Selam ay ışıklarım 🌙
Bölüm bir saat rötarlı geldi, bunun için üzgünüm. Bu sabah uyandığımda hastaydım ve domuz gribi olduğumu öğrendim. Haliyle bölümü düzenlerken biraz yavaştım. Biliyorum, sizi epey beklettim ama inanın bana bu bir ayda çok denedim ve kendimi ne kadar zorladıysam zorlayayım yazamadım. Özel hayatımda ufak tefek sorunlar, değişimler ve iniş çıkışlar oldu. Mental olarak kendimi toparlamam için zamana ihtiyacım vardı. Bir sonraki bölüm bu kadar gecikmeyecek, söz veriyorum...
Önümüzdeki birkaç günün sonunda Kasırga'nın son bölümünü de tamamlayıp yayınlayacağım.
Bu bölüme yaptığınız yorumlardan en komik olanları seçip seslendirerek bir one said videosu yapacağım. Satır arasına yorumlar yapmayı unutmayın. Ortaya çıkacak video komik ve eğlenceli olursa Instagram hesabımda paylaşacağım 🦦
Instagram - ezgivani
- vanililatee
Diğer Kitaplarım: KASIRGA
MİLİS
🎧Liz Longley - Rescue My Heart
🎧Dolu Kadehi Ters Tut - Dilerim ki
🎧JVKE - Golden Hour
KEYİFLİ OKUMALAR!
Bazı sabahlar vardı, sanki güneş sadece senin için doğmuş gibi hissederdin. Sanki sen dünyadaki en önemli, en özel insanmışsın da çapı 1.392.000 kilometre olan o yıldız, yalnızca seni aydınlatmak için doğuyormuş; sadece seni ısıtmak için yanıyormuş gibi gelirdi.
Bakmayın genel konuştuğuma. Belki de çocukluğumda kutladığım doğum günlerimden sonra ilk defa böyle hissediyordum. Hayatım boyunca hiçbir zaman kendimi yeterince önemli görememiştim, kimileri bunu eziklik olarak nitelendirse de buydum ben. 'Ben' duygumun pek de geliştiğini söyleyemezdim. Her zaman ilk kendimi düşünmem gerekirken önce başkalarını düşünürdüm. Aslında insan önce kendini kayırmalı, hep kendini düşünmeliydi ancak sanki bunu yaparsam bencil bir insan olurum gibi geliyordu. Bu özelliğimden sıyrıldığımı söyleyemezdim, hâlâ kendime vermem gereken değeri ve önemi vermiyordum ancak şimdi, gözlerimi açtığımdan beri önemliydim.
Bunun sebebi tam olarak başımı koyduğum göğsün inip kalkışı, sokulduğum bedenin sıcaklığı, belime sarılı güçlü kolunun varlığı ve saçlarıma vuran sıcak nefesiydi. Nefesinin gölgesinde soluklanırken güven duygusunun yumuşak kumaşı üzerimse serilmişti. Buradayken bana kimse zarar veremezdi, bunu biliyordum ve onun kollarında uyumayı inanılmaz sevmiştim.
Gülümseyerek kirpiklerimi araladım ve başımı geriye atıp alnıma yaslanan sakallı çenesine minicik bir öpücük kondurdum. Hâlâ uyuyordu. Saatin kaç olduğundan bihaberdim ancak Karan dakik bir adamdı ve her zaman karga bokunu yemeden uyanmış oluyordu. Birlikte uyuduğumuz o kısıtlı gecelerin sabahında uyandığımda o hep benden önce uyanmıştı.
Şimdiyse onu ilk defa uyurken görüyordum ve yüzündeki o masum ifadeye kelimenin tam anlamıyla şok olmuştum. Uzun kirpikleri gözaltına serilmişti. Yüzündeki her zaman varlığını koruyan gergin ifadeden eser yoktu. Nefesleri düzenliydi ve huzurlu görünüyordu.
Sessizce kollarının arasında durmaya devam ettim. Kalbinin sakin ritmini ve düzenli nefeslerini dinlerken uzun zaman sonra kendimi ne kadar mutlu ve önemli hissettiğimi düşündüm durdum. Gerçekten iyiydim. Altı boş 'iyiyim' lerin aksine bu sabah gerçekten iyiydim. Hem de son birkaç gündür yaşadığım onca olaya, aksiyona, kalp kırıklığına ve gerginliğe rağmen.
Yaklaşık yarım saat boyunca Karan'ı uyurken izleyebilmenin keyfini çıkardım ancak bu ana daha doyamamışken komodinin üzerinde duran telefonu çalmaya başladı ve Karan irkilerek uyandı. Bedenimi gevşekçe saran kolları aniden sıkılaşınca ben de irkilmiştim. Uyurken huzurluydu ancak şimdi telefonun diğer ucundaki hadsiz yüzünden endişeli ve afallamış görünüyordu.
Gözlerini kırpıştırarak önce bana baktı ardından başını çevirip inatla çalmaya devam eden telefonuna. Nefesini üfleyip alnını ve gözlerini ovuşturduğunda yavaşça doğrulmaya çalıştım ancak belimdeki elini sıkılaştırarak beni bırakmadı.
"Nereye?"
Nereye gittiğimi ben de bilmiyordum. Hafifçe omuz silktim. "Bilmem. Telefonla konuşacaksın diye şey yaptım..."
"Gitme bir yere, kal." Sesi uykulu, kalın ve pürüzlüydü. Gülümsedim, uykudan uyandığındaki ses tonunu da inanılmaz sevmiştim.
"Tamam."
Şişmiş gözleriyle yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi. "Günaydın."
Gülümsemesi yüzümde ani gelişen bir sırıtışa sebep olurken, "Günaydın," diye mırıldandım.
Alnıma minik bir öpücük kondurdu ve kolunu uzatıp komodindeki telefonunu aldı. Kimin aradığına baktıktan sonra aramayı yanıtladığında başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapatmıştım.
"Ne var sabah sabah?"
Kimin aradığını bilmiyordum ancak kulağıma dolan boğuk erkek sesi, "Sabah sabah mı?" diye sordu. Sesi çok az geldiği için kim olduğunu ayırt edemiyordum. "Uyuyor musun hâlâ? Saat on bir!"
Karan duraksadı. "On bir mi?" Telefonu kulağından çekip kısa bir an saate baktığında başımı kaldırıp yüzüne baktım ve şaşırdığını gördüm.
"Evet. Başımıza taş yağacak. Bu saate kadar cidden uyudun mu yoksa beni mi yiyorsun?"
Karan bıkkınlıkla nefesini üfledi. "Önemli bir şey yoksa kapat."
"Önemli önemli."
"Lafı geveleme o zaman."
Karşı taraf sıkılgan bir ses çıkardı. "Mira aradı az önce."
Hızla açtığım gözlerimi camdan duvarın ardındaki terasa, adını bilmediğim dış mekan bitkilerine diktim ve derin bir nefes aldım. Bu kadının adını duyduğumda dahi tüylerim diken diken oluyordu.
Karan biraz bile şaşırmadan, "Ee?" diye sordu.
Karşı taraftaki faili meçhul kişi ironik bir sesle iç çekti. "Yengemi öldürebilmek ya da en iyi ihtimalle senden ayırmak için bana bir anlaşma teklif etti."
Gözlerim irileşirken kalbime çekiçle vurmuşlar gibi hissederek istemsiz bir şekilde Karan'a sokuldum. Bu ani ve beklenmedik hareketim karşısında kısa bir an donup kalsa da iç geçirerek beni sıkıca sardı ve ifadesiz bir sesle, "Kabul ettiğin bir anlaşmanın haberini bana veriyor olamazsın?" dedi. Sanırım Kartal'la konuşuyordu. Günaydın Âlâ.
"Etmedim," dedi Kartal. "Senin aşk hayatınla ilgilenmiyorum. Ayrıca bana zararı dokunmamış bir insana zarar verecek kadar da psikopat değilim."
"Sözüne güveneceğimi düşünecek kadar aptal da değilsin," dedi Karan.
"Güven ya da güvenme, benim derdim seninle. Âlâ'ya dokunmayacağım."
"Akıllılık edersin."
Yutkundum ve sakin kalmaya çalıştım. Kartal'ın sözüne güven olur muydu bilmiyordum ancak bana bir türlü samimi gelmiyordu. O gece o arabada onun adamları bizi öldürmeye çalışmıştı ve Karan beni görüp görmediklerinden emin olmadığı için üç kişiyi öldürmek zorunda kalmıştı.
Kartal'ın güldüğünü duydum. "İki gün sonra sıkılıp terk edeceğin birine bir de ben darbe vurmam, rahat ol. Mira da boşu boşuna aksiyon yaratacak ama gel de anlat."
Gözlerimi kapattım. Bu, bu lafı ikinci sarf edişiydi ve gerçeklik payını bilmiyor oluşum kaygılanmama sebep oluyordu. Bence kaygılanman gereken daha önemli şeyler var Âlâ. Can güvenliğin gibi.
"Can çekişerek gebermek isteyen durmasın, şansını denesin."
Neden Kartal'a benden sıkılmayacağını söylemiyordu? Kartal'a hiçbir şey ispat etmek zorunda değil çünkü Âlâ.
"Neyse ne," dedi Kartal sıkılgan bir sesle. "Reddettiğim için planını öğrenemedim ancak Mira'yı birazcık tanıyorsam kızla epey uğraşacak. Yalnız bırakma."
Nefesimi tuttum. Karan'ın eli usul usul belimi okşuyordu birkaç saniyedir. Bana güven vermek ister gibi yumuşak bir dokunuştu. Parmak uçları bel kıvrımımı öyle nazik okşuyordu ki dikkat kesilmesem dokunduğunu bile hissetmeyebilirdim.
Karan bir yorum yapmadı. Başını eğip saçlarımın üzerine sessiz bir öpücük kondurduktan sonra, "Başka bir şey yoksa kapatıyorum," dedi.
"Başka bir şey yok," dedi Kartal da soğuk bir sesle. "Dikkatli ol işte. Gencecik kız, senin cazibene kapılıp da tahtalı köyü boylamasın."
Karan ifadesiz bir sesle, "Eyvallah," dedi ve telefonu kapatıp yatağın içinde rastgele bir yere attı. Tuttuğum nefesimi yavaşça dışarı üfledim. Omurgam kaskatı kesilmiş, avuç içlerim buz kesmişti. Sessiz kalmak için tüm irademi sarf ederek gözlerimi kapattım ve hareketsiz bir şekilde öylece durdum.
Parmakları bel kıvrımımda daireler çizmeye devam ederken o da bir süre sessizliğe gömüldü. O sustukça düşüncelerim tarafından hırpalanmaya başladım ve nefes almak zorlaştı. Güçlü durmak istiyordum, korkmamak istiyordum ancak çok zordu. Tamam, cesur olmadığımı söyleyemezdim zira beni hayatına alması için epey diretmiştim ve bunu gözümü karartarak yapmıştım. Tüm bunların yaşanacağını biliyordum. Karan, hayatına girdiğimde neler olacağını bana açık açık anlatmıştı hatta yeri geldiğinde göstermişti de ancak o zaman korkmamıştım. İnsan yaşamadığından korkmuyordu. Şimdiyse can güvenliğim tehlikedeydi ve her ne kadar onun kollarının arasında güvende olduğumu bilsem de yalnız kaldığım her an korkmaya devam edecektim.
Böyle hayat geçer miydi?
Mira'nın Karan'a saplantılı olduğunu biliyordum, bunu gözlerimle görmüştüm ancak sadece Karan benimle diye beni öldürmek istemesi ve hatta bunun için planlar kurması dehşet vericiydi. Sanki sadece saçımı çekmekten bahseder gibi beni öldürmek istediğini söylüyordu ve bunu yapacak fırsatı elde ettiğinde tereddüt edeceğinden şüpheliydim.
Bu insanların hiç hapse girme korkusu yok muydu? Beni öldürürse hapse girmeyecek miydi? Ölümümün üzerini kapatıp hayatıma devam edebileceğinden emin miydi yani? Dünya bazen siyah ve beyazdır Âlâ. Siyahların dünyasına hoş geldin. Kuvvetler ayrılığı ve kolluk kuvvetleri bu tarafa pek uğramıyor.
"O güzel aklından neler geçiyor ay ışığım?"
Gözlerimi açtım ve tuttuğumu fark etmediğim nefesimi seslice üfledim. "Beni öldürürse hapse girer mi?"
Karan'a bakmıyordum ama kaşlarının çatıldığını tahmin edecek kadar hakimdim mimiklerine. Birkaç saniye süren sessizliğine bakılırsa haklıydım da.
"Girmez değil mi?" dedim konuşmasını beklemeden. Gözlerimi terastaki bitkilerden çekmemiştim. "Kesin kaza süsü verir. Hatta birazcık zekiyse intihar süsü verir ve sonra 'zaten annesi de intihar etmişti' diyerek yırtar. Gerçi belki de o kadar titiz çalışır ki şüpheli listesine bile girmez. İlk şüpheli sen olursun muhtemelen çünkü kadın cinayetlerinde ilk önce sevgili, koca ya da eski sevgililer sorgulanır. Babam da şüpheli olabilir son telefon konuşmamızdan dolayı. Ediz de belki... Ama kimse Mira'dan şüphelenmez. Ben toprağın altında yılanların, kemirgenlerin ve böceklerin akşam yemeği olurken o evinde pahalı içkisini yudumlayıp beni nasıl öldürdüğüyle ilgili kutlama yapar." Nefesimi sıkıntıyla üfledim ve dirseklerimin üzerinde doğrulup yüzümü Karan'ın yüzüne hizaladım. "Ölürsem üzülür müsün sen?"
Karan beş saniye boyunca yüzüme düz düz baktı. Eli hâlâ bel kıvrımımda, bana kendimi güvende hissettirmek için daireler çizmeye devam ediyordu ancak ben kafamda kurmaya başlamıştım ve artık dokunuşu yeterli değildi. Daha fazlasına ihtiyacım vardı. Belki bir öpücük?
"Üzülmez misin?"
"Sana elini bile süremez." Belimdeki eli sırtıma doğru ilerledi. "Ve ayrıca asla gerçekleşmeyecek bir şey üzerinden konuşuyoruz ancak merak ettiysen cevaplayayım; eğer seni Mira yüzünden kaybedersem suçunu itiraf edip hapse seve seve girecektir." Hafifçe gülümsedi ve ben kıvrılan dudaklarında patlayan alevleri gördüm. "Çünkü onu kendi ellerimle öldüremeyeceğim tek yer orası."
"Ya suçu senin üzerine atarsa ve sen hapse girersen?"
Karan güldü ve ben büyümüş gözlerimle ondan cevap beklerken dudaklarıma eğildi. "Yazma," dedi mırıldanarak. "Sen ölmeyeceksin."
"Bu dünyada yüzde yüz güvenlik diye bir şey yok diyen sendin," dedim dudaklarıma yaklaşan dudaklarına baktığımda. "Doğru anda, doğru yerde doğru hamleyle herkes bir gün toprağa karışabilir."
Onun sözlerine yaptığım atıf, Karan'ın dudaklarıma yaklaşan dudaklarının yarı yolda durmasına sebep oldu. Gözleri gözlerimi bulurken yavaşça dudaklarını ıslattı ve usulca, "Kendi can güvenliğimden bahsediyordum orada," diye açıkladı.
"Fark etmez," diye karşılık verdim titrek bir nefesle ardından gözlerimi kapattım.
Karan sırtımdaki elini enseme çıkardı ve alnını alnıma yasladı. "Mira aptalın teki. Yapacağı hamleler de en az kendisi kadar aptalca olacak ve senin haberin bile olmadan hepsini savuşturacağım." Başparmağı yanağımı sıyırıp geçti. "Korkmanı istemiyorum Âlâ. Ben varım, buradayım. Sana bir şey olmasına asla izin vermem."
Hafifçe başımı salladım ve yüreğimi titreten korkumu silmeye çalıştım. "Ceylin uyanmıştır."
Karan muzip bir şekilde gülümsedi. "Çoktan kapıma dayanmış olması gerekiyordu ancak sanırım benim minik kızım halden anlıyor."
"Hım?"
Hızlı, ani bir hareketle beni yatırdı ve sırtım yumuşak yatağa gömülürken üstüme çıkıp başını boynuma gömdü. Dudakları tenime usul usul sürtünürken köprücük kemiğime doğru ilerleyen öpücükleriyle beni mest etmeye ant içmiş gibiydi. Öyle ki az önceki korkum bir anda yok olup gitmişti. "Sabah oynaşması diyorum."
"Ne?" Heyecan dolu nefeslerimin arasından şaşkınlıkla kıkırdadım. "Oynaşmak mı dedin sen?"
Durdu ve başını kaldırıp yüzüme baktı. Kaşlarını çatmıştı. "Hayır."
Sırıttım. "Dedin! Oynaşmak dedin!"
Başını iki yana salladı. "Hayır, demedim."
"Dedin Karan! Duydum!"
"Demedim."
"Duyd-"
Elleri ani bir hareketle karnıma indi ve parmakları çığlık çığlığa bağırmama, katıla katıla gülmeme sebep olacak şiddetle beni gıdıklamaya başladı. "Duydun, öyle mi? Neyi duydun? Bir daha söyle."
"Oy-" Çığlık çığlığa gülmeye devam ettim. "Karan! Ya-Yapma!"
Durdu ve kaşlarını kaldırarak yüzüme baktı. "Dedim mi demedim mi?"
"Dedin!"
"Öyle mi?"
Hınzır bir gülümseme ve adi bir kahkahayla birlikte beni yeniden gıdıklamaya başladı ve bayılacak raddeye gelene kadar da durmadı.
Elleri karnımdan çekildiğinde hâlâ gülüyor, nefes almaya çalışıyordum. "Sen... Hık!" Derin bir nefes aldım. "Sen çok pislik bir... adamsın."
Ellerini iki yandan yatağa yaslayıp yüzüme eğildi. "Kaşınma artık."
Kaşlarımı çattım. "Böyle oynaşmak mı olur ya? Canımı çıkardın!"
Güldü ve dudaklarıma doğru eğildi. "Nasıl bir 'oynaşmak' istersin?"
"Hım," dedim düşünür gibi, aslında düşünecek durumda değildim. Ellerim çıplak göğsüne yaslanmıştı ve göğüs kasları avuçlarımın içinde yanıyordu. "Sen 'oynaşmak' derken neyi kastettiysen onu. Tabii ikinci kez oynaşmak dediğini de belirtmek zorundayım."
Karan dişlerini alt dudağına sapladı ardından sırıttı. "Sen ciddi ciddi kaşınıyorsun."
Yanaklarımın ısınmasına aldırmadan, "Belki?" diye mırıldandım. Soluklarım hızlanıyor, Karan'ın bakışları da git gide kararıyordu. "Belki kaşını-"
Cümlemi tamamlamama fırsat vermeden dudaklarıma eğildi ve alt dudağımı dudaklarının arasına alıp pek de nazik olmayan bir öpücükle yanıp kavrulmama sebep oldu. Beni öperek susturmasını sevmiştim.
Yaklaşık yarım saat boyunca oynaştık. Yatakta yuvarlandık, öpüştük, sarıldık ve gün boyu bedenlerimizin ayrı kalacağı her an için biraz daha sarıldık.
Kokusunu, dokunuşunu ve teninin sıcaklığını depolayabildiğim kadar depolamıştım ancak adım kadar emindim ki bu yataktan çıktığım an kollarında uyumak için saniyeleri saymaya başlayacaktım; güneş hemencecik batsın ve gece olsun diye dua edip duracaktım.
Ne olursa olsun varlığı her şeyi katlanılabilir kılıyordu. Karan bana nasıl iyi geleceğini, düşüncelerimi nasıl susturacağını çok iyi biliyordu ve bunun en büyük sebebi beni çok iyi anlıyor olmasıydı. Beni anlıyordu ve kriz anlarında nasıl davranacağını çok iyi biliyordu. Sorunlarımı kestirip atmıyor, görmezden gelmiyordu ve bunu yaparken de keyfimin kaçmasına asla izin vermiyordu.
Karan yataktan kalkıp telefon görüşmesi yapmak üzere terasa çıkınca ben de lavaboya geçmiştim. Elimi yüzümü yıkayıp kendime geldiğimde de eşyalarımın bulunduğu misafir odasına geçip pijamalarımdan kurtulmuştum. Elçin hâlâ uyuyordu. Yarı yolda yakaladığım Nika'ya, muhtemelen sabahın köründe hazırlayıp sadece Ceylin'in yediği kahvaltıyı tekrar hazırlamalarını söyledikten sonra onu uyandırmaya gitmiştim.
Elçin'i uyandırmak ölüm gibiydi. Tabiri caizse ölüm uykusuna yatar, top patlasa duymazdı ve bende kaldığı günlerde okula gitmek için kurduğu alarmlara uyanıp onu uyandırmaya çalıştığım her gün, kötü birer anı olarak hafızamda yer kaplıyordu.
Neyse ki biraz üzerinde tepinerek bunu başardım ve elini yüzünü yıkamak üzere banyoya girdiğinde de doğruca Ceylin'in yanına koştum. Ben merdivenlerden seke seke inerken Ceylin ve Zara malikânenin dış kapısından çıkmak üzere hazırlanıyorlardı. Kaşlarım çatılırken, "Nereye?" diye sordum.
Zara bana baktı ve kocaman gülümsedi. "Günaydın Âlâ Hanım. Oyun evine gidiyorduk. Öğle uykusunu orada uyumak istedi de."
"Yalnız gitmeyin," dedim gergin bir şekilde. Oyun evi malikânenin dışında, çok da uzak olmayan bir yerdeydi ve arazi sınırları içerisindeydi ancak yine de güvenemiyordum. "Mustafa abiye söyle sizinle gelsinler."
Zara gülümseyip başını sallarken Ceylin heyecanla bana doğru koşmaya başlamıştı bile. "Günaydın Âlâ'm. Nasılsın bugün?"
Eğilip onu yarı yolda yakaladım. "Çok iyiyim. Sen nasılsın?"
"İyiyim." Gülümsedi. "Sen babamla uyumuşsun di mi?"
Gözlerimi kırpıştırdım ve şaşkınlıkla Zara'ya baktım. "İlla babamın yanına gideceğim diye tutturunca Lale Hanım açıklama yapmak zorunda kaldı da..."
"Sen babama masal mı okudun gece?" Saçlarımla oynuyor, yüzümü inceliyordu.
"Evet," dedim başımı sallayarak. Ne diyeceğimi bilememiştim. "Baban ve ben..." Derin bir nefes aldım. Bunu nasıl açıklayacaktım ki?
"Baban prensesi kaptı kızım."
Hızla başımı çevirdim ve omzumun üzerinden Karan'a baktım. Çarpık bir gülümsemeyle merdivenlerden iniyordu. Teniyle tezatlık oluşturan beyaz, kısa kollu bir tişört; altına da gri bir eşofman altı giymişti. Böylesine rahat giyinmesine bakılırsa bugünü evde geçirmeyi planlıyordu. İstemsizce gülümsedim.
"Günaydın baba!" Ceylin heyecanla kıkırdadı ve beni bırakıp Karan'a doğru koştu. "Seni çok bir sürü özledim."
"Ben de seni çok özledim."
"Günaydın Karan Bey." Zara gizleyemediği bir şaşkınlıkla konuşmuştu.
Karan tek hamlede Ceylin'i kucağına alıp ensesine şefkat dolu bir öpücük kondurdu ve Zara'ya baktı. "Günaydın."
"Baba sen Âlâ ile uyudun di mi?"
Karan yeniden ona döndü ve omuzlarından dökülen dalgalı saçlarını yavaşça geriye itti. "Evet."
"Sana hangi masalı okudu?" diye sordu Ceylin merakla.
Gülümsedi ve Ceylin'in saçlarıyla oynamaya devam ederken, "Kötü kalpli devin olduğu masalı hatırlıyor musun?" diye sordu.
Sen kötü kalpli dev değilsin Karan.
Ceylin başını salladı. "Hatırlıyorum. Ne olmuş ona?"
"Prenses, cesur davranıp devin mağarasına geri dönmüş ve dev, prensesin o güzel kalbi sayesinde iyi bir dev olmaya karar vermiş."
Gülümsedim, Ceylin gözlerini kırpıştırdı. "Ama onun adı kötü kalpli dev!"
"Hayır," dedim Karan'ın konuşmasına izin vermeden. "İnsanların onu kötü sanması bunun gerçek olduğu anlamına gelmez. Shrek'i izledin mi?"
"Evet!" dedi Ceylin heyecanla el çırparak. "İzledim!"
"O zaman hatırlıyorsundur, Shrek'ten de herkes çok korkuyordu ve onu kötü sanıyor; ondan kaçıyorlardı."
"Ama Shrek çok iyi bir devdi, di mi!?" Ceylin şirin bir gülümsemeyle sırıttı ve gülünce kısılan gözlerine baktım. "O zaman Shrek gibiymiş o da!"
"Öyleymiş," dedim. Karan bana baktı ve içimi ısıtacak kadar derin bakışlarla yüzümü inceledi.
"Öğle yemeğini yedin mi bakalım?" diye sordum onlara doğru ilerlerken.
"Yedim!" Ceylin, Karan'ın boynuna sıkıca sarılıp başını omzuna yasladı. "Tabakımı bitirdim."
"Aferin sana," dedi Karan ama Ceylin hızla başını onun omzundan kaldırıp büyümüş kara gözleriyle yüzüne bakınca afalladı.
"Baba sen neden Âlâ ile uyudun?"
Karan'la birbirimize baktık ve ben gergin bir şekilde dudaklarımı birbirine bastırdım. Aramızdaki ilişkiyi ona nasıl açıklayacaktık hiç bilmiyordum ancak bir şekilde açıklamamız gerekiyordu. Yakınlaşmalarımıza şahit olacaktı ve ne kadar dikkat edersek edelim fark edecekti. Anlam verebilmesi gerekiyordu. Aklında bizimle ilgili bir soru işareti kalmamalıydı.
Karan iç geçirip Ceylin'i kucağından indirdi ve Zara'ya baktı. "Bize biraz izin verebilir misin?"
"Tabii. Ben dışarıda bekliyorum Ceylin."
Zara çıktığında Karan çömelerek Ceylin'in omuzlarını tuttu. "Dün gece Âlâ ile uyudum çünkü Âlâ ve ben..." Başını kaldırıp bana baktığında alt dudağımı dişledim. Olduğum yerde sallanıyordum. Karan nefesini üfledi ve her zamanki gibi Ceylin'e karşı dürüst davranarak, "Âlâ ve ben birlikteyiz, yani birlikteyiz derken... sevgiliyiz," dedi.
Nefesimi tutup Ceylin'e baktım. Yüzünü göremiyordum bu yüzden şu anda ne tepki verdiğini anlayamıyordum.
"Yani o senin aşkın mı?" Ceylin şaşkınlıkla bana döndü. Seyrek kaşlarını şaşkınlıkla kaldırmıştı. "Sen onun kocası mısın artık?"
Karan dudaklarını birbirine bastırdı. "Şu anda kocası değilim ama evet, dediğin gibi o benim..."
"O senin aşkın," diye tamamladı cümlesini Ceylin düşünceli bir şekilde ardından tekrar Karan'a baktı ve heyecanla, "Annem mi oldu Âlâ benim?" diye sordu.
Kaşlarım çatılırken şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Karan da tıpkı benim gibi donup kalmıştı. Beklemediğimiz bir tepkiydi bu. Birkaç saniye süren şaşkınlığından sonra ne diyeceğini bilemeyerek boğazını temizledi. "Senin bir annen var ve Âlâ'ya anne dem-"
"Mira benim annem değil."
Karan bir kez daha donup kalınca gergin bir nefes aldım. "Ceylin."
Ceylin bana döndü ancak Karan pür dikkat Ceylin'e bakarken elini kaldırıp susmamı işaret etti. "Mira senin annen değil?" Ceylin tekrar ona baktı ve Karan dikkatle çatılmış kaşlarının altından kızının yüzünü inceledi. "Bu nereden çıktı şimdi?"
Ceylin omuz silkti. "Annelerin gözleri Mira'nınki gibi olmaz. Beni kandırma yüpfen artık baba."
Şaşkınlığın Karan'ın yüzüne akın akın yayılmasını izledim. Hatırlıyordu. Ceylin annesinin gözlerini hatırlıyordu ve Mira'nın gözlerinin mavi oluşunu anlamlandıramıyordu. Sertçe yutkunup Karan'ı izledim.
"Seni kandırmak istemiyorum," dedi Karan sakince. Ne yapacağını bilemiyordu. "Eğer Mira'nın annen olduğunu düşünmüyorsan buna saygı duyarım ama..."
"Âlâ'nın gözleri anne gibi." Bana baktı ve usulca gülümsedi. "Baksana!"
Ne yapacağımı bilemeyerek şaşkınlığımı gizledim ve hafifçe gülümsedim ama canım acıyordu. Gözlerim sızlamaya başlamıştı bile. Bilinçaltında bir annenin nasıl görüneceğini kendi annesiyle kodlamıştı. Yani annesini hatırlıyordu ve beni annesine benzetiyordu. Belki de beni bu kadar benimsemesinin sebebi buydu?
"Ceylin," dedi Karan temkinli bir ifadeyle. "Birlikte Sezgi teyzeni ziyaret edelim mi bugün? Seninle konuşmak istediğini söyledi."
Ceylin başını salladı. "Olur, edelim. Bana çikolata verir miymiş?"
"Evet, senin için çok güzel çikolatalar aldığını söyledi."
"Tamam!"
Karan iç geçirdi. "O zaman sen şimdi Zara'yla git. Ben kahvaltımı yapayım ve sonra Sezgi teyzenin yanına gidelim. Anlaştık mı?"
Ceylin heyecanla Karan'ın yanağını öptü ve, "Anlaştık," diye bağırıp dış kapıya doğru koştu. Kapıyı açıp Zara'nın yanına gitmesini izledikten sonra ona döndüm ve kaygılı bakışlarıyla karşılaştım.
Kapıyı kapatıp ona doğru ilerlerken ben de endişeli hissediyordum. "Sezgi dediğin pedagog mu?"
Karan başını sallayıp belime sarıldı ve salona doğru ilerlemeye başladık. "Evet."
"Annesini hatırlıyor," diye mırıldandım. "Mira'nın annesi olmadığının farkında ama asıl sebebinin ne olduğunu çözemiyor. Yani gözlerinden yola çıkarak vardığı bir sonuç gibi. Olanları hatırlıyor mu bilemedim..."
Karan yutkundu. "Sormak istedim aslında ama aklını daha fazla karıştırmaktan korktum. 'Ben senin baban mıyım' diye soramadım."
Kaşlarımı çattım ve yürümeyi kesip onu da durdurdum. Ellerimi göğsüne koyup yüzüne baktığımda başını eğdi ve kaygısını gizlemeye gerek duymadan gözlerime baktı. "Senin hakkında tereddüdü yok," dedim usulca. "Baksana. Seninle olduğum için annesi olup olamayacağımı sordu. Yani senin babası olduğundan hiçbir şüphesi yok."
Karan iç geçirdi. "Beni yanlış anlamadın, değil mi? Seni annesi gibi görmesiyle bir problemim yok ancak psikolojisini düşünerek hareket etmeye çalışıyorum. Yani 'Mira yok artık, al sana yeni bir anne getirdim' diyemezdim."
Gülümsedim ve ellerimi boynuna sarıp alnımı dudaklarına yasladım. "Saçmalama. Yanlış anlamadım, ne yapmaya çalıştığının farkındayım ve sen mükemmel bir babasın."
Karan alnımı öptü ve elimi tutup beni bahçeye doğru yönlendirdi. Kahvaltı masası henüz hazır değildi, bu yüzden masaya geçmek yerine verandadaki koltuklara oturduk. Karan, masayı hazırlayan Merve'den sert bir kahve isteyince ben de ona katılmıştım. Kahvelerimiz hemen gelmişti. Sanırım Karan'ın kahve içeceğini bildikleri için uyandığını öğrendikleri anda kahveyi demlemişlerdi.
Merve bana bakmamaya özen gösteriyor, tabiri caizse beni gördüğü anda dut yemiş bülbüle dönüyordu. Bundan memnundum, haddini bilmesi gerekiyordu zira onun o küçümser bakışları sinir bozucu olmaya başlamıştı.
"Çok gecikmem," dedi Karan saatini kontrol edip kahvesinden bir yudum aldıktan sonra. Verandadaki geniş koltukta yan yana oturuyorduk. Arkasına yaslanmış, bir ayağını diğer bacağının üzerine bileğin yaslayacak şekilde atmıştı. Boştaki elini bacağıma koydu ve kıvrılan eteğimi yavaşça düzeltti. Turuncu çiçekleri olan beyaz, askılı bir elbise giymiştim.
"Tamam," dedim ve ben de kahvemi yudumladım.
"Sen de Elçin'le çık istersen. Haftaya bir arkadaşımın düğününe katılacağız. Hem kendine bir elbise bakarsın hem de gezmiş olursunuz."
"Düğün mü?" dedim ona dönerek, hafifçe gülümsemiştim. "Kimin düğünü?"
Güneşten kısılan gözleri yüzüme çevrildi. "Üniversiteden arkadaşım. Tanışırsın."
Hafifçe başımı salladım ve arkama yaslanıp bahçeye baktım. "Ne tarz bir düğün acaba? Ona göre bir elbise bakardım."
"Kır düğünü."
Heyecanla ona döndüm. "Gerçekten mi? En sevdiğim."
Heyecanımı izlerken kaşlarını kaldırdı. "Kır düğünü mü seversin?"
"Bilmem." Gülümsedim. "Aslında kendi düğünümü hiç hayal etmedim, evlenmeyi düşünmediğim için ama kır düğünleri çok hoşuma gidiyor."
Bu sefer kaşlarını çattı. "Evlenmeyi düşünmüyor musun?"
Gözlerimi kaçırıp kahvemden bir yudum daha aldım. "Yani hayatımda kimseyi istemediğim için... düşünmedim."
Furkan'la bir ilişki yaşamak istemiştim, bunu hayal etmiştim ama bunun gerçekleşeceğine hiç inanmadığım için ilerisini de düşünmemiştim. Evlilik düşüncesinden hep kaçınmış ve korkmuştum. Mutsuz evliliklerin çocukları olarak pek çok insan gibi ben de evliliğin aşkı öldürdüğünü düşünmüştüm.
"Anladım."
"Niye şaşırdın ki? Sen de evlenmek istemiyorsun sonuçta," diyerek topu ona attım. Öğlen güneşi tam tepemizdeydi ve verandanın tentesi bizi korumaya yetmiyordu. Bacaklarım yanmaya başlamıştı.
Göz ucuyla önüne döndüğünü gördüm. "Şaşırmadım, sordum sadece."
Omuz silktim. "Evlilik benim de yapabileceğim bir şey değil."
Bana döndü. "Bu sabah gözlerini 'Karan'ın sözlerini yüzüne vurmalıyım' diyerek mi açtın sen?"
Hayretle ona döndüm. "Ne? Demedin mi? Dedin."
"Dedim." Düz bir ifadeyle yüzüme baktı. "İnkâr etmiyorum."
"İşte, etmiyorsun zaten." Homurdanarak önüme döndüm ve bahçeye baktım. "Aman evlenmezsen evlenme, bana ne?"
Boğazını temizledi. "Trip mi yiyorum şu anda ben?"
"Yoo!" Abartılı bir şekilde omuz silktim. "Ben de evlenmek istemiyorum ki. Ne alaka? Niye trip atayım? Evlilik diye deliren biri miyim sence? Tamam, sana evlenmeden olmaz dedim ama orada evlenelim demek istemedim ben. Zaten evlenmek de boş iş ya! Evlilik mi kaldı? Kimse evlenmiyor artık, baksana. Evlense de çocuk yapmıyor... Aile kurumu çürümeye yüz tuttu. Bu konuda bir şeyler yapılması gerekiyor mu sence?" Merakla ona döndüm. "Yani aile toplumu oluşturur ve aile kurumunun yok olması demek toplum yapısını etkiler ya hani? Ne yapılmalı mesela?"
Karan gözlerini kıstı. "Birazdan hızını alamayıp 'en az üç çocuk' konuşması yapacakmış gibisin."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne?"
"Bir şey yok. Konunun ne ara sosyolojik boyuta evrildiğini anlamaya çalışıyorum sadece." Güler gibi oldu ama boğazını temizleyip ciddiyetini korudu. "Aile kurumu zaten çürük. İnsanları evlenmeye teşvik etmek yerine mutlu bir aile olabilmenin öğretilmesi gerekiyor bence. Yani en önce psikoloji ve eğitimin elden geçirilmesi gerek. Mutsuz insanlar mutsuz çocuklar yaratır. Eğer içinde huzur olmayacaksa aile kurumunun parçalanmasını tercih ederim. Şu yıllardır erkeklere öğretilen Türk babası modelinin de düzeltilmesi gerekiyor. Genelleme yapacak olursak mutsuz ailelerin en büyük sebebi evdeki baba modeli çünkü."
"Evet. Çok haklısın. Sorun evlilik değil insanlar." Kahvemden bir yudum aldım. "Ama tabi evlenmek istemeyen de evlenmesin. Zorla evlendirecek hali yok ya devletin, değil mi? Of aman! Kimse evlenmesin ya!"
Hafifçe gülümsedi. "Aşık olan herkes evlenebilir. Büyük konuşmuş olsalar bile."
Tam ne demek istediğini soracaktım ki Elçin bahçe kapısından gürültüyle verandaya çıkıp, "Günaydın!" diye şakıdı. İkimiz de ona baktık ve günaydınını iade ettik.
Şakalarını ovuşturarak karşımıza oturduğunda, "Amma uyumuşuz, saat bire geliyor," diye homurdandı. Dolabıma dalmış, eline ne geldiyse üzerine geçirmişti. "Şampanya uyku yapıyor bende hep ya. Siz ne zaman uyandınız?"
"Biz de uyumuşuz bayağı," diye mırıldandım.
Elçin gülümseyerek bizi inceledi ve başını çevirip bahçeye baktı. "Hava inanılmaz güzel bugün. Bir şeyler mi yapsak?"
"Biz de Karan'la onu konuşuyorduk. Karan'ın ufak bir işi var ama biz çıkalım seninle. Benim elbise almam gerekiyor, alışveriş merkezine gideriz. İstersen sonrasında da bir kahve içeriz?"
Elçin başını sallayıp oturduğu koltukta bağdaş kurdu. "Olur, gidelim de sen ne elbisesi alacaksın?"
"Haftaya bir düğüne katılacakmışız da onun için," diye mırıldandım. "Sen de buradayken alsam iyi olur hem. Biliyorsun ben çok kararsızım alışveriş konusunda, bana fikir verirsin."
Elçin yüzünü buruşturdu. "Ay evet! Of! Sinir krizleri geçireceğim bugün kesin!"
Arsız bir şekilde omuz silktim. "Kız kuralları listesi beşinci madde: Kız arkadaşa her koşulda alışveriş desteği sağlanacak!"
🌙
Havadan sudan konuştuğumuz kahvaltı faslından sonra Karan üzerini değiştirmişti ve geri döndüğünde Elçin'le ikisi kahvaltı sonrası Türk kahvelerini içerken ben de taze sıkılmış portakal suyumu yudumluyordum. Bahçedeki geniş, rahat koltuklara geçmiştik ve şimdi güneş az öncekine göre daha yakıcıydı sanki.
Sessizce portakal suyumu yudumlarken hafif bir rüzgâr esti ve tenimi yalayıp geçti. Bahar mevsiminde esen rüzgâr kadar güzel çok az şey vardı. Çiçeklerin kokusunu sırtlayıp size getirirdi ve burnunuza dolan o hoş koku size huzur bahşederdi.
"Âlâ."
Başımı çevirip Elçin'e baktım. "Hım?"
"Telefonun titriyor kızım, duymuyor musun?"
Gözlerimi orta sehpanın üzerinde titreyip duran telefonuma çevirdiğimde Karan da bana bakıyordu. Gerilmemeye çalışarak telefona uzandım ve arayana baktım. "Tolga arıyor."
Elçin gözlerini devirdi. "Ediz'le konuşmuştur ve şoku atlatabilmek için seni arıyordur. Açsana."
Tereddüt içinde Karan'a baktım ve açıp açamayacağımı anlayabilmek için bir işaret bekledim. Göz göze geldiğimizde yavaşça gözlerini açıp kapattı ve Tolga ile konuşmamın onu rahatsız etmeyeceğini anlamamı sağladı.
Rahat bir nefes alırken aramayı yanıtladım ve telefonu kulağıma yasladım. "Efendim?"
"Yamyam, n'aber?" Tolga'nın sesi beklediğimin aksine durgun geliyordu.
"İyidir," diye mırıldandım. "Senden n'aber?"
"İyiyim." İç geçirdi. "Müsait misin? Konuşalım mı biraz?"
Gergin bir nefes verip Elçin'e baktım, merakla beni dinliyordu. "Olur, konuşalım."
Tolga birkaç saniye sustu ama en nihayetinde, "Ediz'le olanları biliyorum," diyerek konuya girdi. Yorum yapmadan dinlemeye karar verdim. "Dün gece Ankara'ya döndükten sonra hocanın yerinde içmiş. Hoca arayıp haber verince kalktım gittim, yerlerde sürünüyordu."
Midem kasılınca dudaklarımı birbirine bastırdım. "Bu tahmin edilebilir bir durum."
"Ne söyledi sana?" diye sordu Tolga. "Sayıklayıp duruyordu özür dilerim Âlâ diye..."
"Boş ver Tolga." Sesim beklediğimden de soğuk çıkmıştı. Nefesimi üfledim. "Ne söylediğini bilmesen daha iyi."
Tolga iç geçirdi. "Karan'la birlikteymişsin? Öyle söyledi."
"Evet. Birlikteyiz."
"Çok sevindim Âlâ, umarım çok mutlu olursun."
"Teşekkür ederim."
"Bak... ben sana söyleyemediğim için özür dilerim ama Ediz reddedileceğini ve arkadaşlığınızın biteceğini az çok bildiği için korkuyordu ve beni de sana asla söylememem konusunda tembihlemişti. Bu yüzden sakla-"
Kaşlarımı çattım. "Bir dakika... Nasıl yani? Sen... Sen biliyor muydun Tolga?" Şaşkınlıkla Elçin'e baktığımda o da anlamış olacak ki oturduğu yerde hızlıca pozisyon değiştirmiş, ağzı da beş karış açılmıştı. "Sen... Sen Ediz'in bana şey olduğunu biliyor muydun?"
"Biliyordum," dedi kuru bir sesle.
Şok içinde kalmıştım. "Tolga... Sen bunu benden nasıl saklarsın? Beni aptal yerine koydunuz!"
"Özür dilerim," dedi Tolga hızla. "Ama yapamazdım Âlâ, Ediz seni kaybetmekten çok korkuyordu ve..."
Başımı iki yana salladım ve öfkeyle güldüm. "Şaka gibi... İnanamıyorum size ya! Ne zamandır biliyorsun?"
Tolga iç geçirdi. "Çok uzun zaman olmuyor. Seni Tuna'ya ayarlamaya çalıştığımı öğrendiğinde çok büyük bir tepki verdi. Neredeyse dövecekti beni, aşırı tepki verdiğini söyleyince de çıldırdı ve ağzından kaçırdı."
Parmaklarımla şakağımı ovuşturdum. "İnanmıyorum ya!"
"Kızma Âlâ, yapabileceğim bir şey yoktu. Ediz'i biliyorsun, keskin çizgileri vardır ve gelip sana söyleseydim reddedilmesinin acısını benden çıkaracaktı."
"Tolga bak ben..."
"Özür dilerim, biliyorum ne hissettiğini. Anlattı bana ama... gerçekten hiç bu açıdan bakmamıştım. Çok haklısın Âlâ, özür dilerim."
"Tolga-" dedim ama sözümü tekrar kesti.
"Bu sorumluluğu alamadım. Dağılacaktık, sen de üzülecektin o da... Lütfen bana kızma. Anla beni. N'olur!"
Nefesimi üfledim. "Tamam... Tamam!"
"Affettin mi?"
"Affettim."
"İşte benim Yamyam'ım! Asla kıyamaz bana, biliyordum!"
Tolga kıkırdayınca gözlerimi devirdim. "Gevşeme hemen."
Bana aldırmadı. "Neyse. Artık bana kızgın olmadığına göre sana bundan sonra ne yapmayı planladığını sorabilirim."
Neden bahsettiğini biliyordum ama aptala yatmaya karar vererek, "Ne gibi?" diye sordum.
Tolga ciddileşti. "Ediz'le ilgili."
"Hiçbir şey," dedim bir an bile düşünmeden.
"Bitti mi yani?" diye sordu Tolga tereddütle.
"Tolga," dedim sakince. "Konuşmak bile istemiyorum onun hakkında, gerçekten."
"Sanırım tek sorun sana aşık olması değil?" Tolga derin bir nefes aldı. "Ne söyledi sana Âlâ? Anlat bana hadi."
Gözlerimi kapattım ve kırık kalbimin parçalarının arasında Ediz'in sarf ettiği o cümlenin sözcüklerini bulmaya çalıştım. "Annemin..." Yutkundum. "Annemin intiharın eşiğinde olduğunu bile görmediğimi söyledi."
Tolga'dan hiçbir ses gelmedi. Onu biraz tanıyorsam şu anda yüzünü buruşturduğunu ve Ediz'in bu sefer ne kadar büyük bir vukuat işlediğini düşündüğünü adım gibi biliyordum. "Eşek herif," diye mırıldandığında saniyeler geçmişti.
"Bu basit bir eşeklik değil," dedim soğuk bir sesle. "Beni en zayıf noktamdan vurdu."
"Evet. Evet inanılmaz haklısın ama çok pişman Âlâ." Tolga iç geçirdi. "Köpek gibi pişman hem de. Bütün gece özür dileyip durdu senden."
Dişlerimi sıktım. Normalde olsam bunları duyduğum anda Ediz'e karşı yumuşar, ona kıyamazdım ama şu anda hissettiğim tek şey öfkeydi. "Umurumda değil. Umarım bu pişmanlığı onu günden güne tüketir. Kapatıyorum Tolga. İşim var."
Tolga'nın yanıtını beklemeden telefonu kapattığımda bir rüzgâr esti ve kalbimin kırık parçalarını okşayarak derinlere doğru süzüldü.
"Ne diyor?" dedi Elçin, dakikalardır telefonu kapatmamı bekliyor gibi hızlı davranmıştı. "Biliyor muymuş? Nasıl öğrenmiş? Başka ne dedi?"
"Biliyormuş." Donuk bir ifadeyle portakal suyuma uzandım ve büyük bir yudum alıp Karan'a baktım. Ne zaman yaktığını bilmediğim sigarasını içiyordu ağır ağır. Yüzünde ne düşündüğünü anlamamı sağlayacak bir ifade yoktu ancak rahatsız olduğunu da hissetmemiştim.
"Ee? Anlatsana kızım!" Elçin bir bacağını altına alıp bana doğru eğildi. "Ne dedi?"
"Aman ne diyecek? Biliyormuş işte ama Ediz'in korkusundan bana söyleyememiş."
"Kim pişmanmış? Ediz mi? Ne olmuş? Ne demiş?"
Elçin'e uyarı dolu bir bakış attım. Bunları ben de derinlemesine konuşmak istiyordum ancak bunu Karan'ın yanında yapamazdık. Baş başa kaldığımızda ben zaten dökülüp Elçin'in başını şişirecektim. "Tolga işte," dedim anlamasını umarak. "Boş boş konuştu ve kapattı."
"Ben çıkıyorum." Karan boş fincanını orta sehpaya bırakırken ikimiz de ona dönmüştük. Sigarasını küllüğe bastırarak söndürdü ve gözlerini bana çevirdi. "Siz de Mustafa'ya söylersiniz ne zaman çıkacağınızı, ona göre hazır olurlar."
Başımı salladım ama Karan ayağa kalkarken bana gözüyle işaret verince ben de ayaklandım. Elçin'e dönüp, "Görüşürüz," dedi ardından önden ilerlemeye başladı.
"Görüşürüz," dedi Elçin de hafifçe gülümseyerek ardından bana baktı. "Ben de üzerimi değiştireyim. Senden bir şeyler bakacağım çünkü yanımda getirdiğim her şey gece kulübüne uygun."
Karan'ın arkasından ilerlemeye başlamadan evvel hızlıca başımı salladım ardından adımlarımı hızlandırdım. "Ne oldu? Kızacak mısın? Yanlış bir şey mi yaptım?"
Panik ve telaşla konuşmam Karan'ın salonun ortasında durup bana dönmesine sebep oldu. Adımlarım da benim kadar telaşlı olunca hızımı alamayıp göğsüne tosladım ve afallamış bir ifadeyle başımı kaldırıp yüzüne baktım. "Niye kızayım?" diye sordu yüzüme garip garip bakarak. Düşmemden endişelenip refleks olarak kolumu tutmuştu.
Kafamı kaşıyıp gözlerine baktım ve öfkeli olup olmadığını anlamaya çalıştım. "Bilmem, belki yanlış bir şey söylemişimdir ve sen..."
Kolumdaki elini yanağıma götürüp enseme dokunan parmaklarıyla saçlarımı nazikçe okşayınca sustum. Kaşları hafifçe çatılmıştı. "Neden sürekli sana kızmamdan korkuyorsun?"
Elimi kaldırıp yanağımdaki elinin üzerine koydum ve dürüst davranarak, "Çünkü bana kızdığında üzülüyorum," diye mırıldandım.
Karan hafifçe gülümsedi. "Çok mu?"
Usulca başımı salladım. "Çok."
Gülümsemesi şefkatle örtüldü. "O zaman sinirlendiğimde sarıl bana."
"Sarılayım mı?"
"Sarıl." Başını eğip burnunu saçlarıma yasladı ve derin bir nefes aldı. "Kokun sakinleştiriyor."
Düşünmeden ona sıkıca sarıldığımda beni güçlü kollarının arasına aldı ve sıkıca sardı. Ona her sarıldığımda yeniden doğuyordum sanki, ona her sarıldığımda ruhuma kazınan kötü anlar bir bir siliniyordu sanki. İyileşiyordum.
"Dikkatli ol, tamam mı?" diye mırıldandı Karan, dudaklarını saçlarımın arasında gezdiriyordu. Gözlerini kapatmış gibi hissettim. "Çocuklar sizinle olacak ama sen yine de tetikte ol. Her zaman olman gerektiği gibi."
Karan yavaşça benden ayrıldı ve yüzüme baktı. "Tamam," dedim iç çekerek, Kartal'ın söyledikleri aklıma gelmişti ve yine huzursuzlanmıştım.
"Yalnız kalmak yok, gözünün önünde hazırlanmayan hiçbir şeyi yiyip içmek yok ve seni aradığımda beni cevapsız bırakmak yok, tamam mı?"
Başımı salladım. "Tamam."
Elini ceketinin iç cebine götürdü ve cüzdanını çıkarıp siyah kartların arasından birini çekti. Kartı iki parmağının arasında tutarak bana uzattığında kaşlarımı çatmıştım. "Fiyatını önemsemeden hangi elbiseyi beğendiysen onu al."
"Karan," dedim ama yüzüme öyle bir baktı ki sustum.
"Aramızda paranın lafı geçmeyecek Âlâ. Konuşma."
İtirazımın işlevsiz kalacağını düşünerek başımı salladım ve elindeki kartı aldım. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, "Sence bana en çok hangi renk yakışır?" diye sordum.
Gülümsedi ve eğilip dudaklarıma minik bir öpücük bıraktı. "Beyaz," dedi. "Ama ne yazık ki başkasının düğününde beyaz giymek çok ayıp bir şey."
İç çektim. "Evet, öyle. Başka bir renk yakışmaz mı?"
Önüme düşen saçımı iki parmağının arasına alıp yavaşça geriye itti. "Kırmızı."
"Kırmızı-beyaz!" Kıkırdadım. "En büyük Türkiye!"
Karan bu bayat esprime her şeye rağmen güldü ve yavaşça dudaklarıma eğildi. Gözlerimi kapattım ve sıcak dudaklarının dudaklarıma kavuşmasını bekledim.
"Pişt! Gelini öpebilirsiniz diyen olmadı ama!" İkimiz de irkilerek salona giren Elçin'e baktığımızda Karan'ın öfkeyle nefesini üflediğini duydum. Elçin hain bir gülümsemeyle yanımızdan geçip gitti. "Kız evi naz evi."
Karan düz bir ifadeyle başını iki yana sallarken ben istemsizce kıkırdadım.
"Oo Selam!"
Bu sefer salonun girişinde Elçin'le burun buruna gelen Toprak'a bakmıştık. Hemen ardından Elçin'in afallamasını umursamadan, "Selam!" diye şakıyan Eslem de Toprak'ın kolunun altından başını çıkarıp Elçin'e sırıtmıştı.
"Selam," dedi Elçin afallamasından sıyrılamamışken. "Işınlandınız mı siz ya?"
Toprak, Elçin'i baştan aşağı süzdü ardından güldü. "Korkuttuk mu?"
Elçin nefesini seslice üfleyip başını iki yana sallarken, "Hayır," diye mırıldandı.
Karan sıkıntıyla iç geçirdi. "Ne işiniz var sizin sabah sabah burada?"
Toprak'ın gözleri Karan'a çevrilirken yüzünde teessüf eden bir ifade oluştu. "Yuh be! İnsan bir hoş geldiniz der."
Eslem, Karan'a dik dik baktı. "Sabah sabah mı?"
Karan onlara aldırmayıp sakinliğini koruyarak bana döndü. "Çıkıyorum ben. Neyi beğenirsen onu al, anlaştık mı?" Alçak sesle konuşmuştu.
"Tamam."
Ardından onlara döndü ve Toprak'a başıyla işaret verdi. "Gel benimle."
Toprak'ın kaşları hafifçe çatılırken Eslem'i bıraktı ve Karan'ın peşinden salondan çıktı. Eslem merakla bize bakarken Elçin de bana döndü ve ne yapacağız der gibi yüzüme baktı.
"Kahve?"
Eslem'in hevesli gülümsemesine mahcup bir ifadeyle karşılık verdim. "Maalesef. Alışverişe gidecektik biz de tam." Durdum ve gülümsedim. "Sen de gelsene?"
"Alışveriş mi? Bayılırım!" Eslem kocaman sırıtıyordu.
Gülümseye devam ederken Elçin'e baktım ve bu durumdan hiç hoşlanmadığını gördüm. Sanırım baş başa takılmak istiyordu ve Eslem'i çağırmama bozulmuştu. Ben de en yakın arkadaşımla yalnız kalmak istiyordum ancak çağırmazsam da çok ayıp olacaktı. Elçin zoraki bir gülümsemeyle Eslem'e baktığında, "Ben hazırlanayım," dedi ve salondan çıktı.
🔥
"Ay çok iyi oldu ya! Ben de henüz düğün için hiçbir şey bakmamıştım."
X-ray cihazından geçerken önümde yürüyen Elçin'i çaktırmadan dürttüm. Somurtup duruyordu ve Eslem anlamak üzereydi.
Omzunun üzerinden kısa bir an bana bakınca uyarı dolu bir bakış yolladım, öfleyerek önüne döndü.
"Ne güzel işte, birbirimize fikir veririz," dedim çantamı alıp tekrar çapraz bir şekilde omzuma geçirirken.
Mustafa abi ve diğer adamlar hemen arkamızdaydı. Dikkat çekiyorduk ve bu da beni epey geriyordu. Kapalı otoparkta yan yana dizilen siyah arabalar yeterince tuhaf değilmiş gibi etrafımız takım elbiseli adamlarla doluydu. Tamam, lüks bir alışveriş merkezindeydik ancak bu kadarı burası için bile biraz fazlaydı.
"Zevkime bayılacaksın!" dedi Eslem ve tam o anda sağ çaprazımdaki Elçin'in göz devirdiğini gördüm. Eslem'den hoşlanmıyor muydu bilmiyordum ancak dün gece hiç böyle bir şey hissetmemiştim. Kıskanıyor olabilir miydi?
Yavaşça Elçin'in koluna girdim ve solumda mağaza vitrinlerine baka baka yürüyen Eslem'in duymayacağı bir sesle, "Sorun ne?" diye fısıldadım.
"Baş başa olacaktık," diye fısıldadı bana dönerek.
"Evet ama çağırmasaydım çok ayıp olurdu Elçin." Onu bir kez daha dürttüm. "Akşam baş başa takılırız, söz veriyorum."
Elçin öfledi. "Yarın gidiyorum, ona göre."
"Tamam." Gülümsedim ve başımı omzuna yasladım. "Telafi edeceğim merak etme."
Eslem bizi duymuyordu çünkü koşar adımlarla oldukça lüks bir markanın kapısına ilerlemeye başlamıştı bile. "Buranın tasarımları inanılmaz iyi! Gelin!"
O koşarak içeri daldığında biz de yavaş adımlarla peşinden ilerledik. "Bu kız adamı çok yoruyor," diye mırıldandı Elçin. "Fazla enerjik ve yetmezmiş gibi de fesat."
"Elçin," dedim kaşlarımı çatarak. "Yapma şunu. Daha onu tanımıyoruz bile."
Sonraki bir saat boyunca yana yakıla elbise aradık. Girdiğimiz beşinci mağazada ayaklarıma kara sular inmişti ve bu özel tasarım mağazasında aradığımı bulmayı umuyordum. Eslem de kararsızlık konusunda benden halliceydi ve Elçin'in yüzündeki ifadeden az sonra pat diye patlayacağı kitap gibi okunuyordu.
"Bu nasıl?" diye sordum kırmızı, saten bir elbiseyi çekip aldığımda. Uzun, yırtmaçlı bir elbiseydi ve askıları parıldayan taşlarla işlenmişti.
Bir saattir sadece kırmızı elbiselere bakıyordum ve bu dikkatlerini çekmişti ancak henüz bir soru yöneltmemişlerdi.
Eslem yüzünü buruşturdu. "Çok ucuz görünüyor."
Şaşkınlıkla kaşlarım havalanırken. "Yedi bin lira bu elbise," dedim ve etiketini avcumun içine alıp Eslem'e gösterdim.
Etikete bakmaya tenezzül etmeden omuz silkti. "Ucuz işte. Gel bak, şurada Sonat'ın yeni koleksiyonu var," dedi ve karşıya doğru yürüdü.
Elçin'le sessizce bakıştık ve o başını iki yana sallarken Eslem'in peşinden ilerlemeye başladık.
"Aslında sizi direkt buraya getirmeliydim. Bu işi halletse halletse Sonat halleder."
"Sonat?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Arkadaşım." Ellerini kaldırıp kendi etrafında tam tur döndü ve ışıl ışıl gülümsedi. "Burada gördüğünüz her şey onun tasarımı."
Ağır ağır başımı sallarken bakışlarım elbiselere kaydı ve seçenekler arasında sıkışıp kalmış gibi hissettim. Evet, hepsi çok güzeldi ancak rengi kırmızı olan ve modelini beğendiğim elbiseler kısıtlıydı.
Umutsuz bakışlarım Elçin'e kaydığında bizimle ilgilenmeyi kestiğini, ileride duran pufun üzerine oturup telefonunu çıkardığını gördüm. Evet, Elçin'e ayrılan sürenin sona gelmiştik.
"Tatlım! Sonat nerede?" Eslem çalışanlardan birini durdurduğunda ben arkamda duran elbiseleri incelemekle meşguldüm.
"Sonat Hanım ofiste efendim," dedi kız hafifçe gülümseyerek.
"Çağırır mısın?"
"Tabii, kim geldi diyeyim?"
"Eslem."
Kız başını sallayıp ortalıktan kaybolduğunda başımı çevirip bir kez daha etrafa bakındım. Daha önce hiç bir özel tasarım mağazasından alışveriş yapmamıştım ancak bazen girip öylesine gezerdim. Özel tasarım mağazasının bu kadar büyük olduğunu hiç görmemiştim.
"Bu arada soracağım soracağım unutuyorum. Siz nasıl tanıştınız Karan'la?"
Başımı çevirip Eslem'e sanki çok absürt bir soru sormuş gibi baktım. "Nasıl mı tanıştık?"
"Evet," dedi sağımda duran siyah, işlemeli elbiseyi çekip alırken. "Merak ettim."
Boğazımı temizledim. Gerçeği mi anlatmalıydım yoksa bir yalan mı söylemeliydim bilememiştim zira Karan'la bu konuyu hiç konuşmamıştık.
"Biz mi?" Güldüm. "Biz şeyde tanıştık ya... şeyde..." Tam o anda telefonum çantamın içinde titreye titreye çalmaya başladı ve ben rahat bir nefes almamak için kendimi zor tuttum. "Bir saniye, hemen geliyorum."
Eslem umursamaz bir şekilde başını sallayıp yeniden elbiselere döndü. Koşar adımlarla biraz uzaklaştım ve çantamdan çıkardığım telefonu kulağıma yaslayıp, "Efendim?" dedim. Arayan Karan'dı.
"Neredesiniz siz?" diye sordu sertçe.
Gözlerimi kırpıştırırken, "Nasıl yani?" dedim afallamış bir şekilde.
"Neredesiniz?" dedi Karan bastıra bastıra.
"İ-İstinye Park'ta, Sonat diye birinin özel tasarım mağazasında," dedim kekeleyerek. "Ne oldu ki?"
"Çıkın oradan," dedi sertçe. "Hemen."
"Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Nasıl? Neden?"
"Âlâ," dedi sakin kalmaya çalışarak. "Oradan hemen çıkmazsanız bugün yanınızda bulunan adamlarımı öldürmek zorunda kalacağım."
Derin bir nefes alıp kapının önünde bekleyen adamlara baktım ardından, "Bana ne olduğunu söyle ki ben de dediğini yapayım," dedim. Huzursuzluk hissi her yerimi sarıp sarmalamaya başlamıştı.
"Âlâ!" Başımı çevirip Eslem'e baktım. Yanında birileri vardı. "Hadi gel!"
"Bir saniye," dedim elimi kaldırarak ancak tam o anda bir çift buz mavisi gözle buluştum ve kalbim tıpkı cama yapışan aptal bir kuş misali göğüs kafesime çarptı.
"Âlâ. Sana dediğimi yap."
Sanırım Karan'ın beni buradan çıkarmaya çalışmasının sebebi Mira'nın burada olduğunu öğrenmesindendi.
"Artık çok geç," diye mırıldandım. "Karşılaştık bile."
Karan'ın gürültülü bir şekilde nefesini üflediğini duydum. "Sikeyim. Geliyorum."
"Hayır gelme," dedim önüme dönerek. Mira'nın ürkütücü, şeytani bakışlarını sırtımda hissediyordum ve sırtım az sonra delik deşik olacaktı sanki. "Sen benim velim değilsin Karan. Sorun yok. Kendim halledebilirim. Tutup da bir alışveriş merkezinde beni öldürecek hali yok ya!"
"Ezdirme kendini." Karan'ın sesi emreder gibiydi. "Sakın altta kalma. Ondan korktuğunu ona hissettirme."
"Tamam. Çıkınca seni ararım."
Telefonu kapatıp gözlerimi yumdum ve içimden ona kadar sayarak arkamı döndüm. Mira'ya bakmak korkumu yenmeme hiç yardımcı olmuyordu ancak dik durmak için tüm gücümü sarf ederek gözlerimi gözlerine diktim ve yanlarına gidene kadar bakışlarımı o buz mavisi gözlerinden çekmedim.
"Hah!" dedi Eslem elini sırtıma koyarak. Başımı çevirip sakince Eslem'e baktım. Hain hain sırıtıyor, Mira'ya nispet dolu bakışlarla bakıyordu. "Seni Âlâ ile tanıştırayım Sonat. Kendisi Karan'ın kız arkadaşı olur, ona göre."
Sonat denilen kadın kaşlarını kaldırarak kısa bir an yanında duran Mira'yı yokladı ardından bana dönüp gülümsedi. "Öyle mi? Çok memnun oldum!" Elini uzattığında istemsizce gerildim ama gülümseyerek onunla tokalaştım.
"Ben de çok memnun oldum."
Güzel, alımlı bir kadındı ama her şeyden önce klas görünüyordu. At kuyruğu yaptığı dalgalı, küllü kahve saçları; yukarı doğru taranmış gür kaşları ve kemerli burnuyla oldukça karizmatik bir görüntüsü vardı. Dudakları dolgun ve kalp şeklindeydi. Badem şeklindeki gözleri de kocamandı ve kirpikleri inanılmaz uzundu. Yeşilçam filminden fırlamış gibiydi güzelliği. Üstelik giyinimi de bağırıyordu ben moda tasarımcısıyım diye. Siyah, bol kumaş pantolonunun üzerine dantelli; beyaz bir bluz giymişti ve bunu taktığı aksesuarlarla öyle güzel kombinlemişti ki sanırım üç yıl düşünsem bu parçaları kombinlemeyi akıl edemezdim.
Bir an için onu incelemek, Mira'nın buz mavisi gözlerinin üzerimde dolaştığı gerçeğini unutmama sebep olsa da az önce toparladığım özgüvenim şimdi çatırdıyordu. Üzerimde çiçekli bir elbise dışında başka hiçbir şey yoktu ve bu elbiseyi de Bahçelievler'de dümdüz bir butikten satın almıştım. Omzuma astığım siyah çantamdan bahsetmiyorum bile zira alelade bir çantacıdan aldığım bir çantaydı. Ayaklarımda da dümdüz beyaz spor ayakkabılarım vardı. Fakirliğinden utanma Âlâ. İnsan kendine yakışanı giymeli.
"Karan'ın bir kız arkadaşı olduğunu bilmiyordum?" Sonat tek kaşını kaldırmış, bir bana bir Eslem'e bakıyordu.
Eslem zoraki bir kahkaha attı. "Aman, öğrendin işte canım! Çok yeniler zaten, çiçeği burnunda yani!"
Bakışlarım yeniden Mira'ya çevrildi ve hırs dolu, küçümser bakışlarının elbisemde dolaştığını fark ettim. Tamam, bu konuda şu anda onunla aşık atamazdım zira üzerindeki siyah, altın rengi işlemeli şortu da onun takımı olduğu belli olan vatkalı gömleği de bilekten bağlamalı stilettoları da elinde tuttuğu yılan derisi çantası da binlerce lira olmalıydı. Belki de sadece kombini yüzlerce bin Türk lirası değerindeydi, emin değildim.
Çaktırmadan nefesimi üfledim ve başımı çevirip Elçin'e baktım. Oturduğu yerden anlam vermeye çalışır gibi Mira'ya bakıyordu. Bana olan bakışlarını fark etmiş olmalıydı zira fark edilmeyecek gibi değildi.
Dik durmaya çalışarak Sonat'a baktım, yüzümü inceliyordu. "Çok genç görünüyorsun. Kaç yaşındasın?" diye sordu göz göze geldiğimiz anda.
Bozuntuya vermemeye çalışarak gülümsedim ve, "Yirmi üç," dedim. Şu anda dik duruş sergileyebilmek için harcadığım eforu spor yapmak için harcasaydım benim de vücudum Mira'nınki kadar sıkı olabilirdi.
Sonat'ın kaşları çatılacak gibi oldu ancak hemen toparladı. "Genceciksin... Ne iş yapıyorsun?" Durdu. "Bu arada kusura bakmayın, ayak üstü konuşuyoruz. Bir şey içer misiniz?"
"Olur!" dedi Eslem, ben cevap veremeden. "Yorulduk zaten. Bir acı kahveni içeriz." Ardından Mira'ya döndü. "Senin de işin bitti sanırım. Kızlar geçirsin seni hadi."
Başını çevirip çalışanlara bakındığında Mira gözlerini benden ayırmadan, "İşim henüz bitmedi," dedi ve ensemdeki tüylerin şaha kalktığını hissettim. "Hiçbir yere gitmiyorum." Ardından Eslem'e döndü. "Ama yanındaki biraz ürkmüş gibi görünüyor, isterseniz siz gidin?"
"Senden mi ürkeceğim?" dedim pat diye. Yüzüne düz düz bakıyordum artık.
Tamam, malikâneye geldiği gün gözünü bile kırpmadan Karan'ın adamlarını keklik gibi avlamasını, geçen gün açık açık beni öldürmek için fırsat kollayacağını söylemesini ve bu sabah Kartal'ın söylediklerini düşünmezsem karşımda sıradan bir kadın duruyordu ve laf dalaşına girebilirdim.
Mira'nın buz mavisi gözleri hızla beni bulurken Elçin gerginliğin tadını almış olacak ki temkinli bir şekilde ayağa kalktı.
"Ürkmediğini mi iddia ediyorsun? İlk karşılaşmamızı hatırlıyorum da karşımda tir tir titriyordun?"
Damarlarımda dolaşan kan, lav gibi akıyordu ama sakin kalmayı başardım ve kocaman gülümsedim. "Deli deliyi görünce sopasını saklarmış. O yüzdendir."
"Bak sen şu işe!" Mira'nın dudağı küçümser bir tavırla kıvrıldı. "Minik kız çocuğu şimdi taktik geliştirmiş ve karşımda korkusunu gizlemeye çalışıyor."
Korkum, aşağılanma hissine, o his ise öfkeye evriliyordu. Gözlerine baktım ve tatlı tatlı gülümsedim. "Minik kız çocuğu demeyelim de yirmilerinin başında bir çıtır diyelim."
Mira'nın, beklemediği bu sözüm karşısında çenesinin kasıldığını ve buz mavisi gözlerinde çakan şimşekleri gördüm.
Ortamda birkaç saniyelik derin bir sessizlik oluştu ardından Eslem kendini tutamayarak kahkaha attı. Bunun üzerine Elçin de gergin bir şekilde güldü. Sonat ise gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp eliyle ilerideki koltukları gösterdi. "Şöyle geçelim mi? Kızım bize kahve getirin!"
Kaç yaşında olduğunu bilmiyordum ve yaş konusunda ona ettiğim hakaretle de gurur duymuyordum. Zira benden büyük olması benim ondan daha iyi olduğum anlamına gelmezdi ancak beni buradan vurursa ve ondan küçük olmamı aşağılık bir şeymiş gibi lanse ederse karşılığını alırdı. Üstelik şu ortamda bana zarar veremeyeceğini biliyor ve açıkçası bundan cesaret alıyordum. Umarım seni yalnız yakalamaz Âlâ, zira bu lafları bize tek tek yedireceğinden hiç şüphem yok.
Mira'nın yüzünün kaskatı oluşuna aldırmadan koltuklara doğru ilerledim. Elçin hemen yanımda sessizce yürüyordu ve eliyle kolumu dürtüp duruyordu. Evet, bu konuyu daha sonra derinlemesine konuşacaktık ve bunun farkındaydım. Saatlerce sürecek bir Mira dedikodusu yoldaydı.
Deri, chester koltuğa oturup bacak bacak üstüne attım ve çantamı yavaşça boynumdan çıkarıp yanıma koydum. Elçin de hemen yanıma oturmuştu, Eslem karşıma; Sonat'ın oturduğu ikili koltuğa kurulmuştu. Mira ise uzun bacaklarını gözüme soka soka sağ tarafımdaki berjere oturup kollarını göğsünde bağlamıştı.
"Ee?" dedi Sonat ortamdaki gerginliği azaltmak umuduyla. "Ne iş yapıyorsun Âlâ?"
Mira güldü. "Ceylin'in dadısı."
Sonat şaşkınlıkla kalakaldığında Eslem'in de kaşları çatılmıştı. "Aa!" dedi Sonat, ne diyeceğini bilememiş gibiydi. "Öyle mi?"
"Hayır," dedim gülümseyerek. "Eskiden öyleydim."
Gözlerini kırpıştırdı. "Anladım." Allak bullak olmuş bir şekilde önce Mira'ya sonra Eslem'e baktı.
"Şu anda çalışmıyorum. Tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencisiyim," dedim Mira'ya bakarak. "Kendisiyle tanıştığımızda Ceylin'in oyun ablasıydım, aklında öyle kalmış olmalı." Ardından Eslem'e baktım. "Karan'la da bu şekilde tanıştık."
Mira alaycı bir kahkaha attı. "Türk dizilerine taş çıkartan bir tanışma hikayesi, değil mi kızlar?"
Sonat boğazını temizledi ve Mira'ya yandan bir bakış attı. O esnada Eslem oturuşunu dikleştirerek, "En azından romantik," dedi iğneleyici bir ifadeyle. "Sizin nasıl tanıştığınız da malum..."
Mira'nın gözleri öfkeyle kısılırken nasıl tanıştıklarını sormamak için dilimi ısırdım. Çok merak etmiştim ama tutup da bunu Mira'ya soracak halim yoktu.
"Sen nasıl tanıştın Toprak'la, Eslem?" Mira öfkeyle gülümsedi. "Çok mu farklısınız bizden?"
Eslem gözlerini Mira'nın gözlerine dikti ve gözlerindeki kini gizleme gereği duymadan yüzük parmağındaki tek taşın parıl parıl parladığı sağ elini kaldırıp sırıttı. "Nişanlıyız biz."
Mira kıkırdadı. "Eh, biz de öyleydik."
"O halde Karan'ın, seni hiçbir zaman sevmediği gerçeğini kabullenmişsin." Eslem kaşlarını kaldırıp kocaman gülümsedi. "Ben de bunu bir türlü idrak edemiyorsun sanıyordum."
"Karan'ın bana duyduğu sevgiyi asla bilemezsin. Ancak bir panik havası seziyorum sende Eslem?" Mira buz gibi bir kahkaha attı. "Sıkı tut nişanlını, kaymasın ellerinden."
Sonat telaşla boğazını temizledi ve uzatmaması için Eslem'in koluna dokundu. "Ceylin nasıl?" Mira'ya bakıyordu. "Büyümüştür. Uzun zamandır görmedim."
Mira ağzını açtı ama boş bulunarak, "Gayet iyi," dedim. "Babasıyla gezmelerde."
Mira bana dönüp hadsizlik ettiğimi anlatan ölümcül bakışlarla yüzüme bakınca ona döndüm ve onun annesi değilsin ve ben bunu biliyorum anlamına gelen bir tebessümle karşılık verdim. Bildiğimi biliyordu ancak ona meydan okumamı yediremiyordu.
Sonat bana baktı ve gülümsedi. "Ne güzel. Babasına çok düşkün zaten."
"Öyle," dedim ve o esnada önüme konulan kahve fincanına uzandım.
"Yengesinin kuzusu, çok akıllıdır. Eh, Karan'ın yanında yetişti de ondan," dedi Eslem imalı bir gülümsemeyle.
Mira dişlerini sıkarak Eslem'e baktı. "Yok canım," dedi sabırla gülümserken. "Annesine çekti de ondan."
Kendimi tutamayarak hafifçe güldüm ve herkes şaşkınlıkla bana döndü. "Pardon," dedim yudumladığım kahveyi moda dergilerinin bulunduğu sehpaya bırakırken. "Bir an gülesim geldi."
Sonat gerilmiş bir yüz ifadesiyle nefesini üfledi ve kısa bir an Mira'ya bakıp bana döndü. "Nasıl? Anlaşabiliyor musunuz bari? Kıskanmıyor değil mi seni babasından? Ceylin, Karan'ı kimseyle paylaşmaz çünkü."
Kaşlarımı kaldırdım ve samimi bir şaşkınlıkla Sonat'a baktım. "Hadi ya? Biz gayet iyi anlaşıyoruz. Hatta benimle tanıştığından beri Karan'ı sallamıyor bile diyebilirim."
Sonat, Elçin ve Eslem güldüğünde Mira üstteki bacağını sallamaya başladı. "Duy da inanma."
Gözlerim ona çevrildi ve alaycı bir şekilde gülümsedim. "Duyduğuna değil zaten gördüğüne inan."
Ceylin'in onun kucağına gitmek istemediğini ve bana sıkıca sarıldığını anımsamış olacak ki gözlerime bakarken bir kez daha dişlerini sıktı. "Gördüm. Kızımı bana karşı nasıl doldurduğunuzu da gördüm."
Herkes gergin bir şekilde bakışırken Mira ve ben gözlerimizi bile kırpmadan birbirimize odaklanmıştık. Sağ omzunda topladığı sarı saçlarını yumruğuma dolama isteğini bastırarak sakin bir ifadeyle, "Bizim doldurmamıza gerek yok Miracığım, sen bunu tek başına gayet iyi başarıyorsun," dedim ve hafifçe gülümsedim. Âlâ bir şeyin de bokunu çıkarma. Korkma, dik dur dedik de kadını kışkırt demedik, ileri gidiyorsun.
"Bu ne cüret!" Mira hızla ayağa fırladı ama kalbimin hoplamasına aldırmadan başımı geriye attım ve sakince volkanlar patlayan gözlerine bakmaya devam ettim. "Sen kim oluyorsun da benim anneliğim hakkında konuşabileceğini sanıyorsun?"
Tek kelime etmeden yüzüne bakmaya devam ettim. Dudaklarımda minik bir gülümseme vardı ve dışarıdan korkusuz göründüğümün farkındaydım. Güm güm atan kalbimden, kaskatı kesilen omurgamdan ve terleyen avuçlarımdan kimsenin haberi yoktu tabii.
"Mira sakin." Sonat etrafa bakındı. "Müşteriler bakıyor..."
Mira ellerini yumruk yaptı, nefesini üfledi ve tehditkâr bakışlarını gözlerimden çekmeden tekrar yerine oturdu. Dişlerini sıkıyor, kızaran yanaklarının içini dişliyordu. "Haddini bil yoksa ben bildiririm. Korkmadığını iddia ediyorsun, rol yapıyorsun ama benden ne kadar korktuğunu çok iyi biliyorum. Korkmalısın da zat-."
"Ay bu tavırlar ne ya?" dedi Elçin en sonunda dayanamayarak. "Tamam en korkunç sensin, hepimiz altımıza işedik." Ona döndüm ve susturmak için ağzımı açtım ama bana aldırmadan Mira'ya doğru eğildi. "Neyinden korkalım? Tipinden mi? Gayet güzel bir kadınsın ama şu gözlerini belertip kaşlarını kaldırma sürekli, kırışıverir her yerin görürsün sonra."
Eslem bir kahkaha daha patlattı. Çok eğleniyordu. Ona dönüp uyarı dolu bir bakış attım.
Bu işin Elçin'e sıçramasını hiç istemiyordum. Elimi kaldırıp Elçin'in bacağına koydum ve hafifçe sıktım. Bana aldırmadı. Ona hayretle bakakalmış Mira'ya bakıyordu. "Pardon da niye korksun bu kız senden? Sen kimsin ki benim arkadaşımı tehdit ediyorsun? Dağ başı mı burası? Bu ne ya? Sustum sustum ama bir yere kadar! İnsanda biraz gurur olur. Adam seni istememiş, ayrılmış. Biraz dik duruşun olsun. Her şeyi geçtim, kadın kadına bunu yapmamalı! Adam Âlâ'yı seviyor, değiştirebilecek misin bunu tehditlerinle? Değiştiremezsin. Biraz kendine saygın olsun, utanır insan. Kudurduğunu bu kadar belli etme."
"Kes sesini!" Mira işaret parmağını Elçin'e doğrulttu. "Hakkımda bir bok bildiğin yokken benim hakkımda bu şekilde konuşamazsın!"
Elçin arkasına yaslandı ve sıkılgan bir tavırla, "Anlat da bilelim o zaman çakma Kanlı Kontes," diye homurdandı.
Mira öfkeyle soluyordu. "Uygulamalı göstermeyi tercih ederim."
Elçin kıkırdadı. "E buyur? İzliyoruz."
"Hanımlar!" Sonat nihayet ipleri eline almaya karar vermişti. "Nerede olduğumuzu unutmayalım. İnsanlar size bakıyor."
Mahcup bir şekilde Sonat'a baktım. "Haklısın Sonat. Gerginlik için kusura bakma lütfen."
Bana gözlerini kapatarak karşılık verdi ve sorunun ben olmadığımı anladım. Mira'nın tavırlarından rahatsız oldu Âlâ.
"Hah!" Mira öfkesini kontrol edemiyordu. Oturduğu yerde geriye yaslandı ve parmaklarını saç diplerine geçirdi. "Seviyormuş. Adam seviyormuş. Hadi oradan be? Sen gerçekten ihtimal verdin mi Karan'ın seni sevdiğine?"
Kaşlarımı kaldırdım ama tek kelime etmeden öfkesini izlemeyi tercih ediyordum.
Bana baktı ve hırsını alamadı. "Git bir aynaya bak! Bir kendine bak bir de bana! Onun için basit bir heyecansın ve hevesi geçtiğinde yüzüne bile bakmayacak!"
"Sana öyle yaptı, doğru," dedi Eslem imalı bir şekilde ardından dudaklarını birbirine bastırdı.
Mira hızla ona döndü. "Sen Toprak'ın seni sevdiğini mi sanıyorsun? Onun için yıllardır süregelen bir alışkanlıktan başka bir şey değilsin! Seninle evleneceğini düşünüyor musun? Kaç yıldır nişanlısınız siz? Düğün ne zaman Eslem? Neden evlenmiyorsunuz?"
Eslem öfkeyle kaşlarını kaldırdı ve işaret parmağını Mira'ya doğrulttu. "Beni kendinle sakın bir tutma! Sakın."
Mira öfkeyle güldü ve mavi gözlerinin öfkeli yaşlarla dolduğunu gördüm. "Aynı şeyi yaşayacaksın. Toprak senden ayrıldığında sen de benimle aynı duruma düşeceksin. İster kabul et ister kabul etme ama bizden bir farkınız yok!"
Eslem öne doğru eğildi ve kahverengi gözlerini Mira'ya dikti. "Toprak'ın benimle ilgili sevdiği tek şey delicesine sikişmek değil, beni kendinle sakın bir tutma. Ben sen değilim."
Göğsüme darbe inmiş gibi hissederek, "Eslem!" dedim hayretle. Benimle beraber Sonat da şaşkınlıkla ona dönmüştü. Bu kadarı çok fazlaydı. Bu tartışma çok kötü yerlere gidiyordu.
"Öyle mi?" dedi Mira alaycı, küçümser bir tavırla. "Nişanlısıyla Tinder'da tanışmış bir kadın olarak çok iddialı konuşuyorsun."
"Sen Karan'ı nerede buldun? Hatırlayalım mı?" Eslem öfkeyle başını sallıyordu. "Ah! Doğru! Aylarca takip ettin, en sonunda bir barda yakaladın onu, ayartıp yatağına girdin ve sonra babalarınızı işin içine katıp nişanlandın, ha bir de çocuk peydahlayarak sakız gibi yapıştın adama yıllarca. Yanlış mı hatırlıyorum?"
Birbirlerine yaptıkları ima kabul edilebilir değildi. Hem de hiç değildi. "Kesin şunu," dedim yüzümü buruşturarak. "Birbirinize bu şekilde hakaret edemezsiniz."
"Sen kes sesini!" Mira hızla bana döndü. "Kızıma dadılık yapma bahanesiyle yılan gibi girdin hayatına. Kim bilir ne yaptın da iş buralara geldi? Anlatsana, bilelim biz de! Yatakta sergilediğin performansa ihtiyacımız olabilir!"
Ağzım beş karış açılırken yüzümün öfkeyle kızardığını hissettim. "Sen... sen ne diyorsun be?" Benim tepkimle eş zamanlı olarak Elçin de çıldırmış bir şekilde Mira'ya doğru atıldı. "Seni gebertirim lan ben! Ne biçim konuşuyorsun benim arkadaşımla!"
Hızla Elçin'i tuttuğumda Sonat öfkeyle, "Yeter!" diye bağırdı. Müşteriler durmuş bizi izliyordu ve ben utançtan yerin dibine girmek üzereydim. "Ya kendinize gelin ya da gidin buradan."
Hararetimiz, hızlanan nefeslerimize ve sönmek zorunda kalan öfkemize dönüşürken Sonat nefesini üfledi. "Bu ne ya? Kadınlar lokalinde miyiz? İş yeri burası." Mira'ya döndü. "Sırf seni değil de onu istiyor diye bir kadını aşağılayamazsın Mira." Ardından Eslem'e döndü. "Sen de kendi kişisel hırslarını başkalarının problemleri üzerinden tatmin edemezsin."
İkisi de kaşlarını çatıp ağızlarını açtılar ancak Sonat elini kaldırıp buna izin vermedi. "Alışveriş yapmaya geldiyseniz buyurun, size yeni koleksiyonumu göstereyim ama yok biz dalaşmaya devam edeceğiz diyorsanız kapı orada." Sonra bana baktı ve mahcubiyetime kibar bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Beğendiğin bir parça var mı Âlâcığım?"
O esnada Mira hızla ayağa kalkıp çıkışa ilerleyince irkildim ancak bozuntuya vermeden, "Kırmızı bir elbise arıyorum," dedim. "Şık ama çok da abartılı olmayacak bir şey."
Sonat ışıl ışıl gülümseyerek ayağa kalktı. "O zaman sana Ay Işığı Koleksiyonu'mun en favori parçasını göstereyim."
🌙
Mustafa abi aldığım elbiseyi kılıfını dikkatlice tutarak elimden aldığında adının Erkan olduğunu hatırladığım adam da nazikçe ayakkabıların bulunduğu çantayı aldı ve önlerinde yürümem için beklediler.
Gerginliğin vücudumu terk etmesini beklemeden telefonumu elime aldım ve Karan'ı aradım. Eslem mağazadan çıktığımızdan beri söylenip duruyordu ve Elçin bayılmak üzereydi.
"Âlâ?" diyerek açtı telefonu Karan, sanki elinde telefonla aramamı bekliyormuş gibi ilk çalışta açmıştı. "İyi misin?"
"İyiyim," dedim gülümsememe engel olamayarak. Mira'nın şu durumda bana fiziksel bir zarar veremeyeceğini adı gibi biliyordu ve bu endişesinin tek sebebi canımın sıkılmasını istemediğindendi. "Merak etme. Eve döneceğiz şimdi."
Nefesini üfledi. "Gerçekten iyi misin?"
"İyiyim," dedim inanması için sesimin samimi çıkmasına özen göstererek. "Dediğin gibi, altta kalmadım ve inan bana ondan artık o kadar da korkmuyorum."
Bu yalan değildi. Evet, Mira tehlikeli bir kadındı ancak bana duyduğu nefretin tek sebebi hissettiği aşağılık kompleksiydi ve bu, ona acımama sebep olmuştu. Haline gerçekten acımıştım.
"Korkma zaten," dedi Karan. "Yapabileceği tek şey boş boş konuşup canını sıkmak."
"Biliyorum," dedim. Mira'nın beni ıssız bir yerde yalnız yakalama olasılığı çok düşüktü ve insan içinde yapabileceği şeyler de kısıtlıydı. Yediğime içtiğime dikkat ettiğim sürece -ki az önce içtiğim kahveden bir yudum aldıktan sonra devam etmemiştim- bir sorun olmayacaktı. "Ama sanırım bu karşılaşmanın sonunda canı sıkılan kişi ben değilim."
Karan kısa bir an sustu ardından güldü. "Aferin."
Ben de güldüm ardından yürüyen merdivenlere adım atarken, "Sen ne yaptın?" diye sordum. "Ceylin iyi mi?"
İç geçirdi. "Bilmiyorum. Sezgi beni içeri almadı. Baş başa konuşuyorlar. Az sonra öğreneceğim."
"Tamam," diye mırıldandım. "İyi olacak, merak etme. Elimizden geleni yapacağız onun için. Eğer çok istiyorsa ve Sezgi bunun sorun olmadığını söylerse bana anne diyebilir Karan. Bundan korktuğumu sakın düşünme. Bu sorumluluğu alabilirim."
"Bu sorumluluğu Ceylin'i gördüğün ilk anda aldın sen," diye mırıldandı Karan kuru bir sesle. "Ceylin'in hayatındaki o eksik parçayı hiç düşünmeden tamamladın ve onun küçük bir çocuk olduğuna bakma, bunun farkında."
Gülümsedim. "Elimde kamerayla gezsem çok mu abartı olur sence?"
"O niye?" diye sordu Karan.
Hüzünlü bir şekilde güldüm. "Bana öyle seslenecekse eğer, ilk söyleyişini kaydetmek isterim."
Karan da güldü. "Hallederiz."
🔥
Otoparka ulaşıp arabaya bindiğimizde Eslem hâlâ öfkeliydi. "Sarı çiyana bak," dedi hiddetle minibüsün arkasına yerleşirken. "Beni kendisiyle bir tutuyor! Geri zekâlı. Sen kimsin be? Tinder'da tanışmışız da bilmem ne! Bu bir sebep mi? Toprak beni çok seviyor!"
Karşısına oturduğumda sakin bir ifadeyle eğilip bacağına dokundum. "Eslem, sıkma canını."
"Söylediklerini sen de duydun!" dedi kaşlarını çatarak. Ağlamaklı bir ifadeyle yüzüme bakıyordu.
Yanıma yerleşip telefonunu çıkaran Elçin bu konuların onu baydığını belli edercesine nefesini üfledi ve sosyal medyada gezinmeye başladı.
"Duydum ama sen de altta kalmadın. Emin ol onun canı daha çok yanmıştır. Takma kafana. Sonuçta siz hâlâ berabersiniz, değil mi?"
"Aynen öyle," dedi Elçin de bana katılarak. "Gördüğüm kadarıyla onun söylediklerini destekleyen bir durum yok. Gayet iyisiniz."
"Öyleyiz," dedi Eslem dolan gözlerini silerek. O esnada arabayı kullanan adam ve Mustafa abi ön koltuğa yerleştiler ve saniyeler sonra hareket ettik.
"Ee o zaman?" dedim gülümseyerek. "Kafana takman ve kendini üzmen için bir sebep yok. Bak bana, hiç umurumda değil söyledikleri. Ben Karan'dan eminim."
Eslem başını salladı ve inatçı bir ifadeyle, "Ben de Toprak'tan," dedi ancak tam o sırada Elçin ayağını ayağıma değdirdi ve ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü anlamamı sağladı.
Eslem, Toprak'tan emin değildi ve Mira'nin sözleri bu yüzden canını yakmıştı.
Araba alışveriş merkezinden çıktığında arkama yaslandım ve caddede ilerlerken Elçin bana doğru eğildi. "Ceylin'in annesi ölmemiş miydi Âlâ? Benim kafam karıştı. Öyle söylemiştin?"
Yalancının mumu yatsıya kadardı işte. Gerilerek ona döndüm ve, "Konuşuruz sonra," diye fısıldadıktan sonra Mustafa abiye, "Abi müzik açabilir miyiz?" diye seslendim.
Mustafa abi gergin bir ifadeyle şoför koltuğunda oturan adamla fısıldaşıyordu. Yavaşça bana döndüğünde yüzündeki ifade netleşti ve benim kaşlarım çatıldı. "Açayım."
"Sen iyi misin?" dedim yüzüne dikkatle bakarak. "Bir sorun mu var?"
"Yok bir şey," dedi ve önüne döndü ama bir sorun olduğunu sezdiğim için huzursuzlukla yerimde kıpırdandım.
Araba caddede ilerlerken sürekli makas atıyorduk ve diğer arabalar korna çalarak bize tepki gösteriyordu. "Takip mi ediliyoruz?" diye sordum arka camdan dışarı bakmaya çalışırken. Midem kasılmaya, yüreğim ağırlaşmaya başlamıştı.
Eslem kaşlarını çatmış, huzursuz bir ifadeyle etrafa bakıyordu. Elçin bana doğru eğildi. "Âlâ ne oluyor?"
"Bilmiyorum," diye mırıldandım. "Korkma ama, eminim bir sorun yoktur."
Minibüs stabil bir hızla makas atarak otobana girdiğine, "Abi!" dedim ısrarla. Mustafa abi sakince bize döndü. "Ne olduğunu söyler misin? Takip mi ediliyoruz?"
Mustafa abi nefesini üfleyip gözlerini kapattı ve tek nefeste, "Frenler tutmuyor," dedi.
Hepimiz korkuyla yerimizden sıçrarken, "Ne?!" diye bağırdık. Elçin refleks olarak koluma yapışmıştı.
"Abi ne diyorsun sen?" diye bağırdım. "Nasıl frenler tutmuyor?"
"Sakin olun!" Mustafa abi yatıştırıcı bir sesle konuşuyordu. "Bir şey olmayacak. Sakinliğinizi koruyun."
"Nasıl sakin olalım ya!" diye bağırdı Eslem. "Bu arabanın bakımı yapılmıyor mu? Ne demek fren tutmuyor?"
Ağzımı açtım ancak o esnada telefonum titredi ve aydınlanan ekranda bilinmeyen numaradan gelen bir WhatsApp mesajı belirdi.
Beni hafife almamalıydın küçük kız. Peri masalı sona erdi ve şimdi uyku vakti. İyi uykular.
-M
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum, bol bol yorum yapın lütfen. Yeni bölüm çabuk gelecek, söz veriyorum 🌙