İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 4 · 52 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 4

YALANLAR MINTIKASI

Sedef Sebüktekin - Unutmam Lazım

Nova Norda - Beni Biraz

Hands - Thinking About You

Keyifli okumalar 🖤

Daha önce hiç saymamıştım fakat bir ara sayacaktım hayatımın bölümlerini. Bir kalem kağıt bulursam eğer insan vücudunun bölümlere ayrıldığı gibi zamanlarına ayıracaktım hayatımı. Zira bugün başlayan bu iki yıllık sürecin kaçıncı bölüm olduğunu merak etmiştim. Final bölümü olabilirdi de çünkü. Ağzından yel alsın Âlâ. Ağzımdan yel mel almıyordu.

Bazı şeyler yeni yeni dank ediyordu beynime çünkü. Mesela nerede olduğumu, ne durumda olduğumu ve neyin içine düştüğümü... yeni yeni idrak edebiliyordum. Sanırım olayın şokunu atlatıyorsun Âlâ, olur öyle şeyler.

Durumu yumuşatmaya çalışıyordum ama mümkün değildi. Kabullenilebilir kılamıyordum hiçbir şeyi. Tamam, kabul etmek zorundaydım ama ne yaparsam yapayım normalleştiremiyordum. Normal değildi ama normalleştirmek zorundaydım. Başka türlü dayanamazdım. İki yıl boyunca burada delirmeden yaşayamazdım.

Yine de gerçekler dehşete düşürüyordu hâlâ beni. Sesli söylemeye hazır değildim ama olanlar her saniye zihnimde yankılanıyordu. Kulaklarımda uğulduyor, beynime dank edip duruyordu. Ben bir mafyanın elindeydim!

Mafya mıydı neydi bilemiyordum ama tehlikeli bir adam olduğu kesindi. Hangi normal adamın evinde adım başı koruma olurdu ki? Hangi normal adam ülkenin başkentinde, hatta o başkentin en çok korunan binalarından biri olan havalimanında elini kolunu sallaya sallaya bir çalışanı kaçırabilirdi? Hangi normal adam iki yıl boyunca birinin peşine düşerdi? Hangi normal adam birinin başına silah dayardı? Hangi normal adamın arkasından 'ne yapacağını asla bilemezsin, bir saniye bile düşünmeden kızın kafasına sıkabilir,' diye konuşulurdu? Hangi normal adam bir başka adamı, 'en ufak bir hatanda can çekişerek geberirsin," diye tehdit ederdi? Hangi normal adam beni sevdiklerimin canıyla korkuturdu? Hangi normal adam kardeşimin nerede ne yaptığını biliyor olabilirdi?

Benim yüzümden kaçmasaydı eğer, o Yavuz denen adama ne yapacaktı mesela? Başıma o silahı ilk dayadığında ne isterse yapacağımı söylemeseydim beni gerçekten öldürecek miydi?

Beni öldürmemesinin sebebi neydi? Her istediğini yapacak olmam mı? Bunun onu nasıl vazgeçirebildiğini anlayamıyordum. Onu tanımıyordum. Benim üzerimde nasıl bir plan kurduğunu asla bilemezdim. İyi düşünmeye çalışıyordum ama o gözlerde görebildiğim iyi tek bir duygu yoktu. Bana acıdığını, merhamet ettiğini düşünemeyeceğim kadar duygusuzdu bakışları. Soğukkanlı, ürkütücü ve tehditkârdı.

Beni öldürmemesinin bir sebebi vardı ve bu kuru sıkıyla ayağımı vurmamı isteyecek olması falan değildi. Korkuyordum ama kendimi de kandıramazdım. Bugünden itibaren her şey değişecekti. Ve bu değişimin hiçbir parçası iyi yönde olmayacaktı. Zarar görecektim, yaralanacaktım, kırılacaktım, dökülecektim. Belki de dayanamayacak, en sonunda ölecektim. Öngöremiyordum.

Ondan çaldığım iki yılı misliyle benden geri alacaktı. Öngörebildiğim tek şey buydu.

İki yıl boyunca burada, onun yanında kalacaktım. Bu adam benden muhtemelen nefret ediyordu ve yüzümü gördüğü her an kaybettiği iki yılı hatırlayacaktı. Onu henüz çözememiştim. Çoğunlukla soğuk ve sakin görünüyordu ama bir anda sinirlenebildiğini de görmüştüm. Ürkütücü bir soğukkanlılığa sahipti. Sakinliği de en az öfkesi kadar korkunçtu.Karşısında ne yapacağımı bilemiyordum, tepki verecek mi vermeyecek mi kestiremiyordum.

Onu ilk gördüğümde arkasından konuşurken yakalanmıştım. Söylediklerimi duyduğuna emindim. Kıllı, göbekli, kel ve kısa boylu bir adam olduğunu söylemiş; onu resmen aşağılamıştım ama buna sinirlenmemişti. Hatta duyduğuna dair tek bir tepki dahi alamamıştım ondan.

O an gerçekten bir ağzım olsaydı açık kalırdı herhâlde Âlâ. Diline bir kemik alalım bence. Bazen ihtiyacımız oluyor, ne dersin? Sus derim, sus! İki dakika sus da düşüneyim aklım başımdayken.

Bir sürü zevzeklik yapmıştım fakat o çok gereksiz bir anda sinirlenmişti. Hiç beklemediğim bir anda vahşileşmiş ve öyle bir bağırmıştı ki o odadaki bütün adamlar üzerime yürüse bu kadar korkmazdım muhtemelen. Gözlerindeki o ifade gözümün önünden gitmiyordu. Animasyon filmlerinde, milyonlarca yılın sonunda uyanan o canavarın gözünü açtığı ilk andaki o bakışlar var ya... onun gibi bir şeydi o anda bana olan bakışları. Öleceğimi sanmıştım. O an gerçekten öleceğimi sanmıştım.

Yavuz Gökmen'le derdi tam olarak neydi, bilmiyordum ama kendimi CIA'in operasyonunu çökertmiş gibi hissediyordum. İki yıl. Yedi yüz otuz gün, on iki saat. Bu kadar zaman o adamın peşindeydi ve ben iki dakika içinde onun iki yılını çöpe atmıştım. Hem de kapıları karıştırdığım ve kaşınan gözümü kırptığım için. Hayatın sillesi işte Âlâ. Çarpıveriyor suratına böyle. Ama ben sana her zaman bu salaklığın bir gün başına iş açacak diyordum. Dedim dedim dinlemedin bak, ne oldu şimdi?

Yirmi üç yıllık hayatımda sanırım Alelâde'ye sayılı hak verişlerimden biriydi tam şu an. Kendisinden hiç hoşlanmamakla birlikte zihnimin içinden çıkarabilsem kafasını kopartmak konusunda hiç tereddüt etmeyeceğime de emindim ama bu sefer haklıydı. Ayıp oluyor ama Âlâ. Ben senin iyili-

Kendisi bana, ülkenin ana muhalefet partisinin iktidara olduğundan daha fazla muhalif olmasıyla ünlüydü. Benim dışımda kimse tanımazdı onu. Alelâde'den kimseye bahsetmezdim zira kafayı sıyırdığımı düşünmelerini istemezdim. Ona isim taktığımı duysalar beni hastaneye yatırırlardı, Allah muhafaza. Bence de.

Herkesin iç sesi olurdu ama hiçbiri benimki kadar muhalif olamazdı. Her hareketime bir laf, her sözümün üstüne bir söz söylerdi... Sürekli söylenir; sürekli adeta bir kaynana edasıyla her lafa, her işe karışırdı. Bir hata yapmayıvereyim; bütün gece başımın etini yerdi. Beni değil de kendini sorgulasan inan bana her şey çok güzel olacak... İşte böyle. Her şeyi o bilirdi. Her şeyi. Ben cahil cühela idim, o ise sanırsın İlber Ortaylı.

Düşünecek çok şey vardı, üstünde durup irdelenecek çok fazla detay vardı ama daha hiçbir şey görmemiştim. Bunu bilmekten nefret ediyordum ama biliyordum. Bu daha hiçbir şeydi. Korkuyordum, ürküyordum ve arkama bakmadan kaçmak istiyordum. Bir adım atmadan adamlar yakalar seni Âlâ. Çok biliyordu bu Alelâde. Engin bilgilerini kendisine saklasındı artık!

Müştemilat malikânenin bahçe sınırları içerisinde, tek katlı bir yapıydı. Bir malikânede olduğumuzu bahçeye çıkınca anlamıştım zira benim geçtiğim uzun, loş ışıklı koridorlarda hiç ev havası yoktu.

Bahçe o kadar büyüktü ki ucu bucağı görünmüyordu. Malikânenin arka bahçesine çıkan kapılardan birinden çıkmış; modern sokak lambalarıyla aydınlatılmış, kenarları yan yana dizili, üstü karla kaplı şimşirlerle çevrili taşlı bir yolda bir süre yürümüştük. Bana bir labirentte yürüdüğümü anımsatan bu yürüyüş sonunda müştemilata nihayet ulaşmıştık. Her yer kardı, bundan pek hoşlanmasam da bahçeyi sevmiştim.

Buraya gelirken bir de bir kış bahçesi görmüştüm. Çok güzel görünüyordu ve orada bir bardak kahve içmek için herkese yalvarabilirdim. Bunu asla yapamayacağımı biliyordum tabii. Ben burada misafir değil bir tutsaktım. Bu kocaman malikânede keyif yapamayacağımın farkındaydım. Zaten burası da benim için bir evden çok zindandı. E bir zahmet!

"Bu yatak senin."

Mustafa abi kapıyı açmış, müştemilattaki odalardan birine girmişti. Peşinden ilerlediğimde bana gösterdiği tek kişilik, cam kenarına dayalı yatağı gördüm ve hafifçe başımı salladım.

Oda küçüktü. İki tane tek kişilik yatak, ikişer tane de komodin ve dolap vardı. Hepsi ahşaptan yapılmıştı. Yerde de alengirli bir halı vardı.

"Diğeri kimindi?" İsmini söylemişti fakat unutmuştum.

"Lale Hanım," dedi hafifçe gülümseyerek. "Mutfaktan sorumlu olan çalışan. Yemekleri o yapar. İyi bir kadındır. Çok yakından tanımıyorum çünkü ben de birkaç aydır buradayım. Tanıdığım kadarıyla güleryüzlü, sevecen bir insan kendisi. Anlaşırsınız."

Hafifçe gülümseyip tekrardan başımı salladım ve nevresimsiz yatağa doğru ilerleyip yavaşça oturdum.

"Fare olmaz, değil mi?" diye sordum tekrardan gergin bir şekilde. Benimle alay ettiğine bir türlü inanamıyordum. Karan hiç dalga geçiyormuş gibi bir izlenim vermemişti bana. Şuradan bir yerden bir fare çıksa da rahata kavuşsan artık.

Mustafa abi güldü. "Olmaz, merak etme. Daha geçen ay her yer ilaçlandı. Karan Bey hiç sevmezmiş haşereleri. Öyle dediler."

"Nasıl biri?" dedim ellerimi iki yandan yatağa yaslayıp Mustafa abiye merakla bakarken. "Çok kötü mü? Yani... bana işkence falan yapar mı sence?"

"İşkence yapar mı bilemem ama sınırlarını aşmamaya dikkat et," dedi ciddileşerek. "Ben de birkaç aydır buradayım aslında... ona rağmen bugün ilk defa karşı karşıya geldim. Zor bir adam Karan Bey. Canını seviyorsan suyuna gitmelisin."

Adam benden nefret ediyordu. Suyuna gitsem ne yazacaktı ki? Belki öldürmez, sadece süründürür Âlâ? Gerçi az önce bunu yapacağını açık açık söylemişti, değil mi?

"Şey..." diye mırıldandım. "Sana neden öyle davrandı ki? Yanlış anlamazsan sorabilir miyim? Kasırga falan dedi... o kim ki?" Çok meraklı görünmemeye çalışmıştım ama merak ediyordum. Anlayıp anlamadığından emin değildim. Umurumda da değildi gerçi. Senin dedikodu perilerin gelmiş bence. Şu durumda bile gelmeyi ihmâl etmiyorlar, sağ olsunlar.

İç geçirdi ve kapının pervazına yaslandı.

"Ayakta durma Mustafa abi," dedim yatağa vurarak. "Gel otur."

Bana tereddüt içinde bakınca gülümsedim. Rahatlayıp orada dikilmeye bir son verdi ve çekinse de yanıma oturdu.

"Kasırga diyoruz ama adı Kaya Kandemir. Ünlü bir iş adamı."

"Aa! Ben biliyorum o adamı!" dedim kaşlarımı kaldırarak. Sesim normalden yüksek çıkmıştı bir anda.

Kasırga dedikleri Kaya Kandemir miydi? Kandemir Holding'in sahibi Kaya Kandemir? Ülkedeki çoğu insan gibi ben de tanıyordum onu. Epey yakışıklı bir adamdı. Hatta ihale haberi çıkmıştı birkaç ay önce magazinde. Bir avukatla olan eski ilişkisinden bahsediliyordu haberde. Baran Arıkan'la bu yüzden karşı karşıya geldiklerini okumuştum. Avukatın adı Gece'ydi yanlış hatırlamıyorsam eğer... Hatta Baran Arıkan'la birlikte olduğu iddia edilmişti. Ertesi gün de bu haberi doğrulamıştı kadın. O haberi okuduğum anı hatırlıyordum, bir YouTube videosu çekiminde beni boğmak üzere olan bir ayı kostümünün içindeydim. Çekimin başlamasını beklerken indirdiğim uygulamadan haberin bildirimi gelmişti.

Aferin Âlâ. Tebrikler. Bizden bir adet düdüklü tencere kazandın! Kes zevzekliği. Magazini takip etmek küçümsenecek bir şey değil bir kere!

Birkaç haber daha çıkmıştı sonrasında. Baran Arıkan'la ayrıldıklarına dair. Güzel bir kadındı ve gömlek değiştirir gibi iş adamı eskitiyordu maşallah. İnsanları yargılama Âlâ. Sen beni yargılarken iyiydi Alelâde?

"Biliyorsundur muhakkak," dedi Mustafa abi hafifçe gülümseyerek.

"Ee?" dedim merakla. Artık bu konu çok daha fazla ilgimi çekiyordu. "Anlatsana, ne oldu?"

Merakımı izledi, sonra gülümsemesi genişledi.

"Buradaki herkes onun eğittiği adamlar," dedi. "Karan Bey bir tek ona güvenir güvenlik konusunda. İşsiz güçsüz gezdiğim bir dönemde tanıştım onunla. Cebimde beş kuruş para yoktu. Bir marketten ekmek ve yumurta çalmaya çalışırken yakalandım. Fark ettiler. Polis çağıracaklardı. Kaya Bey beni kurtardı, üstüne bir de benim için aylarca yetecek bir mutfak alışverişi yaptı."

E bu iyi bir adamdan bahsediyor Âlâ? Kasırga'nın iyisi mi olurmuş? Oluyordu demek ki.

Kaşlarım kalkarken gözlerimi kırpıştırdım. "Neden Kasırga diyorlar ki ona o zaman? Ben de kötü biri sanmıştım..."

"Kötülüğü hak edene kötüdür o," dedi kuru bir sesle. "Aslında çok merhametli, iyi bir adamdır. Tersi pistir. Öfkelendiğinde gözü dönse de masuma dokunmaz. Garibana sahip çıkar."

Anladığım kadarıyla bu Kasırga vurduğu şehirlerde adam kayırıyormuş Âlâ.

"Anladım," diye mırıldandım. "Neden buraya geldin ki sen?"

"Onun yanında çalışmamı teklif ettiğinde kırk iki yaşındaydım. Beni eğitti ve yanına aldı. Yıllardır yanındaydım. Evinde korumalık yapıyordum. Gelmeyi hiç istemezdim ama... bir hata yaptım işte..." Derin bir nefes alıp verdi. "Bir sabah biz müştemilatta kahvaltı yaparken bir olay oldu. Kız arkadaşını zorla evden götürmeye çalıştılar. Sesleri duymadığımız için müdahale edemedik tabii. Kaya Bey gelmiş... vaziyeti görmüş. Bizi de ortalıkta göremeyince çok sinirlenmiş."

"Kız arkadaşını mı götürmeye çalışmışlar?" dedim kaşlarım kalkarken. Avukattan sonra başkasıyla mı ilişkiye başlamıştı? Bak bunu kaçırmıştım işte. Demek ki çok iyi bir takipçi değilmişsin Âlâ?

"Evet," dedi Mustafa abi iç geçirerek.

"Kim?" diye sordum.

"Düşmanlarından biri işte," dedi sıkıntıyla. "Hırpalamış kızı bir de... Kaya Bey çıldırdı doğal olarak."

"Kötü olmuş," diye mırıldandım. "O da kızdan ne istiyormuş?! Adama gücü yetmemiş mi pisliğin? Yazık ya..."

"Gece Hanım, Kaya Bey'in hayatına girdiğinden beri en büyük hedefi oldu düşmanlarının. Daha önce hiç ev basan olmamıştı ama tetikteydik hep..."

Avukatla barışmışlardı o zaman. Kaçırmamıştım yani. İyi bir takipçiydim. Barıştıklarını bilmiyordun ama?

Ayrıca düşmanlarının hedefi olmak mı demişti o? Filmlerdeki gibi düşmanlar mıydı yani? Öyleyse korkunçtu.

"Korkmuyor mu peki ya?" diye sordum. "Gece Hanım yani... Ben olsam çok korkardım." Sen kendi derdine mi yansan acaba Âlâ? Bakıyorum da oturup iki lafın belini kırarken kaçırıldığını ve burada zorla tutulduğunu unuttun.

Unutmamıştım ama biraz dedikodu yapmak benim de hakkımdı.

Gülümsedi. "Çok aşık Kaya Bey'e. Hafızasını kaybedene kadar hiç korkmuyordu."

Şaşkın şaşkın baktım Mustafa abiye. "Hafızasını mı kaybetti? Oha!" Bak, bunu da bilmiyordun işte!

Güldü. "Evet," dedi. "Kaza geçirdi."

"Vay be," dedim, gözlerim büyümüştü. "Hayatlara bak!"

"Öyle işte... sağ olsun Kaya Bey. Bağırıp çağırdı tabii ama yapması gerekeni yapmadı. Ceza olarak buraya sürgün edildik. Bizi buraya, Karan Bey'in yanına gönderdi."

"Yapması gereken dediğin... sizi öldürmek miydi?" diye sordum kaşlarımı çatarak. "Buna hakkı yok ki."

"Var," dedi başını sallayarak. "Emrinin altına girerken ölmeyi kabul ediyorsun. Onun için veya onun elinden, fark etmez."

Derin bir nefes alıp verdim. "Ne iş yapıyor bu adamlar?" dedim dehşete düşmüş bir şekilde. "Mafya babası falan mı?" Evet. Cevabını bilmediğin sorular sor lütfen.

Güldü. "Sen bunları düşünme," dedi ayağa kalkarken. "Saat geç oldu, uyu dinlen. Bir şey olursa da kapımı çalmaktan çekinme. Karşıdaki odada kalıyorum."

Yatağa baktım. "Ama nevresim yok..."

"Lale Hanım gelir birazdan," dedi gülümseyerek. "Karan Bey son dakika bir şey istemiştir kesin. Bu saate kalmazdı."

"Tamam," diye mırıldandım. "İyi geceler."

"İyi geceler."

Mustafa abi gittikten sonra ayağımdaki topuklu botu çıkardım ve bileğimi yaslayacak şekilde ayağımı diğer bacağımın üstüne koydum. Sol ayağımın bilek kısmında belli belirsiz bir yanık vardı. Acımıyordu ama merhem sürmüşlerdi. Bacaklarım çok üşüyordu. Külotlu çorabımı geri vermemişlerdi ve bu karda kışta çıplak geziyordum neredeyse.

Üstelik bu malikânede neden bir ameliyathane ve bir doktor olduğunu henüz anlayamamıştım. Merak edip doktora uzmanlık alanını sormuştum ama tuhaf bir şekilde beni yanıtsız bırakmıştı. Adam mafya doktoru olduğu için olabilir mi Âlâ? Olabilirdi.

Yarım saat sonra Lale Hanım gelmiş, beni kocaman bir gülümsemeyle karşılamıştı. Yeni çalışan olduğumu düşünüyor olmalıydı. Ona her şeyi anlatma isteğimi bir kenara bırakıp susmuştum. Karan'ın ne tepki vereceğini bilmediğimden sessiz kalmış, böyle düşünme ihtimâline izin vermiştim. Senin için çok zor olmuş olmalı bunu yapmak. İyi misin?

Lale Hanım yanaklarını sıkmak isteyeceğim kadar sevimli görünen bir kadındı. Dipleri beyazlamış kahverengi saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Hafif kilolu, kısa boyluydu. Bembeyaz bir teni vardı ve yanakları pembe pembeydi. Yer yer kırışmış yüzüne rağmen güzeldi. Küçücük bir burnu, yeşil gözleri vardı. Gençliğinde çok güzel olduğunu anlamak zor değildi. Mustafa abinin dediği gibi çok sıcakkanlı, güler yüzlü bir kadındı. Yanında biraz olsun rahat hissetmiştim.

"Al kızım," dedi gri renkteki katlı nevresim takımını bana uzatırken. "Temiz bunlar."

Sadece temiz değil ütülüydü de. Hoşuma gitmişti zira ben evde hiç ütülü nevresim takımıyla yatmazdım. Ütü yapmaktan nefret ederdim çünkü. Her işi zevkle yapar, konu ütüye gelince bir yerlere kaçardım. Maya ile kavga eder dururduk ütü konusunda. Çirkefleşip onun üstüne yıkmaya çalışırdım çünkü.

Maya demiştim de... Ne yapıyordu acaba şu anda? Saat gece ikiye geliyordu ve benden hâlâ bir haber alamamıştı. Ağlıyor muydu acaba? Ablamın başına bir iş geldi diye bağırıp çağırıyor muydu? Yoksa umurunda bile değil miydi? Polise de gitmemişti sonuçta.

"Teşekkürler," diye mırıldandım ve nevresim takımını alıp yatağa geçirmek üzere işe giriştim.

"Sabah kahvaltısına uyandırayım mı seni?" diye sordu Lale Hanım gülümseyerek. Saçındaki lastik tokayı çıkarmış, bütün gün toplu kalmasından dolayı muhtemelen ağrıyan saç diplerine parmaklarıyla masaj yapıyordu. "Sabah yedide müştemilattakilerle erkenden karnımızı doyururuz."

"Neden bu kadar erken?" diye sordum çekinerek. Bunu sorgulamak haddim değildi ama çok erkendi ve o saatte kalkmak ölüm gibiydi bence.

"Karan Bey her sabah sekiz buçukta yapar kahvaltısını. Ondan önce karnımızı doyurmamız gerekiyor," dedi ılımlı bir şekilde. Bu kadınla iyi anlaşacakmışız gibi görünüyordu.

"Anladım," diye mırıldandım ve yorganın kılıfını geçirmek için verdiğim mücadeleye devam ettim. "Uyandırabilirsiniz. Kalkmazsam da uğraşmayın, sizi uğraştırmak istemem."

"Abla de lütfen bana. Sizli bizli de konuşma, sevmem ben," dedi Lale Hanım yanıma gelip beceremediğim işi devralırken. "Uyanamazsan ben sonrasında bir şeyler hazırlarım sana. Bizimle yemek istersin belki diye sordum."

Benim dakikalarca uğraştığım işi bir dakika dolmadan halletti ve yorganı iki kere çırpıp yatağın üzerine koydu.

"Teşekkür ederim," diye mırıldandım. "Uyanabilirim sanırım."

Yorganı yatağın üzerine serip içine girecekken Lale abla bana döndü ve üzerimdeki kirlenmiş gömleği ve kısacık, kalem eteği kaşlarını çatarak inceledi. "Böyle mi uyuyacaksın?"

"Şey," dedim başımı eğip kıyafetlerime bakarken. "Başka bir şeyim yok da..."

"Eşyalarını getirmedin mi?" diye sordu şüpheli bir sesle.

"Yok," dedim gergin bir gülümsemeyle. "Henüz getiremedim..."

Tuhaf bir durum olduğunu anlamış gibi bir süre yüzüme baktıktan sonra iki kapaklı ufak dolabına doğru ilerledi. "Böyle uyuma kızım, rahat edemezsin."

Sessizliğimi koruyup olduğum yerde dikilmeye devam ettim. Dolaptan uzun kollu, beyaz bir gecelik çıkardı. Üzerinde pembe benekleri vardı. Annemin giydiği geceliklere benziyordu.

"Al, bununla rahat edersin," dedi yumuşak bir sesle. "Yarın da bir duş alırsın sabahtan... rahat rahat başlarsın güne. Ben bizim çocuklara söylerim sana birkaç parça kıyafet ayarlarlar."

"Yok," dedim hızla. Kimsenin Karan'ı sinirlendirmesini istemiyordum. "Karan Bey halledecekmiş. Kimseyi zor durumda bırakmak istemem. Kızar belki..."

"Karan mı?" dedi kaşlarını kaldırarak. "Kızmaz yavrum niye kızsın? O yoğun bu aralar, vakit bulamaz belki. Biz hallederiz."

Karan mı diyordu ona? Kızmıyor muydu bey diye hitap etmediği için?

Uzanıp elindeki geceliği aldım ve çenemi kapattım. İnsanlara olabildiğince az bilgi vermeye çalışıyordum. Kimseye güvenemezdim. Bunu, sadece adını sordukları hâlde bütün hayat hikayesini anlatan insan mı söylüyor? Evet, tam olarak o söylüyor Alelâde, beni rahat bırakabilir misin artık?

Utana sıkıla geceliği giyip yatağa girdiğimde Lale abla ışığı kapattı ve odada komodininin üzerindeki abajurun verdiği loş bir ışık kaldı sadece. Gürültülü bir şekilde yatağına yattı ve nefes nefese kalmış bir hâlde, "İyi geceler," dedi.

"İyi geceler," diye mırıldandım ve arkamı dönüp cenin pozisyonunu aldım. Uzun bir gece olacaktı benim için. Uyuyabileceğimi hiç sanmıyordum. Uyuyakalana kadar düşünmekten kafayı yiyecektim.

"Ben biraz horlarım. Yorgun olunca da bayağı sesli horluyorum. Rahatsız olursan adımı seslen, susuveriyorum o zaman..."

"Sorun değil Lale abla," dedim gülümseyerek. Sonra duraksadım ve omzumun üzerinden ona baktım. "Şey... fare falan olmaz değil mi burada?" Bu soruyu birine daha sorarsan zihninin içinden çıkıp seni boğarım Âlâ ve sen, iç sesi tarafından öldürülen ilk insan olarak tarihe geçersin.

"Yok kızım ne faresi?" dedi güler gibi bir sesle. "Nereden çıktı bu?"

"Bilmem," diye mırıldandım.

"Değil fare, karınca bile olmaz burada. Meraklanma. Haydi Allah rahatlık versin."

Rahatlamış bir şekilde gülümsedim. "Sana da."

•••

Bakışlarımı yıldızlı gökyüzünden çekip başımı sola çevirdim ve gülümsedim. "Ediz?"

"Hım?" dedi Ediz gökyüzünü izlemeye devam ederken. Öğrenci evinin terasında, yere serdiğimiz minderlere uzanmış; karanlık gökyüzünde belli belirsiz görünen yıldızları seyrediyorduk.

İkimiz de ellerimizi başımızın altına yerleştirmiş, sırt üstü yatmıştık. Uzun bir sohbetin ardından gelen kısa bir sessizlik vardı şu anda ve ben sessizlikten nefret ederdim.

"Ben ölürsem üzülür müsün?"

Kaşları çatılırken başını çevirip bana düz düz baktı. "Bu ne salak saçma bir soru Âlâ?"

Ben de kaşlarımı çattım. "Bir soruma da cevap versen ölürsün zaten," diye homurdanıp gözlerimi yeniden gökyüzüne çevirdim.

"Üzülürüm tabii ki geri zekâlı." Ediz de homurdanmıştı.

"Ağlar mısın?" dedim gülümseyerek.

"Hey güzel Allah'ım ya! Herkese akıl dağıttın da bir şu kıza mı çok gördün?"

"Ağlar mısın Ediz?" diye yineledim sorumu.

"Ağlarım tabii ki lan, manyak mısın nesin?"

Doğruldum ve oturur pozisyona geçip Ediz'e tepeden bakmaya başladım. "Kaç gün ağlarsın? Bir? İki? Üç?"

Sabırla derin bir nefes aldı ve yüzüme dik dik baktı. "Şu konuyu kapatabilir misin? Ölmek de nereden çıktı şimdi Âlâ?"

Annemin ölümünün üzerinden henüz iki ay geçmişti. Ölümü ensemde hissettiğim günlerdi o günler.

Omuz silktim. "Herkes bir gün ölecek, Ediz," dedim gülümseyerek. "Dünyaya kazık çakmayacağım ya!"

"Yok sana bir daha tonik monik," dedi bakışlarını yeniden gökyüzüne çevirirken. "Hata bende. Ayık kafayla beynimi yeterince yiyorsun zaten, sana ne diye içiriyorsam..."

"Kaç gün ağlarsın?" diye sordum yeniden. Kafam güzel falan değildi. Yani biraz başım dönüyordu ama hâlâ kendimdeydim. Sarhoş olacak kadar içmemiştim.

Gözlerini devirdi. "Ağlamam," dedi yapmacık bir gülümsemeyle. "Şu çenenden kurtuldum diye kurban bile keserim hatta!"

Sadece iki saat uyuyabilmiştim ve şimdi Lale abla kısık bir sesle adımı sesleniyordu. Yavaşça gözlerimi araladığımda tereddüt içinde bana baktığını gördüm.

"Günaydın," diye mırıldandım gülümseyerek. Kalkıp güneşi selamlayacak gibi gülümsemiştim. Gerçekten Âlâ, neden her şey yolundaymış gibi gülümseyerek uyandın?

Başım ağrıyordu. Bütün gece uyuyamamış, kısıldığım bu kapandan nasıl çıkacağımı düşünüp durmuştum. Hiçbir sonuca varamamakla birlikte beynim yanmıştı.

"Günaydın," dedi tıpkı bir anne gibi. "Uykun varsa uyu, uyandır dedin diye şansımı denedim ben."

Yavaşça doğruldum ve uykulu bakışlarla etrafa bakındım. "Kalkayım ben," dedim mahmur bir sesle. Uyuduğum her an zaman kaybı gibi geliyordu. Maya'ya, Ediz'e ulaşmam gerekiyordu; en kısa zamanda hem de.

"Ben gideyim, sen de kendine geldiğinde gelirsin. Bizim kızlar kahvaltıyı hazırlamıştır. Odadan çıkıp sağa döneceksin, koridorun sonunda mutfağımız," dedi Lale abla üzerine giydiği yeşil kazağın kollarını düzeltirken.

Hafifçe başımı salladım ve odadan çıkmasını izledim. Yalnız kaldığımda yatakta bağdaş kurdum ve bir süre boş boş etrafa bakındım. Saat sabah yedi buçuğa geliyor olmalıydı. Güneş henüz doğmamıştı.

Acaba birinden telefon isteyip Maya'yı arasam ne olurdu? Olmazdı. Karan öğrenebilirdi, kimseye güvenemezdim. Bunu yaparsam hem onları, hem kendimi hem de sevdiklerimi tehlikeye atardım. Peki ya nasıl ulaşacaktım onlara? Telepati yolunu bir dene derim.

Ayrıca ulaşsam ne diyecektim ki? Kaçırıldım ve iki yıl boyunca burada kalacağım, merak etmeyin mi? Maya ortalığı yıkardı. Karan da muhtemelen önce beni, sonra kardeşimi birkaç saniye içinde öldürürdü.

Kapana kısılmıştım. Gerçekten kapana kısılmıştım.

Odadan çıkıp bir lavabo bulmak ümidiyle etrafta gezinirken arkamdan bir kapı açılma sesi geldi. "Âlâ? Günaydın." Mustafa abiydi bu.

Ona doğru dönüp gülümsedim. "Günaydın."

"Niye burada dikiliyorsun? Kahvaltıya geçseydin ya..." Babacan bir ifadeyle gülümsüyordu bana.

"Şey... lavaboya gitmem lazım da. Onu arıyordum."

Yattığım odanın yanındaki kapıyı gösterdi. "Şurası."

"Teşekkür ederim," diye mırıldandım ve gösterdiği yere doğru ilerledim.

"Çabuk gel yoksa çocuklar sucuklu yumurtayı bitirirler bak..."

Güldüm. "Tamam."

Lavaboda işlerimi halledip yüzümü yıkadıktan sonra bir süre aynadaki yansımamı izlemiştim. Gözlerim uykusuzluktan kızarmış, gözaltlarım mosmor olmuştu. Koyu kahverengi saçlarım birbirine dolaşmış, düğüm düğüm olmuştu. Ellerimle tarayıp açmaya çalıştım ama canımı yakmaktan başka bir sonuç elde edemeyince pes ettim.

Maya'ya ulaşmak konusunda kararlıydım, iyi olduğumu bilmesi gerekiyordu ama ona ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Kaçırıldığımı söyleyemezdim, olanları anlatamazdım çünkü buna izin vermez; ortalığı iyice karıştırırdı. Maya benim gibi değildi, dikbaşlıydı. Ben boyun eğerdim, o eğmezdi.

Öte yandan iki yıl burada kalacağımı ona nasıl açıklayacaktım bilmiyordum. Nasıl bir bahane uydurabileceğimi bütün gece düşünmüş, hiçbir sonuca varamamıştım.

Lavabodan çıkıp Lale ablanın söylediği yöne doğru ilerledim ve Amerikan mutfaklı bir salonda buldum kendimi. Epey geniş bir masada on beş kişi sohbet ederek kahvaltı yapıyordu. Birbirine çarpan çatal bıçak sesleri, çay bardaklarının sesi ve atılan kahkahalar benim ruh halimin tam tersini yansıtıyordu.

Masada Lale abla ile birlikte beş kadın daha vardı. Benim yaşlarımdaydılar. En fazla benden bir iki yaş büyük görünüyorlardı. Üçü sarışındı, saçları doğal sarıydı. Diğer ikisi de kumraldı. Geri kalanı takım elbiseli adamlardan oluşuyordu. Bu kocaman malikânede sadece on tane adam olmadığını biliyordum, devamı vardı fakat burada değillerdi.

Çekingen adımlarla masaya doğru ilerlerken Lale abla beni fark etti ve kocaman gülümsedi. "Âlâ, gel kızım," dedi yanındaki sandalyeyi çekerek. "Yanıma otur."

Hafifçe gülümseyip gösterdiği sandalyeye doğru ilerledim. Herkes bana bakıyordu. Gerilmiştim. Yavaşça masaya otururken gözlerim Mustafa abiyi aradı ve bunu yaparken Koral'la göz göze geldik. Bana temkinli bakışlarla bakıyordu.

"Ye hadi," dedi Lale abla önüme bir bardak çay koyarken. "Çekinme. Aç kalırsın bak."

Başımı sallayıp tabağıma bir şeyler aldım ve yavaş yavaş yemeye başladım. Normalde bu kadar çekingen bir insan değildim ama gelin görün ki esir tutulduğum bu yerde kimsenin yanında tamamen rahat olamıyordum. Diken üstündeydim.

"Hoş geldin," dedi kumral kızlardan biri. Gülümsüyordu bana. Dalgalı saçları, küçük kahverengi gözleri vardı. İnce dudaklara ve kanatları etli bir burna sahipti.

"Hoş buldum," dedim gülümsemesine karşılık verirken.

"Mutfaktan mı sorumlusun yoksa gündelik işlerden mi?" Karan Bey'inizin kaybolan yıllarından sorumluyuz bacım.

Ne diyeceğimi bilemeyerek kızın yüzüne bir süre baktım, sonra Koral'a döndüm. Boğazını temizleyip kıza baktı. "Bir şeyden sorumlu değil."

Kızın kaşları çatılırken herkes kafası karışmış bir şekilde bana bakıyordu. "Nasıl yani?" diye sordu kız yeniden Koral'a dönerken. "Bir işin ucundan tutmayacaksa burada ne işi var ki?

Fazla açık sözlü bir kızdı belli ki ve ben burada yokmuşum gibi rahat rahat konuşuyordu maşallah. Çaktırmadan derin bir nefes alıp verdim ve konuşulanları duymazdan gelip kahvaltıma devam ettim.

"İtirazın mı var Merve?" dedi Koral uyaran bir ses tonuyla. "Git bunu patrona sor istersen. Açıklama yapsın sana, eminim merakını giderir."

Adının Merve olduğunu öğrendiğim kız çenesini kapatıp surat asarak kahvaltısına devam ederken Lale abla bana doğru eğildi. "Aldırma sen, Merve biraz patavatsızdır ama iyi kızdır."

Gülümseyip başımı salladım ve sessizliğimi korumaya devam ettim. Kafam o kadar doluydu ki kimseye tek kelime edecek hâlim yoktu. Burada olmak istemiyordum, bu masada oturup tanımadığım insanlarla yemek yemek istemiyordum. Evime gitmek istiyordum. Özgürlüğümü istiyordum.

Kahvaltısını bitiren adamlar masadan kalkıyor, yerine bir başkası geçiyordu. Sessizce karnımı doyurdum. Açıkçası tek bir lokma bile yiyemeyecek durumdaydım ama bir daha kaç saat sonra bir şeyler yiyebileceğimden emin olamadığımdan mecburen yemiştim. Boşalan tabağımı ve çay bardağımı alıp ayağa kalktım ve minik adımlarla krem rengi dolapları olan mutfağa doğru ilerledim. Bulaşıkları lavabonun içine bıraktığımda da odaya geri dönmek üzere koridora yöneldim.

"Nereye?" dedi tanıdık bir ses. Durdum ve omzumun üzerinden Koral'a baktım.

"Odaya."

Mustafa abiye gözüyle işaret verip bana döndü. "Şu gecelikten kurtul, sonra buraya dön."

Mustafa abi ayaklanıp bana doğru ilerlerken Koral'a bakmaya devam ettim.

"Duş alabilir miyim?" diye sordum düz bir ifadeyle.

"Saat sekiz," dedi soğuk bir sesle. "Dokuza yirmi kala burada olacaksın."

"Neden randevulaşıyoruz?" dedim düz düz bakarak. Ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştım.

"Karan Bey'e sorarsın neden randevulaştığımızı. Acele et."

Bu da her şeyi patronuna sorduruyordu. Kendi cevap verse ölür müydü? Belki ölür Âlâ, bilemezsin.

Cevap vermeyip arkamı döndüm ve odaya doğru ilerledim. Mustafa abi de peşimden geliyordu. "Temiz kıyafetim bile yok," diye homurdandım. Şımarıklık ediyordum. Beni bir hücreye atmadığına şükretmem gerekiyordu. Zira mükellef sofrasından kalkmıştım az önce. İnsani şartlarda yaşayan bir tutsaktım bakıldığı zaman. En azından sıcak bir yatağım vardı. Bir de henüz bir işkenceye maruz kalmamıştım.

"Sen duşa gir, ben halledeceğim kızlardan."

Gülümsedim. "Sağ ol Mustafa abi."

"Görevim bu," dedi babacan bir şekilde.

Odayı biraz karıştırıp temiz havlu bulmuştum neyse ki. Odadan çıktığımda az önce masadaki sarışın kızlardan biri beni bekliyordu koridorda. Elinde katlı kıyafetler vardı. Çekingen bir şekilde gülümsedim. "Çok teşekkür ederim," derken uzattığı kıyafetleri alıyordum.

"Adım Oya," dedi gülümseyerek. "Hoş geldin bu arada, masada konuşamadık pek ama..."

"Hoş buldum," diye mırıldandım yüzümün düşmesine engel olamayarak. Hoş falan bulmuyordum, evime gitmek istiyordum.

"Annemle aynı odadasınız sanırım," dedi önünde durduğum odanın kapısına bakarak. Lale ablanın bir kızı mı vardı?

"Aa, Lale abla annen mi?" dedim kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkerken. "Bilmiyordum..."

"Evet," dedi gülümseyerek. "Ela ve Minel de benim kardeşim... Ela ikizim, Minel de iki yaş küçük bizden."

"İsim olarak tanımıyorum kimseyi," dedim gergin bir gülümsemeyle. Demek Lale ablanın üç kızı vardı ve onlar da burada çalışıyordu.

"İkisi de benim gibi sarışın," dedi gülümseyerek. "Dikkat etmişsindir belki..."

Oya'nın da Lale abla gibi yeşil gözleri vardı. Dikkatli bakınca benzediklerini fark etmiştim.

"Evet," dedim başımı sallayarak. "Ailecek burada çalışıyorsunuz o zaman..."

"Annem biz doğmadan yıllar önce başlamış burada çalışmaya," dedi. "Burada doğup büyüdük yani."

"Ne güzel..." diye mırıldandım hafifçe gülümseyerek. Güzel falan değildi zira burası bir çocuğun asla büyümemesi gereken bir yerdi. Çok üzülmüştüm burada geçen çocukluklarına, yazıktı günahtı.

"Ben seni tutmayayım, sanırım bir işiniz varmış..."

Başımı salladım. "Öyleymiş, ben de ne olduğunu bilmiyorum henüz."

"İşin bittikten sonra kahve içeriz, daha yakından tanışırız hem," dedi hevesle. "Merve ve Kerime ile hiç anlaşamıyoruz biz... kardeşlerim dışında hiç arkadaşım yok burada. Gelmene inan çok sevindim."

Gülümsedim. "Olur tabii, içebilirsek ben de çok isterim."

Oya gittiğinde iç geçirip banyoya doğru ilerledim. Bana olup olmayacağından emin olamadığım buz mavisi bir kot pantolon; siyah, yumuşacık bir kazak ve bir çift çorap getirmişti. Bir de hiç kullanılmamış, etiketi üzerinde duran iç çamaşırları vardı pantolonun içine gizlenmiş bir şekilde.

Banyoda ufak bir duşa kabin vardı. Herkesin bu banyoyu kullandığı düşüncesi takıntılarımı tetiklerken başka bir seçeneğimin olmadığını kendime tekrar tekrar hatırlatarak gecelikten kurtuldum ve sıcak suyun himayesi altına girdim.

Hızlı bir duş alıp saçlarımı havluyla kurutabildiğim kadar kurutmuştum. Bir tarağım olmadığı için saçlarım iyice dolaşmıştı. Ağlamak istiyordum.

Kıyafetleri üzerime geçirip bir süre daha saçımın ıslaklığını almaya çalıştım. Pantolonun kalça kısmı tam otursa da beli büyük gelmişti. Aslında şu anda sorun bu değildi; kış ayındaydık ve bu lanet olası banyoda bir kurutma makinesi yoktu.

Islanan havluyla saçlarımı biraz daha kurutmaya çalıştım ama nafileydi. Uçlarından su damlamıyordu artık fakat hâlâ ıslaktı. Pes edip havluyu kirli sepetine attım ve banyodan çıktım.

Banyo yapmak sızlayan vücuduma biraz olsun iyi gelmişti. Uykusuzluk, yorgunluk ve gerginlik beni zorluyordu fakat bedenim biraz olsun gevşemişti.

Yeniden salona döndüğümde saati geçirmemiş olmayı diliyordum. Koral ve Mustafa abi toplanmış masada oturuyor ve muhtemelen beni bekliyorlardı. Lale abla ortalıkta görünmüyordu. Karan'ın kahvaltısı için gitmiş olmalıydı. Diğerleri de yoktu.

Koral, Mustafa abiye çatık kaşlarıyla bir şey söylerken gözleri beni buldu ve ayaklandı. Salonun girişinde dikilmeye devam ediyordum. Mustafa abi de kalktı ve bana dönüp gülümsedi.

"Nereye gideceğiz?" diye sordum gergin bir şekilde. Mustafa abiye bakıyordum, Koral artık beni geriyordu. Dün o revirde benim hakkımda iyi şeyler söylerken bugün bana kötü davranıyordu. Dengesiz miydi bilmiyordum ama ondan ürküyordum. Öte yandan Mustafa abi ise Koral'ın aksine bana güven veriyordu.

"Karan Bey seni istemiş," dedi Mustafa abi yumuşak bir sesle.

Midem korku ve stresle kasılırken yüzümün gerildiğini hissettim. "N-neden ki?"

Yanıma ulaşmışlardı, Koral yüzüme sert bakışlarla bakarken nazik olmayan bir tutuşla kolumu tuttu ve beni müştemilatın çıkışına doğru ilerletti. "Kendisine sorarsın."

O kadar hızlı yürüyordu ki ayaklarım birbirine dolanıyordu ve tökezleyip duruyordum. Mustafa abi de arkamızdan koştura koştura bize yetişmeye çalışıyordu.

"Canım yanıyor," dedim müştemilatın kapısından dışarı çıktığımız sırada. Parmakları koluma resmen gömülmüştü. O kadar sıkı tutuyordu ki iz kalacağından emindim.

Dün gece yine kar yağmış olmalıydı. Her yer bembeyazdı. Sabah saatlerinde olduğumuz için kar henüz kürenmemişti ve ayağımda bir çift çoraptan başka bir şey yoktu. Ayakkabılarımı giymeme bile fırsat verilmemişti.

Parmaklarını gevşetmedi, beni yanında sürüklemeye devam ederken kolumdaki acıdan dolayı yüzüm buruşmuştu. Ayaklarım karın içine gömülüp çıktığı ilk anda çoraplarım ıslanmıştı bile.

"Kızın ayağında ayakkabı yok," dedi Mustafa abi peşimizden ilerlerken. "Saçları da ıslak."

"Bulsaydın bir ayakkabı o zaman," dedi Koral sertçe. "Bu senin görevin, benim değil. Patron dokuzda yanımda olsun dedi ve üç dakikası var. Bir saniye bile geciktiremem."

Bir saniye bile geciktiremez miydi? Bir ayakkabı giymek kaç dakika sürebilirdi ki? Gerçi karda topuklu botla yürümek de çok konforlu olmayacaktı ama ayaklarım donuyordu! Çok üşüyordum. Soğuk kar ayaklarıma temas ettiği anda eriyor, binlerce iğne sokuyorlarmış gibi yakıyordu ayak tabanlarımı.

"Kendim de yürüyebilirim," dedim acı içinde çıkan bir sesle. "Kolumu acıtıyorsun!"

"Yürü o zaman!" Kolumu beni iterek sertçe bıraktı ve birbirine dolanan ayaklarım yüzünden hızımı alamayıp karın içine düştüm. Ellerim, dizlerim ve ayaklarım soğuk karın içine gömülürken ıslak saçlarım yüzüme döküldü. Soğuk canımı acıtıyordu ve tenime saplanan kar, bastırdığım acılarımı aylar sonra hatırlatıyordu bana. Düşünme Âlâ. Sakın o günü düşünme.

"Ne yaptığını sanıyorsun Koral?" dedi Mustafa abi sinirlendiğini belli eden bir sesle. Hızlı adımlarla yanıma ulaştı ve önüme çömelip ıslak saçlarımı yüzümden çekti. "İyi misin?"

"Hiçbir şey yapmadım ben," dedi Koral umursamaz bir tavırla. "Yürümeyi bilmiyorsa bu benim suçum değil."

"Sen böyle mi eğitildin?" dedi Mustafa abi hızla ona dönerek. "Böyle mi eğitildik biz Koral?"

Koral omuz silkti. "Eğitim merkezini geçeli çok oldu Mustafa. Burada Kasırga'nın kuralları geçerli değil." Sonra kenarları şimşirlerle çevrili yoldan ilerlemeye devam etti. "Bir buçuk dakika kaldı. Hızlanın."

Mustafa abi elimi tutup beni nazikçe ayağa kaldırırken, "Karan Bey'in de bir kadını bu şekilde yere fırlatmanı emredeceğini sanmıyorum Koral!" diye seslendi arkasından.

Koral ona aldırmadı. "Seksen saniye."

"İyi misin?" diye sordu tekrar Mustafa abi koluma girerken.

"İyiyim abi," dedim titrek bir sesle. Ağlayacak gibi hissetmiyordum ama kötüydüm. Üşüyordum. Bütün bedenime saplanıyordu esen soğuk rüzgar. Kardan da soğuktan da nefret ediyordum.

Mustafa abi ceketini çıkarıp omuzlarıma koydu, sonra da eğilip ayağındaki botların iplerini çözmeye başladı.

"Abi hayır," dedim hızla. "Hadi gidelim. Saniye dakika falan sayıyor bunlar. Kızmasınlar şimdi..."

"Başlarım saniyesine," dedi Mustafa abi. "Hasta olacaksın."

"Abi lütfen," dedim ağlamaklı bir sesle. Çenem titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. "Zaten gözü üstünde Karan'ın. Senin de başın belaya girer. Gidelim!"

İç geçirip doğruldu ve yeniden koluma girdi. "Tamam," dedi. "Hızlı olalım o zaman. Üşüdün."

Neredeyse koşarak Koral'ın peşinden ilerledik. Seksen saniyeyi geçireceğimizden çok emindim. Malikâneye ulaşmamız kırk saniye sürmüştü. Bahçe o kadar büyüktü ki acelesiz adımlarla üç dört dakikalık bir süreyi buluyordu buraya varmak.

Malikânenin siyah çerçeveleri olan geniş kapısından içeri girdiğimizde vücudumu hissedemez hâle gelmiştim. Parmaklarım uyuşmuştu, hepsi sızım sızım sızlıyordu. Bir de ayaz vardı dışarıda, ıslak saçlarıma yediğim bu soğuk hava birazdan en iyi ihtimalle baş ağrısı olarak bana geri dönecekti.

Kocaman bir mutfağa dalmıştık. Başımı kaldırıp etrafa bakamadan da mutfaktan çıkmıştık. Aklımda kalan tek renk siyahtı. Mutfak dolaplarının siyah olduğunu, bir de beyaz mermerli bir ada tezgâh olduğunu görebilmiştim.

"Süre bitti," diye seslendi Koral geniş holde, parlak mermer zeminde tok adım sesleri çıkararak önümüzden ilerlerken. "Patrona hesabını sen verirsin artık ufaklık."

Mustafa abi derin bir nefes alıp verdi. Koral'a aldırmayacak kadar çok üşüyordum. Çoraplarım sırılsıklamdı. Bütün vücudum soğuktan uyuşmuştu.

Bu saniye olayını bir türlü anlayamamakla birlikte bunu saymalarının manyaklık olduğunu düşünüyordum. İki saniye geç gitsek ne olacaktı ki? Adamın süre takıntısı var belli ki. Saniyeleri saymayı öğrensen iyi edersin.

Holün bitiminde geniş, Fransız stili bir kapının önünde durduk. Koral kapının önündeki adamlara işaret verdi, onlar da hızla kapıyı açtılar. Bu adamın bulunduğu her yerin önünde bekliyor muydu bunlar böyle?

Kapı açıldığında Mustafa abi kulağıma eğildi. "Benim girmem yasak. Burada bekleyeceğim."

Hafifçe başımı sallarken sessiz bir nefes aldım ve omuzlarımdaki ceketi Mustafa abiye uzatıp Koral'ın peşinden ilerlemeye başladım. İçeri girdiğimizde kapı arkamdan kapandı ve bu irkilmeme sebep oldu. Titremem artık sadece üşüdüğüm için değildi, korkuyordum da. Koral önümde durduğunda minik adımlarla ilerledim ve birkaç adım gerisinde kalacak şekilde durdum.

Önce epey uzun, masif ağaçtan yapılma bir yemek masası gördüm. Dolu dolu bir masaydı bu ve bizim müştemilatta yediklerimizden çok daha fazla çeşit vardı. Otur biraz da burada ye istersen Âlâ? Menemen falan var bak, hiç dokunulmamış.

Sonra masanın diğer ucunda oturan Karan'a baktım ve göz göze geldik. Yeni yeni çıkmaya başlayan sakalları ve kısa, dalgalı saçlarıyla dergi kapaklarından fırlamış gibi görünüyordu. Bakışları sertti. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Öfkeli görünüyordu. Gözleri gözlerimden ayrılırken önce ıslak saçlarıma baktı, sonra üzerimdeki kazağı inceledi. Biraz daha aşağı indi ve sırasıyla önce ıslanan dizlerimi gördü, birkaç saniye sonra da ıslak çoraplarımda durdu.

Yutkundum ve bakışlarımı kaçırıp etrafa bakındım. Kocaman bir yemek odasıydı burası. Karşımdaki duvar boydan boya siyah çerçevelerle karelere ayrılmış bir camdan oluşuyordu. Duvarlar gri renkteydi. Bir sürü tablo vardı. Masif ağaçtan yapılmış masanın etrafını siyah sandalyeler kuşatmıştı. Tavandan masaya sarkan kocaman, modern avize de siyahtı.

Karan tabağının kenarındaki peçeteyi alıp yavaş hareketlerle ağzının kenarını sildi ve peçeteyi tabağın üzerine bırakırken sandalyesinde geriye yaslanıp bakışlarını Koral'a dikti.

"Saat kaç Koral?" diye sorduğunda kalbimin ritmi dörtnala giden atın çıkardığı bir ses gibiydi. Kulaklarıma kadar geliyordu.

"Dokuzu bir geçiyor patron."

"Evet," dedi Karan ürkütücü bir sakinlikle. "Bir geçiyor."

Koral boğazını temizleyip ellerini önünde birleştirdi. "Affet patron. Hanımefendi duş almak istedi. Banyo keyfi de biraz uzun sürdü."

Dişlerimi birbirine bastırıp yüzümü ifadesiz tutmaya çalışırken Karan'ın gözleri beni buldu ve kaşları havaya kalktı. "Banyo keyfi demek... Jakuziye götürseydin Koral? Bir de şampanya patlatsaydınız hanımefendiye?" Yeniden Koral'a döndü.

"Pa-"

"Çık dışarı," dedi sertçe. Koral afallayıp olduğu yerde durmaya devam edince de yüzü iyice gerildi ve elini sertçe masaya vurdu. "Çık lan dışarı!"

Koral hızla arkasını dönüp dışarı yönelirken bana ters ters bakmayı da ihmâl etmemişti. Masadan gelen tabak çanak sesleri yüzünden irkildim ve ardından gözlerimi sıkıca kapattım.

Kapı kapandı ve lanet olsun ki yine yalnız kaldık. Beni neden çağırdığını bilmiyordum ama onu çok öfkelendirmiştim. İçimden kendime lanet okurken bir yandan da bana bir şey yapmaması için dua ediyordum. O söylemeden yavaşça gözlerimi araladım ve yutkunarak yüzüne bakmaya devam ettim.

Gözlerini bile kırpmadan bana bakıyordu ve o kadar öfkeli görünüyordu ki dilimin kemiği o saniyede erimiş bulundu. "Ö-özür dilerim," diye kekeledim. "İyi hissetmiyordum. Bütün bedenim ağrıyordu, sıcak su iyi gelir diye düşündüm. Kimse de bir şey bilmiyor müştemilatta... yani buraya neden geldiğimi bilmiyorlar... bu yüzden banyo yapabileceğimi söylediler. Ben de yapamayacağımı bilmiyordum. Akıl edemedim kızacağını. Biraz uzun sürmüş, hiç fark etmedim yemin ederim. Kafam dağınık biraz. Düşüncelere dalıvermişim. Özür dilerim gerçekten. Bir daha girmem. Söz veriyorum. Kimseye bir şey yapma. Bir daha yapmayacağım." Ah, Âlâ, ah!

Yüzüme bomboş bakışlarla bakıyordu artık. Susana kadar bekledi, sonra çenesinin ucuyla sağ tarafındaki ilk sandalyeyi gösterdi. "Otur şuraya."

Titreyen çenemi kontrol altına almaya çalışırken minik adımlarla ona doğru ilerledim. Yanına ulaşıp sağındaki sandalyeye oturana kadar gözleriyle beni takip etti. Sandalyeye oturduğum anda da bakışlarını benden çekip karşıya dikti.

"Banyo keyfi," dedi ifadesiz bir sesle.

Sertçe yutkundum. "Çok özür dilerim."

"Banyo yaptığın için mi?"

"Evet," dedim hızla. "Bir de geç kaldığım için."

Ağır ağır başını salladı.

"Burada geçen her saniyenin bir bedeli var," dedi her kelimeyi vurgulayarak. "Söylediğim saatte, söylediğim dakikada, söylediğim saniyede nerede olmanı istiyorsam orada olacaksın. Erken ya da geç gelmeyeceksin." Gözleri yeniden bana bakıyordu şimdi. Bakışları yine sertti. "Anlaşıldı mı?"

Sertçe yutkunurken başımı hızla aşağı yukarı salladım. "Anladım," dediğimde sesim titriyordu. Ona bakamıyordum artık, gözlerimi masaya indirmiştim.

"Çoraplarını çıkar."

Âlâ, seni korkutmak istemem ama aklıma çok kötü çok fesat şeyler geliyor benim...

Gözlerim yeniden onu bulurken afalladım. "Ne?"

"Çorapların," dedi ifadesiz bir sesle. "Islak. Çıkar."

"A-ama..."

İtiraz etmemem gerektiğini anlatan bir bakış attı. "Lafımı ikiletme."

Üçletme demek istiyor Âlâ. İki kere söylettin bile. Çıkar şu çorapları.

"Tamam," dedim anında. "Çıkarıyorum."

Elimi masanın altına indirip hızlıca çoraplarımı çıkardım ve nereye koyacağımı bilemediğim için kucağıma koydum.

"Sevdiklerime bir şey yapmazsın değil mi?" diye sordum çekinerek. "Söz veriyorum bir daha banyo yapmayacağım... Geç de kalmayacağım."

Gözleri beni bulurken yüzünün gerildiğini gördüm. "Hayatın boyunca hep bunu mu bekledin sen?" dedi sertçe.

"E-efendim?" dedim kısık bir sesle. "Neyi?" Kaçırılmayı Âlâ. Ona bu kadar çabuk boyun eğmene anlam veremiyor.

Neyine anlam veremiyordu pardon? Beni sevdiklerimle tehdit ederken ona karşı geleceğimi mi düşünmüştü?

Sabırla derin bir nefes aldı ve yavaşça üflerken, "Hiç," dedi. Sonra elini ceketinin iç cebine götürdü.

Bakışları ıslak saçlarımın üzerinde dolaşırken cebinden yavaşça tanıdık bir cisim çıkardı. Bakışlarımı gözlerinden ayırıp eline çevirdiğimde gözlerimi kırpıştırdım. Elindeki tanıdık cisim beyaz kılıflı milattan kalma Iphone 7 Plus'ımdan başka bir şey değildi. Ne yaptığını anlamaya çalışarak yeniden gözlerine baktım.

Telefonu masaya koydu ve önüme doğru itti. "Al," dedi ifadesiz bir sesle. "Ara kardeşini."

Bir süre şaşkın şaşkın telefona baktım, sonra gözlerim yeniden onu buldu. "Ne?" dediğimi sesimi duyduktan sonra anlamıştım.

"Ulaşmak istemiyor muydun?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.

Nasıl yani? Bu kadar kolay mı olacaktı Maya'ya ulaşmam? Bütün gece boşu boşuna mı dönüp durmuştum yatakta? Bu adamın bizi kaçırdığından emin miyiz biz Âlâ? Her istediğini yapıyor sanki?

Masanın üzerindeki telefonu tereddüt içinde elime alırken gözlerim hâlâ yüzündeydi. Ona dikkatle bakıyor, her mimiğini analiz ediyordum.

"Neden peki?" diye sordum çekinerek. "Yani... çok çabuk..."

"Vaz mı geçmeliyim?" diye sordu bana düz düz bakarken.

"Hayır," dedim hızla. "Tamam, vazgeçme. Soru sormayacağım."

Çenesinin ucuyla elimde duran telefonu gösterdi. "Süren tükeniyor."

Orta tuşa bastım ama telefonum kapalıydı. Bu yüzden açma tuşuna uzun bir süre basılı tutup önce telefonu açtım. Strese girdiğim için dizimi titretiyor, boşta olan elimin tırnak etlerini kemiriyordum.

"Ne diyeceğim ki?" dedim gözlerim telaşla onu bulurken. "Yani... nerede olduğumu soracaklar. Ne söyleyeceğim onlara?"

Önünde duran beyaz fincana uzandı ve çayından bir yudum aldı. Bunu yaparken gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. "Bu senin problemin."

"Kaçırıldığımı söyleyemem," dedim yerimde kıpırdanarak. "Olanları anlatamam. Maya ve Ediz ortalığı ayağa kaldırır."

Kaşlarını kaldırdı. "Ne yaparlar mesela? Polise mi giderler?" Sesinde alaycı bir tonlama vardı.

"Evet," dedim kaşlarımı çatarak. "Polise giderler."

"İstediğin bu değil mi zaten?"

Evet, buydu ama bunun bu kadar kolay olmayacağını da biliyordum. Yani polise gitmelerine izin verecek olsa onlara ulaşmam için telefonumu kendi elleriyle bana vermezdi. Aptal değilse yapmazdı bunu. Onlara zarar verecekti. Onları takip ediyordu. Açık açık söyleyemiyorsun belli ki ben yapayım: polise gitmeye karar verdikleri an onları öldürecek. Sağ ol ya Alelâde! Çok teşekkür ederim.

"Bunu yapmalarına izin vermezsin," dedim gözlerinin içine korkuyla bakarken. "Onlara... onlara zarar verirsin."

Bana cevap vermedi. Çayından bir yudum daha aldı, sonra fincanı acelesiz bir şekilde masaya koydu. Ben ona korku içinde bakmaya devam ederken telefon çoktan açılmış, elimin içinde titreyip duruyordu.

"Bir yalan uydurmam gerek," dedim panikle. "İki yıl boyunca burada olduğumu kabul etmeleri için bir yalan uydurmam gerek."

"Düşün o zaman," dedi umursamaz bir şekilde. "Ya kabullenecekler ya kabullenecekler. Aksi taktirde..." Cümlesine devam etmedi ama ne kast ettiğini anlamıştım. Midem kasılıyordu.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve yavaşça üfledim. Sonra elimde titreyip duran telefonun ekranını açtım. WhatsApp'tan ve Sms'ten bir sürü mesaj gelmişti. Bildirimler gelmeye de devam ediyordu ayrıca. Başparmağımı orta tuşa bastırıp kilidi açarken dişlerimi sıkıyordum.

WhatsApp'a girdim. 5 Konuşma 572 mesaj gösteriyordu bildirim merkezinde. En başta Ediz vardı. 218 tane mesaj atmıştı bana. Konuşmaya girerken ellerim titriyordu. Ne diyecektim? Nasıl bir yalan uyduracaktım? Bu işin peşine düşmemeleri gerekiyordu, kabullenmeleri gerekiyordu.

3 Şubat 2023

"İşten çıkınca haber ver de Bahçeli'ye götüreyim seni. Şöyle güzel bir yemek yiyelim birlikte, olur mu?" 13:30

"Küstün mü Sincap?" 13:45

"Küsme küsme, dinleyeceğim seni söz. Ben karnımı doyururken istediğin kadar konuşabileceğini biliyorsun. Gerçi seni dinlemiyorum ama neyse, senin için konuşmak önemli zaten :)))" 13:50

"Âlâ???" 14:07

"Mesajlarım iletilmiyor, internetin mi bitti yine yoksa?" 14:16

"TELEFONUN NEDEN KAPALI?" 14:30

"Şarjın mı bitti?" 14:30

"Âlâ merak etmeye başlıyorum. Geri ara beni, en kısa zamanda!" 17:04

Bu tarz iki yüz küsür tane daha mesaj vardı. Ekranı hızlı hızlı kaydırıp son mesaja geldim. Karan sessizce beni izliyordu.

4 Şubat 2023

"Her ne cehennemdeysen bana haber ver artık! Eğer yine kafam bozuldu yalnız kalmaya ihtiyacım vardı saçmalığındaysan bu sefer fena bozuşacağız. Yirmi dört saat dolmadan iyi olduğunu söylesen iyi edersin yoksa polise gideceğiz! Maya perişan oldu." 05:40

"Âlâ, öldürmeye mi çalışıyorsun bizi meraktan?" 08:55

Konuşmadan çıkıp diğer mesajlara baktım. Maya, Elçin, Tolga ve ev sahibim mesaj atmıştı. Hepsini teker teker okumaya vaktim yoktu. Konuşmaya girmeden son mesajlarına baktım.

Maya: Abla duramıyorum yerimde, ne olur aç şu telefonunu artık. 08:45

Elçin: Âlâ neredesin Allah aşkına, bak hepimiz çok merak ediyoruz seni. 08:02

Tolga: ÂLÂ??????????????????? 08:00

Şule Abla: Kirayı iki gnü içinde ödemezseniizz mahkemye verecem sizi artıkkk yeterince töleras gösterdim 18:09

Buradan kurtulunca şu kadına Türkçe öğretelim Âlâ. Töleras yazmış, tolerans o! Bazen bu Alelâde'nin dertlerine özenmiyor değildim.

Derin bir nefes daha aldım ve WhatsApp'tan çıkıp rehbere girdim. Maya'nın numarasının üzerinde durduğumda hâlâ bir yalanım yoktu. Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Rehberden çıkıp tekrar WhatsApp'a girdim. Alt dudağımı dişlerimin arasına hapsetmiş resmen çiğniyordum.

Ediz'le olan konuşmaya girip son görülmesine bakarken stresten kalbim sıkışıyordu. Karan'ın gözü üstümdeydi ama ona aldıramıyordum. Hepsi tehlikedeydi ve onları korumak için yaratıcı bir yalan uydurmam gerekiyordu. Yapamıyordum ama. Beynim üretimi durdurmuştu. Düşünemiyordum.

"İyiyim, merak etmeyin. Şarjım yoktu. Arayacağım birazdan. Maya yanında mı?" 09:12

Ediz anında çevrimiçi oldu ve mesajımı saniyeler içinde gördü. İsminin altında 'yazıyor...' belirdiğinde kalbimin ritmi bütün bedenimi sarsacak kadar şiddetliydi.

"Neredesin sen?" 09:12

"İyi misin?" 09:12

"Bunca saattir hangi cehennemdeydin?" 09:12

"Yanımda ve perişan hâlde! Bizi ne kadar korkuttuğunun farkında mısın?" 09:13

Ediz hâlâ yazıyordu. Klavyeyi açıp yazacak bir şeyler ararken telefon elimde kesintisiz bir şekilde titremeye başladı. Ediz arıyordu. Gözlerimi kapatıp sertçe yutkundum ve tekrar açtığımda Karan'a baktım. Dikkatle beni izliyordu.

"Arıyor..." dedim ne yapacağımı bilemeyerek. "Ediz arıyor."

Bir şey söylemedi. Gözlerini telefonuma çevirdi, sonra yeniden gözlerimin içine baktı. Umurunda değildi. Sülalesi rahattı. Telaşlanması gereken o değil, bendim çünkü. Her halükarda beni iki yıl buraya hapsedecekti. Buna kimse engel olamazdı ve bunu çok iyi biliyordu. Ha şunu bileydin!

Dudaklarımı ıslatıp çalan telefona baktım tekrar. Açarsam ve söyleyecek bir şey bulamazsam her şeyi mahvedecektim. Onlara bir şey olursa kendimi affedemezdim. Mahvolurdum, hayatım biterdi. Buna izin veremezdim. Onlar benim her şeyimdi.

Gözlerimi kapattım ve çaresizce dua ettim.

"Lütfen canım Allah'ım. Lütfen bana bir yol göster" Allah yok. Şeytana tapacağım. "Tövbe tövbe. Beni şu durumdan kurtarırsan söz veriyorum dinime bağlı bir insan olacağım." Ben bir Mekke'li müşrikim. "Tövbe Allah'ım tövbe. Belki namaza falan başlarım. Ama belki bak, onun sözünü vermeyeyim şimdi yalan olmasın sonra." Başlamayacağım, seni kandırıyorum. "Allah'ım biliyorsun beni sen. Ne zaman sana dua etsem şeytan tarafından böyle sabote ediliyorum. Neyse sen kızmazsın bana. Lütfen bir yol göster." Popo, meme, bok, çiş. "Duyma Allah'ım sen bu sapkın düşünceleri. Sen beni dinle. Bir kere de benim tarafımda ol. Söz veriyorum başka bir şey istemeyeceğim senden. Amin."

O sırada kapı önce tıklatıldı, sonra açıldı ve saniyeler içinde Koral içeri girdi. Gözlerimi açıp başımı çevirdim. Masanın birkaç adım gerisinde durup ellerini önünde bağladı.

"Patron," derken gergin görünüyordu. Karan'dan çekindiği her hâlinden belliydi.

"Söyle," dedi Karan düz bir sesle. Telefon hâlâ avcumun içinde titriyordu. Ediz bir kez daha arıyordu.

"Küçük hanım," dedi çekinerek. "Yanına gelmek istiyor. Zapt edemiyoruz."

"Zapt edemiyoruzdan kastın?" diye sordu Karan sorgulayıcı bakışlarla.

Koral iç geçirdi. "Ağlıyor patron. Ortalığı yıktı. Biliyorum, buraya girmemesini emretmiştin ama..."

Karan'ın gözleri beni bulurken bir süre bir şeyler düşündüğünü belli eden bakışlarla yüzüme baktı, sonra, "Getirin," dedi.

Neyden bahsettiklerini bilmediğim için umursamayarak çalan telefona baktım tekrar. Koral dışarı çıktı ama kapı kapanmadı. Ediz hâlâ arıyordu. Bir yandan da mesaj atmaya devam ediyordu.

"Âlâ aç şu telefonu!" 09:14

"Gerçekten çıldırıyorum artık!" 09:14

"Kızım açsana!" 09:14

"Ulan delireceğim şimdi! AÇ ŞU TELEFONU!" 09:15

Köşeye sıkışmıştım. Öyle büyük sıçmıştım ki eğer akıllı davranmazsam bir güzel sıvayacaktım. Telefon ellerimde çıldırmış gibi titriyordu ama açamıyordum. Dişlerimi birbirine bastırıp dualarıma devam ettim.

"Baba!" diye bağırdı bir çocuk sesi. Ağlıyordu. "Bırak beni! Babama gideceğim!"

Kaşlarım çatılırken başımı çevirip sesin sahibine şaşkınlıkla baktım. Lale abla kucağında bir kız çocuğuyla içeri girmişti ve çocuk Karan'a doğru atılıyordu. Baba mı demişti o? Bir çocuğu mu vardı? Evli miydi? Mafyalar da evlenip çocuk yapabilir Âlâ. Hiç mi film/dizi izlemedin?

Karan sandalyesini geriye doğru itti ve bıkkın bir şekilde ayağa kalktı. Lale abla çömelip çocuğu yere bırakırken mahçup bir ifadeyle gülümsüyordu. "Durmadı vallahi. İnadı tuttu yine. Babama gideceğim diye kıyameti kopardı."

Beş-altı yaşlarında bir kız çocuğuydu bu. Bembeyaz teni, dalga dalga koyu kahverengi saçları vardı. Babasından aldığı belli olan dalgalı saçları beline kadar uzundu. Kocaman, koyu kahve gözleri çok güzeldi. Kirpikleri öyle uzundu ki nazar değdirmekten korkarak içimden güçlü bir maşallah çektim.

"Neden uslu durmuyorsun sen?" dedi Karan tatlı-sert bir sesle. Kaşlarını hafifçe çatmıştı. Yere çömelip ellerini gel anlamında ona doğru uzattı.

Kız iç çeke çeke Karan'a doğru ilerlerken sağ gözünü ovuşturuyor, naz yapıyordu. "Seni özledim baba."

Lale abla gülümsüyordu. "Seni özlemiş babası. Kızma."

"Gel buraya," dedi Karan güler gibi bir sesle. Kızını kollarının arasına alıp saçlarına şefkat dolu bir öpücük kondurdu ve başını kaldırıp Lale ablaya baktı. "Kahvaltısını yaptı mı?"

Lale abla iç geçirdi. "Evet ama çok huysuzdu, pek bir şey yemedi. Bugün kahvaltıyı beraber yapmadığınız için üzüldü biraz."

"Üzüldüm baba," diye onayladı kız Lale ablayı. Yavaşça babasından ayrıldı ve yüzüne yavru kedi bakışları attı. Uzun süredir ağladığı belliydi, iç çekip duruyordu. Ufak burnu da kıpkırmızı olmuştu. "Ne-den... neden benimle kah-kahvaltı yapmadın?"

"Öyle gerekiyordu," dedi Karan hafifçe gülümseyerek. Çok güzel gülümsüyordu kızına. Bu adamın birine böyle gülümseyebileceğini hiç hayal edemediğimden bozguna uğramış, afallamıştım. Gözlerimi onlardan çekemiyordum. Bana böyle gülümsememişti mesela hiç.

Ne saçmalıyorsun Âlâ? Sana niye gülümsesin adam? Doğruydu. Bana niye böyle gülümseyecekti ki? Adamın iki yılına mâl olan aptalın tekiydim. Öldürmek isteyip sonra vazgeçtiği, iki yıl boyunca acısını çıkarmak için yanında tutsak ettiği bana neden böyle gülümsesindi? Saçmalıyordum ama zaten şaşkınlığımdan ve içinde bulunduğum durumun verdiği strestendi bu absürt düşüncelerim.

Neyse, Koral'a falan da böyle gülümsemiyordu sonuçta. Herkese dik dik bakıyordu. Sanırım küçük bir kız olmak gerekiyordu bu yanını görmek için. Ya da onun kızı olmak gerekiyordu. Bunun için hem çok büyüktüm hem de babamın kızıydım. Bazı şeyleri de kabullenmek gerekiyordu neticede. Hâlâ saçmalıyorsun Âlâ.

Telefonum bir süredir sadece mesaj sesiyle titriyordu. Ediz artık aramıyor, çıldırmış gibi arka arkaya mesaj atıyordu.

"Ama ben seni çok özledim," dedi kız nazlana nazlana. Çok tatlıydı, çok sevimliydi ve bir o kadar da güzeldi. Üzerinde kırmızı renkte lüks bir markanın eşofman takımı vardı. Beyaz spor ayakkabıları da benim gardrobumu komple satın alacak kadar pahalıydı. Küçücük çocuk benden iyi giyiniyordu vallahi.

Bugün seni Karan'ın kızı olarak yaratmayan Rabb'in için ne yaptın Âlâ?

"Konuştuk bunları ama," dedi Karan sıkıntıyla. Başparmaklarıyla ıslak yanaklarını silerken yüzüne şefkatle baktı. "İşlerim yoğun, biliyorsun. Hem babaannen ve halaların seninle bütün gün oyun oynuyor... Sen ne istersen onu yapıyor hepsi... böyle yaparsan çok üzülürler." İki parmağını kızının saçlarına götürmüş, önüne düşen bir tutam saçı alnının gerisine dokunmaya kıyamıyormuş gibi ittirmişti.

Bu adamın dünya üzerinde herhangi bir şeye şefkat duyabiliyor olması beni gerçekten şaşırtmıştı. Tamam, kendi çocuğuydu sonuçta ama ne bileyim, başıma silah dayayan bir adamdan bu tarz bir hareket beklemiyordum. Bu konuda haklısın, ben de düşünmezdim.

"Evet," dedi Lale abla. "Baban haklı Ceylin."

Ceylin... Güzel isimdi. Fakat bu ismi ona Karan'ın koyduğunu düşünmemiştim niyeyse. Annesi koymuş olmalıydı. Sahi, annesi neredeydi? Nerede olacak Âlâ? Özel uçağıyla Paris'e falan gitmiştir alışverişe.

Ceylin mızmızlanarak iki kere omuz silkti ve dudağını bükerek Karan'ın boynuna sıkıca sarıldı. "Ben babamla kalmak istiyorum."

Karan sıkıntıyla iç geçirirken Lale ablaya göz işareti yaptı. Lale abla orada dikilmeye bir son verip onlara doğru ilerlerken Karan yeniden Ceylin'i kendinden uzaklaştırdı ve yüzünü ellerinin arasına alıp başparmaklarıyla yanaklarını okşadı. "Sen şimdi babaannenle git, ben dokuz yüz saniye sonra yanına geleceğim. Tamam mı?"

Babaanne mi? Lale abla... Karan'ın da mı annesiydi? İyi de madem annesiydi neden müştemilatta kalıyordu? Karan annesi ve kız kardeşlerini çalışanlarıyla aynı kefeye mi koyuyordu? Bu lanet olası malikânede ne boklar dönüyordu? Ziyagil Yalısı bile bu kadar karışık değildi be! Bunları daha sonra düşünürüz Âlâ, benim de ilgimi çekti vallahi.

"I-ıh! Gitmek istemiyorum!" Ceylin durmadan omuzlarını kaldırıp indiriyordu. Kahverengi seyrek kaşlarını çatmıştı.

"Sözümü ikiletmek yok," dedi Karan yapay bir sinirle. "Yoksa ne olur?"

Yoksa kötü şeyler olur vallahi Ceylin'ciğim. Babanın sözünü ikiletme, o ne isterse onu yap, ona sakın ha karşı gelme, en ufak bir hata bile yapma... Şaka bir yana kızını neyle tehdit ediyordu acaba? Annesiyle mi? Ya da oyuncaklarını parçalamakla falan mı? Bir kız çocuğu başka neye değer verirdi ki?

"Küsersin."

"Evet, küserim."

Ne yaparmış Âlâ? Küser miymiş? Ne? Bana da küssündü o zaman. Beni niye sevdiklerimin canıyla tehdit ediyordu? Haksızlıktı bu.

Ceylin, Karan'dan ayrılıp Lale ablaya doğru ilerlerken büyük kahverengi gözleri beni gördü ve anında kaşları çatıldı. "Bu kim baba?"

Ne yapacağımı bilemeyerek gülümsedim. Gülümsememe karşılık vermeyip somurtarak bir süre bana baktı, sonra gözlerini kırpıştıra kırpıştıra Karan'a döndü. "Onunla mı kahvaltı yaptın?" diye sordu huysuzlanarak.

Ceylin'ciğim inan bana babandan kıskanacağın son insan bile değiliz. Lütfen rahatla. Baban bizim hayatımızı mahvetmekle meşgul olduğu için seni biraz ihmâl etmiş belli ki ama inan bana kıskanmanı gerektirecek bir durum yok. Teşekkürler, anneciğine sevgiler.

Karan bana bakmadı. Ceylin'i de yanıtsız bıraktı. "Hadi," dedi hızla. "Dokuz yüz saniye sonra görüşürüz. Saymaya başla."

Ceylin mızmızlanırken Lale abla onu kucakladı ve bana gülümsedi. Gülümsemesine karşılık verdiğim sırada telefonum yeniden elimin içinde titremeye başlamıştı. Ediz arıyordu. Onuncu kez!

Lale abla ve Ceylin gittiğinde Karan yeniden sandalyesine oturdu ve bakışlarını yüzüme sabitledi. "Dokuz yüz saniyen var."

Ne yapacaktım? Ne söyleyecektim? Lanet olsun! İki yıl boyunca burada nasıl kalabilirdim? İki yıl bu malikânede yaşamamı normal kılacak ne söyleyebilirdim? Burada çalıştığımı söyleseydim... Gözlerim ekrana kayarken kafamın üzerinde bir ampul yandı ve yerimden sıçradım.

"Buldum!" dedim bir anda.

Yüzüme ifadesiz bakışlarla bir süre baktıktan sonra sandalyesinde geriye yaslandı ve, "Ne buldun?" diye sordu.

"Burada yatılı bakıcı olduğumu söyleyeceğim. Ceylin'in bakıcısı olduğumu..." dedim. Sesim telaşlı ve heyecanlı çıkıyordu. Gören de burada kalmaya çok hevesli olduğumu sanırdı. Arkadaşında kalmak için ailesine yalan söyleyen kızlara benziyordum şu anda. Keşke öyle olsaydı ama benim tek derdim sevdiklerimin canını kurtarmaktı...

"İyi," dedi kayıtsız bir şekilde önüne dönerken. "Öyle söyle o zaman."

Telefonu, aramayı yanıtlamak üzere havaya kaldırdığımda duraksadım ve fark ettiğim bir ayrıntıdan dolayı yüzüm düştü. "Söyleyemem."

Söyleyemezdim. İnanmazlardı. Bu mümkün değildi. Evet, ben de susmuş bunu fark etmeni bekliyordum. İnanmayacaklar. Hayır, sonra bir şey söyleyince ben muhalif oluyorum.

Karan'ın gözleri beni bulurken bana düz bir ifadeyle bakıyordu. "Dengesiz misin?"

"İnanmazlar ki," dedim avcumun içini alnıma vururken. "Çalışıyor olsam her ay Maya'ya para göndereceğimi bilirler."

"Yani?" dedi aynı şekilde bakmaya devam ederek.

"Gönderemeyeceğim için inanmayacaklar işte!"

"Gönderirsin."

Tabii efendim... Para sıçıyordum ben de her tuvalete gittiğimde çünkü. Ne güzel olurdu Âlâ... Hayal etsene.

"Hangi parayı gönderiyorum?" dedim ters çıkmasına engel olamadığım bir ses tonuyla. "İki yıl boyunca çalışamayacağım ben. İzin verecek misin gidip çalışmama? Hayır! Nereden bulacağım parayı?" Biraz daha sakin konuşmayı dene Âlâ. Tehlikeli sulardasın.

"Çalışacaksın," dedi ifadesiz bir sesle. "Burada."

"Çalışacak mıyım?" dedim afallayarak. "Nasıl yani? Ceylin'e mi bakacağım?"

"Hayır," dedi. Sesi keskindi, bakışları da sertleşmişti yine. "Kızıma yaklaşmayı aklının ucundan dahi geçirme. Bu onu ilk ve son görüşündü. Benim olmadığım bir yerde onunla aynı odada dahi bulunursan dünki adamı mumla aratırım sana."

Yutkundum ve söyleyecek bir şey bulamayıp yüzüne öylece bakmaya devam ettim. Kızına zarar vereceğimi mi düşünüyordu? Benim kimseye zararım dokunmazdı, özellikle de küçücük bir çocuğa asla zarar vermezdim. Kızını ondan koruması gereken biri varsa eğer onu görmek için aynaya bakabilirdi!

"Aç telefonu ve öyle söyle," dedi dümdüz bir sesle. "Kardeşinin hesabına her ay senin tarafından para yatacak. Evin kirası ve faturaları da ödenecek. Sekiz yüz elli beş saniyen kaldı."

Panikleyerek söylediklerini düşünüp tartmayı sonraya erteledim ve gelen aramayı hızla yanıtlayıp telefonu kulağıma yasladım.

"SEN BENİ DELİRTMEYE Mİ ÇALIŞIYORSUN LAN?!"

Tuttuğum nefesi dışarı üflerken telefonu kulağımdan birazcık uzaklaştırıp, "Bağırma Ediz," dedim sakin çıkarmaya çalıştığım ses tonumla.

Telefonu yeniden kulağıma götürürken Karan dikkatle beni izliyordu. Yüzünde tek bir mimik yoktu. Ne düşündüğünü anlayamıyor, kardeşime göndereceği paranın karşılığında ne isteyeceğini de düşünmemeye çalışıyordum.

"Neredesin lan sen? Saatler sonra bir mesaj atıp ortadan kayboluyorsun? Çıldırtacak mısın beni? Bu ne şımarıklık ya?! Geberdik lan biz burada korkudan!"

"Sakin olur musun?" dedim gergin bir şekilde. "Şarjım bitti. Bu yüzden haber veremedim size. İyiyim, boşuna merak etmişsiniz."

"Boşuna mı merak ettik? Benimle dalga mı geçiyorsun sen?! Kaç saattir yoksun ortada! Ne cehennemdesin söyle geliyoruz!" Ediz küplere binmişti. Sesi o kadar öfkeli geliyordu ki onu nasıl ikna edeceğimi bilmiyordum. Korkuyla alt dudağımı ısırdım ve çaresizce etrafa bakındım.

"Hayır," dedim. "İş buldum ben. Çalışıyorum. Susup dinlersen anlatacağım."

"Ne işi Âlâ? Havalimanında yoktun. Dünden beri aramadığımız insan kalmadı Esenboğa'da. Ne cehenneme kaybolduğunu onlar da bilmiyor! Kovulmuşsun, haberin olsun!" Bak Âlâ, ölümün kıyısındayken bile kovulmama derdindeydin. Kovulmuşsun işte, üzülmeyecek misin bunun için?

"Yatılı bakıcı olarak işe başladım bugün," dedim bir çırpıda. Ediz'in tepkisini beklerken de gözlerimi sıkıca kapattım.

Ediz birkaç saniye sustuktan sonra, "Ne saçmalıyorsun sen?" diye azarladı beni. "Ne diyorsun Âlâ? Ne boklar karıştırıyorsun?!"

"Dinler misin?" dedim bıkkın bir şekilde.

"Anlat," dedi Ediz. Sakinleşmeye çalışıyordu.

"Dün havalimanında bir adamla tanıştım...Yanında küçük bir kızı vardı ve çok ağlıyordu." Karan bir yalan makinesinin ne kadar iyi iş çıkartabileceğine şahit olacaktı birazdan. "Kızla ilgilenmek istedim ve yanlarına gittim. Annesi ölmüş, babası çok çaresizdi."

Karan'ın kaşları -muhtemelen kızının annesini öldürdüğüm için- istemsizce havaya kalkarken gözlerimi kaçırdım ve art arda sıraladığım yalanlarıma devam ettim: "Yatılı bakıcı arıyormuş ama yabancı birini de istemiyormuş... Türk de kolay kolay bulunmuyor malum... Yatılı kalmıyor kimse çünkü. Benim de paraya ihtiyacım var, biliyorsun. Bu yüzden beni işe almasını söyledim. Şartları çok iyi. Maaşı çok iyi. Kira gecikti, faturalar birikti, Maya'ya bir haftadır harçlık veremiyorum... Biliyorsun bunları Ediz. Bu yüzden hemen başlamak istedim. Kaybedecek zamanım yok. Şarjım bitince de haber veremedim size, hepsi bu."

Ediz sözüm bitene kadar konuşmadı fakat burnundan soluyordu hâlâ. "Hepsi bu mu?" dedi kulaklarına inanamıyormuş gibi. "Âlâ sen salak mısın? Şarjın bitti, tamam ama başkasının telefonundan aramayı akıl edemedin mi? Ulan tıp fakütesi kazanmış kızsın sen! Ayrıca kim o adam? Bir günde işe mi başlanır? Önce bir tanısaydın. İyi bir insan olduğunu nereden biliyorsun? Ya başına kötü bir iş gelirse?"

"Ediz," dedim gergin bir şekilde. "Para kazanmak zorundayım. Başıma bir şey gelmeyecek, merak etme. Buradaki tek çalışan da ben değilim zaten."

"Nerede evi?" diye sordu sakin kalmaya çalışarak. "Kim bu adam? Ne iş yapıyor?"

"İş adamı, ne iş yaptığını tam bilmiyorum. Sormadım vallahi ama zengin bayağı," dedim hızlıca. Sonra telefonu uzaklaştırıp mikrofonu elimle kapattım ve Karan'a baktım. "Neresi burası?" diye fısıldadım. "Ankara'nın neresindeyiz?"

Karan ifadesiz bakışlarıyla birkaç saniye yüzüme öylece baktı, sonra, "İstanbul'dayız," dedi.

Bunu öyle rahat söyledi ki sanki bir arka sokaktan bahsediyordu. Gözlerim iri iri açıldı fakat başka bir tepki veremedim. Ediz hâlâ bir şeyler söylüyordu.

Telefonu tekrar kulağıma yaslarken yüzümdeki huzursuzluğun çok net okunduğunu biliyordum. "İstanbul'dayım," dedim bir çırpıda. Kalbim beni zorluyordu artık.

"Ne?!" dedi Ediz resmen bağırarak. "Ne işin var senin Âlâ İstanbul'da?"

"Şey... evi ve işi burada adamın. Ne yapayım Ediz?"

"Âlâ sen bizi delirtmeye mi çalışıyorsun? Kalkıp tekrar İstanbul'a gitmek gibi bir karar alıyorsun ve bunu yaparken bize haber vermeyi akıl edemiyorsun, öyle mi? Ne boklar çevirdiğini ya hemen anlatırsın ya da binip oraya geliyorum ben."

"Ya sen benim babam mısın abim misin?" diye çıkıştım son çare. Götüm sıkışınca hiç istemesem de bu taktiği kullanmak zorunda kalıyordum. Babam ve abim değildi fakat Ediz benim için çok daha derin bir yerdeydi. "Para lazım para! Maya'yı nasıl okutacağım ben günlük işler yaparak, hiç mi düşünmüyorsunuz?!"

"Kabul ediyor musun ulan yardımımı?" diye bağırdı Ediz. "Gurur yapmıyor musun her ağzımı açtığımda?!"

"Ediz," dedim sakince. "Bahsettiğim bu değil. Para kazanmak zorundayım. Hayatımı sizden aldığım borç paralarla idame ettiremem. Anlamıyorsunuz hiç! Anca bağırıp çağırın. Maaşı iyi diyorum. Aylık..." Karan'a baktım. Umarım kızmazdı. "Aylık yirmi bin lira para teklif etti adam."

Karan'ın kaşları yeniden havaya kalkarken başını çevirip boşluğa baktı. Sonra da masadaki sigara paketine uzanıp bir sigara yaktı.

Fazla mı söylemiştim? Ama asgari ücret zaten neredeyse on bin liraydı. Fazla söylemeliydim ki çenelerini kapatıp kabul etsinlerdi. Neyse bunu daha sonra halledecektim.

"Yirmi bin lira," dedi Ediz soru işaretleri dolu bir ses tonuyla. "Sanırım sadece çocuk bakmayacaksın Âlâ?" Sesi kalbinin kırıldığını söylüyordu. Adama babam mısın abim misin dedin ya, ondandır bu kırgınlığı belki?

Dişlerimi birbirine bastırıp gözlerimi kapattım. "Ediz," dedim uyaran bir ses tonuyla. "Anlattım işte. Sorgulamayı kes ve Maya'yı ver bana."

"Olur," dedi Ediz soğuk bir sesle. "Veririm. Ailenle görüş sen. Biz bir sik olamadık yıllardır hayatında senin."

"Ya Ediz!" dedim yakınarak. "Ne saçmalıyorsun sen? Para lazım oğlum para! Yargılamayıp biraz anlayış göstersen olmaz mı?"

"Tamam Âlâ," dedi Ediz aynı soğuklukla. "Açıklama yapma bana. Abin de değilim baban da değilim hiçbir sik değilim senin hayatında ben. Veriyorum kardeşine."

Sonra kısa bir sessizlik oldu ve Maya'nın sesini duydum. "Abla?" dedi. Sesi titriyordu. "Neler oluyor? Ne işi, ne İstanbul'u? Sen iyi misin? Beni çok korkuttun!"

"İş buldum ablacığım," dedim nefesimi üfleyerek. "Yatılı çalışacağım. Bir iş adamının kızına bakacağım. İyi para verecek... sana da her ay para yollayacağım, merak etme. Çok rahatlayacaksın. Gezersin, tozarsın, alışveriş bile yaparsın. Okuldaki diğer kızlar gibi giyinirsin... İstediğin kadar makyaj malzemesi alırsın kendine..."

"İstemiyorum," dedi sessizce ağlıyordu. "Abla İstanbul'da ne işin var? İstemiyorum! Dön lütfen!"

Derin bir nefes alıp verdim ve içimde oluşan acıyı bastırıp yutkundum. "Mecburum Maya. Lütfen böyle yapıp işimi zorlaştırma benim. Bak Şule abla mesaj atmış, iki gün içinde kirayı ödemezsek mahkemeye verecek bizi. Sözleşme de bitiyor bu ay... Yenilemezse sokakta kalacağız. Faturalar desen birikti, buzdolabı bomboş... Lütfen yapma. Okuluna odaklan sen. Derslerine odaklan, lütfen." Kesik bir nefes daha aldım ve başımı önüme eğdim. Karan'a bir süredir bakamıyordum. "Anneme bir söz verdim ben öldüğü gün. Seni kimseye muhtaç etmeyeceğim, okutacağım."

"Abla ben ne yapacağım yalnız başıma?" dedi titrek bir sesle. İçim parçalanıyordu, gözlerim doluyordu ama inatla gülümsedim. Bir yıl içinde dördünce kez ağlayacaksın Âlâ. Sulu göz mü oldun yoksa sen?

"Yalnız değilsin kızım," dedim güler gibi bir sesle. Sesim titriyordu, yutkunup hıçkırıklarımı bastırdım. "Ediz var, Elçin var... Tolga dangalağı bile var. Onlar seni yalnız bırakmaz."

"Sen yoksun?" dedi, gözlerimi kapattım. Yanağıma süzülen gözyaşını elimin tersiyle silerken Karan'ın hâlâ bana baktığını göz ucuyla görüyordum.

"İyi ya işte, okulunu bitir de geleyim yanına. Başarılı bir avukat olup ablana bakacaksın." Yalandan güldüm. "Şimdi ben sana bakayım, sonra sen bana. Vallahi sen mesleğini eline aldıktan sonra hiçbir kuvvet çalıştıramaz beni, haberin olsun. Yan gelip yatacağım ve senin paranı yiyeceğim. Hem de çatır çutur."

Burnunu çekip ağladığı hâlde güldü. "Ben de seni okutacağım abla. Söz veriyorum."

Buruk bir tebessüm belirdi yüzümde, ben de burnumu çektim. "Olur," dedim boğazımdaki düğümle. "Sen de beni okutursun. Otuzlarımın sonunda nihayet uzman doktor olurum herhâlde? Ne dersin?"

Sesim neşeli çıkıyordu ama gözlerimden art arda süzülen yaşlar neşeden çok uzak olduğumu biliyordu. Ağlama Âlâ. Sen ağlamazsın, vurdum duymaz kör ayvaz derler hep sana. Unuttun mu?

"O kadar sürmeyecek," dedi Maya kararlı bir sesle. "Çok çalışacağım, dört yılda bitireceğim okulu."

"Aferin," dedim alaycı bir sesle. "Senden duymak istediğim sözler bunlar işte. Sakın benim yokluğumu fırsata çevirip sapıtayım deme. Gerçi Ediz beni aratmaz bu konuda..." İşaret parmağımla düşen bir gözyaşını daha yakaladım.

Hıçkırdı. "Abla ben tek başıma korkarım ki evde!"

Gözlerimi kapatıp bir süre sustum, sonra boğazımdaki yumruyu gidermek için bir kez daha yutkundum. "Leyla var," dedim gülümseyerek. "O korur seni."

"Hıı," dedi Maya burnunu çekerek. "O kendini korusun önce. Sabaha karşı yine balkona çıkmış. Mahallenin azgın kedileri sıkıştırmıştı köşeye. Ediz abiyle zor kurtardık ellerinden."

"Çıkarma şu kediyi balkona Maya," dedim kaşlarımı çatarak. "Elli kere söyledim balkonu kilitle diye. Açıyor işte kilitlemezsen."

"Ablam ortalıkta yoktu," dedi Maya iğneleyici bir sesle. "Kafam dağınıktı, kusura bakma."

İç geçirdim. "Mahallenin kedileri de maşallah, Tecavüzcü Coşkun gibi! Vermek istemiyor benim kızım, Allah allah! Asla hayırdan anlamıyorlar. Erkek milleti işte."

Ne diyorsun Âlâ? Doğru, ne diyordum ben? Kaç saniyem kalmıştı acaba? Öğrenmek için Karan'a baktım. Bunu yaptığım an başını çevirip bakışlarını karşıya dikti ve sigarasından bir nefes daha çekti. Sanırım hâlâ süren var Âlâ.

"Dikkat et Leyla'ya," dedim gözlerimi Karan'dan ayırıp camın arkasında, beyaz ferforje korkulukları olan balkona yönlendirirken. "Sana emanet. Ben gelene kadar ölmesin o kedi bak. Yemini suyunu yenilemeyi lütfen unutma, tamam mı? Tuvaletini de temizle her gün Maya. Kedi bokunda boğulmasın. Aşılarını da ihmâl etme."

"Ta-tamam," dedi Maya, sonra duraksadı. "Abla iyisin değil mi? İçim hiç rahat değil."

"Çok iyiyim," diye yalan söyledim. "Malikânede yaşıyorum kızım artık. Daha ne olsun? Dünya tatlısı bir kız çocuğuna annelik yapacağım. Çok sevdi beni ayrıca. Babası da çok iyi bir adam... çok nazik bana karşı. Hiç patron gibi değil vallahi. Evimde gibi hissettiriyorlar sağ olsunlar." Yalan senin bir yerlerine yuva yaptı Âlâ.

"Beni görmeye gelebilecek misin?" diye sordu Maya titrek bir sesle.

"Tatil günlerimde gelirim herhâlde. Daha yeni başladım işe, düzenimi bir oturtayım da..."

"Tamam," dedi uslu bir çocuk gibi. Maya ile konuştuğumuza emin miyiz Âlâ? Çaresiz olduğumu biliyordu. Sorun çıkarmaması bundandı.

"Ediz'e ver hadi," dedim. "Öpüyorum seni çok. Derslerine çalış tamam mı? Devam zorunluğu yok diye de okulu aksatmaya kalkma sakın. Alırım ayağımın altına."

"Tamam," dedi tekrar. Sonra duraksadı. "Abla..."

"Efendim?"

"Seni çok seviyorum. Teşekkür ederim."

Donup kaldım. Sanırım yirmi üç yıllık hayatımda kız kardeşim ilk defa beni sevdiğini söylüyordu. Gülümsedim.

"Ben de seni çok seviyorum. Dikkat et."

"Ediz abiye veriyorum. Sen de dikkat et..."

"Ederim."

Telefonun diğer ucunda bir sessizlik olunca başımı çevirip yeniden Karan'a baktım. Bana bakmıyordu. Eline bir tablet almış, büyük bir dikkatle tabletin ekranına bakıyordu. Sigarasından bir nefes daha çekerken göz ucuyla ona baktığımı fark etti ve başını kaldırıp bana baktı. Anında gözlerimi kaçırdım.

"Efendim?" dedi Ediz soğuk bir sesle.

"Küstün mü bana?" diye sordum arsız gibi. Balkonun beyaz ferforje korkuluklarını inceliyordum.

"Çocuk muyum küseyim?" dedi aynı buzdolabı tavrıyla. Ediz'in tribi hayattan usandırırdı insanı. Acilen gönlünü almam gerekiyordu.

"Özür dilerim Ediz," dedim uysal bir şekilde. "Sinirle söyledim. Abim ya da babam değilsin ama benim için çok önemlisin. Bunu sen de biliyorsun ayrıca... gücenme bana."

"Sorun yok," dedi kuru bir sesle. "Dikkatli ol."

"Hâlâ soğuksun ama," dedim tatlı çıkmasına uğraştığım bir ses tonuyla.

"Değilim."

"Sincap de o zaman bana," dedim. "Sincap de inanayım."

"Âlâ," diye uyardı beni.

"Söyle," dedim inatla. "Sincap de hadi."

Derin bir nefes alıp verdiğini duydum. "Senin için endişelendim," dedi sakince. "Ve hâlâ endişeliyim. Anlıyor musun Sincap? Aklın bir karış havada. Başına bir iş gelmesinden korkuyorum."

"Maya anlatır sana," dedim neşeli çıkan bir sesle. "Keyfim yerinde benim. Sen beni düşünme."

"Peki Âlâ," dedi Ediz. İkna olmamıştı ama başka bir çarem olmadığını da biliyordu. "Öyle olsun."

"Maya sana emanet," dedim yanaklarımda kuruyan gözyaşlarını parmak uçlarımla silerken. "Ona sahip çıkacağını biliyorum."

"Merak etme," diye mırıldandı. "Gözün arkada kalmasın."

"Teşekkür ederim," dedim.

"Etme."

"Süren dolmak üzere." Başımı çevirip Karan'a baktım. Boş bakışlarla yüzüme bakıyordu. Hafifçe başımı salladım.

"Kapatıyorum Ediz," dedim yumuşak bir sesle. "Çocuğa kahvaltı yaptıracağım. Selam söyle bizimkilere. Hepinizi çok öpüyorum."

"Tamam," dedi Ediz kuru bir sesle. "Biz de seni öpüyoruz. Habersiz bırakma beni."

"Bırakmam," dedim gülümseyerek. "Görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefonu kapatıp ekrana bakarken gözlerim yeniden doluyordu. Burnumu çekip parmaklarımla akmaya hazır gözyaşlarını sildim ve telefonu Karan'a uzattım. "Al."

Telefonu elimden alıp tekrar cebine koyarken bana bakmıyordu. "Gidebilirsin," dedi ifadesiz bir sesle. Başımı sallayıp ayağa kalktım.

"Şu saçlarını kurutup üstünü değiştir. Ayrıca kiranın ödenmesini istiyorsan zaman kaybetmeden çalışmaya başlasan iyi edersin."

"Ne iş yapacağım?" diye sordum çekinerek. Ben ona bakıyordum ama o inatla göz teması kurmuyordu benimle sanki.

"Kar küreyeceksin."

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🖤

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.