İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 3 · 23 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 3

TUTSAK

Sam Tinnesz ft. Yacht Money - Play With Fire

Breathe. - Are You All Good?

Imagine Dragons - Natural

Satır arası yorumlarınızı bekliyorum 🖤✨

Keyifli okumalar 🖤

İnsanlardan beni tanımlamalarını isteseydim hakkımda pek çok şey söyleyebilirlerdi.

Tolga, konuşarak insan eti kemiren bir yamyam olduğumu; Ediz, başını belaya sokmaya bayılan geveze bir sincap olduğumu söylerdi. Fındık ve badem yemeyi çok severdim. Tek tek yemezdim, birkaç tanesini ağzıma tıkıştırır; konuşurken etrafa saça saça yerdim. Bu yüzden sincap derdi bana.

Elçin'e sorsak o kesin fazla önyargılı olduğumdan yakınırdı çünkü bana anlattığı hiçbir flörtünü onaylamazdım. Eski sevgilisi Mert'i de günahım kadar sevmezdim. Züppelerle takılması benim problemim değildi. Dürüsttüm en azından. Elçin güç severdi. Bir erkekte aradığı ilk özellik güçtü. Her açıdan ama daha çok maddi açıdan... Sorun değildi. Zengin oldukları için yargılamıyordum zaten, beyinleri olmadığı için yargılıyordum onları. Nerede zengin ama beyni olmayan bir züppe varsa, konum fark etmeksizin Elçin onları eliyle koymuş gibi bulurdu. Her neyse...

Maya'ya sorsak fazla titiz ve fazla korumacı oluşumdan şikayet ederdi. Babam ise temas bağımlılığımdan, her dakika sarılıp öpmemden; yanaklarını sıkmamdan yakınırdı.

Hepsinin yakınacağı ortak şey ise kesinlikle sohbet etmeyi seviyor oluşum olurdu. Konuşmama tahammülleri yoktu. Bu hayattaki tek görevleri beni susturmaktı sanki.

Çok da haksız sayılmazlar bence.

Aslında bazen ben de lafı fazla uzattığımı düşünüyordum ama kesinlikle abartıyorlardı. Her insan kadar konuşuyordum bence. Herkesin bazen çenesi biraz düşerdi. Anormal bir durum yoktu ortada.

Kimsenin yaptığım fedakârlıklardan, onları güldürmek için girdiğim şekillerden, arkadaşlığımdan, sevgimden bahsetmeyeceğinden çok emindim.

Sadece yakınıp şikayet edeceklerdi; biliyordum. Sorun değildi ama. Şikayet ediyorlarsa elbet bir sebebi vardı. Belki de gerçekten çekilmez bir insandım. Belki sadece beni sevdikleri için katlanıyorlardı her şeyime. Sanırım bunun için onlara minnet duymam gerekiyordu.

Benden şikayet etmeyeceğini, yakınmayacağını bildiğim tek insan annemdi. O beni her zaman dinlerdi. Çocukluğumdan beri okuldan eve her geldiğimde büyük bir heyecanla günümün nasıl geçtiğini anlatırdım ona. Her bir detayı dinlerdi. Mavi-yeşil gözleri gülümserdi beni dinlerken. "Sonra ne oldu?" diye sorardı ben nefes almak için her durduğumda.

Susturmazdı beni, sessizce dinlerdi. Gözlerimdeki heyecanı, hevesi izlemeyi severdi. Çenesini eline yaslardı ben konuşurken. İşine ara verirdi. Sözümü bitirmemi, her şeyi anlatmamı bekler; sustuğumda ise yorum yapardı. Bana yol gösterirdi.

Onu çok özlüyordum. O bana veremediği nehir gözlerini, pamuk gibi yumuşacık yanaklarını, bembeyaz tenine giydiği çiçekli elbiselerini çok özlüyordum. Moralim bozuk olduğunda, özel günlerde, regl olduğumda; bana yaptığı tatlıları, pastaları çok özlüyordum.

Öksüz kaldığımı annemin ölümü hakkında uzun uzun kimseyle konuşamayınca, kimseye içimi dökemeyince fark etmiştim. Annemin yokluğunu; ölümünün bana ne hissettirdiğini anlatmak için telefonuma sarılıp yine annemi aradığımda anlamıştım. O telefon çalarken kimsenin açmayacağını anladığımda öksüz kalmıştım ben. Annem öldüğünde değil.

Yokluğu buz gibiydi. Soğuktu, üşütüyordu. Annesizlik kış ayı gibiydi. Şubat ayı gibiydi.

Karanlık, gözkapaklarımı örten rahatsız edici beyaz bir ışığa dönüşürken bilincim yavaş yavaş açılıyor, algılarım ve duyularım saklandığı yerden çıkıyordu. Bedenim buz tutmuştu, soğuktu burası. Bütün uzuvlarım sızım sızım sızlıyordu.

Neredeydim, bedenim neden bu kadar ağrıyordu bilmiyordum. Kulaklarımda tuhaf bir çınlama vardı, odanın sessizliğini bozuyordu bu çınlama.

"Bana sorarsan bu kızın Hayalet'le bir alakası yok," dedi tanımadığım bir erkek sesi. Çok uzaklardan geliyor gibiydi. "Araştırdık. Fazlasıyla sıradan bir hayatı var. Kimseyle bir bağlantısı çıkmadı."

Neyden bahsettiğini anlayamıyor, algılayamıyordum.

"Bence de," dedi başka bir erkek sesi. "Patron da öyle düşünüyor bence. Öldürmediğine göre..."

"Bilemeyiz," dedi diğeri. "Soykamer bu. Her an her şeyi yapabilir. Sen yenisin ama ben yıllardır yanındayım bu adamın. Ne yapacağını önceden asla tahmin edemezsin. Şu an gelip bir saniye bile düşünmeden kafasına sıkabilir kızın."

Ne?! Neler oluyordu? Soykamer de kimdi? Kız diye bahsettikleri ben miydim?! Kafama mı sıkacaktı?!

Ne sen sor ne ben söyleyeyim Âlâ. Birazdan hatırlarsın nasıl olsa. Ben durum değerlendirmesi yapmakla meşgul olacağım. Bak başının çaresine.

"Dua edelim de sıkmasın o zaman. Ben üzüldüm bu kıza, garibanın teki. Yazık."

Garibanın teki diyorsa kesin bendim. Kafam allak bullak olmuş, üşüyen bedenim soğuk terler akıtmaya başlamıştı.

O sırada bir kapının açıldığını duydum. "Patron geliyor. Otuz saniye."

Bu cümle bir anda fazla tanıdık gelirken dudaklarımı ıslatıp yutkundum ve kuruyup çatallaşan boğazımı ıslatmaya çalıştım. Ağzımda iğrenç, metalik bir tat vardı. Ne olmuştu, neredeydim, bu sesler kime aitti, neden bahsediyorlardı bilmiyordum; hatırlamıyordum. Zihnimin üzerine bir sis çökmüştü. Yattığım yerde kıpırdanmaya çalıştım ama bütün uzuvlarım o kadar ağrıyordu ki başarılı olamadım.

En son ne olduğunu hatırlamaya çalışırken tekrar sertçe yutkundum. Hafızam yavaş yavaş işlevini yerine getirdi ve neler olduğunu bir bir hatırlattı bana.

Elçin bana havalimanında bir iş bulmuştu. Kapı numaralarını karıştırmış, yolcuyu yanlış uçağa bindirmiştim. Kaçırılmıştım, tuhaf bir yere getirilmiştim. Bir sürü takım elbiseli adam vardı... patron... sosyopat bir patronları vardı ve beni öldürecekti. Ölmedim ama. Neden ölmedim? Haa, ayağıma sıktım da ondan. NE? Ayağım! Ayağıma sıktım ben!

Evet, ayağına sıktın zeka küpü!

Panikleyerek sol ayağımı oynatıp varlığını hissetmeye çalıştım. Oynatabiliyordum. Yoksa oynattığımı mı sanıyordum? Ayağımda bir acı da yoktu. Ayağım çalışıyor muydu? Sakat kalmamıştım o zaman. Belki de sıyırıp geçmişti mermi sadece?

"On saniye."

Kol kaslarım, baldırlarım, uyluklarım sızım sızım sızlıyordu ama sol ayağımda bir ağrı yoktu. Bu nasıl olabilirdi ki? Kendimi vurduğuma emindim, silahın elimde patladığına da emindim.

Gözlerimi açmaya çalıştım ama yapabildiğim tek şey kaşlarımı derince çatmak oldu.

Kapı kapandı, saniyeler sonra da tekrar açıldı. "Hoş geldin patron."

Birkaç adım sesinden sonra sol tarafımda bir sandalyenin çekildiğini duydum. Sandalyenin demiri zeminde uğursuz bir ses çıkarırken yüzümü buruşturmamak için çok zor tutmuştum kendimi. Sanırım patron sandalyeye oturmuştu.

Varlığını hissettiğim andan itibaren göğsüm sıkışmaya başlamıştı. Zaten üşüyordum ama onun varlığı sanki oda sıcaklığını birkaç kat daha düşürmüştü. Korkum saklandığı yerden usul usul çıkarken nefeslerimi düzenli tutmaya çalışıyordum.

"Çıkın dışarı," diye emretti tanıdık, ifadesiz ses.

Öldürecek miydi beni? Az önceki adam haklı mıydı yoksa? Belki de sakat kalmalıydım. Ayağım iyi olduğu için mi öldürecekti beni? Yap demişti yapmıştım ama. Ben sözümü tutmuştum. O da tutmalıydı.

Birkaç adım sesi duydum, sonra kapı yeniden açıldı. "Koral sen kal."

Sesini her duyduğumda göğsüme bir darbe iniyordu. Hareketsiz durmak, sakin kalmak çok zordu. Bağırıp çağırmamak, ağlayıp yalvarmamak için kendimle mücadele ediyordum.

Kapı kapandı. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Kıpırdamadan uyuyormuşum gibi durmaya karar vermiştim. Işık beni çok rahatsız ediyordu ama uyuduğumu düşünürse bir şey yapmazdı bence. Yapar mıydı?

"Durumu?" diye sordu patron.

Sesinde bir duygu yoktu. Buz gibi, ifadesiz çıkıyordu sesi hep. Tabii bağırdığı zamanlar hariç. Bağırdığında sesi öyle gür çıkıyordu ki kulakları çınlıyordu insanın. Sesinin en fazla kaç desibele çıkabileceğini merak etmiştim doğrusu. Hiç opera yapmayı düşünmüş müydü acaba? Yapsa kesin başarılı olurdu.

"Bileğindeki ufak, önemsiz bir yanık dışında hasar yok. Ayakkabısından dolayı saçılan barut parçaları tenine gelmemiş. Bir de geçici duyu kaybı olabilir dedi doktor."

Önemsiz bir yanık mı? Nasıl yani? Ayağıma sıkamamış mıydım? Nereye sıkmıştım o zaman? Kurşun ayağıma gelmediyse nereye gitmişti?

"İyi." Sesi net ve yine soğuktu.

Bu adam gülüyor muydu acaba hiç? Kahkaha falan atıyor muydu? Mesela bir espri patlatsam gülmez miydi? Hiç güler gibi bir hâli yoktu da çünkü. Komedi filmi de mi izlemiyordu acaba? Ben çok severdim mesela komedi filmlerini. Gora'yı tam yirmi sekiz kez izlemiştim. İzlemiş miydi acaba Gora'yı? Kesin izlememişti. Kesin vurdulu kırdılı silahlı kanlı filmler seviyordu. Bir arkadaş grubunu teker teker öldüren katillerin bulunduğu filmleri izliyor olmalıydı.

"Cesur kızmış," dedi Koral denen adam güler gibi bir sesle. Dikkat kesilmiş, nefes bile almadan onları dinliyordum. "Silahın kuru sıkı olduğunu biliyor muydu?"

PARDON???!

Görünmez biri karnıma öyle sert bir tekme geçirdi ki bir an irkileceğimi sandım. Ne demek oluyordu bu?! Yanlış mı duymuştum yoksa kuru sıkı mı demişti o? Silah kuru sıkı mıydı? İyi de neden? Kendimi vurmamı istememiş miydi? Ne tarz bir manyaktı bu? Sosyopat herif! Benimle oyun mu oynuyordu?

Patron ona cevap vermemiş, sessizliğini korumuştu. Öfkelenmiştim. Benimle dalga mı geçmişti yani? Amacı neydi? Korkudan gebermemi falan mı amaçlamıştı?

"Kıza ne yapmayı planlıyorsun patron?" diye sordu bu kez Koral. Sesinde çekingen bir tonlama vardı. "Doğru söylüyor gibi görünüyor da... Yani araştırdık, kimseyle bir bağlantısı yok. Sanırım gerçekten karışıklık sonucu olmuş her şey..."

"Ne zamandan beri ne yapacağımı oturup da birlikte konuşur olduk Koral? Ne zamandan beri sana sormadan fikrini belirtir oldun?" dedi patron sertçe. "Çay kahve de içelim mi karşılıklı? İster misin?"

"Estağf-"

"İşine bak ve gözüme batma."

Sesi bu sefer azarlar gibi çıkmıştı ama bu masum bir azarlama değildi. Tehditkâr bir azarlamaydı.

"Sen yanlış anladın..." diye kekeledi Koral denen adam. "Ondan demedim patron..."

"Neyin nasıl olduğu umurumda değil. Kızın aptallığı benim iki yılıma mâl oldu. Bunun bedelini ödeyecek."

Kalbimin ritmi hızlanıyordu yine. Bari benim yanımda konuşmasalardı. Bedel ödemek kulağa çok korkunç geliyordu da çünkü. Yani başka kelimeler seçebilirdi bence... Ne bileyim, 'bunu telafi edecek', 'bu yaptığı yanlışı düzeltecek' falan diyebilirdi mesela.

Bir tane öp geçsin istersen Âlâ.

"Sen ne yapacağını bilirsin patron."

Boğazım çok kurumuştu. Su verirler miydi acaba bana? Verirlerdi canım, insanlık ölmüş değildi sonuçta. Ölmüştü gerçi. Adam kendi kendimi vurdurtmuştu bana. Üstelik dalga geçer gibi kuru sıkıyla yapmıştı bunu. Korkudan bayılmıştım. Daha ne kadar ölecekti bu insanlık? Neyse şansımı denemekten zarar gelmezdi. Yani gelmezdi herhâlde?

"Su..." diye mırıldandım zar zor çıkarabildiğim bir sesle. "Su istiyo...rum."

Uykumda sayıklıyormuş gibi yaparsam belki kızmazdı, sinirlenmezdi, bana bir şey yapmazdı?

"Koral," dedi patron.

Saniyeler sonra bir kapının açılıp kapandığını duydum. Sanırım bana su getireceklerdi. Odada yalnız kaldığımızı tahmin ediyordum. Koral dışındaki herkesi çıkarmıştı az önce. Bir şey yapar mıydı bana? Gerçi adamlarından mı çekinecekti yapmaya kalksa? Beni koruyacak değillerdi ya. Patronları ne yapsa alkışlardı o dangalaklar. Yine de onunla yalnız kalmaktan ürküyordum.

"Su..." diye mırıldandım tekrar.

Patronun sabır çeker gibi derin bir nefes aldığını duydum. Başımı çevirip ışığa doğru döndüm. Sağ üst tarafımdan beyaz bir ışık geliyordu hâlâ. Yüzüm buruşmuş, kaşlarım çatılmıştı.

"Su..."

"Gözlerini aç."

Korkuyla yutkundum. Uyumadığımı anlamış mıydı? Böyle iyiydim. Açmak istemiyordum. Korkuyordum. Karşılaşacağım o kahverengi gözlerden çok korkuyordum. Üstelik gözleri tam kahverengi de değildi. Kızılımsı bir kahveydi. Öfkelendiğinde de alev alev yanan birer ateş gibi görünmüştü gözüme.

O gözlerden çok korkuyordum. Hiçbir şey yapmasa tek bir bakışıyla öldürebilecekti sanki beni. Bakmak istemiyordum, görmek istemiyordum. Bana bakmasını da istemiyordum.

Benim de gözlerim kahverengiydi ama koyu kahveydi. Hatta o kadar koyuydu ki uzaktan bakınca siyah gibi görünürdü. Ona rağmen asla böyle korkunç bakamazdım kimseye.

O sırada kapı yeniden açılıp kapandı ve bana doğru gelen birkaç adım sesi duydum.

"Gözlerini aç ve suyu iç."

Açmadan içsem olmaz mıydı? Olmazdı belli ki. Adamı kışkırtmaya gerek yoktu. Şuradan tek parça hâlinde çıkmak istiyorsam dediklerini yapmam gerekiyordu. Korkunun ecele faydası yoktu.

Yavaşça gözlerimi araladım ve gözüme resmen tecavüz eden yoğun, beyaz ışık yüzünden kaşlarımı derince çatarak birkaç kez kırpıştırdım; sonra tekrar kapattım. Nasıl açacaktım bu ışık böyle tam gözümün içine vururken? Tam tepeme dikmişlerdi bir de. Sanki ameliyat ediyorlardı beni.

"Işık," dedim pürüzlü bir sesle. "Çok ışık var."

Amma nazlandın be Âlâ. Oda servisi de ister misin?

Patronun sabırla bir nefes daha aldığını duydum. "Koral," dedi tekrar.

Saniyeler sonra ışık yüzümden çekildi ve başka bir yöne doğru uzaklaştı. Nefesimi tutup gözlerimi açtım ve bana bakan bir çift kahverengi gözle karşılaştım. Koral olmalıydı. Genç bir adamdı. Kahverengi, üçe vurulmuş saçları vardı. Koyu tenliydi. Kalın kaşları, kemerli bir burnu vardı.

Elinde tuttuğu büyük boy su bardağını bana doğru uzattı ve gözleriyle al der gibi baktı. Yavaşça doğrulup oturur posizyona geçerken bardağı aldım ve sol tarafımda oturan patrona bakmadan suyu kana kana içtim. Göz ucuyla bana baktığını görüyordum ve bütün bedenim bu yüzden kasım kasım kasılıyordu. Bakışlarını üzerimde hissetmekten nefret etmiştim.

Bitirdiğimde boş bardağı tekrar Koral'a uzattım ve elimin tersiye ıslanan dudaklarımı sildim. İçim yanıyordu ve bu su yeterli olmamıştı. Fakat bir bardak daha istemeye cesaretim yoktu.

"Teşekkürler," diye mırıldandım Koral'a bakarak. Bana cevap vermedi, gözlerini kaçırıp uzattığım bardağı aldı ve geri çekildi. Gerisin geri birkaç adım atıp duvarın dibinde durduğunda hâlâ inatla ona bakıyordum. Patrona bakmamaya yemin etmiş gibiydim.

Bir süre daha Koral'a baktıktan sonra yutkunup etrafı incelemeye başladım. Bir çeşit hastane odası gibi bir yerdeydim. Koluma damar yolu açılmış, serum bağlamışlardı. Tepemde bitmeye yüz tutan bir serum torbası asılıydı. Revir de olabilirdi burası zira hastaneye bu kadar adamı sokamazdı. Üzerinde yattığım yatak ameliyathanedekilere benziyordu. Neredeyse her şey ameliyathane yeşiliydi. Belime kadar beyaz, ince bir çarşaf örtülüydü. Ayaklarım çıplaktı, külotlu çorabımı çıkarmışlardı fakat eteğim ve gömleğim hâlâ üzerimdeydi. Yatağın bulunduğu kısmın ilerisinde sola yaslı bir dolap, onun karşısında da metal bir masa vardı; üzerinde ameliyat malzemeleri bulunan yeşil, steril bir örtü örtülüydü. Yanında da ufak bir el yıkama bölümü vardı.

Bakacak bir şeyim kalmamıştı artık. Ona bakmak istemiyordum bu yüzden kıpırdanıp başımı sağa çevirdim ve camdan dışarı, aralanmış perdenin arasından karanlık gökyüzüne baktım. Ellerimi kucağımda birleştirmiş, buz tutan parmaklarımı birbirine sürtüp duruyordum. Kolum sızlıyordu.

Saat kaçtı acaba? Ne kadar süredir buradaydım? Maya kesin çıldırmıştı meraktan. Polise gitmesini umuyordum. Kamera kayıtlarından beni kaçırdıklarını mutlaka görürlerdi. Sahi? Bu adamlar beni koskoca havalimanından çıkarmayı nasıl başarmıştı? Esenboğa oldukça korunaklı bir yerdi; elini kolunu sallaya sallaya adam kaçıramazdın orada. Bunu nasıl başarmışlardı?

"Çık dışarı. Kapının önünde bekle."

Koral hızla kapıya yönelirken yeniden göğsüme bir darbe inmiş, kalp atışlarım hızlanmıştı. Onunla yalnız kalmak istemiyordum. Yine bir anda sinirlenmesinden, başıma bir silah dayamasından çok korkuyordum. Korkunun ecele faydası yok ne yazık ki.

Kapı kapandığında neredeyse irkilecektim fakat bedenim beni şaşırttı ve bir tepki vermedi. Camdan dışarı bakmaya devam ettim.

"Kız kardeşin seni merak etmiş," dedi ifadesiz bir sesle.

Karnıma tekme yemişim gibi bir acı saplanırken gözlerim hızla onu buldu. Sandalyeye rahat bir tavırla yaslanmış, boş bakışlarla bana bakıyordu. Sakin görünüyordu ama her an sinirlenebileceğini gözlerimle görmüştüm. Bu sebepten korkum dinmiyordu.

"Ne-" Kıpırdanıp biraz daha doğrulurken boğazımı temizledim. "Nereden biliyorsun?"

Tepkimi görmek ister gibi yüzümü inceliyordu. "Takip altında."

Gözlerim istemsizce irileşirken kesik bir soluk aldım ve korkuyla yutkundum. "Ona sakın dokunma."

Bir süre öylece yüzüme bakmaya devam etti, sonra başını çevirip boşluğa baktı. "Neden dokunmayayım?" diye sordu buz gibi bir sesle. Sakinliği beni dehşete düşürüyordu.

Telaşa kapılıyor, soğukkanlılığımı kaybediyordum. Yaptığım salakça bir hataydı sadece ama belli ki bedeli ağır olacaktı. Aptallığımın ucu Maya'ya dokunabilir miydi? Ona bir şey yapabilir miydi?

"Onun bir suçu yok... bana ne istersen yap ama lütfen kardeşime dokunma. Ne istersen yapacağımı söyledim. Lütfen... Çok özür dilerim hatam için ama yemin ederim o adamla bir alakam yok. Rusya'ya gidip o adamı bul getir dersen bunu bile yapmaya hazırım ama lütfen..." Bir soluk daha aldım ve yüzüne yalvaran bakışlarla baktım. "Lütfen kardeşime dokunma."

"Peki." Cevabı kısa, sesi netti. Bakışları ağır ağır beni buldu ve gözlerimdeki ifadeyi izledi.

Oho! Bu adam böyle çabuk ikna oluyorsa biz bugün çıkarız buradan, demedi deme.

"Peki mi?" dedim afallayarak. "Yani ona bir şey yapmayacaksın... doğru anladım, değil mi?"

"Yapmayacağım," dedi düz bir sesle. Sonra ekledi: "Henüz."

Rahat bir nefes aldım ve kısa bir an gözlerimi kapattım. Benim yüzümden Maya'ya bir şey olursa asla yaşayamazdım. Bana istediğini yapabilirdi ama kardeşime dokunmamalıydı.

Gerçi ona güvenebilir miydim bilmiyordum. Yapmayacağım deyip yapabilirdi. Fakat bana yalan söylemesi için bir sebep yoktu, yapacak olsa benden mi çekinecekti ki?

"Beni... ne zaman bırakacaksın?" diye sordum çekinerek. "Yani... yapmamı istediğin şeyi yaptım ve..."

Kaşlarını kaldırdı. "Bırakmak?"

Kelimeler boğazımdan aşağı domino taşları gibi devrilirken soluk borum yırtılıyormuş gibi hissettim. Beni bırakmayacak mıydı?

Bırakmak zorundaydı!

"İstediğini yaptım," dedim cılız bir sesle. "Kendimi vurmamı söyledin ve vurdum."

"Seni bırakacağımı söylemedim," dedi bana boş boş bakarken. "Öldürmeyeceğimi söyledim."

Doğru, söylemedi.

"A-ama..." dedim telaşla.

Yaslandığı sandalyeden doğrulup bana doğru hafifçe eğilirken bakışları sertleşmişti. Sanırım sinirleniyordu.

"Benden öylece kurtulabileceğini mi sanıyorsun?"

Evet, öyle sanmıştım. Kendimi vurduktan sonra beni bırakır diye düşünmüştüm. Yaptığım hatanın bedelini ödemiş oluyordum sonuçta.

Benden bir cevap gelmeyince yüzü git gide gerildi ve arkasına yaslanıp bana kızıl bir ateşi anımsatan gözlerini üzerime dikti. "İki yıla iki yıl."

Göğsümün üzerine bir ağırlık çökerken nefeslerim sıklaşıyordu. İki yıla iki yıl ne demekti?

"A-anlamadım..."

"İki yıl boyunca yanımda kalacaksın." dedi gözleri gözlerimi delip geçerken. Sesinde acımasız bir tını vardı. "Seni öldürmeyeceğim ama iki yıl boyunca her gün, her saniye 'keşke öldürseydi' diyeceksin. Benden çaldığın o iki yılı her gün bedel ödeyerek bana geri ödeyeceksin."

"Bu-bunu yapamazsın!" diye bağırdım korkuyla. "Ben... benim gitmem lazım! Bunu yapamazsın. Bana ne yapacağın umurumda değil ama... ama kardeşim bensiz yaşayamaz! Çalışmam lazım... Onun bana ihtiyacı var! Lütfen... lütfen başka bir şey iste benden. Lütfen!"

"Sesinin tonunu ayarla." Sesi sakindi fakat bakışları yavaş yavaş öfkelendiğini gösteriyordu.

Sustum ve sessizce gözlerinin içine bakmaya devam ettim.

Bunu yapamazdı. Beni burada zorla tutamazdı. Beni tutsak edemezdi.

"İsteklerimi yerine getirmeyeceğini söylemen, seni öldürmemi söylemenle aynı anlama gelir. Anlaşmamız böyleydi, unuttun mu?" derken yine sakince silahını çıkarıyordu.

Ölümle birdi bu söylediği. Burada esir kalmakla ölümün arasında ne fark vardı ki? Maya iki türlü de yapayalnız kalacaktı.

"Aynı şey!" diye bağırdım acelesiz hareketlerle yüzüme doğrulttuğu silahı umursamayarak. Yine bağırmıştım. Sesimin tonunu ayarlayamayacak kadar korkuyordum. "Ha ölmüşüm ha burada kalmışım. Ne fark eder?! Kardeşimin bana ihtiyacı var!"

"Hâlâ bağırıyorsun," dedi kısa bir an gözlerini kapatıp burnundan bir nefes verirken.

"Korkuyorum çünkü!" dedim inatla. "Beni burada zorla tutamazsın!"

"Son kararın mı?" Gözlerimin içine bakıyor, bakışlarıyla ne söylersem söyleyeyim fikrini değiştiremeyeceğimi anlatıyordu bana. Silahın namlusuyla göz gözeydim. "On saniyen var."

Bütün bedenim titriyordu yine. Damarlarımda akan kanım buz tutmuştu. Soğuk terler boşalıyordu tenimden.

Ne yapacaktım? Maya bensiz ne yapardı? Ölsem daha mı iyiydi tam şu anda? Ama ölürsem beni tamamen kaybetmiş olacaktı. Sonsuza dek kimsesiz kalacaktı. Değiştirme şansım olmayacaktı hiç.

Şimdi kabul edersem de iki yılı gözden çıkaracaktım ama hayat çok uzundu. İki yıl dayanabilir miydi Maya? Dayanmak zorundaydı. Başının çaresine bakmak zorundaydı. Hem Ediz vardı. Maya'yı yalnız bırakmazdı o. Elçin de destek olurdu. Acaba onlara haber verebilir miydim iyi olduğuma dair?

Peki ya ben iki yıl dayanabilir miydim? Kim olduğunu bilmediğim tehlikeli bir adamın yanında iki yıl yaşayabilir miydim?

"Beş saniye."

"Tamam," dedim titrek bir sesle. "Tamam!"

Gözleri zafer kazandığını belirten bir parlamayla bana bakarken yavaşça silahı indirdi ve oturduğum yatağın yanındaki komodine koydu. "Seni öldürmediğime pişman olacaksın."

Korkuyordum. Çok korkuyordum ama başka şansım da yoktu. İki yıl boyunca bana ne yaşatacağını bilmiyordum ama kardeşim için dayanabilirdim. Öldürmeyeceğine göre en fazla işkence ederdi. Dayanabilir miydim? Acı eşiğim de çok düşüktü ama dayanmak zorundaydım. Yediğim boku temizleyip kardeşime zarar gelmeden bedelini ödemek zorundaydım. Başka şansım yoktu. Bedel ödemeden kurtulamayacaktım bu karanlıktan. Maya'yı sonsuza dek yalnız bırakamazdım.

"İki yıl sonra beni bırakacağını nereden bileceğim?" diye sordum boğuk bir sesle. Bütün bedenim kalp atışlarımla seğiriyordu.

Yüzünde ürkütücü bir ifade belirirken, "Bilemezsin," dedi.

Bu adamın kapanına kısılmak, poker oynamak gibiydi. Ne olacağı, ne yapacağı belli değildi. Blöf mü yapıyordu, doğru mu söylüyordu, ona güvenmeli miydim bilemiyordum. Ona güvenemezdim ama ölüm dışında başka bir seçeceğim de yoktu. Ya ölecektim ya da iki yıl boyunca onun dünyasında onun kurallarına göre yaşayacaktım. Ne yaşayacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu, çok korkuyordum ama başka bir çarem yoktu. Kaçamazdım, kurtulmam mümkün değildi. Beni bir havalimanından kaçırabilecek güçte olduğunu biliyordum. Kapana kısılmıştım.

Dipsiz bir okyanusun içine düşmüşüm gibi hissediyordum. Çırpınsam kurtulamazdım, boğulup ölemezdim de. Bedenimi rahat bırakıp iki yıl boyunca okyanusun karanlık sularında sırt üstü uzanacak, beni bir kara parçasına götürmesini bekleyecektim. Başka çarem yoktu. Okyanusun dibinde nelerin olduğunu bilmeden, tehlikenin boyutunu; neler yaşayacağımı kestiremeden öylece uzanacaktım.

Bundan sonrası karanlıktı. Artık ışık yoktu. Bir kapıdan içeri girmiş, önümü görmeden yürümeye hazırlanıyordum. İki yılın sonunda ruhumda açılacak yaraları düşünmek istemiyordum. Kardeşimin bana ihtiyacı vardı. Onu kimsesiz bırakamazdım. Ölemezdim. Ölmeyecektim.

"Bana neden kuru sıkı tabanca verdin..." diye sordum mırıldanarak. "Yani... kendimi vurmamı istemiştin ama... elime gerçek bir silah tutuşturmadın."

Tekrar arkasına yaslanırken gözlerini gözlerime dikti ve ifadesiz bir şekilde bakmaya devam etti. "Seni biri vuracak olsaydı bu ben olurdum," dedi. "Vurulmanı isteseydim kendim yapardım. Kardeşin için ne kadar ileri gidebileceğini görmek istedim."

Yüzündeki tepkisizlik, ifadesizlik kanımı donduruyordu. Sanki gündelik bir sohbetin içindeydik ve sıradan şeylerden bahsediyordu.

Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kaçırdım. "Bana ne yapacaksın?"

"Pek çok şey."

Gözlerim tıbbi eşyaların bulunduğu camlı dolabın üzerinde dolaşırken korkumu gizlemeye çalıştım. "İşkence edecek misin? Aç susuz bırakır mısın mesela? Nerede kalacağım? Beni hücre gibi bir yere mi kapatacaksın? Fare olmaz değil mi orada? Ben... biraz korkarım da fareden. Aslında sevimli hayvanlar baktığın zaman ama... işte elimde değil... fobi gibi bir şey..."

"Konuşurken yüzüme bak."

Bakışlarım ağır ağır onu bulurken gözümü bir kez kırptım ve devam ettim: "Bir de sevdiklerime iyi olduğumu söyler misin? Merak etsinler istemiyorum... Çok merak ederler çünkü. Maya çıldırıyordur şimdi. Sapığın biri tarafından tecavüze uğrayıp öldürüldüğümü sanıyordur. Gerçi yanlış da sanmıyor. Kaçırıldım yani sonuçta... sana sapık demiyorum, yanlış anlama. Başıma bir şey geldi sanıyordur demek istemiştim... Bakıldığı zaman gelmiş oluyor yani... Neyse işte haber verebilir misin? Ediz, Elçin, Tolg... Gerçi o Tolga dangalağı pek umursamaz. Dikkat çekmek için yaptığımı söyler ama olsun geri dönmeyince o da korkar bence. Çok dalaşırız ama sever beni. Ben de onu severim aslında. Bazen boğmak istiyorum orası ayrı ama... Tolga işte... salak biraz..."

Sesim gittikçe kısıldı, sonra da sustum.

Patron boş bakışlarla bana bakarken sözümü bitirmemi bekledi, sonra gözlerini kıstı. "Sen hep böyle çok mu konuşursun?"

Hiç sorma patroncuğum. Hiç sorma!

"Ben mi?" dedim kaşlarım çatılırken. "Yoo. Aksine ağzımdan kerpetenle laf alırlar. Merak ettim sadece... iki yıl sonuçta. Yani çok uzun bir süre. Korkuyorum da biraz. İlk defa kaçırıldım çünkü. Pek hakim değilim bu konulara."

Korkum saçmalığıma gebeydi her zaman. Her zaman!

"Anladım." Cevabı net, sesi ifadesizdi.

"Benden haber alabilecekler mi?" diye sordum korkarak. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki duyup duyamadığından emin olamamıştım.

"Sana bağlı," dedi düz bir sesle. "Her şey sana bağlı. Bugünden itibaren her hareketin senin ve sevdiklerinin kaderini belirleyecek. En ufak bir hatanda hepsi ölür."

Yutkundum. Yine olan hiçbir şeyden haberi olmayan kardeşim ve arkadaşlarıma olacaktı. En büyük korkum da buydu zaten. Kendimi geçmiştim, onlara bulaşmamalıydı bu pislik.

"Ben çok uslu dururum," dedim zayıf bir sesle. "Onlara dokunma, çok uslu dururum ben. Ne dersen onu yaparım lütfen kimseye dokunma."

Bana cevap vermedi. Uzun uzun yüzüme baktı ama bir şey söylemedi. Aklından ne geçtiğini anlamam mümkün değildi, hiçbir şey okuyamıyordum ne bakışlarından ne yüz ifadesinden.

Yüzündeki o sert ifadenin gevşediğine hiç şahit olmamıştım. Gerçekten yakışıklı bir adamdı ama bir kadını ürkütmekten ileri gidemezdi. Kimsenin bu adamdan etkilenebileceğini sanmıyordum. Herkes gördüğü gibi kaçıyor, yolunu değiştiriyor olmalıydı. Belki de kimse onu sevmediği için böyle korkunç bir adam olmuştu? Bir kadın mı ayarlasaydım bu adama? Of, ne saçmalıyorsun yine sen? Adamın pezevenkliğini mi yapacaksın?

Kıvırcığa yakın dalgalı kısa saçları bile ifadesini yumuşatmaya yetmiyordu. Çok küçük olmayan ama kesinlikle büyük de olmayan yüzüne uygun bir burnu vardı. Normal kalınlıkta dudakları vardı. Alt dudağı ile çenesinin arasında ufak çukurlu bir gölge vardı. Kirli sakalları da esmer tenine yakışıyordu. Kaşları genelde hep hafifçe çatılmış oluyor, ortasında da biri derin iki çizgi oluşuyordu. Boynundaki Adem elması her daim belli ediyordu kendini. Yapılı bir vücudu, uzun bir boyu vardı. Sıradan bir adam olsaydı peşinde çok kadın koşardı. Bundan emindim.

Bu konu üzerine daha fazla konuşmak istemiyordum. Kimseye dokunmamasını umuyordum fakat onu kışkırtmamam en iyisi olacaktı. Bu yüzden uzatmadım. Midem stres içinde kasılmış; ellerim, avuçlarım buz tutmuştu.

"Fare var mıdır?" diye sordum tekrardan çekinerek.

Fareler dürtsün seni Âlâ!

Kaşları çatılırken bir süre yüzüme öylece bakmaya devam etti, sonra başını çevirdi. Nereye baktığını bilmiyordum çünkü ben gözlerimi ondan ayıramıyordum. Yüzündeki her mimiği inceliyor, ufak bir duygu yakalamaya çalışıyordum. Belki o zaman sevdiklerime zarar verip vermeyeceğini anlayabilirdim.

"Var," dedi ciddi bir şekilde. "Hücreye attığım cesetleri yedikleri için biraz büyükler ama. Dua et de yemesinler seni."

Gözlerimi kırpıştırırken bütün vücudum karıncalandı ve korkuyla yutkundum. Kömür karası gözlerimin büyüyen göz bebeklerimle kaplandığını ve simsiyah göründüğünü tahmin edebiliyordum. Farelere yem mi olacaktım yani?

"Şey..." dedim ne yapacağımı bilemeyerek. İtiraz edemezdim, bir şey söyleyemezdim. En ufak bir hatam, onu sinirlendirmem bütün sevdiklerimin ölümüne sebep olabilirdi. "Çok mu büyükler? Ne kadar mesela? Kedi büyüklüğünde mi?"

Bana cevap vermedi. Gözlerini gözlerime çevrilirken, "Koral!" diye seslendi gür bir sesle. Sinirlenmiş miydi? Onu sinirlendirmiş miydim? Anlayamıyordum ki. Sakin görünüyordu ama her an patlayacak bir bomba gibiydi.

Kapı hızla açıldı ve saniyeler içinde Koral içeri girdi. "Buyur patron." Ellerini önünde birleştirmişti.

"Kasırga'nın gönderdiği adamlardan birini getir. Kızdan o sorumlu olacak... Yaşı büyük olanı istiyorum. Neydi adı?"

"Mustafa."

"Onu gönder buraya. Yanından ayrılmayacak, her şeyiyle o ilgilenecek." Başını çevirip Koral'a baktı. "Kasırga'nın yanındayken yaptığı hatayı tekrarlarsa da ne olacağını açık açık anlat. Kaya merhametli adamdır, beni de öyle sanmasın."

Kasırga mı? O kimdi? Bu tarz başka bir adam mıydı?

Merhametli olanına Kasırga diyorlarsa yanmıştım ben. Eğer ki Kasırga denilen birinin merhametli olduğundan söz ediyorlarsa eline düştüğüm bu adamın lakabı Kıyamet falan olmalıydı. Zira anladığım kadarıyla merhamet anlayışları bizden çok farklıydı.

Bunlar bayağı bayağı tehlikeli adamlar Âlâ. Kasırgası, hortumu, depremi, tufanı bitmeyecek. Bak söylemedi deme sonra.

"Hemen gönderiyorum patron."

Koral geri geri yürüyüp odadan çıkarken sessizce olanları izliyordum. Başıma birini dikecekti. Belki o farelerden korurdu beni?

"Acaba... saati sorsam... söyleyebilir misin?" dedim yerimde kıpırdanarak.

Bakışları beni bulurken bir ayağını kaldırıp bileğini dizine yaslayacak şekilde diğerinin üzerine koydu ve kolundaki fiyatını tahmin bile edemeyeceğim kadar yüksek olan saatine kısaca baktı. "Gece yarısına geliyor."

"Hmm," diye mırıldandım. "Bayağı olmuş. Maya delirmiştir. Ediz falan da kesin çıldırmıştır şimdi... polise gitmeseler bari..." Zarf atıyordum zira polise gitmeleri şu anda istediğim yegâne şeydi.

Yaptığımı anlamış gibi suratıma düz düz baktı. "Gitmediler."

Gitmemişler miydi? Saatlerdir ortalıkta yoktum ve sevdiklerim benim için polise bile gitmemiş miydi?

Çenenden kurtulduklarına seviniyor olabilirler, belki tam şu anda şampanya patlatmalı bir kutlama yapıyorlardır?

Yutkundum ve bu söylediğinin gücüme gittiğini gizlemeye çalıştım. "İyi bari..."

Gözlerini bile kırpmadan bakıyordu hâlâ. Bakışları bütün yüzümde geziniyordu. O böyle bakarken ne kadar rahat davranabilirdim ki? Duygularımı gizlemekte çok kötüydüm ve sevdiklerimin polise gitmemiş olmasına fena içerlemiştim. Oysa bunu çok net görüyordu.

Kapı tıklatılınca bakışlarımı kaçırmak için bir fırsat buldum ve kapıya baktım. Patron gözlerini benden çekmedi. "Gel."

Kapı açıldı ve içeri takım elbiseli bir adam girdi. Diğer adamlara göre yaşı büyüktü. Kırklarının sonunda ya da ellilerinin başında gibi duruyordu. Yumuşak bir ifadesi vardı. Bu işlere nasıl bulaştığını merak etmiştim zira oldukça naif görünüyordu.

"Beni istemişsiniz," dedi gergin bir şekilde ceketinin düğmelerini iliklerken.

"Kızın sorumluluğu sende," dedi patron düz bir ses tonuyla. "Her şeyiyle ilgileneceksin. Yanından ayrılmayacaksın."

"Emredersiniz," dedi adının Mustafa olduğunu bildiğim adam. "Hiç şüpheniz olmasın."

"Var," dedi başını çevirip sert bakışlarla adama bakarken. Bu bakışların odağında olmayı istememekle birlikte adama gerçekten üzülmüştüm.

Mustafa Bey başını önüne eğdi ve ellerini önünde bağladı. "Affedin ama daha önce hiç böyle bir olay yaşanmamıştı. Latif'le kahvaltı yaptığımız vakte denk geldi bir de... Sesleri duymadık..."

"Kasırga'nın iyi gününe denk gelmişsiniz," dedi patron, acımasız bir tını vardı sesinde.

"Canımızı bağışladığı için duacıyız." Mustafa Bey hâlâ başını kaldırmamıştı.

Canımızı bağışladığı için mi? Bu adamlar kendilerini Allah mı sanıyordu?!

"Benim iyi günüm yok," dedi patron yavaşça ayağa kalkarken. "Aynı hata tekrarlanırsa gözünüzün yaşına bakmam."

"Asla Karan Bey. Hiç merak etmeyin."

Karan... Adı bu muydu?

Karanlığın Karan'ı mıydı yoksa temiz, masum anlamındaki Karan mıydı? Kesin karanlığın Karan'ıydı. Bu adam temiz masum falan olamazdı. Sözünün eri, yiğit ve kahraman da olamazdı. Bu adam olsa olsa kötü karakter olurdu. Kimsenin kahramanı olamazdı, hayat mahvederdi asla bir hayat kurtarmazdı. İsmini kim koyduysa karanlığın içinden söküp almış olmalıydı. Anlamıyla ilgili bir durum değildi. Kesinlikle değildi.

Karanlığın Karan'ı mı yoksa anlamının Karan'ı mı bilemem ama bu adam senin karanlığının sahibi olacak Âlâ. Mezarının karanlığı.

İsmin anlamını bilmemin sebebi Fahriye Evcen'in oğluna bu ismi koymasıyla araştırıp, anlamına bakmış olmamdı. Magazin haberlerini seviyor olmanın bazı getirileri vardı; bazen işime yarıyordu ama belleğim bu tarz gereksiz bilgilerle doluydu işte.

Karan adama doğru ilerledi. Yanından geçip gitmeden önce durdu ve başını yavaşça ona çevirdi. "En ufak bir hatanda can çekişerek geberirsin."

Sonra kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Diken diken olan tüylerim ne hissettiğimi açıklamama yeterliydi. Mustafa Bey gözlerini kapatıp yutkundu ve yavaşça başını kaldırıp bana baktı.

Ne yapacağımı bilemeyerek gülümsedim. "Size nasıl sesleneyim? Abi diyebilir miyim?"

Gözlerini kırpıştırırken bir an duraksadı. Gülümsemem gerginliğine iyi gelmiş olacak ki kasılan yüzü yavaş yavaş gevşedi. "Ne demek isterseniz hanımefendi."

"Mustafa abi diyeyim o zaman... ama... sen de bana Âlâ de. Adım Âlâ çünkü. Bir de şey... kalacağım yerde çok fare olurmuş. Büyüklermiş... korursun değil mi beni?"

Hâlâ fare derdindesin. Kaçırıldın, iki kez ölümden döndün, iki yıl boyunca psikopat bir adamla yaşayacaksın ama hâlâ fareden korkuyorsun. Bıktım senden be! Ben de senden bıktım. Sus artık.

Kaşları çatıldı. "Fare mi?"

"Hı-hı," dedim iç geçirerek.

"Burada fare olduğunu sanmıyorum," dedi hafifçe gülümseyerek. "Buraya girecek fare canına susamıştır."

"Ama Karan öyle dedi?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. "Çok büyük fareler varmış beni kapatacağı hücrede."

"Ne hücresi? Hücre falan yok ki. Müştemilatta kalacaksın... Lale Hanım'ın yanında."

"Hücre yok mu?" Kaşlarım çatıldı. "Bana öyle söyledi ama..."

Güldü. "Alay etmiş seninle."

Alay mı etmişti benimle? Gayet ciddi görünüyordu ama? Bu adamın espri anlayışı amma da tuhaftı. Elime kuru sıkı verip al kendini vur demesi, hücreye kapatacağını söylemesi, fare var deyip kandırması... Korkunç bir espri anlayışı vardı. Şakalaşılmazdı bu adamla. El şakası yapacağım diye uçan tekme falan atardı herhâlde.

"Serumun bitmiş. Doktoru çağırayım da çıkarsın," dedi Mustafa abi dışarı çıkmak için önüne dönerken. "Sonra da seni kalacağın odaya yerleştireyim."

Hafifçe başımı salladım ve odadan çıkmasını izledim.

İlk defa. Hayatımda ilk defa bir bölümün bittiğinin farkındaydım. Yeni bir bölüme geçiyordum; iki yıllık uzun bir bölümdü bu. O iki yıllık bölüm de kendi içinde parçalanacak, ufak kesitlere ayrılacaktı fakat kafamda canlandırabildiğim tek senaryo korku türündeydi.

Tutsaktım. Korkunç bir adama tutsaktım artık. Karanlığa tutsaktım.

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🖤

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.