çıkardığım çorapları üşüyen ayaklarıma giydim. Isınmıştım, karnım doymuştu, yorgundum, bitkindim ve saatlerdir ağladığım için şişen gözlerimi açamıyordum. Burnum ve genzim de inanılmaz sızlıyordu.
"Hayat zor be Âlâ," diye mırıldandım mahmur bir sesle, kendi kendime. "Bu adamın seni bırakacağı falan yok. Dile kolay iki yıl... dayanabilecek misin?"
Kolumu ada tezgahın üzerine uzatıp dik tutamadığım başımı da üzerine yasladım. Gözlerimi karşımdaki dolapların kulplarına diktim ve bugünün, hayatımın en kötü günleri listesinde kaçıncı sıraya yerleşeceğini düşündüm. Karar veremeden de uykuya daldım.
•••
Buharı tüten kahveye baktım. Karton bardakta, üzerinde yağ tabakası biriken o kıytırık otomat kahvelerinden biriydi. Fakültede her sabah aç karna içtiklerime benziyordu. O kahveye o kadar uzun baktım ki onu bana birinin uzattığını idrak edemedim.
"Al," dedi Ediz, bana şefkat gösterdiğinde duyduğum tonlamadaydı sesi. "Sıcakken iç bunu. Çok üşüdün."
Bakışlarımı kahveden çekip Ediz'in açık mavi gözlerine baktım. Ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemiyordu. Bakışları puslanmıştı, gözlerimiz buluştuğunda şefkatle gülümsedi. "Hadi Sincap, kahve soğuyacak...."
Sesimi bulamıyordum. Derin bir nefes aldım, yutkundum, boğazımı temizledim ve oturduğum sert, metal sandalyede kıpırdandım. "Teşekkür ederim."
Titreyen elimi uzatıp karton bardağı Ediz'den aldığımda annemi bulalı dört saat oluyordu. Karakoldaydık. Gözlerimde yaş kalmamış, boğazım feryat etmekten tahriş olmuştu. Sesim kısılmıştı, gözlerim şişmiş, dudaklarım çatlamıştı. Geçirdiğim kriz yüzünden kıyafetlerim kara bulanıp ıslanmış, saçlarım nemlenip birbirine dolaşmıştı. Nasıl olduğunu hatırlamıyordum ama ellerim de tahriş olmuştu. Avuç içlerimde sıyrıklar vardı, parmak boğumlarım kızarmıştı.
"Baban geliyor," dedi Ediz kuru bir sesle. Hemen yanıma oturup elini dizime koydu. "Polisler ulaşmış. İstanbul'daymış. Apar topar çıkmış yola. Bir saate burada olurmuş."
Babam iki hafta önce yine ortalıktan kaybolmuştu. Nerede olduğunu bilmiyorduk ama görünüşe göre aynı yerdeydik. Ben de İstanbul'daydım, bu sabah gelmiştim. Bütünlemelerim olduğu için sömestr tatilinin bitmesine bir hafta kala gelebilmiştim. Üstelik anneme de bir hafta için gelemeyeceğimi söyleyip sürpriz yapmak istemiştim. Beni gördüğünde nehir gözlerinde oluşacak o şaşkınlık dolu parlamayı ve yüzündeki o kocaman gülümsemeyi görmek istemiştim. Yapamamıştım ama.
Çünkü o bana sürpriz yapmıştı.
Hafifçe başımı salladım ve kendimi zorlayarak kahveden minik bir yudum aldım. Maya okuldaydı. Henüz hiçbir şeyden haberi yoktu ve polis memurlarıyla bu konuda resmen kavga etmiştim. Okulda öğrenmesini istemiyordum. Okulundaki çocukların meraklı bakışlarla kardeşimin geçirdiği krizi izlemesini istemiyordum. Kimsenin annemin bunu yaptığını bilmesini istemiyordum.
Ediz iç geçirdi. "Elçin ve Tolga alacak Maya'yı okuldan."
Telaşla Ediz'e baktım. "Bir şey söylemesinler Ediz."
"Tembihledim," dedi elini omzuma atarken. "Adli pedagog eşliğinde söylememizi önerdiler," diye devam etti. "Bana kalırsa soruşturma bitene kadar nasıl olduğunu söylemeyelim."
Canımı yakan bir nefes daha çektim içime. Oksijen zehir gibiydi bugün. "Olur," diyebildim sadece.
Kelimelerim tükenmişti. Hâlâ şoktaydım. Her şey korkunç bir kâbustu sanki. Sanki birazdan uyanacaktım ve koşarak annemin yanına gidecektim. Ağlayarak boynuna sarılacak, kâbus gördüğümü söyleyecektim. "Geçti," diyecekti annem saçlarımı severek. "Üstün açık kalmıştır. Ben sizi bırakabilir miyim hiç?"
Ediz omzumdaki eliyle yanağıma dökülen nemli saçlarımı sevmeye başladı. Yanımdaydı ama ne yapacağını bilemiyordu. Ona hak verebiliyordum. Bu durumda ne yapılabilirdi ki? Ne söylenilebilirdi?
"Bir süre benimle kalın," dedi kısa süren bir sessizliğin ardından. "Ben babanla konuşurum."
"Olur," dedim yine sadece.
"Biliyorum sırası değil ama sen gittiğinde Maya babanla nasıl yapacak Âlâ?"
İç geçirdim. Bunun cevabını ben de düşünüyordum ve her düşündüğümde göğsüm sıkışıyordu. Maya ve babam anlaşamıyorlardı. Hatta üç aydır küslerdi, aynı evin içinde tek kelime bile konuşmuyorlardı. Maya babamın bu ortadan kaybolmalarına tahammül edemiyordu. Benim aksime o garipsiyordu. Ben çok alışmıştım, artık tuhaf gelmiyordu. Öyle ki ne zaman döneceğini bile tahmin eder hâle gelmiştim. Annem ölmeseydi iki hafta iki gün sonra dönecekti mesela.
Dışarıdan bakınca tuhaf görünüyordu, biliyordum ama bana tuvalete gitmesi kadar sıradan geliyordu artık. Maya karakteri gereği anarşist davranıyordu bu konuda. Babamla eve her döndüğünde kavga ediyordu. En son kavgaları ise her zamankinden daha şiddetliydi. İkisi bir arada asla yapamazlardı. Maya'yı babama bırakıp nasıl gidecektim? Yanımda götüremezdim. Hem yurtta kalıyordum hem de üniversite sınavı yaklaşıyordu.
"Bilmiyorum," dedim çatallaşmış sesimle. "Bilmiyorum... babam bir gelsin de."
"Âlâ," dedi Ediz beni kendine çevirirken. İki elini yanaklarıma koymuş, gözlerimin içine samimi bakışlarla bakıyordu. "Her zaman yanında olacağım. Söz veriyorum."
Bilincim usul usul açılırken mırıldanarak arkamı döndüm. Ne mırıldandığımı algılayamıyordum ama bir şeyler söyleyip duruyordum. Uyanmak üzereydim fakat hâlâ çok uykum vardı. Gözlerimi açamıyordum, üşüyordum ve eklemlerim hâlâ sızlıyordu.
Üstelik iki seksen uzandığıma göre belli ki yatağımdaydım. Karanlığın yerini alan aydınlığa ve gözkapaklarıma vuran güneş ışığına bakılırsa da sabah olmuştu. Ne ara müştemilata gelip de yatağıma yattığımı hatırlayamıyordum. En son mutfaktaydım, tezgâhın üzerinde uyumak üzereydim... yatağıma ne zaman gelmiştim ki?
Yutkundum, boğazım çok ağrıyordu. Burnum ve genzim de hâlâ sızlıyordu. İnleyerek kaşlarımı çattım ve gözlerimi kırpıştırarak araladım. Gördüğüm ilk şey sarkıt led bir avizeydi. Başımı çevirip etrafa baktığım anda gözlerim irileşti ve hızla doğruldum.
Burası... bu oda... Ben müştemliatta değildim! Ben Karan'ın odasındaydım! Yatağın hayvan gibi rahat oluşundan anlamalıydın. Üstelik uyandığında çift kişilik yatakta çapraz yatıyordun... müştemilattaki tek kişilik gariban yatağında bunu yapabilir miydin Âlâ?
Ellerimi yatağa yaslayarak oturur pozisyona geçtiğimde ağzım da beş karış açılmıştı. "Ne işim var burada benim?" dedim alçak bir sesle. Telaşla yatağın içinden çıkmak için debeleniyordum. Sakin ol Âlâ kıyafetlerin hâlâ üzerinde ve yalnızsın...
Kim getirmişti beni buraya!? Üstelik neden buraya getirmişti? Neden müştemilatta değildim?! Hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tek şey bu odanın dün gece Karan'ın beni getirdiği oda olduğuydu. Dün gece ne haltlar yediğini de bilmiyorsun Âlâ. Hatırlaman için sana biraz süre tanıyorum.
Ne halt yemiştim? Ben, iki yıla bir gece diyeyim sen anla...
Hayır ya, hayır ya!
Dün gece yaşanılanlar bir bir zihnimde canlanırken gözlerimi kapattım ve avcumu sertçe alnıma vurdum. "Allah'ım! Allah'ım ne yaptım ben?"
Rüya değildi. Rüya olsaydı keşke ama değildi. Dün ciddi ciddi Karan'a beni bırakması için ahlaksız bir teklifte bulunmuştum. Ne yapacaktım? Her şeyi, bana bunun bedelini ödetmesini geçtim yüzüne nasıl bakacaktım? Şaka yaptım desem inanır mıydı acaba? Bir nisaan diye bağır bence.
Hayır, benim hiçbir suçum yoktu. Her şey amigdalanın suçuydu. Ah amigdala! Ah o amigdala yok mu!? Bir kez de bana ihanet etmese olmazdı. Amigdaladan nefret ediyordum. Her şey onun yüzündendi. Ne zaman kötü bir şey yaşasam beynim verileri asla korteksime göndermiyordu. Amigdalaya yollayıp gözümün dönmesine sebep oluyordu. Âlâ ne diyorsun Allah aşkına? Kimse anlamıyor neden bahsettiğini. Başladın yine Latince Latince konuşmaya!
Öfkeyle kalkan zararla oturur, keskin sirke küpüne zarar demeye çalışıyordum. Bilimselcesini söylüyordum. Kanıtlı olsun diye de tıpça konuşuyordum. Çünkü bu yaptığımın bir izahı yoktu. Bu şekilde aklayabilirdim kendimi bence. Bilime de güvenmeyeceksek neye güvenecektik sonuçta? Bu hipotezimi kesinlikle Karan'a da sunmalıydım, bence amigdalayı duyduğunda bana dün gecenin hesabını sormaktan vazgeçerdi. Tıpçı avunması da bir başka oluyor be Âlâ.
Üzerimdeki yorganı tekmeleyerek kenarı ittim ve nefesimi sıkıntıyla üfledim. Bundan sıyrılmanın bir yolunu bulabilirdim. Bir şekilde üste çıkabilirdim, kendime güveniyordum. Ne yaparsan yap ama şu amigdalanın adını geçirme kurban olayım.
Ayağa kalkıp yavaşça yatağı topladım. Hareket ettikçe bütün kaslarım ağrıyordu. Fena üşütmüş olmalıydım, burnum tıkanmıştı ve biraz sonra akmaya başlayacağından hiç ama hiç şüphem yoktu.
Minik adımlarla banyoya gittim. Tuvalet ihtiyacımı giderip elimi yüzümü güzelce yıkadıktan sonra aynadaki yansımama baktım ve yüzümü buruşturdum. Gözlerim davul gibi şişmişti. Yumruk yemiş gibi görünüyordum. Gözaltlarım da mosmordu, iğrenç görünüyordum.
İç geçirerek önce banyodan sonra da odadan çıktım ve ıssız koridorda sessizce ilerlemeye başladım. Kimse yoktu, tek bir ses dahi duymuyordum. Üstelik bundan sonra Karan'ın kahvesini ben yapacaktım. Umarım geç kalmamıştım bunun için... Saatin kaç olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ve bu kocaman malikânede saat namına bir şey göremiyordum. Zamana bu kadar takıntılı olan bir adamın her duvara saat asması gerekmez miydi? Bunca insan nasıl takip ediyordu saati?
Merdivenleri inip zemin kata indiğimde de ortalıkta kimseyi görmedim. Hiç kimse yoktu. Acaba ben uyurken dünyanın sonu mu gelmişti? Öyle bir şey olsaydı şu malikânede bir yıl ölmeden yaşayabilirdin Âlâ. Senin bir yıllık mutfak alışverişini aylık olarak yaptıklarına eminim.
Geniş holün ortasında durduğumda gergin bir şekilde etrafıma bakındım. Mutfağa gidecektim fakat merakım salonu görmeye niyetliydi ve beni şiddetle bunu yapmaya itiyordu. Ayaklarım merdivenin yanındaki, holün bitimindeki yüksek tavanlı odaya doğru giderken hâlâ etrafı kolaçan ediyordum. Aman sanki 51. Bölge'ye giriyorsun, abartma Allasen.
Doğru, ne olacaktı ki salona şöyle kapıdan bakıp çıksam? Hem belki salonda bir saat bulurdum?
Salonun epey geniş bir girişi vardı. Kapıdan içeri adımımı attığım an gözüme çarpan ilk şey antrasit rengi, ahşap ayakları olan geniş bir koltuk takımıydı. Sonra duvardaki tablolara baktım, ismini anlamını bilmediğim ünlü tablolardı ve fiyatlarının dudak uçuklatacak cinsten olduğu anlaşılıyordu. Modernize bir dekorasyona sahipti salon. Çok büyüktü, ilerledikçe görüş açıma yeni bir şey giriyordu. Temiz, sade bir görüntüsü vardı.
Mobilyalar antrasit, siyah ve açık gri renklerindeydi. Kafamda deli sorular oluşuyordu... Mesela şu siyah sehpayı, siyah konsolu falan nasıl temiz tutuyorlardı? Siyah mobilyanın tozlanması saniyeler alırdı. Daha doğrusu tozu hemen gösterirdi. Maya'nın odasındaki o siyah kitaplığıyla az savaşmamıştım. Silip arkamı döndüğüm an tozlandığı için art arda on kez sildiğimi biliyordum. Öf milletin evinin tozu seni mi gerdi, şu an derdimiz bu mu Âlâ?
Koltuk takımıyla diğer kısmın arasında geniş, siyah bir kolon vardı. Kolonun ortasına camdan bir şömine bulunuyordu. Şömine yanıyordu ve bu kocaman salonu da ısıtmıştı. Dün de tahmin ettiğim gibi, sol tarafın tavanının yarısı camdandı.
Bakışlarımı tavandan indirip camın kenarında karşılıklı iki berjerin bulunduğu yüksek kısma çevirdiğimde bir çift gözle buluştum ve yerimde sıçradım. "Ay!" diye bir tepki verdikten hemen sonra da parmağımı damağıma bastırdım.
Yakalandığım o kahverengi gözler, bana ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bakıyordu. Üzerinde ona gerçekten yakışan gri bir eşofman takımı vardı. Kapüşonlu hırkasının içine de siyah bir tişört giymişti. Sağ ayağını diğer bacağına bileğini yaslayacak şekilde koymuş, tabletinde bir şeyler yapıyordu.
"Günaydın!" dedim panikleyerek. Sonra hızla arkamı dönüp düşünmeden salonun çıkışına doğru ilerledim. Yüzüne bakamıyordum ve utancımdan yanaklarım ısınmıştı. Alt dudağımı telaşla dişlemiştim ve resmen kaçıyordum.
"Buraya gel."
Hahahahahahaha!
Gözlerimi kapattım. Kaçabileceğimi mi sanmıştım gerçekten? Kendi ayaklarımla gelmiştim resmen felaketime... Yavaşça ona döndüm, kalbim güm güm atıyordu yine. Bana bakmıyordu, elindeki tabletin ekranına odaklanmıştı. "Karşıma otur," diye ekledi.
"Şey... benim işim var..."
"Ben buyurmadıkça bir işin olamaz senin. Otur karşıma." Sesi soğuk ve mesafeliydi.
Yine lafını ikiletiyorsun Âlâ. Dün geceden sonra inan bana onu sinirlendirmek istemezsin.
Pes ederek sessiz bir nefes aldım ve minik adımlarla ona doğru ilerledim. Ürküyordum, dün gece ile ilgili konuşmaktan çok korkuyordum. Utanıyordum bir de, gerçekten utanıyordum. Böyle bir şuursuzluğu nasıl yapmıştım, ne akla hizmet böyle bir teklifte bulunmuştum bilmiyordum. Kendime olan saygımı, kendimi küçük düşürmemi her şeyi bir kenara bıraksam da adam muhtemelen evliydi. Evli bir adama açık açık benimle birlikte olmasını teklif etmiştim. Yüzüme tükürmek istiyordum.
Yavaşça karşısındaki berjerin ucuna her an kalkıp gidecekmişim gibi oturdum ve ellerimi kucağıma koydum. Acaba ne söyleyecekti? Kesin kızıp azarlayacak, bağırıp çağıracaktı. Öyle laflar söyleyecekti ki muhtemelen yerin dibine geçecektim. Hatta belki bugünümü mahvetmek için başka bir şey bulmuştu ve onu yaptıracaktı. Huzursuzlanmıştım, midem kasılıyordu.
Bana bakmamasını fırsat bilerek gözlerimi yüzüne çevirdim ve kendime engel olamayarak her zerresini daha detaylı incelemeye başladım. Dalgalı kısa saçları dağınıktı bugün. Sakalları düne göre bir tık daha uzundu. Alt dudağının üst dudağından bir tık daha kalın olduğunu yeni fark etmiştim. Alt dudağının hemen altında ufak bir gamzesi vardı. Burnu mükemmel değildi ama yüzüne çok yakışıyordu. Çok karakteristik duruyordu. Kaşları biçimliydi ama aldırmadığına emindim. Badem şeklindeki kahverengi gözleri dikkatle tabletin ekranına bakarken kaşları da hafifçe çatılmıştı. Yüzünde büyük bir ciddiyet hakimdi, dudakları düz bir çizgi hâlinde gerilmişti.
"Telefonun susmuyor," dedi soğuk bir sesle. Gözlerimi kırpıştırarak dağılan dikkatimi toparladım. Hâlâ bana bakmıyordu, gözlerim 'susmuyor' derken büzülen dudaklarına kaymıştı.
"Hım?" dedim boş bulunarak.
Tabletine bakmaya devam etti. "Çalıyor sürekli."
"Hadi ya..." Bu ne saçma bir tepki Âlâ?
"Al," dedi hırkasının cebinden çıkardığı telefonumu bana bakmadan uzatırken. "Geri dön aramalara."
"Ne?"
Bakışlarını yüzüme çevirirken sabırla nefesini üfledi. "Her şeyi iki üç kere söylemek zorunda mıyım?"
Gözlerimi kaçırdım. "Pardon. Şaşırdım da bir an..." Çekinerek uzandım ve telefonu elinden aldım. Karan başka bir şey söylemedi. Yeniden tabletine odaklanmıştı.
İç geçirerek telefonumun kilidini açtım ve bildirim paneline baktım. WhatsApp'tan bir sürü mesaj gelmişti. Maya dört kez, Ediz iki kez, Elçin ise bir kez aramıştı. Ucunda oturduğum koltuğa biraz yayılıp Maya'yı aradım.
"Alo, Maya?"
"Abla?" diye açtı telefonu. "Neden açmıyorsun ya?"
Maya'nın sesini duymak içimde yanan ateşin varlığını hatırlatırken boğazım düğümlendi. Sert bir şekilde yutkundum ama bu sefer de boğazım acıdı, yüzümü buruşturdum.
"Ablacığım masa başı mı çalışıyorum ben?" dedim tatlı bir azarlamayla. "Çocuk bakıyorum, kolay mı? Öyle dakika başı telefona bakamıyorum işte."
Bakışlarımı camdan dışarı dikmiş, kürenmiş karlara bakıyordum. Ona böyle davranmak istemiyordum ama inanması için, her şeyin yolunda olduğunu düşünmesi için buna mecburdum.
"Merak ettim," diye mırıldandı keyifsiz bir şekilde.
"İyiyim iyiyim çok iyiyim," dedim iç geçirmemek için kendimi zorlarken. "Sen nasılsın?"
"İyiyim," dedi durgun bir sesle. "Evdeyim işte..."
"Neden evdesin? Okulun yok mu senin?"
"Pazar günü okulda ne bok yiyeceğim abla?" diye homurdandı Maya."
"Haa," dedim gülümseyerek. "Pazar mı bugün?"
"Evet. Bu arada Şule abla aradı sabah. İki yıllık kiranın dün Karan Soykamer diye biri tarafından ödendiğini söyledi?"
Anlamadım????
"Hım?" dedim tekrar. Algılayamamış, idrak edememiştim bir an. Kaşlarım çatılmıştı.
"İki yıllık kira diyorum, ödenmiş diyorum, Karan diye biri ödemiş diyorum!"
Ne? İki yıllık kiramı mı ödemişti? Gözlerim hızla onu buldu, dudaklarım aralanmıştı. Hâlâ bana bakmıyordu. Şaşkınlıkla irileşen gözlerimi kapattım ve bir yalan daha söyledim.
"Patronum," dedim sesimi normal tutmaya çalışarak. "Biliyorum, haberim var."
"Neden böyle bir şey yapsın ki patronun?" diye sordu Maya şüpheli bir şekilde.
"Babasının hayrına yapmadı kızım. Maaşımdan kesecek işte!" Şaşkınlığımı atamıyordum. Ben adama bırak beni gideyim diyordum, o gidip iki yıllık kiramı ödüyordu.
"Kira 2000 olmuş, bunu da söyledi mi bari?" dedi Maya kinayeli bir şekilde.
Sana elli kere dedim şu Şule karısını bir kere sağlam dövelim de akıllansın diye ama dinlemedin Âlâ.
"Fırsatçı karı!" diye bağırdım bir anda. Karan'ın ifadesiz bakan gözleri beni buldu. "Şey... biliyorum, yani... fırsatçılık yapmış..." dedim ve gözlerimi kaçırdım.
"Bence de. Baktı ki adam zengin... soyayım dedi."
Derin bir nefes alıp verdim. Mal gibiydim, çok hastaydım, üstüne bir de şaşkınlık eklenmişti şimdi. Bunu onunla konuşmak zorundaydım, evet ama tek kelime bile etmek istemiyordum onunla. Görmek bile istemiyordum.
"Ediz yanında mı?" diye sordum konuyu kapatmak için.
"Hayır," dedi Maya, bir şeylerle uğraştığına dair tıkırtılar geliyordu. "Dışarı çıktı ama benimle kalıyor şuanlık. Abla görüntülü arasana, Leyla'yı göstereyim."
"Hım?" Yutkundum ve Karan'a baktım. Yeniden tablete bakıyordu. "Görüntülü mü arayayım?"
Karan başını kaldırıp yüzüme bakınca ne yapayım, der gibi baktım yüzüne. Bir süre yüzüme boş boş baksa da hafifçe başını salladı ve işine geri döndü.
"Hı-hı. Özlemedin mi Leyla'yı?"
"Olur, bekle." Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım ve face time tuşuna bastım. Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra arama görüntülüye geçti ve kendimi zorlayarak kocaman gülümsedim.
Maya'nın annemden aldığı gözleri durgun bakıyordu ama o da gülümsedi. Sıcak kahverengi saçlarını üstten dağınık bir topuz yapmıştı, üzerinde kalın bir hırka vardı.
"Ne bu paspallık ya," dedim alaycı bir gülümsemeyle. "Kalk gez, niye evde oturuyorsun mal gibi..."
Maya omuz silkti. "Keyfim yok, kızlar çağırdı da gitmedim."
"Sen?" dedim hayret içinde. "Sokak sürtmeye çağırdılar ve gitmedin?"
Bana bön bön baktı. "Gezecek durumda değilim. Yalnızlığıma alışmaya çalışıyorum da!"
Gülümsemem yüzümde solarken iç geçirdim. "Tamam, laf sokma seansımız başladığına göre Maya Hanım iyi..."
"Laf sokmuyorum," dedi kaşlarını çatarak. "Anlamaya ve alışmaya çalışıyorum. Kimseye tek kelime etmeden kalkıp İstanbul'a gittin, üstelik bu sabah bir öğreniyorum ki iki yıllık kiram ödenmiş... Dün banka hesabıma yatırılan 10.000 TL'den bahsetmiyorum bile!"
Karnıma tekme yemişim gibi olunca telefonu tutmayı bıraktım ve yere düştü. Gözlerim irileşmişti. Şaşkınlığımı görmesini istemiyordum. Telefon yere çarpınca Karan başını kaldırıp bana baktı. Ona bu ne demek oluyor der gibi baktım. Omuz silkti.
"Abla?" diye bağırdı Maya. "Ne oldu? İyi misin?"
Dişlerimi birbirine bastırdım ve eğilip telefonu yerden aldım. "Ay, telefon kayıverdi elimden ya!" dedim gülümseyerek. "Yatırmışlar mı on bin lirayı? Ben de onu soracaktım sana..."
"Sen mi söyledin?" dedi Maya kaşlarını çatarak. "Abla sen çocuk mu bakıyorsun uyuşturucu ticareti mi yapıyorsun?"
Histerik bir kahkaha attım. "Evet, baronluğa başladım ablacığım. Tövbe tövbe! Avans işte kızım. Kira maaşımdan kesilecek, bu da avans olarak verildi. Ben de sana yollamalarını söyledim. Teşekkür edeceğine söylenip duruyorsun..."
"Anlam veremiyorum," dedi temkinli bakışlarla. "Patronun enayi mi yoksa çok mu iyi bir adam anlayamıyorum..."
Sus be kızım! Sus be Maya!
Tepkisini görmek için korka korka Karan'a baktım ama bir tepki göremedim. Hâlâ tabletle uğraşıyordu. Muhtemelen dinlemiyordu bile.
Boğazımı temizleyip yeniden ekrana baktım. "Neyse, Ediz ne alemde? O da aramış beni..."
"Kızgın sana bayağı..." dedi Maya. Salondan mutfağa geçiyordu. "Kırgın daha doğrusu. Çok zoruna gitti o söylediğin..."
Ofladım ve kaşlarımı çattım. "Nelerle uğraştığımı en iyi o biliyor Maya. Kırılmanın sırası mı sence? Oh ne iyi ya! Herkes bana kırılsın, küssün zaten. Ben kimseye küsmüyorum ya, vurun kahpeye anasını satayım. Başlayacağım ya! Ablam da sana küsmüş de geldiğinde. Ben de ona küstüm işte, hadi bakalım."
Maya bıkkın bir ifadeyle inledi. Su ısıtıcısını doldurduğuna dair sesler duyuyordum. "Uğraşamam şuan sizinle. Sen eşyalarını almaya gelecek misin?"
"Eşyalarımı mı?"
"Evet abla? Orada kalmayacak mısın, eşyalarını alman gerekmiyor mu?" Su ısıtıcısını yuvasına koydu ve düğmesine bastı.
Derin bir nefes aldım ve rahat görünmeye çalıştım. "Geleceğim... ama acelesi yok. Düzenimi oturtayım da bir..."
"E sen ne giyiyorsun şimdi orada?"
Arkama yaslanıp bakışlarımı dışarı çevirdim tekrar. "Burada çalışan kızlar var... onlardan giyiniyorum işte..."
"Sen?" dedi Maya şaşkınlıkla tek kaşını kaldırırken. "Başkasının kıyafetini giyiyorsun, öyle mi?"
"Giyiyorum ablacığım," dedim gülümseyerek. "İnsanın götü sıkışmayıversin. O göt sıkışınca başkasının kıyafetini de giyiyorsun gidip elin adamına iki yıla bir..." İrkilerek sustum. Karan'ın gözleri tekrar beni buldu.
"Ne?" dedi Maya allak bullak bir ifadeyle ekrana bakarak. "Elin adamına iki yıla bir ne?"
"Kira işte," dedim hızla. "Sen Şule karısıyla muhatap olma diye ben istedim Karan Bey'den bunu..."
"İki yıllık kiramızı ödemesini sen mi istedin?" dedi Maya düz düz bakarak. İnanmıyordu. "Abla sen on lira bile isteyemezsin insanlardan. İki yıllık kira istedin, öyle mi?"
Bu kızın şu sorgulayıcı, araştırmacı yapısından bıkmadık mı Âlâ? Bıktık.
"Maaşımdan kesecek Maya!" dedim gergin bir şekilde. Susması gerekiyordu artık. "Borç gibi düşün."
"Bilmem hatırlar mısın ama, Dilan ablaya borç verdiğinde başının etini yediğim hâlde o borcu bir türlü isteyemediğin için hâlâ geri ödemedi..."
"Ay!" dedim bir anda patlayarak. "Ne çok sorguladın ya! Sanki kötü yola düştük! Çocuk bakıyoruz işte, Allah Allah!"
"Öf tamam be! Demedik bir şey, hemen bağırıp çağırıyorsun sen de." Maya somurtarak kaynayan suyu fincana boşalttı. "Nasıl aran çocukla? Sevdi mi bari seni? Şımarık mı? Zengin çocukları şımarık olur."
Maya ve ahiret soruları... eminim kabir melekleri bu kadar zorlamazdı seni Âlâ.
"Çook," dedim kocaman gülümseyerek. "Çok sevdi. Hiç şımarık değil ayrıca. Yanımdan ayrılmak istemiyor. Âlâ ablam da Âlâ ablam! Bensiz bir saniye duramıyor, iki saniye göremesin beni... hemen boncuk boncuk ağlıyor!" Açık açık söylüyorum bu sefer, yalan senin götüne ciddi ciddi yuva yaptı.
"Yaa ne güzel," dedi Maya gülümseyerek. "Yakında anne de der sana ben söyleyeyim..."
Bakışlarım istemsizce Karan'a kaydı. Kaşlarını kaldırmış, öyle mi, der gibi bakıyordu. Değildi ama ne diyecektim? Babası çocuğu benimle aynı ortama bile sokmuyor mu?
Maya'ya bakıp gülümsedim. "Yok canım, o kadar da değil..."
"Patronun nasıl?" diye sordu bu sefer Maya. Çığlık atmak istiyordum artık. Benimle oturup da iki kelime konuşmayan kardeşimin bir anda muhabbet edesi gelmişti. Çok güzeldi ama yanlış zaman yanlış mekandı.
"Çok iyi," diye mırıldandım. "Çok nazik, centilmen bir adam. Mükemmel davranıyor bana... mutluyum ben, aklın kalmasın." Sessizce, Maya'nın duyamayacağı bir şekilde iç geçirdim.
"Aklım kalıyor ama... öyle diyorsan sevindim abla. Çünkü eğer aksi olsaydı kendimi suçlardım. Benim yüzümden bir yıldır yaşamadığın şey kalmadı..."
"Senin yüzünden falan değil!" dedim kaşlarımı çatarak. "Boş boş konuşma. Bu benim tercihim ve gocunmuyorum. Mutluyum."
"Değilsin," dedi kuru bir sesle. Kahvesini alıp salona geçmişti. "Mutlu değilsin abla... sadece kendini bunu yapmak zorundaymış gibi hissediyorsun. Ama şunu bil, benim için vazgeçtiğin her şeyi sana geri vereceğim. Okulum bitince hemen çalışmaya başlarım, seni okuturum."
Gülümsedim. "Anlaştık. Unutma bu sözünü ama, sonra vay efendim ben aşık oldum evleneceğim bilmem ne dersin, ortada kalırım..."
"Hiçbir kuvvet evlendiremez beni abla. Seni de. İkimiz de biliyoruz bunu."
Doğruydu. Ne Maya ne de ben aşk, ilişki, evlilik düşünmüyorduk. Mantıklı olup olmaması tartışılırdı ama sonu hüsranla biten masallarla vakit kaybetmek istemiyorduk. Maya ile aynı fikirde olduğumuz tek konu buydu belki de.
"E hadi Leyla'yı göster," dedim hevesle. "Çok özledim kızımı ben."
"Bekle," dedi Maya ayağa kalkarak. "Senin yokluğunun farkında, çok durgun iki gündür. Evinden çıkmıyor hiç..."
Dudağımı büktüm ve iç geçirdim. "Ölürüm ya, deme öyle."
Maya telefonun kamerasını çevirdi ve salondan koridora doğru ilerledi. Leyla'nın kedi evini gördüğümde kameraya yaklaştım ve onu görmeyi bekledim.
"Leyla, bak burada kim var!"
"Leyla!" diye seslendim kamerada onu gördüğüm an. Yatağına kıvrılmış, durgun bir şekilde etrafa bakınıyordu. Zeytin yeşili gözlerinin bebekleri sesimi duyduğu an büyüdü. "Anneciğim! Ne yapıyorsun sen? Özledin mi beni! Allah'ım! O küçük götünü yerim senin. Ya bu çok üzülmüş Maya!"
"Çok üzgün," dedi Maya iç geçirerek. "Oyun bile oynamıyor. Sabah çok uğraştım ama kıpırdamadı bile yerinden."
"Yavrum benim..." dedim üzgün bir şekilde. "İyi bak ona, olur mu?"
Maya kamerayı kendine çevirip güldü. "Bakarım. Ediz abinin burada olması bile bir şey ifade etmiyor biliyor musun Leyla için şu anda. Dün gece onunla uyumadı mesela..."
"Hadi ya," dedim şaşırarak. "Ediz'e bile yüz vermiyor diyorsun?"
"Aynen öyle... depresyona girmese bari..." Kalktığı koltuğa oturup kahvesinden bir yudum daha aldı.
"Alışır, mecburen alışacak..." Bir kez daha iç geçirdim. "Neyse, Ediz dedin de ben bir de onu arayayım. Hazır müsaitken..."
"Tamam," dedi Maya. "Öpüyorum seni. Dikkat et olur mu? Ara beni ayrıca!"
"Ararım fırsat bulduğumda... İyiyim ama aklın kalmasın. Hadi öpüyorum. Okulunu aksatma."
"Tamam... görüşürüz."
"Görüşürüz." Gülümsemeye devam ettim ve yavaşça aramayı sonlandırdım. Ekran kapandığı an gülümsemem silindi ve bakışlarım Karan'a çevildi. "Bu ne demek oluyor şimdi?"
Tabletini bırakmış telefonuna geçmişti ve parmaklarını klavyeye vurarak bir şeyler yazıyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı, çok ciddi görünüyordu.
"Karan," dedim gergin bir şekilde. "Seninle konuşuyorum."
"Biliyorum." Umursamaz ve soğuktu.
"Ne demek oluyor bu? İki yıllık kirayı ödemek de ne demek? Maya'ya da para göndermişsin. Gitmek istediğimi söylüyorum sana."
"Ne yapacağımı sana mı soracağım?" dedi ifadesiz bakışlarını bana çevirirken. "Sana hesap mı vereceğim, anlamadım?"
Derin bir nefes aldım ve dudaklarımı araladım ama konuşmaya devam etti: "Dün yaptığımız anlaşma bu yöndeydi ve ben senin aksine anlaşmamıza sadık kaldım. Dediğimi yaptım."
Aralanan dudaklarımı kapattım ve ne söyleyeceğimi bilemeyerek yüzüne öylece baktım. Bir süre ifadesiz bir şekilde o da bana baktı, sonra bakışlarını telefonuna çevirdi. "Görüşmelerini tamamlasan iyi edersin," dedi buz gibi bir sesle. "Saat bir oldu ve ben hâlâ kahve içmedim."
Saat bir mi olmuştu? Bu saate kadar uyumuş muydum? Üstelik bu saate kadar kahvesini içmeyip beni mi beklemişti? Onu bunu boş ver de... bu kadar uyuyup kahvesini yapmadığın için sana neden kızmıyor Âlâ? Vicdana mı geldi bu adam?
Akmaya çalışan burnumu çektim ve elimde duran telefonun kilidini açıp Ediz'i aradım. Elçin'e geri dönmeli miydim bilmiyordum zira Maya ve Ediz yeterince sorguluyordu bu durumu. Bir de ona laf anlatmakla uğraşamayacaktım.
Telefon uzun bir süre çaldı ve tam açmayacağını düşündüğüm sırada da açıldı.
"Efendim?" Sesi buz gibiydi.
"Aramışsın beni?" dedim keyifli çıkmasına özen gösterdiğim bir sesle.
"Merak ettim," dedi mesafeli bir şekilde. "İyi misin diye soracaktım."
"İyiyim iyiyim. Yoğunum sadece, ufaklıkla birbirimize alışma sürecindeyiz... bu yüzden ekstra zaman geçirmem gerekiyor..."
"Anladım," dedi kısaca. Rüzgar sesi geliyordu. Ankara ayazıdır o Âlâ. "Hasta mısın sen? Sesin bir tuhaf geliyor?"
"Biraz üşütmüşüm ya, önemli bir şey değil. Soğuğa dayanmıyorum, biliyorsun."
"Dikkat et Âlâ. Uzaktasın, hasta olma bir de..." Sıkıntıyla iç geçirdi. "Hastaneye gittin mi?"
"Gittim gittim. İlaç kullanıyorum merak etme. Bir iki güne toparlarım." Yalandan ölünmüyor ya!
"Dikkat et," dedi Ediz bir kez daha. Morali bozuktu, sesi iyi gelmiyordu.
"Sen nasılsın?" diye sordum çekinerek. "Maya'nın yanında kalıyormuşsun? Teşekkür ederim."
"Maya benim de kardeşim sayılır," dedi. "İyiyim bu arada."
"İyi iyi," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Allah iyilik versin."
"Gerginsin," dedi bir anda. "Neden gerginsin sen?"
Ediz'in beni kitap gibi okuyabildiğini unutuyordum bazen.
"Ne?" dedim kaşlarım çatılırken. "Nasıl yani?"
"Bir sorun mu var?" diye sordu bana aldırmayarak. "Âlâ bak bir sorun varsa söyle. Orada çalışmak zorunda değilsin, başka bir iş bul-"
"İyiyim Ediz," dedim gülerek. "Nereden çıkarıyorsun bunları?"
"Üzgünsün hatta," dedi yine benim ne söylediğimi umursamayarak. "Bir şey üzmüş seni... Konuşmuyorsun, kısa kısa cevaplar veriyorsun bana..." Sherlock Holmes sanki bu da!
Kahkaha attım. "Üzgün falan değilim. Yoğunum sadece çok zamanım yok. Asıl sen iyi misin Ediz? Neler oluyor?"
Derin bir nefes alıp verdiğini duydum. "Bilmiyorum Âlâ. İçim hiç rahat değil, aklım sende." Gözlerimi kapattım.
"Canım Ediz'im," dedim yumuşak bir sesle. "Endişelenme. Ben gerçekten çok iyiyim. Patronum mükemmel biri, kızı da beni çok sevdi. Çok iyi davranıyorlar bana. Keyfim yerinde, gerçekten."
"Ne zaman gelirsin Ankara'ya?" diye sordu kuru bir sesle. "Konuştun mu hiç patronunla?"
"Bilmiyorum, gelirim ama. Ne oldu ya? Özledin mi yoksa beni sen?" Kıkırdadım. "Hani benden kurtulduğun gün kurban keserdin?"
"Özledim," dedi benim aksime çok ciddi bir şekilde. "Özledim Âlâ. Bir anda çektin gittin. Üstelik iki haftadır görüşmemiştik."
Yüzümdeki gülümseme solarken iç geçirdim. "Ben de sizi çok özledim. İzin alabilirsem yakın zamanda gelirim, söz."
"O yakın zaman çok uzamasın ama."
"Uzamaz uzamaz," dedim gülümseyerek. "Ay sizin de beni sevmeniz için uzaklara gitmem gerekiyormuş benim sanırım ya!"
"Geri zekâlı geri zekâlı konuşma Sincap," diye homurdandı Ediz. "Sevmiyoruz sanki normalde..."
"E yani... seviyorsanız da çok göstermediğiniz kesin..."
"Çok seviyorum seni, sadece sen aptal olduğun için görmüyorsun."
Gülümsedim. "Ben de seni çok seviyorum!" Dirseğimi berjerin koluna, çenemi de elime yaslamıştım ve dışarı bakıyordum. Nerede olduğumu unutmuştum ki Karan boğazını temizledi. Gözlerim onu bulduğunda bana boş gözlerle bakıyordu. "Kapat," dedi. "Çok uzadı."
"Bu gece de Maya ile kalacağım ama yarın eve geçmem lazım... Malum benim okul uzak size..."
"Hı-hı," dedim gözlerimi Karan'dan kaçırırken. "Maya üstesinden gelir. Sorun yok. Şey... Ediz benim kapatmam lazım. Konuşuruz yine, telefona çok bakamıyorum ama fırsat buldukça ararım."
Ediz iç geçirdi. "Tamam," dedi bundan hiç hoşnut olmadığını belli edecek kadar soğuk bir sesle. "Görüşürüz. Dikkat et. Öpüyorum seni."
"Ben de çok öpüyorum, görüşürüz."
Telefonu kapatıp yavaşça ona uzattım. "Teşekkürler..."
Uzattığım telefonu elimden alıp cebine koydu ve yeniden telefonunun ekranına baktı. "Kahve."
"Hemen yapıy- Ha-hapşu!" Kolumu aceleyle yüzüme yaslamış, dirsek içimi dudaklarıma dayamıştım. "Ay!" dedim derin bir nefes alıp burnumu çekerek.
"Çok yaşa," dedi Karan düz bir sesle, telefonuna bakmaya devam ediyordu. Kahkaha atmak istiyorum Âlâ. Seni iki kez öldürmeye çalışan adam, resmen sana çok yaşa dedi.
"Sen de gö- Hapşu!" Tekrar burnumu çektim ve yüzüme dökülen saçları alnımın gerisine ittim. Yeniden üşümeye başlamıştım ve bu hapşırmalarım burnumun akmaya başlayacağının da habercisiydi. "Ay!" dedim bir kez daha ve arkamı döndüm. "Sen de gör...me. Görme! Ne gerek var? Gerek yok." E yani bir zahmet!
Bir kez daha burnumu çekip salonun çıkışına doğru ilerledim. Dün akşamla ilgili tek kelime etmemişti, bu beni çok daha fazla germekten başka bir şey yapmıyordu. Canımı yakacak bir şey yapmasından korkuyordum. Bu gece karın içinde uyumamı isteyebilirdi mesela. Ya da daha kötü bir şey isteyebilirdi. Kızı için ağaca salıncak yapmamı ister miydi? Abartma Âlâ. Adamın haberi yok senin travmalarından.
"Lale ablanı bul, sana kalın bir mont versin. Sonra da doğruca buraya dön."
"Hım?" dedim ona dönerken. Burnumu çekip duruyordum. "Kahve?"
"Hastaneye gideceğiz," dedi telefonunun ekranını kapatıp bakışlarını bana çevirirken. "Evimde hasta insan istemiyorum. Herkese bulaştıracaksın şimdi... uğraşamam. Hazırlan ve buraya gel. On dakikan var."
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum.