İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 6 · 37 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 6

KAR’ANLIK HATIRALAR

Melike Şahin - Pençe

CLANN - I Hold You

Güldiyar Tanrıdağlı, Eda Güney - Umutsuz Aşk

"Ediz..."

"Âlâ?"

"Ediz!"

"Âlâ... sen ağlıyor musun? Ne oldu!?"

"Ediz! E-Ediz ne yapacağımı bilmiyorum! Ya-yardım et bana! Yardım et!"

4 Şubat

Kuruyan saçlarım omuzlarıma dökülürken kurutma makinesini kapattım ve ardından gelen sessizliği dinledim. Alt katın minik bir oda büyüklüğündeki lavabosu soğuktu; havalandırmaları açmışlardı. Altımdaki pantolonu çıkardım ve yenisini giydim. Üzerimdeki kazağı çıkarmadım, diğerini de onun üstüne geçirdim. İki kat çorap getirmişti Mustafa abi, sağ olsun çok iyi düşünmüştü çünkü ayaklarım buz tutmuş durumdaydı. Çorapları, parmakları uyuşmuş ayaklarıma acelesiz hareketlerle giyerken içim sıkılıyordu.

Bileklerimde oluşan morluklar gittikçe belirginleşiyordu. O sandalyeye öyle sıkı bağlamışlardı ki beni, bir süre geçmeyecek gibi duruyordu.

Tüm düşünceler, karanlık hatıralar yörüngeme girmiş bulunuyordu. Büyük bir sabırsızlıkla etrafımda dönüyor; bana çarpacakları o anı yüzlerinde acımasız bir gülümsemeyle bekliyorlardı. Bense o ana hazırlanıyordum şimdi.

Siyah, kar montunu üzerime geçirip fermuarını hızlı ve gürültülü bir şekilde çektikten sonra beyaz renkteki bereyi başıma taktım. Siyah bağcıklı botu da ayaklarıma geçirdim ve hazırdım.

Aslında her şeyden ziyade bir çift eldivene ihtiyacım vardı benim ama akıl edememişti Mustafa abi. Bunun için kimseye kızamazdım fakat kara dokunmasam iyi olacaktı. Dokunmayacaktım da zaten; elimdeki kürekten başka hiçbir şeye dokunmayacaktım. Küreğe dokunmak da pek iyi bir fikir değil Âlâ. Çok yardımcı oluyordu Alelâde bana, sağ olsundu.

Lavabodan çıkmadan hemen önce, son kez aynadaki yansımama baktığımda yüzümdeki o kaygılı ifadenin varlığı canımı acıtmıştı. Koyu kahve gözlerim puslanmış, dudaklarım aşağı doğru kıvrılmıştı. Çaresiz ve korku dolu görünüyordum. Keşke biraz güçlü olabilseydim, keşke kaçmak yerine savaşabilseydim. İyi ya, şimdi kaçacak bir yerin yok. Savaşmak zorundasın Âlâ.

Malikânenin boş, geniş holünde mutfağa doğru ilerlerken derin bir nefesle doldurdum ciğerlerimi, sonra nefesimi usulca üfledim. Kar kürerken sigara içmeme izin verirler miydi?

Karan hâlâ mutfaktaydı. Kahvesini yudumlamaya devam ediyor, bir yandan da telefonla konuşuyordu; bana arkası tamamen dönüktü.

"Umurumda değil yüzölçümü. Her yere bakılacak," dedi ben sessiz adımlarla ona doğru ilerlerken. "Bu sefer fare deliğine de girse bulacaksınız. Bana gelip 'bulamadık' diyen olacaksa eğer; öncesinde mezarının tapusunu alsın."

Yutkundum ve adımlarımı hızlandırıp mutfağın arka bahçeye çıkan kapısına doğru ilerledim. Yanından geçeceğim için beni fark edecekti elbette. Fakat telefonla konuştuğu için geçip gidebilirdim. Yüzünü görüp bir de onun yarattığı olumsuz duygularla uğraşmak istemiyordum. Zaten telefonun diğer ucundaki her kimse ona söylediği cümle de yeterince korkunçtu.

"Kasırga da destek olacak," dedi ifadesiz bir sesle. "İyi eğitilmiş yüz adamını sadece bu iş için görevlendirecek ve siz..." Sesi sertleşmişti. "Bu sefer bulacaksınız o adamı."

Yanından geçip kapıya yöneldiğimde bir anda bileğimi kavradı ve attığım adımın havada kalmasına sebep oldu. Beklemediğim için bir an kalbim ağzıma gelse de ruh hâlim korkmaktan çok uzaktaydı. Ruhum kararıyordu.

Nefesimi üflerken yavaşça ona döndüm. Gözleriyle beklememi söylüyordu. Tutuşu gevşemişti, karşı tarafı dinliyordu. Bileğimi elinden çekip sıkılgan bir şekilde telefonu kapatmasını beklemeye başladım.

Dışarıdan gelen güneş ışığı yüzüne vuruyordu ve çok koyu olmayan saçları sanki daha açık bir kahverengiymiş gibi görünüyordu şimdi. Uzun kirpikleri göz altını gölgelendirmiş, gözlerinin rengi güneşle birlikte biraz daha kızıllaşmıştı. Yüzündeki her bir detay sıcak tonlardayken bu adam nasıl bu kadar soğuk olabiliyordu? Dondurucu ayazın vurduğu bir çöl gibiydi.

"Onu aradığımı bilmeyecek," dedi otoriter bir sesle. Karşıya dikmişti bakışlarını şimdi de. "Peşini bıraktığımı sanacak. Onu bulduğunuzda gölgesi olacaksınız ama fark etmeyecek. En ufak bir hatanda Rusya'yı sana dar ederim Serdar." Sonra adamın suratına kapattı ve telefonu sertçe tezgâha savurdu. Önünde ne ara nereden geldiğini bilmediğim bir dosya duruyordu.

Ellerimi kar montunun ceplerine sokmuş boş bakışlarla onu izliyordum. Kahvesi bitmek üzereydi, son bir yudum kalmıştı. Fincana uzandı, küçük kulpunu iki parmağıyla kavradı ve dudaklarına götürüp o son yudumu da içti.

"Bundan sonra kahvemi sen yapacaksın," dediğinde gözlerimi bir kez kırptım ve hiçbir tepki vermedim. Saniyeler sonra fincanı tabağına yerleştirdiği sırada gözleri gözlerimi buldu ve kaşlarını kaldırdı. "Seninle konuşuyorum."

Kahveyi beğenmiş sanırım Âlâ. Zıkkım içsin Alelâde.

"Yaparım," dedim düz bir sesle. "Gidebilir miyim? Süremden gidiyor da."

"Hayırdır?" dedi kaşları bu sefer çatılırken. Başımdaki bereyi inceliyordu. "Ne bu tavır?"

"Tavır yaptığım falan yok," dedim aynı şekilde. "Ne beklediğini anlamadım ben şu anda?"

"Ne bekleyeceğim senden?" dedi aşağılar gibi. "Az laf çok iş bekliyorum." Gözleri başımdaki bereyi aşmış, koyu kahverengi saçlarıma ulaşmıştı şimdi de. Yeniden gözlerimin içine baktı. "Bu pek mümkün değil ama, değil mi?"

"Mümkün," dedim hafifçe başımı sallayarak. "Az önce başını şişirdim sanırım, kusura bakma. Ben insanlarla muhabbet etmeyi severim... bir an karşımda kimin olduğunu unutmuş bulundum."

Kaşları hafifçe havalanırken gözlerini gözlerimden ayırdı ve önünde duran boş fincanı tezgâhın üzerinde ileri doğru itti. "Kim varmış karşında?"

Karşımda kim vardı hakikaten? Bir an duraksadım ve bunu ciddi anlamda düşündüm. Karşımda kim vardı benim? Eline düştüğüm bir mafya mı? Katil mi? Başıma silah dayayan, sonra kendimi vurmamı söyleyen patron mu? Beni, kardeşimin canıyla tehdit eden o korkunç insan mı? Saçlarıma vuran nefesiyle tir tir titrememe sebep olan kişi mi? Aşık olduğum kokunun sahibi mi? O kokuya zihnimde ölümü kazıyan adam mı? Kardeşimin geleceğini ve kendi akıbetimi ellerine verdiğim; bunun karşılığında iki yıl boyunca Maya'nın masraflarını karşılayacak insan mı? Ceylin'in babası mı? Lale ablanın manevi evladı mı? Babasına kahve servisi yapan Karan mı? Yoksa az önce sohbet etmeye çalıştığım adam mı? Kimdi gerçekten?

"Çantam nerede?" diye sordum bir anda.

Kaşları çatılırken bir an duraksadı ve, "Ne alaka?" diye sordu.

Derin bir nefes aldım. "Kar kürerken sigara içebilir miyim diyecektim. Sigara paketim çantamda da... gerçi cüzdanım, ehliyetim, kimliğim falan da hep onun içindeydi. Umarım adamların beni kaçırırken çantamı da almayı akıl etmişlerdir yani..."

"Bilmem," dedi umursamaz bir şekilde önündeki dosyaya göz gezdirirken. "Çantanla ilgilenmiyordum ben... Aptal değillerse önlem almışlardır ama merak etme. En ufak bir hata yapma lüksleri yok." Başını kaldırıp yüzüme baktı. "Sigara mı içmek istiyorsun?"

"İyi olurdu," diye mırıldandım. "Çantamı verseydiniz..."

Elini ceketinin iç cebine götürdü ve gümüş renkte bir sigara tabakası çıkarırken ayağa kalktı. "Yürü," dedi çenesinin ucuyla arkamdaki bahçe kapısını gösterirken. "Ben de içeceğim."

"Az önce yemek odasında içmiştin," dedim itiraz etmeden kapıya doğru ilerlemeye başladığımda. "Şimdi niye dışarı çıkıyorsun ki? Hava çok soğuk."

"Soğuk iyidir, dinç tutar," dedi ifadesiz bir sesle. "Ayrıca mutfakta sigara içmeyi dene de bir bak bakalım o sana çok iyi davranan Lale ablanın içinden ne fışkırıyor."

Fışkırıyor kelimesini bastıra bastıra söyledi Âlâ. Bilmem farkında mısın ama sana atıfta bulunuyor. Atıfına tüküreyim onun Alelâde.

"Ne fışkırabilir ki?" dedim omuz silkerek. "Kızar sadece? Belki tatlı-sert bir azarlamayla uyarır?"

Bahçe kapısını açtığımda yüzüme çarpıp tenime saplanan ayazla birlikte gözlerimi kırpıştırırken taze karın üzerine bastım ve ruhum biraz daha karardı.

"Tatlı-sert..." diye mırıldandı kapıyı kapatıp camın kenarında durduğunda. Yanında dikiliyor, başımı kaldırmış ona bakıyordum. "Lale ablan bir gün sinirlenirse eğer, büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaksın o zaman."

Sigara tabakasının kapağını tek hamlede açtı ve bana doğru uzattı. Çekinerek içinden bir dal sigara alırken, "Böyle tatlı bir kadın ne kadar sinirlenebilir ki en fazla?" diye sordum. "Biraz abartıyorsun sanki?"

"Çok değil, bir gün veriyorum," dedi kendi için de bir dal çıkarırken. "Ela ve Oya saç saça baş başa kavga edecekler ve sen Lale ablanın içinden fışkıracak o yer altı canavarını göreceksin." Alaycı bir tını vardı sesinde.

"Kardeşlerin yani," dedim bir anda pat diye.

Gözleri hızla beni bulurken yüzü gerildi ve sigarasını dudaklarına yerleştirmek üzere kaldırdığı eli havada asılı kaldı. Âlâ sen yandın kelimeye sahbet getir çabuk.

Alt dudağımı dişlerken yüzüne özür dileyen bakışlarla baktım. "Pardon," dedim. "Haddimi aştıysam öz..."

"Aştın," dedi sertçe. Sonra sigarayı dudaklarına götürdü ve ne ara nereden çıkardığını anlamadığım zippoyu ateşledi. Başını hafifçe sağa eğmiş, elini zippoya siper etmişti ve parmaklarının ardına sığınan ateşle sigarasını tutuşturuyordu.

"Özür dilerim," dedim. "Ben gideyim artık. Sigara için çok teşekkürler..."

Tutuşan sigarayı dudaklarının arasında tutarak bir nefes çekti ve, "Buraya gel," diye emretti. "Ateş sönecek. Acele et."

Gözlerimi kırpıştırıp yüzüne bakmaya devam ettim. Dudaklarında bekleyen sigaranın dumanı usulca yüzüne süzülüyor, gözlerinin kısılmasına sebep oluyordu. "Buraya gelip sigaranı yakacak mısın artık?" diye azarlayınca harekete geçtim ve ona doğru iki adım attım. Elini siper ettiği ateş zayıflamış olsa da hâlâ yanıyordu. Yutkunup biraz daha yaklaştım ve başımı uzatıp dudaklarıma yerleştirdiğim sigaranın ucunu ellerinin içinde bekleyen ateşe değdirdim.

Derin bir nefesle birlikte sigaram tutuştuğunda burnuma gelen kokusunun anımsattığı tek bir şey vardı yine. Aşık olduğum o kokunun zihnime kazıdığı ölüm kelimesi.

Dün başıma silah dayayan bu adamla şimdi sigara içiyordum. İnsan dediğin gerçekten tuhaf bir varlıktı.

Bir adım gerileyip ondan uzaklaşırken sigarayı parmaklarımın arasına sıkıştırıp çektiğim nefesi usulca üfledim. Kaç saat olmuştu bir sigara içmeyeli? İki gün oluyor muydu? Dün de karnım aç olduğu ve midem bulandığı için içmemiştim. Bir önceki günün akşamı içmiştim en son. Uyumadan hemen önce, gecekondudan tek farkının bir apartman dairesi olması olan evimin; sıvaları çatlayıp dökülmüş, açık sarı duvarlarına sahip ufak balkonunda kıçım dona dona içtiğim o sigaradan sonra şu ana kadar hiç içmemiştim. Maya'nın astımı olduğu için evde içemiyordum; bu sebepten kış aylarında azaltıyordum sigarayı. Zaten iki gündür aklıma dahi gelmemişti hiç. Şu ana kadar tabii.

Karan zippoyu tek hamlede kapattı ve boşta kalan eliyle dudaklarında bekleyen sigarayı parmaklarının arasına sıkıştırdı. Zippoyu yeniden cebine atarken dudaklarından ve burun deliklerinden süzülen gri dumanı izliyordum. Ben donuyordum ama onun hiç üşür gibi bir hâli yoktu. Bir elini kumaş pantolonunun cebine sokmuş; diğeriyle sigarasını içiyordu.

"Ben gideyim," dedim tekrar. "Başlamam gerekiyor artık."

"Sigaranı iç," dedi düz bir sesle. "Gidersin sonra."

Derin bir nefes aldım. "Süremden gidiyor. İki saatten az kaldı. Yetişmeyecek."

"Yetişir."

Pes ettim ve parmaklarımın arasında duran sigarayı yeniden dudaklarıma götürdüm. Bana bakmıyordu. Karla kaplı bahçede dolaşıyordu bakışları. Boyu çok uzundu. Göğüs hizasına anca geliyordum; ayağımdaki botun kalın tabanıyla üstelik.

Sigaramdan derin bir nefes daha çektiğim sırada bütün vücudum uyuştu ve başım döndü. Gözlerim kararınca yavaşça yere çömeldim ve öylece durdum. Uzun bir süre sigara içmeyince içtiğim ilk sigarada hep yaşıyordum bunu.

"Ne oldu?" diye sordu dümdüz bir sesle.

"Başım döndü," dedim kararan gözlerimle etrafa boş boş bakarken. "Sigara... iki gündür içmemiştim de..."

"Geçer şimdi," dedi umursamaz bir tavırla. "Ayağa kalk."

"Kalkacağım. Bir saniye." Derin bir nefes alıp verdim. Bayılacak gibi hissediyordum.

"Kalk."

Gözlerimi kapattım ve birkaç nefes daha aldım. Vücudumdaki uyuşma yavaş yavaş sönerken elimi uzatıp arkamdaki camın korkuluklarına tutundum ve ondan güç alarak ayağa dikildim.

"Geçti mi?" diye sordu soğuk bir sesle. Bana bakmıyordu.

"Geçti."

Sırtımı arkamdaki cama yaslarken nefesimi üfledim ve az sonra haşır neşir olacağım bahçeye baktım onun gibi. Yağan kar bileğimi bir karış geçecek yükseklikte bütün bahçeye örtülüydü. Bahçedeki heykelleri, bankları, ağaçları, yolları kapatmıştı ve güzelim bahçe az sonra gömülmek üzere kefen giydirilen bir cenazeye benziyordu.

"Gözün kaşındı demek," diye mırıldandığında düşüncelerimden sıyrıldım ve başımı çevirip Karan'a baktım. Hâlâ etrafı inceliyordu.

"Hayır," dedim ifadesiz bir sesle önüme dönerken. Başını çevirip bana baktığını göz ucuyla gördüğümde devam ettim: "Gözüm kaşınmadı, Allah belamı vermek için farklı bir yol buldu." Sigaramı içtim ve yavaşça üfledim.

Yeniden önüne döndü. "Tuhaf," dedi sadece. "Aynı anda hem kapıları karıştırıp hem de kaşınan gözün yüzünden iki yıldır peşinde olduğum adama göz kırpman... çok tuhaf."

İç geçirdim. "Tuhaf, evet. Tesadüf olduğunu düşünmek istemiyorum. Bu haksızlık olur çünkü. Vardır bir günahım elbet."

Alaycı bir şekilde burnundan nefes vererek güldüğünü duydum. "Günah..." dedi ama bunu kendi kendine söylüyor gibiydi. "Ne günah işleyebilirsin ki sen?"

İltifat mı etti küçümsedi mi anlayamadım ben, sen anladın mı Âlâ?

"Bilmem," dedim keyifsiz bir şekilde gülümseyerek. "Yirmi üç yıllık hayatımda elbet birilerinin günahına girmişimdir."

"Mesela?" diye sordu. Bu adamın sohbet edesi gelmiş Âlâ, tam da senin hiç konuşasın yokken.

"Düşüneyim," dedim arkamdaki cama yaslanırken. Sigaramdan bir nefes çekip yavaşça üfledim ve sessiz bir şekilde güldüm. "Çok fazla dedikodu yaparım mesela. Zevkine hem de. Sinirlendiğimde falan değil, bayağı bayağı severek yapıyorum."

"Başka?" diye sordu ifadesiz bir sesle. "Bu, benim elime düşmen için yeterli bir sebep değildir eminim."

Yutkundum ve bir kez daha düşündüm. Âlâ ne iyi bir insanmışsın. Ben de düşünüyorum düşünüyorum adam akıllı bir şey bulamıyorum.

Aslında ben bulmuştum ama söyleyemiyordum. Ona söylemek istemiyordum.

"Yeterliymiş demek ki," dedim gülümseyerek. "Allah sevdiği kullarını dünyada cezalandırırmış ki cehenneme gitmesin o kulları..."

Bana bakıyordu. Başımı çevirip yüzüne baktığımda bakışlarıyla ciddi olup olmadığımı sorguladığını gördüm. Ciddi olduğumu anladığında yavaşça önüne döndü.

"Cennete gideceksin yani?" dedi. Sesinde alaycı bir tını vardı.

"Öyle umuyorum," dedim ve ben gayet ciddiydim.

"Hımm," dedi alaycı bir şekilde. "İyi bakalım."

Beni taklit ediyordu sanırım. Evet, tam olarak bunu yaptı.

Sigarasından bir nefes daha çekti ve gri dumanı dışarı üflerken hemen yanıma, cama yaslandı. Donuyordum. Ellerim, burnum ve dudaklarım buz tutmuştu. Üstelik dudaklarımın arasından süzülen şeyin sigara dumanı mı buhar mı olduğunu ayırt edemiyordum. Kaç dereceydi bu lanet olası pislik hava?

"Lale ablanın tersi gerçekten çok mu pis?" diye sordum amaçsız bir şekilde. Konuşasım yoktu ama tam şu anda sessizliğe gömülmek çok daha kötüydü benim için.

"Görürsün," dedi kısaca. Sanki düşüncelere dalmış da sesimle bölünmüş gibi yanıtlamıştı sorumu.

"Öyleyse umarım görmem," diye mırıldandım.

"Korkar mısın?" dedi düz bir sesle. Başını geriye yaslamış; ilerideki çam ağacının dallarından düşen kar yığınlarını izliyordu.

"Sinirli insanlardan hoşlanmıyorum," dedim kuru bir sesle. "Yüksek ses, bağırıp çağırma, kavga, dövüş... huzursuz ediyor beni." Silah. Bir de silah Âlâ. Yine unuttun bakıyorum? O yeni eklendi Alelâde. Düne kadar gerçek bir silah mı gördük biz?

Başını çevirip bana baktı. Yüzüme bakabilmesi için hafifçe eğilmesi gerekmişti. "Çok yanlış kişiye anlatıyorsun bunları," dedi soğuktan kızarmış burnuma bakarken. "Sana zarar vermek isteyen bir adama neyden korktuğunu söylememelisin Âlâ."

Benim yıllardır anlatmaya çalıştığım enayiliğini tek bir cümleyle özetledi adam bak. Aferin sana ver kozları ver!

"Zarar vermek istiyorsan ver artık sen de," dedim homurdanır gibi. "Verecekmiş gibi yapıp ters köşe yapıyorsun. Elime gerçek bir silah yerine kuru sıkı tabanca tutuşturmasaydın belki de şu an ayağım sargılı bir şekilde evimde oturuyordum. Koltuğa uzanıp televizyon izlerdim; Maya'ya naz yapardım. Ediz'in, Elçin'in, Tolga'nın vereceği o kısıtlı ilginin tadını çıkarırdım bir süre en azından."

Ne diyorsun gene sen Âlâ? Bilmiyordum ne dediğimi. Bu adamın yanında normalden fazla saçmalıyordum korkudan.

"Dün gerçekten kendini vurmana izin verseydim benden kurtulurdun yani?" dedi önüne dönerken. Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılmıştı. "Sen hep yazar mısın böyle kafanda?"

"Bırakmaz mıydın?" diye sordum hafif şaşırarak. "Yani... daha ne olabilir ki bırakman için? Ayağıma sıkmışım sonuçta. Siz mafyalar sevmez misiniz ayağa sıkmayı?"

Hiç beklemediğim bir şey yaptı ve samimi bir kahkaha attı. Gözlerim irileşirken bu kez gerçekten şaşırmıştım. Merak ediyordun bak, gülüyormuş işte.

Çok güzel gülüyordu, bembeyaz dişlerinin esmer tenine olan tezatlığı bozguna uğratmıştı beni. Gözlerimi kırpıştırarak yanağında, sakallarının arasında beliren derin çizgiye bakakaldım. Gamzesi vardı ama bu gamze bir çukur değil; bir vadi gibiydi. Şunu ben söylesem şu dakika abazan ilan ederdin beni cümle aleme.

"Sen çok film izlemişsin," dedi sigarasından bir nefes daha çekmeden hemen önce. "Ayağa sıkmak eskide kaldı, modası geçti. Biz yeni nesil mafyalar yeni şeyler deniyoruz şimdi."

"Ha mafyasın yani?" dedim öne doğru uzanıp yüzüne bakmaya çalışırken.

"Öyleymişim," dedi alaycı bir şekilde. "Sen söyledin."

"Havalimanından adam kaçırdın," dedim yeniden cama yaslanırken. "Bizim mahallenin bakkalı Hasan abi yapamazdı bunu."

"Hımm," dedi tekrar alaycı bir tavırla. "İyi bakalım."

Götün sıkışınca söylediğin şu cümleyi an itibariyle Karan'a kaptırmış bulunuyorsun Âlâ.

Başımı iki yana sallayıp sigaramdan bir nefes daha çektim ve yeniden bahçeye baktım. Nasıl temizleyecektim bu kocaman bahçeyi ben? Şimşirli yollar o kadar uzun ve karışıktı ki kalan süremle kesinlikle yetiştiremeyecektim. Veranda, havuz başı falan da demişti üstelik. Buradan bakınca göremediğim kısımlardı oralar. Gerçekten sıçmıştım.

"Süremi yediğin için bana ekstra zaman vereceksin değil mi?" diye sordum labirenti andıran şimşirli yollara bakarken.

"Hayır," dedi düz bir sesle. "Vermeyeceğim."

Hayret içinde ona döndüm. "Nasıl yetiştireceğim o zaman?" diye sordum sesimdeki telaşı gizleme gereği duymadan. "Baksana şu bahçeye! Kocaman!"

"Beni ilgilendirmez." Omuz silkti. "Bu senin problemin."

Derin bir nefes alıp verdim. "Keşke dün gerçekten ayağıma sıksaydım," diye mırıldandım ve yaslandığım camdan doğruldum. "Gidiyorum ben o zaman."

"Gidebilir miyim." diye düzeltti cümlemi, kelimeleri vurgulayarak. Hâlâ karşıya bakıyordu.

Gözlerimi kapatıp sabırla derin bir nefes daha aldım. "Gidebilir miyim Karan Bey?"

"Gidebilirsin." Gözlerini gözlerime çevirdi. "Bir saat kırk iki dakikan kaldı. Kolay gelsin."

"Ayaklı saat bu da," diye homurdandım onun duyamayacağını umduğum bir sesle. Bahçeye doğru ilerlemeye başlamıştım. "Hayır, nasıl sayıyor onu da anlamıyorum!"

"O taraftan değil," diye seslendi ifadesiz bir sesle. "Sağ taraftan gideceksin. Verandada bekliyor Koral seni."

"O taraftan gidecektim zaten!" dedim omzumun üzerinden ters bir bakış atarken. Sağa yönelmiştim.

"Eminim," dedi ve bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes çekip dumanı hızla üfledi.

Önüme dönüp söylene söylene dediği tarafa doğru yürüdüm. Bu adamdan gerçekten kocaman nefret ediyordum.

Bir de Koral pisliğiyle uğraşacaktım şimdi. Daha doğrusu o benimle uğraşacaktı. Sabah ettiğim laflardan sonra beni dövmemesini umuyordum. Adım attıkça içimdeki huzursuzluk da artıyordu sanki. Her şey çok zordu ve dayanabileceğime olan inancım gittikçe azalıyordu. Maya için dayanacaksın Âlâ. Bunu ikimiz de çok iyi biliyoruz.

Sağa döndüğümde ilerideki, etrafı karla kaplanmış havuzu hemen gördüm. Rüyamdakinden de büyüktü; yüzme olimpiyatları kesinlikle düzenlenebilirdi bunda. Suyu temizdi. Düzenli olarak temizleniyor olmalıydı. Kenarlarında biriken karları suyun içine ittirsem kızarlar mıydı acaba?

Biraz daha ilerlediğimde verandayı da gördüm. Geniş bir verandaydı. Salon olduğunu düşündüğüm cam bölmeli bir odanın çıkışıydı burası. Cam bölme devasa büyüklükte tasarlanmıştı ve evin diğer camları gibi siyah çerçevelerle ayrılan geometrik küpler hâlindeydi. Tavana kadar üçgen şeklinde uzanan bir camdı bu. Çatı gibi görünüyordu. Salon olduğunu düşündüğüm yerde başını kaldırdığında gökyüzünü seyredebilirdin. Salon diye tahmin ediyordum fakat içerisi güneş ışığından pek görünmüyordu. Emin değildim bu yüzden.

Veranda epey genişti. Üzerine siyah birer muşamba örtülmüş iki koltuk ve bir orta sehpa vardı. Üstü kapalıydı. çevresi siyah ferforje korkuluklarla çevrelenmişti. Buna rağmen kar, verandanın zeminine kadar ulaşmayı başarmıştı. Çok işim vardı.

Öte yandan verandada sigara içerek beni bekleyen adam Koral değildi. Diğer takım elbiseli adamlardan biri de değildi. Üzerine asker yeşili bir mont giymiş, başına siyah bir bere takmış genç bir çocuktu bu. Kaşlarım çatılırken sessizce yanına doğru ilerlemeye devam ettim. Beni henüz görmemişti. Verandanın önünde, karın içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Başını önüne eğmiş, bir elini kot pantolonunun cebine sokmuştu. Hızlı hızlı sigarasını içiyordu.

"Merhaba," diye mırıldandım yanına yaklaştığımda. Başını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi. Sarışın bir çocuktu. Benim yaşlarımdaydı. Sarı, uzun sakalları; yuvarlak, kahverengi gözleri vardı. Sempatik görünüyordu.

Bana doğru ilerlerken, "Merhaba. Âlâ, değil mi?" dedi nazik bir şekilde. Adımı nereden bildiğini merak etsem de sorgulayamayacak kadar gergin olduğum için üstünde durmadım.

Hafifçe başımı salladım. "Evet. Şey, ben bahçeyi küreyeceğim de... Koral yok mu?"

"Koral?" dedi kaşları çatılırken. "Hayır, yok?"

"Gelmedi mi hâlâ?" diye sordum. "Sanırım ne yapacağımı gösterecekti bana..."

"Ben göstereceğim," dedi gözlerini kırpıştırarak. "Bu görev bana verildi... Hatta bir saate yakındır burada bekliyorum. Koral'la ilgili bir konu geçmedi hiç?"

İyi de Karan bana Koral'ın beni burada beklediğini söylemişti. Yalan mı söyleyecekti? Bu işte bir iş var Âlâ.

"Anladım," dedim durumun garipliğini anlamaya çalışırken.

"Sinan bu arada adım," dedi yeniden gülümseyerek. "Babamla birlikte bahçeden sorumluyuz."

Lale ablanın Ali Bey ve oğlu dediği bu çocuk ve babasıydı belli ki. Ne çok çalışan vardı burada? Hepsine nasıl maaş ödüyordu acaba?

"Memnun oldum," diye mırıldandım.

"Sabah birlikte kahvaltı yaptık aslında ama sen sanırım görmedin beni?" Elini kaldırıp sigarasını içti ve yavaşça üfledi. Elleri kurumuş, parmakları nasır tutmuştu. Bahçe işleriyle uğraştığı anlaşılıyordu.

Öte yandan sabah bu çocuğu hiç görmemiştim vallahi. Derdim başımdan aşkındı, masada kimin olduğuna doğru düzgün dikkat etmemiştim.

"Yok," dedim hafifçe gülümseyerek. "Pek dikkat etmedim açıkçası."

"İlk günün," dedi sırıtarak. "Olur öyle şeyler... de." Bakışları temkinli bir hâl aldı. "Ben bu işi neden senin yapacağını anlayamadım. Bu sabah kar küremek için hazırlanırken bir anda böyle bir emir aldım... Anlam veremedim pek."

"Boş ver," dedim iç geçirerek. "Görev görevdir işte... Ben de anlamadım ama sorgulamıyorum. Malum, emir büyük yerden..."

"Öyle," dedi ve güldü. "O zaman gel, araç gereçleri alalım da başla. Sana yardım etmek isterdim ama hiçbir şeye dokunmamamı emrettiler. Sadece ne yapacağını göstereceğim..."

"Sorun değil," dedim hafifçe gülümseyerek. "Düşünmen yeterli. Teşekkür ederim."

Sinan ile müştemilatın yakınlarında, kulübe tarzında bir yapıya kadar yürüdük. Düşüncelerime gömüldüğün için sessizdik; sanırım o da bir şey söylemeye çekiniyordu. Yeni insanlarla tanışmayı, sohbet etmeyi, sorular sormayı, kendimi anlatmayı severdim fakat şu an bunu yapamayacak kadar dipteydim. Kör bir kuyuya düşmek üzereydim ve gömüleceğim karanlıktan çok korkuyordum. Daha önce düşüp de canımı dişime takarak çıktığım o kör kuyudan bir kez daha çıkabileceğimden emin olamıyordum.

Üstelik şimdi sevdiklerimden uzakta korkunç bir adamın pençesindeydim. Beni toparlayacak kimse yoktu yanımda. Sıkıca sarılacak bir kız kardeşim yoktu. Beni saatlerce göğsüne yatırıp sessizce saçlarımı okşayacak bir Ediz yoktu. Bir fincan kahve yapıp esprileriyle güldürmeye çalışacak bir Elçin yoktu. Hâlimle dalga geçip duracak, aptal aptal konuşup beni sinirlendirerek kafamı dağıtacak dangalak bir Tolga da yoktu. Gurbetteydim. Yalnızdım. Tek başımaydım. Korkuyordum, çaresizdim. Pazarda annesini kaybetmiş küçük bir çocuk gibiydim. Etrafımdaki herkes yabancıydı. Savunmasızdım. Her şey korkunçtu. Karanlıktı. Zifiri karanlıktı.

"Bu kar küreğini al," dedi Sinan sapından tuttuğu mavi küreği bana uzatırken. Kürekten çok bir kepçe gibiydi. Arkasında iki tane tekerleği vardı. "Bununla çok kolay açarsın yolları. Pek güç gerektirmiyor tekerlekleri olduğu için."

Beceriksizce gülümseyip küreğin sapını kavradım ve elinden aldım. Küreği yere yaslarken soğuktan donarak ölmek üzereydim. Parmaklarımı hissetmiyordum, ellerim kıpkırmızı olmuştu.

"Bir de standart kürek vereceğim sana," dedi kulübenin kapısını ayağıyla açık tutmaya çalışırken. Kapının önünde bekliyordum onu. Tahta kapıyı açmış, kapıdan girmeden içeriye uzanarak bir şeyler karıştırıyordu. "Onunla da bunun girmediği yerleri kürersin."

"Karları nereye yığacağım?" diye sordum kuru bir sesle. "Tuz dökecek miyim?"

Sinan minik bir kahkaha attı. "Hayır, hayır! Ona tuz mu yeter?" dedi siyah renkteki küreği kulübeden çıkarırken. "Tuzu döktüm ben dökülmesi gereken yerlere. Genelde garaj önüne ve evin çevresindeki mermer zemine falan döküyoruz biz. Kar yığınlarını ben halledeceğim. Sen küre sadece."

"Peki," dedim hafifçe başımı sallarken. Dışarıdan kendimi izlesem 'ıyyy ne nemrut bir kız bu yaaa!' diye dedikodumu yapardım ama gerçekten hiç keyfim yoktu. Ruhum çekilmiş gibi hissediyordum yine. Umarım Sinan ondan hoşlanmadığımı falan düşünmezdi çünkü çok nazik bir çocuktu. Normalde olsam oturur saatlerce muhabbet ederdim onunla. Belki sonra yaparsın Âlâ. Dert etme. Kimseye sıcak davranmak gibi bir mecburiyetin yok, öğren şunu artık.

Yoktu zaten ama ben soğuk bir insan değildim. İnsanlara gülümseyemediğimde, sıcak davranamadığımda içten içe kötü hissediyordum. Keyfim olmasa bile herkese kucak açmak zorundaymışım gibi hissediyordum. Sürekli neşeli, konuşkan ve enerjik olmalıymışım gibi düşünüyordum. Saçma gelebilir ama sanki bunu yapmazsam etrafımdakilere ayıp oluyordu. Kimseye ayıp olmaz Âlâ. İnsanlara neşe borcun mu var?

"Al bakalım," dedi tekerlekli küreği de uzattığında. "Sen taşlı yolları küremeye başla, ben arada sırada seni kontrol edeceğim zaten. Yapacağın tek şey kar küreğini sürmek. İlerledikçe kar kendiliğinden yığın hâline gelecek zaten. Köşelere yığ, gerisini ben hâllederim."

"Teşekkür ederim," dedim mahçup bir şekilde. Neye mahçup olduğumu da bilmiyordum. Sana acilen kişisel gelişim kitabı almamız lazım Âlâ. Roman okumakla bir yere varamayacak gibisin.

Sinan kış bahçesiyle ilgilenmek üzere yanımdan ayrıldığında ben şimşirli yolun başında duruyor, kendimi cesaretlendirmeye çalışıyordum. Yapabilirdim. Zaten sabahtan beri karla gayet de yüz göz olmuştum. Bir şey olmuş muydu? Olmamıştı. Devam edebilirdim. Hâlledebilirdim. Küreğe bak Âlâ. Karın beyazına bak. Hâlledebilecek misin gerçekten?

İnsanın iç sesi kendisine düşman olursa o insan hiçbir şeyi hâlledemezdi elbette. Zira Alelâde beni tetiklemekten başka hiçbir şey yapmıyordu şu anda. Siktirip gitmeliydi bir süre.

"Yapabilirim," diye fısıldadım. "Uzun zaman oldu. Başka bir günde, başka bir yerde, başka bir andayım. Düşünmeyeceğim."

Kar küreğinin tutacağını iki elimle sıkı sıkı tutmuştum. Derin bir nefes alıp verdim ve şimşirli yolda küreği iterek yürümeye başladım. Biraz zorlanıyordum ama ilerledikçe karlar kürekle birlikte hareket ederek üs üste yığılıyordu. Yol taşlı olduğu için kürek bazen taşlara takılsa da çok zorlanmıyordum. Fakat acilen başka şeyler düşünmeliydim. Göğsüm sıkışıyordu.

Düşünemiyordum. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Her dakika dır dır konuşan Alelâde de tam şu anda susmuştu. Tamam, siktirip gitmesini söylemiştim ama geri gelmesi gerekiyordu. Başka bir şey düşünmemi sağlaması gerekiyordu.

Düşünmeliydim. Başka şeyler düşünmeliydim. Mesela Hande Yener'in 2015 yılında İstanbul konserinde giydiği o tuhaf kostümü ve sonrasında yapılan editleri düşünebilirdim. Çok gülmüştüm o zaman. Kırmızı, ekstra kapalı bir elbise giymiş; kafasına da aynı renkte, sadrazam kavuğundan hâllice, tuhaf bir şey takmıştı. Yapılan photoshoplar o kadar komikti ki karnıma ağrılar girene kadar gülmüştüm. Evdeki herkese teker teker göstermiştim. Annem de çok gülmüştü. O çok sevdiğim kahkahalarından patlatmıştı ve nefes nefese kalana kadar gülmüştü. Gülüşünü çok seviyordum; göz kenarlarında oluşan o belli belirsiz çizgileri, beyaz dişlerini, kısılan gözlerini ve sesli kahkahalarını...

Annemi güldürmek için her şaklabanlığı yapabilirdim. Öyle ki ertesi gün doğruca bir kırtasiyeye gitmiş, kırtasiyeden kırmızı bir karton satın almıştım. Kartonu rulo yapıp dikey bir şekilde başıma tokalamıştım. Evde bulduğum kırmızı bir çarşafı da kendime elbise yapmıştım ve 'sana kırmızı çok yakışıyor' şarkısını söyleyerek annemin karşısına geçmiştim. Mutfakta yemek yapıyordu. Bana döndüğünde nehir gözleri önce şaşkınlıkla irileşmiş, sonra muzip bir ifadeyle parlamıştı. Attığı kahkahalar, "delisin sen deli!" diye bağırmaları kulaklarımda yankılanıyordu şimdi.

"Ediz!"

"Âlâ!"

"Ediz yardım et!"

Düşünmeyecektim. Hande Yener'i de o tuhaf kostümünü de düşünmeyecektim. Ne düşünecektim? Alelâde? Neredesin?

Aylardır nefes almıyormuşum gibi derin bir nefes aldım ve şişen ciğerlerimin gerçekten oksijenle dolup dolmadığına emin olamadım. Hava o kadar soğuktu ki aldığım nefes burun deliklerimden içeri girip solunum sistemimin buz tutmasına sebep oluyordu. Buna rağmen içimdeki yangın sönmüyordu. Sıkı sıkı tuttuğum kar temizleme küreğini ittirirken bacaklarım sızlayıp titriyor, beni ayakta tutmakta zorlanıyordu artık. Durdum, soğuktan uyuşan ellerimi küreğin sapından çektim ve birbirine sarıp yavaşça dudaklarıma götürdüm. Parmaklarımı hohlayarak ısıtmaya çalışıyordum ama saniyelik bir ısınmanın dışında başka bir etkisi olmuyordu. Devam etmeliydim. Biraz olsun yol kat etmiştim ve bir an önce şu işi bitirmek istiyordum.

Şimşirli yolun bir başından diğer başını küremiş, oluşan kar yığınına boş gözlerle bakıyordum. Güneş yeniden bulutların arasına saklanmıştı. 'Keşke,' diye geçirdim içimden. 'Keşke benim de saklanacak bir bulutum olsaydı.'

Başımı çevirip ardımda bıraktığım yollara baktım. Kar yığınını süpürmüştüm fakat taşların üzerinde ince bir tabaka hâlâ vardı. Bir kar tanesi dahi görmeyeceğim. Aksi taktirde bütün geceyi karın üzerinde uzanarak geçirirsin. Bunu gerçekten yapar mıydı, bilmiyordum ama yapmayacağını düşünemiyordum.

Bu havada yolları bal dök yala yapmam mümkün değildi. Ben yapsam illaki ağaç dallarından dökülen karlar kirletecekti. Mübalağa yaptığını umuyordum. Yapmıyorsa eğer bugün son günüm olabilirdi. Zira bünyem daha fazlasını kaldıramayacaktı.

İç geçirip işime devam ettim. Terlediğimi hissediyordum. Bedenim çok tuhaf tepkiler veriyordu. Bir yandan hipotermi geçirecek kadar donup titriyor, diğer yandan soğuk soğuk terliyordum. Ağzım, burnum, yüzüm, ellerim, bacaklarım donmuştu ama ensem, koltuk altlarım, göğüslerim ve karın bölgem ter içindeydi.

Eğer annem şu anda beni bir yerlerden izliyorsa çok ağlıyordur, diye düşündüm bir anda. Çok üzülüyordur hâlime, nehir gözleri ağlamaktan kızarmıştır. Belki de kendini suçluyordur. Gittiği için pişman oluyordur; bana seslenip özür diliyordur ama ben duymuyorumdur belki.

Bir köşeyi daha kar yığınıyla doldurduğumda şimşirli yollar bitmek üzereydi ve ben artık tamamen dipteydim. Aklımı dağıtmak için ne düşüneceğimi bilemiyordum ve içimde verdiğim bu savaş, beni kar küremekten daha çok yoruyordu. Zihnimle boğuşuyordum ve kendime asla engel olamıyordum. Hatta öyle ki aynı anda iki şeyi düşünebilme yeteneği edinmiştim son bir saatte. Aklıma getirdiğim saçma sapan komik şeyleri düşünmeye çalışırken aynı zamanda o günü düşünmekten de alıkoyamıyordum kendimi. Kar'anlık hatıralarım tarafından boğulmak üzereydim.

"Güzeller güzeli genç bir kadın olduğunda gücün omuzlarında yeşerecek. Tohumu kalbinden düşecek omuzlarına, oradan ellerine akacak."

Bir yaz günüydü bu sözü annemden ilk duyduğumda. On üç yaşındaydım. Babam o kış çok para kazanmış, bizi Ayvalık'a tatile götürmüştü. Aylardan ağustos, günlerden sekiziydi. Yılın en sevdiğim günleriydi.

Saatlerce öğle güneşinin altında kum kazıyıp yavru midye aramıştım. Annemin sürdüğü güneş kremlerinin etkisini yitirecek kadar oturmuştum o güneşin altında. Omuzlarım yanmıştı. Çok acıyordu. Ilık bir banyonun ardından annem beni önüne oturtmuştu; önce ıslak saçlarımı usul usul taramış, sonra omuzlarıma hafif dokunuşlarla yanık kremi sürmüştü. Soğuk kremi tenime yedirirken kurmuştu bu cümleleri. Devamı da vardı fakat istemiyordum.

Omuzlarımdan aldığım gücün kalbimden gelmesini istiyordum. Omuzlarımı öpecek bir adamdan değil.

"Bir adam seveceksin vakti geldiğinde. Omuzlarından öpecek seni. Gücünün kaynağı, kalbinde ona duyduğun sevgi ve onun omuzlarına kondurduğu öpücükler olacak. O ise senin ellerini tuttuğunda güç bulacak. Ellerine akan gücü onunla paylaşacaksın," demişti devamında.

O konuşurken önümdeki aynadan yansımasını izlemiştim. Yüzünde buruk bir gülümseme vardı bunları söylediği sırada. Babamdan hiçbir zaman tam anlamıyla alamadığı o sevginin bana uğramasını istiyordu. Şefkatiyle sarıp sarmaladığı kızını, aynı onun gibi saf bir sevgiyle sevecek bir adam diliyordu.

Öyle bir adam yoktu. Keşke annem yaşasaydı da olmadığını ona söyleyebilseydim. Yeni anlamıştım olmadığını, annem öldükten sonra anlamıştım. İnsan annesini kaybedince; sahip olduğu o saf, karşılıksız sevgi yok olunca anlıyordu bazı şeyleri. Hiçbir adam saf bir sevgiyle sevemezdi beni. Hiç kimse annem gibi saatlerce dinlemezdi anlattıklarımı. Kimsenin ben konuşurken gözleri parlamazdı.

Annem gittiğinden beri kimse tarafından dinlenmiyordum. Annem gittiğinden beri kelimelerimi yutuyordum.

"Anne?"

"Anne!"

Hayat çok acımasızdı. Bana hiç acımıyordu. Mutlu günlerim olmuştu elbet ama her zaman bedelini de ödemiştim. Çok ağır ödemiştim.

Annemi, çocukluğumun sahibi olan bahçemizde, onun beni salladığı salıncağın tutunduğu o meşe ağacının dalına asılı hâlde bulduğumda en ağır bedeli ödemiştim ben. Annemi, güzel annemi kahkahalar atarak sallandığım o ağaçta ölü bulduğumda büyümüştüm ben. Annem beni terk ettiğinde açılmıştı gözlerim.

Annemin cansız bedeninin sallandığı o ağacın dibine düştüğümde, ellerime saplanan karı hissettiğim anda nefret etmiştim kıştan. Annemi kara toprağa verdikten hemen sonra yeniden kar yağmaya başladığı için, "Annem üşüyecek abla!" diye ağlayan Maya'ya söyleyecek bir sözüm olmadığında küsmüştüm kar tanelerine ben. Annemin üzerine yağdıkları için nefret etmiştim onlardan, onu mezarında üşüttükleri için kızmıştım.

"Anne sen ne yaptın?! Anne!"

Annem yoktu artık. Nehir gözleri yoktu. O güzel kahkahası yoktu. Portakallı magnolia yoktu.

Bilinçsiz bir şekilde, "Anne..." dediğimi işittim. Sesim kısık çıkmıştı. Ağlıyordum sanırım, yanaklarım ıslanıyordu. Gözyaşlarımın izlediği yollar üşüyordu. "Anneciğim..."

Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırmıştı. Adımlarım bilinçsizdi, küreğe uyguladığım kuvvetten haberim yoktu. Kar yığınlarının küreğin önünde birikerek ilerlediğini belli belirsiz görebiliyordum.

"Anne ne olur aç gözlerini! Anne!"

Küreği tutan ellerimin soğuk metalden ayrıldığını hissettim. "Anne..."

"Annem! Anne! Anne kurtaracağım seni! Çıkar ipi anne! Çıkar boynundan! Ben taşıyorum seni çıkar anne! Dayan!"

"Kurtaramadım seni!" Dizlerime yayılan soğuklukla yere düştüğümü anladım. Bedenim uyuşmuştu ama soğuğu hissediyordum. Hıçkırıklarım histerikti artık. Kulaklarımı tırmalıyor, zihnimde yankılanan seslere dolaşıyordu.

"Anne ne olur ölme!"

"Kurtaramadım! Kurtaramadım seni anne! Özür dilerim!"

"Ediz..."

"Âlâ?"

"Ediz!"

"Âlâ... sen ağlıyor musun? Ne oldu!?"

"Ediz! E-Ediz ne yapacağımı bilmiyorum! Ya-yardım et bana! Yardım et!"

"Âlâ beni korkutuyorsun! Ne oldu? Neredesin?!"

"Ediz annem..."

"Ne?"

"Ediz annem öldü! Annem öldü Ediz. Kurtaramadım!"

"Âlâ?"

"Ediz öldü! Ölmüş! Asmış kendini Ediz!"

"Âlâ kendine gel! Âlâ!"

"Ölmüş... öl-öldü annem!"

"Baba! Baba doktora haber verin! Âlâ iyi değil! Sanırım kriz geçiyor!"

"Ediz öldü annem. Yardım et bana! Yardım et Ediz!"

"Âlâ? Âlâ beni duyuyor musun? Ediz kim? Âlâ!"

"Ediz annem gitti! Annem gitti!"

"Bana bak! Bana bak, kendine gel! Gözlerini aç Âlâ! Beni duyuyor musun? Sinan'ım ben! Ediz değilim! Âlâ!"

"A-anne!"

•••

"Maya defol git başımdan sıçarım ağzına bak!" diye bağırdım inleyerek.

"Aman!" dedi Maya yüzünü buruşturarak. Aynanın önüne geçmiş, sinir bozucu bir tavırla ince dudaklarına parlatıcı sürüyordu. "Sanki bir sen regl oluyorsun şu koca dünyada! Her ay aynı şey! Bıktım senin şu kaprislerinden!"

"Kes sesini dedim sana!" Avazım çıktığı kadar bağırmıştım. Yatağımda iki büklüm olmuş, annemin getireceği sıcak su torbasını bekliyordum.

"Git yumurtalıklarını aldır o zaman," dedi omuz silkerek. "Kökten çözüm işte sana!"

"Seni var ya... Ah!"

"Ne oluyor size?!" Annem elinde sıcak su torbasıyla odaya daldığında Maya tekrar omuz silkti.

"Ne olacak? Ablam yine bir yerleri kanıyor diye bana sardı."

Derin bir nefes alıp verdim ve ağlamaya başladım. "Anne şuna bir şey söyle! Canım burnumda zaten!"

"Maya," dedi annem uyarı dolu bir sesle. "Uğraşma ablanla. Hem sen sınıf arkadaşlarınla buluşmayacak mıydın? Hadi!"

"Aman iyi be! Gidiyorum ben, ne hâliniz varsa görün," dedi Maya çantasını alıp odanın çıkışına ilerlerken. "Yemeğe beklemeyin beni. Geç gelirim."

"Sen bir geç gel bak o saçlarını nasıl yoluyorum senin! Geri zekâlı!" diye bağırdım arkasından ama aldırmadı. İnleyerek yanıma ilerleyen anneme baktım ve yüzümü buruşturup hıçkırdım. "Bıktım ben bunun ergen triplerinden anne!"

"Şşhh," dedi annem yanıma oturup sıcak su torbasını ayaklarımın altına yerleştirirken. "Kardeşin o senin. Gün gelecek biz göçüp gideceğiz bu dünyadan, siz sahip çıkacaksınız birbirinize anneciğim."

"Bu beni evine bile almaz anne! Çingene senin bu kızın! Hayır, tipi sana benzemese çöpten bulduğunuzu düşüneceğim!"

Bir kez daha hıçkırdım, annem hüzünlü bir kahkaha attı. "Ağrı kesici getirdim sana. İç de uyu biraz. Uyandığında sana bir sürprizim var."

"Sürpriz değildir o," dedim burnumu çekerek. Sesim boğuk çıkıyordu. "Portakallı magnoliadır."

"Başka bir tatlı yapmalıyım belki de artık?" dedi annem gülümseyerek. "Bunun bir numarası kalmadı sanki?"

"Hayır!" dedim anında. "Tamam, sen yap ben ilk kez görüyormuşum gibi şaşıracağım. Söz veriyorum!"

"Onu bulduğumda çok kötüydü. Kendinde değildi."

"Anne?" diye mırıldandım. Üşüyordum. Çok üşüyordum ve vücudumun çeşitli yerlerinde ıslaklık hissi vardı.

"Uyanıyor," dedi tanıdığım ama çıkaramadığım bir erkek sesi.

"Patrona haber verildi mi?" diye sordu başka tanıdık ses. Koral sanırım bu Âlâ. Hoş geldin Alelâde.

"Hayır. Verelim mi?"

"Ben veririm," dedi Koral düz bir sesle.

"Anne?" dedim tekrar. Neden sayıkladığımı bilmiyordum ama bilinçli yaptığım bir şey değildi. İçimde kocaman bir boşluk vardı. Hislerimi bulamıyordum. Uyuşmuştum. İçim de dışım da uyuşuktu.

"Âlâ? İyi misin? Benim, Sinan."

Yutkundum ve kuruyup çatallaşan boğazımı ıslatıp gözlerimi araladım. "Sinan?" dedim pürüzlü bir sesle. Ayaktaydı, bana doğru eğilmiş yüzümü inceliyordu.

"İyi misin?" diye sordu hafifçe gülümseyerek. "Korkuttun bizi."

"Üşüyorum," dedim gözlerimi arkasında duran siluetlere çevirirken. Koral, Mustafa abi ve tanımadığım yaşlı bir adam Sinan'ın hemen arkasında dikiliyordu. Yanılmamıştım. Az önceki ses ona aitti ve bana bakan gözlerinde sert bir ifade vardı. Yeniden Sinan'a döndüm. "Çok soğuk. Üzerimi... neden çıkardınız?"

Kazak ve pantolon yoktu üzerimde. Askılı, siyah bir elbise vardı. Hem çok üşüyordum hem de bütün bedenim ağrıyordu. Bir de soymuşlardı beni. Kim soymuştu beni ayrıca? Sinan mı?!

"Ateşin var," dedi Sinan alnımdaki gazlı bezi alıp yenisini koyarken. Soğuk, ıslak bez alnıma dokunduğu anda irkilip inlemiştim. "Sacha ve Nika'nın fikriydi. Üzerini değiştirmek istediler."

Şu Sacha ve Nika ile bir tanışsan iyi olacak Âlâ. İkidir uykunda elleyip duruyorlar seni.

"Çok soğuk!" Çenem titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. "Çok soğuk..."

"Ateşini düşürmemiz lazım. Doktor sakinleştirici iğne yaptığı için hemen ardından ateş düşürücü yapmak istemedi. Uyuduğun için ilaç da veremedik..." dedi Mustafa abi. Endişeli bakıyordu gözleri.

"İçebilirim şimdi," dedim inleyerek. Her yerim ağrıyordu. "Bunu istemiyorum. Soğuk istemiyorum."

"Tamam," dedi Sinan yumuşak bir sesle. "Doğrul da ilaç iç o zaman."

Aynı odadaydım yine. Ayağıma sıktığımı sanıp bayıldığımda getirildiğim odadaydım. Ellerimi iki yanıma yaslayıp yataktan destek aldım ve yavaşça doğruldum. Sinan elinde duran ilaç tabletini uzattığında avcumu açtım ve bir tanesini elime düşürmesini izledim. "Bunu iç, sonra seni odana götürelim," dedi Sinan komodindeki su dolu bardağa uzanırken. "Uyu dinlen."

"Bahçe?" dedim uzattığı suyu alırken. "Sadece yolları yaptım... veranda ve havuz başı duruyor hâlâ. Karan Bey..." Derin bir nefes aldım. "Karan Bey..."

"Ben hâllettim Âlâ," dedi Sinan. "Akşam oldu. Birkaç saattir uyuyorsun."

Avcumdaki ilacı dilimin üzerine yerleştirip birkaç yudum su içtim ve Sinan'a korku içinde baktım. "Çok kızacak," dedim telaşla. "Senin yaptığını öğrenince çok kızacak. Ne yapacağım?"

Sinan gözlerini kırpıştırdı ve dönüp arkasındaki yaşlı adama baktı. Onun da kaşları çatılmıştı. Koral ise bu hâlimden memnun görünüyordu. Şu Koral'ı kuytu köşede yakalayıp öldürsek kimse anlamaz bence Âlâ?

"Kızmaz," dedi Sinan tereddüt içinde. "Niye kızsın ki? Hastasın. Üstelik... geldiğimde kriz geçiriyordun Âlâ."

Koral'ın güldüğünü duydum. Kızacaktı ve o da bunu iyi biliyordu. Ben burada herhangi bir çalışan değildim çünkü. Karan'ın en masum düşmanıydım belki de, bilmiyordum ama kesinlikle merhamet edeceği bir çalışanı değildim.

"Hadi," dedi Sinan nazik bir şekilde koluma girerken. "Seni odana götürelim. Hem Lale ablaya da haber vereceğim, nane limon falan yapar o sana. İyi gelir."

Yutkunup başımı salladım ve ayaklarımı sarkıtarak Sinan'ın yardımıyla yavaşça yataktan indim. "Montunu giyebilecek misin?" diye sordu yumuşak bir sesle. "Dışarıya çıkacağız. Hava iyice soğudu."

"Giyebilirim," dedim ayaklarımı yatağın kenarında duran botların içine geçirirken. Mustafa abi aceleyle eğilip botlarımın fermuarını çekince bir an mahçup hissettim ve engel olmaya çalıştım. "Ben giyerim... lütfen..."

"Olsun kızım, eğilme şimdi sen," dedi doğrulurken. Babacan bir ifadeyle gülümsüyordu.

"Teşekkür ederim..." diye mırıldandım.

Sinan montumu tutmuş, kol kısımlarını giymemi bekliyordu. Çekinerek kollarımı geçirdiğimde beni kendine çevirdi ve yavaş hareketlerle montun fermuarını çekti.

Bir koluma Mustafa abi, diğerine Sinan girdi ve beni yavaşça ameliyathaneden çıkardılar. Malikânenin loş, sessiz koridorlarında ilerledik ve dönen merdivenlerden iki kat aşağı inip zemine ulaştık. Kırılıp parçalanacakmışım gibi narin tutuyordu kollarımı ikisi de. Ekstra yavaş yürütüyorlardı beni.

Mutfağa doğru ilerlerken yine düşüncelerime gömülmüştüm. Ruhum tamamen kararmıştı şimdi. Tek bir şey istiyordum; o da buradan def olup gitmekti. Daha ilk günümde böyle ağır bir yara almıştım ve bunun devamı gelecekti. İki yıl dayanamazdım. Gitmek istiyordum. Burada bir dakika daha bulunmaya tahammülüm yoktu.

Canım yanıyordu. Aylar sonra ilk kez acı cekiyordum. Kaçtığım her şeyin içine gömülmüştüm. Nefes alamıyor, boğuluyordum. Acı içindeydim. Unutmak için canımı dişime taktığım o görüntü gözümün önünden gitmiyordu. Annemin eğilmiş başı, bir daha açılmamak üzere kapanmış nehir gözleri, boşlukta sallanan bedeni, çaresizce bacaklarına sarılıp onu kurtarmaya çalışmam, kar, soğuk, şubat ayı... Boğuluyordum. Nefes alamıyordum. Gitmek istiyordum. Sevdiklerimin yanına gitmek istiyordum. Burada herkes yabancıydı; burada her şey korkunçtu.

"Bekleyin!"

Koral'ın arkamızdan seslenen otoriter sesini duyduğumuzda beni durdurdular. Dönüp bakmaya hâlim yoktu. Hastaydım, bitkindim, yaralıydım, yorgundum, acı içindeydim, öfkeliydim, nefret doluydum. Fırtına öncesi sessizliğe bürünmüş gibiydim. Başımı önüme eğdim ve öylece durdum.

"Patron bahçeyi senin temizlediğini görmüş Sinan," dedi ifadesiz bir sesle. "Âlâ'yı istiyormuş."

Sıçtık Âlâ! Ne yapacağız?

Dişlerimi birbirine bastırıp içimde patlayan öfkeyi serbest bıraktım ve bir hışımla kollarımı çektim. "Siz gidin," dedim sakin çıkarmaya çalıştığım bir sesle. "Siz gidin, ben de gideyim bakalım şu patronun yanına!"

Sakinleştiricinin etkisi buraya kadarmış...

"Âlâ?" dedi Mustafa abi şok içinde. Sinan da şaşkın şaşkın bakıyordu bana.

Aldırmadan Koral'a doğru ilerledim. "Nerede?" diye sordum titreyen vücuduma aldırmadan. "Patronun nerede?"

"Düş önüme," dedi Koral sinir bozucu bir gülümsemeyle. "Katil civciv seni."

Ona aldırmadım. Öyle büyük bir öfke vardı ki içimde hepsini Karan pisliğine yöneltmek istiyordum. Koral bu sefer nasibini almayacaktı.

Âlâ öldürtme bizi kurban olayım. Keskin sirke küpüne zarar verir bak, yapma. Yapacaktım. Öldürüyorsa da öldürecekti, umurumda değildi. Ne olacaksa olacaktı artık. Burada bir dakika bile kalmak istemiyordum.

"Âlâ sakin ol!" diye seslendi Mustafa abi arkamdan. "Bir delilik yapma bak!"

"Yukarı," dedi Koral eğlendiğini belli eden bir sesle. "Sonra sola."

Koşar adımlarla holün ilerisindeki cam korkuluklu, gri mermerden yapılma merdivenlere doğru ilerlerken yumruklarımı sıkmıştım. Hiç gücüm olmadığı için sıkamamıştım daha doğrusu. Bütün bedenim ağrıyordu ama bunu umursayamıyordum. Yakıcı bir öfke ile kavruluyordum. Âlâ yapma. Acını öfkeye çevirme, zarar göreceksin.

Merdivenleri üçer beşer çıkıp sola döndüm ve koşar adımlarla koridorda ilerledim.

"Üçüncü kapı," dedi Koral aynı ses tonuyla. "Hadi kolay gelsin sana!"

Düşünmeden önünde iki tane adamın dikildiği kapıya yöneldiğimde bütün bedenim seğiriyordu. Alev almış gibiydim. Gözüm dönmüştü ve korkmuyordum. Ondan ilk defa korkmuyordum. Hastalığım, bedenimdeki ağrı ve halsizliğim öfkemin varlığıyla gölgelenmişti.

Adamların beni durdurmasına fırsat vermeden kapının tokmağını tuttum ve sertçe çevirdim. Hatta kapıyı öyle bir ittim ki hızını alamayıp duvara çarptı. Kitaplıklarla çevrili, gri ve siyahın hakim olduğu bir çalışma odasıydı burası. Epey büyük, siyah renk bir masanın ardında; deri, chester sandalyeye rahat bir tavırla oturmuştu ve ciddiyetle önündeki kağıtları inceliyordu. Takım elbisesini çıkarmış; siyah, ince bir kazak giymişti.

Gürültüyle içeriye daldığım an kahverengi gözleri hızla bana çevrildi. Bir süre açık kapının önünde nefes nefese kalmış bir şekilde yüzüne baktım, sonra hiddetli adımlarla ona doğru ilerledim.

"İki yıla iki yıl, öyle mi?!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Karşısında durduğumda ellerimi sertçe masasına vurdum. "İki yıla iki yıl!"

Kapının arkamdan kapatıldığını duydum. Başını kaldırıp yüzüme baktı. Kahverengi gözlerinde kısa bir an görebildiğim o gölgeli şaşkınlık silindi ve saniyeler içinde bakışları sertleşti, yüzü kaskatı kesildi.

"Sen nasıl bir insansın ya!?" diye bağırdım tekrar. Gözlerim akmaya hazır gözyaşlarıyla parlıyordu. "Nasıl bir insansın sen?!"

Gözleri kısıldı, sonra gerilen yüzü yavaş yavaş ifadesizleşti. Ben öfkeden çılgına dönmüş bir vaziyette, nefes nefese gözlerinin içine bakarken de yavaşça arkasına yaslanıp hâlimi izledi.

"Hiç mi merhamet yok sende?! Hiç mi acıma duygun yok?! Nasıl bir insansın sen?!" Sesim de bedenim gibi titriyordu. "Sana söyledim! Kardan nefret ettiğimi söyledim ama beni dinlemedin!" Hıçkırdım. "Bütün evi temizleyeyim ama bunu yapmayayım dedim, anlamadın!"

Yüzünde mimik oynamıyordu. Tepkisiz ve ifadesiz bir şekilde yüzüme bakmaya devam etti.

"Sen..." Bir kez daha hıçkırdım. Konuşurken alt dudağım titriyordu. "Hani demiştin ya; 'isteklerim karşısında ölmeyi dilemeyeceğine inanabilir misin?' diye. İnanmıştım ama yanılmışım! Keşke öldürseydin! Keşke dün tek bir kurşunla öldürseydin beni!"

Kaşları hafifçe havalanırken yüzündeki ifade beni zerre ciddi almadığını söylüyordu. Umursamaz, kayıtsız bir tavırla ıslak gözlerimi, kızarmış burnumu, şişmiş kuru dudaklarımı ve titreyen bedenimi inceliyordu.

"Senden nefret ediyorum!" diye bağırdım çaresiz bir şekilde. Eminim şu anda bunu duyduğu için çok üzülmüştür Âlâ. "Senden nefret ediyorum!"

"Otur şuraya," dedi sessizliğini bozarak. Yüzü de sesi de ifadesizdi ama her an patlayacakmış gibi duruyordu. "Bağırmayı kes, derdin her neyse sakince anlat."

"Oturmayacağım!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. "Oturmak istemiyorum, sakin olmak istemiyorum! Gitmek istiyorum ben!"

Yüzü gerilirken dişlerini sıktı. Sinirleniyordu. "Otur şu siktiğimin koltuğuna ve bağırmadan konuş," dedi sakin ama tehditkâr çıkan bir sesle.

Bahsettiği koltuğa sert bir tekme attım. Ayağım acıdı ama aldırmadım. "İstemiyorum! Koltuğunu da istemiyorum, işini de istemiyorum, paranı da istemiyorum! Ben gitmek istiyorum! Bırak beni!"

"Hiçbir yere gidemezsin." Masanın üzerindeki yumruğunu sıkmış, parmak boğumlarını sarartmıştı. Gözlerinde biriken öfkeyi görebiliyordum. "Sesinin tonunu ayarla. Sabrım taşarsa canını yakarım."

"Sen benim canımı daha fazla yakamazsın ki!" Boğazım yırtılacak gibi bağırıyordum. Masanın üzerinden ona doğru eğildim ve gözlerinin içine saf bir nefretle baktım. "Sen benim canımı daha fazla yakamazsın!"

"Öyle mi?" dedi öfkeyle başını sallayarak. "Bu konuda bana meydan okumak istediğine emin misin? Emin misin Âlâ?"

Ben değilim Âlâ. Tam şu anda geri vitese takman gerekiyor.

"Hiçbir şey yapamazsın!" diye bağırdım düşünmeden. "Artık canımı yakamazsın! Aldın intikamını; şimdi beni bırakacaksın ve evime döneceğim!"

"Sesini kesmezsen buradan sonraki ilk durağın kardeşinin mezarı olur," dedi tehditkâr bir sesle. "Hatta hayatındaki herkesin mezarını aynı anda ziyaret etme fırsatı sunarım sana. İster misin?"

Kalbim sıkışırken bir adım geriledim. Bir şeyler söylemek için dudaklarımı araladım ama kesik bir nefes almaktan başka bir şey yapamadım. Gözün döndü ama gerçeği unuttun Âlâ. Konu sadece sen değilsin.

"Sen korkunç bir insansın," diyebildim sadece. Sesim fısıltıya yakındı. Gözümden bir damla yaş süzüldü ve dudaklarımın arasına doğru kaydı. "Sen... sen korkunç bir insansın ve o küçük çocuk... Ceylin... Senin gibi bir babası olduğu için-"

Karan'ın yüzünde öyle bir ifade belirdi ki bir an bana saldıracağını sandım ve hızla sustum. "Getir devamını!" diye kükredi. "Getirsene o cümlenin devamını!"

"Bağırma bana!" diye bağırdım çaresiz bir öfkeyle. "Bana bağırma, emir verme, tehdit etme beni! Sevdiklerime dokunma! Benim kimseye bir zararım yoktu. Hiç kimseye bile isteye kötülük yapmadım ben! Beni cezalandıramazsın!"

"İki yılımı çöpe attığın için seni pamuklara saracağımı mı sandın lan!" diye bağırdı, sonra gözü dönmüş bir şekilde koltuğu işaret etti. "Otur şu koltuğa!"

"İstemiyorum!" dedim, sesimdeki gücü gittikçe kaybediyordum.

Kısa bir an gözlerini kapattı ve sakinleşmek için boynunu sağa sola eğdi. "Üç saniyen var."

"Sıçayım saniyesine de dakikasına da! Gitmek istiyorum! Burada kalmak istemiyorum!"

Karan yine bir volkan gibi patladı. Bakışları vahşi bir kaplanınkilere evrilirken yumruğunu sertçe masaya vurdu ve bana doğru eğildi. "Hiçbir yere gidemezsin! Duydun mu? Gebersende gidemezsin! Şimdi otur şu siktiğimin koltuğuna!"

"Gideceğim!" dedim hıçkırarak. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırmıştı. Artık yüzünü göremiyordum. "Bırak beni! Gideceğim! Evime dönmek istiyorum!"

Derin bir nefes aldı ve yüzüme öyle bir baktı ki öfkemin ve cesaretimin kırıldığını hissettim. "Lafımın ikiletilmesinden nefret ederim ve sen şansını inanılmaz zorluyorsun. Otur şuraya."

Adam inat etti Âlâ. Otur Allasen, otur da rahatlasın.

"Ne olur bırak beni!" Sesim inişli çıkışlıydı. Gözyaşlarım sanki aylardır akmayı beklemiş gibi sabırsız ve aceleciydi. "Yalvarıyorum bırak gideyim! Benim bir suçum günahım yok! Bırak beni!"

Karan gözlerini kapattı ve tekrar sakinleşmeye çalıştı. Burnundan soluyordu, nefesleri titriyordu. "Âlâ, otur şu amına koyduğumun koltuğuna. Bu beşinci söyleyişim ve altıncısı olmayacak."

Ellerimi yüzüme kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlarken pes edip koltuğa oturdum. Hıçkırıklarım odada yankılanıyordu. Karan sustu ve sessizce bekledi. Aylardır biriken zehri akıtıyordum göz pınarlarımdan. Bir süre sadece ağladım. Neredeyse çığlık atarak sadece ağladım. Ellerimi yüzümden çekmedim. Avuç içlerim gözyaşlarımla sırılsıklam olmuştu.

Çok canım yanıyordu. İçimde öyle büyük bir acı vardı ki aylar öncesine dönmüş gibiydim. Sanki yine o ağacın dibindeydim; dizlerime soğuk karlar saplanıyordu. Sanki kime koşacağımı bilemeyip Ediz'i arıyordum; Ediz yanıma gelene kadar annemi izliyordum. Sanki evdeydim; günlerce pencere kenarında oturup annemin otopsisinin tamamlanmasını bekliyordum. Sanki o platin saçlı psikiyatristin karşısındaydım; annemin neden intihar etmiş olabileceğini anlatmaya çalışıyordum. Sanki karakoldaydım; annemin öldürülmediğine, beni terk ettiğine emin oluyordum. Sanki cenazedeydim; elime verilen soğuk saplı o küreği sıkı sıkı tutmuş annemin mezarına toprak atıyordum. Sanki arabadaydım; kar yağıyordu, Maya çığlık çığlığa ağlıyordu. Annem üşüyordu, ben onu ısıtamıyordum; kardeşimi sakinleştiremiyordum. Sanki ikinci kez ölüyordum.

Bir süre sonra hıçkırıklarım hafiflerken, sesim git gide kısıldı. Karan biraz daha sustu, sonra sessizliğini bozdu.

"Derdin ne senin?" diye sordu ifadesiz bir sesle.

"Gi-gitmek istiyorum." İç çekip duruyordum.

"Onu çıkar aklından. Hiçbir yere gidemezsin." Bir süre sustu, sonra yeniden konuştu: "Derdini söyle, ne bu hâlin?"

Ellerimi yüzümden çekip yaşlı gözlerimle ona yalvarır gibi baktım. "Gitmek istiyorum."

Karan yaslandığı yerden doğrulup öfkeyle sakallarını sıvazladı. Alt dudağını dişleriyle eziyor, sakin kalmaya çalışıyordu. "Bu cüreti nereden buldun?" diye sordu sertçe. "Karşıma bu şekilde geçecek cesareti nereden buldun? Söyle."

"Gitmek istiyorum." Bozuk plak gibiydim ama söyleyecek başka bir şeyim yoktu. Onun göstereceği bir damla merhamete muhtaçtım şu anda ve bu çok can yakıcıydı.

"Git," dedi bir anda. Soğukkanlılığını koruyamıyordu, öfkesini kontrol edemiyordu. İşaret parmağıyla kapıyı işaret etti. "Git yoksa kötü olacak. Çık dışarı ve bir süre gözüme görünme."

"Bırak beni ne olur!" diye yalvardım aldırmadan. "Çok kötüyüm! İyi değilim!"

Dişlerini öyle bir sıktı ki şakağının kasıldığını gördüm. Gözleri alev alev yanıyordu. Yürü gidelim Âlâ. Bu adam bize acımayacak.

Pes edip yavaşça ayağa kalktım. Dizlerim ve ellerim titriyordu. Hâlâ çok üşüyordum ve ağladığım için burnum tıkanmıştı. Boğazımda bir yumru vardı. Boğuluyordum. Çaresizdim, köşeye sıkışmıştım. Gitmek istiyordum. Sevdiklerimin yanına gitmek, iyileşene kadar spotçudan aldığım o eski püskü koltuğumda hiçbir şey yapmadan kıvrılıp uzanmak istiyordum. Kapıya yöneldim ve gitmek üzere birkaç adım attım. Sonra durdum ve tekrar ona döndüm. Yaşlı, kızarık gözlerimle bir süre yüzüne baktım; sonra burnumu çektim. Alev alev yanan avuç içlerimle gözlerimi silerken hıçkırıklarım yeniden boğazımı tırmalıyordu.

Yüzüme bakıyor, neden durduğumu anlamaya çalışıyordu. Ellerim üzerimdeki montun fermuarına giderken gözleri kısıldı, kaşları hafifçe çatıldı. Hâlâ öfkeliydi, gözleri alev alevdi. Fakat aklındakileri tahmin etmemi imkansızlaştıran o ifadesizlik maskesi perdeliyordu yüzünü. Mantığımı kaybetmiştim.

"Yatak odan nerede?" diye sordum boğuk bir sesle.

Fermuarı tutup aşağı doğru indirdiğimde gözlerindeki öfkeye eklenen şaşkınlığı saklayamadı. Yutkundu ve ne yaptığımı anladığında yüzü kaskatı oldu. "Sen ne yaptığ-"

"Yatak odan nerede dedim."

Dişlerim birbirine çarpıyordu. Çok üşüyordum. Montu omuzlarımdan aşağı itip yere düşmesini sağladım. Bakışları ayaklarımın dibine düşen monta kaydı ve çenesi kasıldı.

"Âlâ," dedi sadece. Sesi uyarı doluydu. Öfkesinden dolayı nefesleri hırıltılıydı ve bakışları git gide koyulaşıyordu.

Gözlerimi bir kez yavaşça kırptım.

"İki yıla bir gece."

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Sizce Karan ne yapacak?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.