İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 26 · 35 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 26

BİRBİRİNE DOLANAN RUHLAR

Selam ay ışıklarım!

Diğer bölümün çabuk geleceğini düşünüyorum çünkü sınırla geldim! 1300 yorum sınırımız var. Tamamlandı anda bir haftayı geçirmeden bölümü yayınlayacağımı söylemek istiyorum. Bol bol yorum yapmayı unutmayın... Özellikle satır aralarını coşturursanız çok sevinirim.

Instagram: @ezgivani

@vanililatee

Diğer Kitabım: KASIRGA

🎧Ayliva - In deinen Armen

🎧Koyu - Sana İhtiyacım Var

🎧Ameerah - ARMAGEDDON

Keyifli okumalar!

Ne yapacağımı bilmediğim çok an yaşamıştım. Genel olarak karşı karşıya kaldığım durumlarla ilgili ne yapacağımı bilemezdim ve sergilediğim hareketler anlık gelişirdi. Zaten anlık düşünen bir insandım hep. Hiç düşünmezdim şu olursa ne yaparım bu olursa ne yaparım diye önceden. Başıma gelene kadar hiçbir ihtimalin üzerine kafa yormazdım. Bu durumun avantajları olsa da dezavantajı da yok değildi zira kriz yönetimi konusunda çok kötüydüm. O an verdiğim kararın mantıklı olup olmaması tamamen şansa bağlıydı. Aklıma geleni yapardım çünkü.

"Duyamıyorum," dedim hızla ayağa fırladığımda. Maya'nın gözleri beni buldu, bakışlarımı kaçırıp arka bahçeye giden kapıya doğru koşar adımlarla ilerledim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. "Sesiniz kesik kesik geliyor, bir saniye."

Maya'nın kaşları çatılmıştı ancak anladığını sanmıyordum. Neden böyle bir şey yaptığımı da bilmiyordum üstelik, panik olmuştum. Kalbim güm güm atıyordu. Sakladığımı öğrendiğinde bana çok kızacaktı hatta belki günlerce konuşmayacaktı benimle ama şu an bu haldeyken bir de babamın dönüşünü kaldıramazdı.

"Âlâ?" dedi babamın aylardır duymadığım sesi. "Duyuyor musun beni? Çok zamanım yok, bu numara benim değil. Yoldan geçen birine rica ettim ve konuşmamız lazım."

Kapıyı arkamdan çekip verandaya çıktığımda ellerim titriyordu. "Baba?" diyebildim sadece. Sesim hem şaşkınlığıma hem hayal kırıklığıma hem üzüntüme hem de öfkeme ev sahipliği yapıyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Bağırıp çağırmalı mıydım? Sitem mi etmeliydim yoksa her zamanki gibi çok özlediği babası geri dönen o neşeli kız çocuğu mu olmalıydım?

Hayır. O kız çocuğu dün gece o iğrenç binada ölmüştü.

Üstelik neden arıyordu? Olanları mı öğrenmişti? Derdi neydi, bunca zaman sonra derdi gerçekten neydi? Hani ortalıktan kaybolmuştu, hani bulamamıştı o adamlar onu? Bana neden ulaşmıştı ki şimdi? Bir yıl iki ay sonra neden dönmüştü? Ne istiyordu? Özür mü dileyecekti? Dilese kaç yazardı ki?

"Neredesiniz?" dedi babam kısık bir sesle. "Eve geldim ben ama sizi bulamadım?"

Güldüm. Bu öyle soğuk öyle duygusuz bir gülüştü ki hava sıcaklığı birkaç derece düştü sanki. "Nerede miyiz?"

"Evet." Babam derin bir nefes aldı. "Kapıyı çaldım, açan olmadı."

Gözlerimi kapatıp nefesimi üfledim. "Şu an Ankara'da değiliz. Ayrıca o evden çıkalı da bir aydan fazla oluyor."

"Ne?" dedi babam şaşkınlıkla. "Ne demek Ankara'da değiliz lan? Neredesiniz?" Durdu. "Kızım siz ne halt yiyorsunuz? Ne demek evden çıktık? Ne halt karıştırıyorsunuz?"

Öfkeyle kaşlarımı çattığımda, "Sen dalga mı geçiyorsun benimle?" diye soludum. Kalbim boğazımda atıyordu, ellerim buz tutmuştu.

Babam hiç beklemediği ve alışkın olmadığı bu ani çıkışım karşısında bir an duraksasa da hemen toparlanıp, "Ne dedin sen?" diye sordu.

"Ne hakla soruyorsun bu soruları ya?" dedim hayret içinde. "Neredeymişiz, ne yapıyormuşuz, bir halt mı yiyormuşuz da bilmem ne! Ne oldu? Namusunu kirlettik falan diye mi korktun?"

Kapının önünden uzaklaştım ve bahçeye daldım.

"Lan sen ne biçim konuşuyorsun benimle?"

Histerik bir kahkaha attım. "Sen kim olarak soruyorsun bu soruları acaba? Babam olarak mı? Bir yıldır neredeydin o zaman? Bir yıldır biz düşe kalka geçinirken, ben okulumu bırakıp Maya okusun diye dişimi tırnağıma takarken, tacize uğrayarak; şiddet ve mobbinge uğrayarak orada burada çalışırken sen neredeydin?" Sesim yükselmişti, şimşirli yollara doğru ilerledim. "SEN DÜN GECE NEREDEYDİN BABA?"

"Âlâ," dedi babam uyarı dolu, yüksek bir sesle ama öfkeden bütün bedenim seğiriyorken kulaklarım da uğulduyordu, duymadım.

"Ya sen ne biçim bir adamsın ya? Ben... ben öyle büyük bir aptalmışım ki bu zamana kadar her şeyini sineye çekmişim! Babam olman yetmiş seni sevmem için, kabul etmem için. Attığın tokatlar, anneme çektirdiğin acılar, Maya'ya yaşattıkların, bizi bir yıldır yapayalnız bırakman... Hepsini unutmuştum sırf babam olduğun için! Seni her şeye rağmen sevdiğim için hepsini affetmişim ama hak ediyor musun emin değilim baba! Sen benim sevgimi de bağışlamalarımı da hak etmiyorsun. Annem gitti ya annem gitti! SENİN YÜZÜNDEN BENİM ANNEM CANINA KIYDI! SEN NE YAPTIN PEKİ? YANIMIZDA OLACAĞINA, BİZE KANAT GERECEĞİNE NE YAPTIN SEN? BAŞIMIZI SOKACAĞIMIZ O EVİ SATTIN VE PARASIYLA SİKTİR OLUP GİTTİN!" Titreyen elimi saçlarıma geçirdim. "NE HALT YİYORUZ, ÖYLE Mİ? Ben sana söyleyeyim ne halt yediğimizi! NAMUSUMUZDAN ÇOK ENDİŞELENİYORSUN YA SANKİ NAMUS BUYMUŞ GİBİ!" Var gücümle bağırıyordum, suratım öfkeden kızarmıştı. "DÜN SENİN YÜZÜNDEN PEZEVENKLERİN ELİNE DÜŞTÜK! SATACAKLARDI BİZİ BABA, DUYDUN MU? SATACAKLARDI VE SENİN RUHUN DUYMAYACAKTI!"

"ÂLÂ!" diye bağırdı babam öfkeyle. "SENİN AĞZINA SIÇARIM! BENİ ORAYA GETİRME!"

"KORKMUYORUM SENDEN! SEN İĞRENÇ BİR ADAMSIN!" Çığlık atıyordum artık. Hatta öyle bir bağırıyordum ki ön bahçeden sesimi duyan birkaç adam ve Mustafa abi koşarak bana doğru geliyordu tam şu anda. "SEN İĞRENÇ BİR ADAMSIN VE BEN SENİN GİBİ BİR BABAM OLDUĞU İÇİN UTANIYORUM! PİSLİK! SAKIN BİR DAHA ARAMA BENİ YOKSA ÇOK KÖTÜ OLUR!"

Telefonu kapattım ve olduğum yere çöktüm. Başımı ellerimin arasına aldığımda öfkeden tir tir titriyordum. Dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki çenem kaskatı olmuştu.

Mustafa abi aceleyle önüme çömeldi ve telaşla bana bakmaya çalıştı. "Âlâ? Her şey yolunda mı? Ne oluyor? Kiminle konuşuyordun çığlık kıyamet?"

Düşünmeden ellerimi Mustafa abinin kollarına koyduğumda gözlerimi gözlerine çevirdim ve, "Abi beni Karan'ın yanına götürür müsün?" diye sordum. Sesim öyle yaralı çıkmıştı ki Mustafa abinin yüzü kaskatı oldu. "Karan'a gitmek istiyorum."

"Tamam," dedi afallamış bir şekilde. "Götürürüm tabii..." Derin bir nefes alıp omzunun üzerinden arkasında bekleyen adamlara döndü. "Karan Bey'i arayıp durumu izah edin. Latif'e söyle arabaları hazırlasın."

🌙

Maya'ya, her şeyin yolunda olduğuna ikna olmadığı bir bahane uydurduktan sonra aceleyle evden çıkmıştık. Mustafa abiyle birlikte siyah bir minibüsün arkasında oturuyordum. Elimde tuttuğum telefonu avcumun içine almış sıkı sıkı sarmıştım.

Babam bir daha aramamıştı fakat onu öfkelendirdiğimi biliyordum. Bu işin peşini bırakmayacaktı, söylediğim her sözü bana yedirmek için geri gelecekti. Ona ondan korkmadığımı söylesem de içten içe korkuyordum. Ben evin uysal çocuğuydum ve genellikle babama baş kaldırmazdım. Yaptığı her şeye susardım, tıpkı annem gibi içime atardım ve dün gece yaşadıklarım bardağı taşıran son damlaydı. Babama dair birikmiş ne varsa yüzyıllar sonra uykusundan uyanan bir yanardağ gibi patlamıştı.

Dizimi titretiyor, yanağımın içini kemiriyordum. Karan'ın nerede olduğunu da şu anda nereye gittiğimizi de bilmiyordum. Ellerim buz tutmuştu, bütün kanım çekilmişti ve üşüyordum. Çok üşüyordum, ona sarılmaya ihtiyacım vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum ama bildiğim tek şey buydu.

Başımı geriye yasladığımda radyoda kısık sesle tıpkı bir mırıltı gibi çalan şarkıya kulak verdim. Daha önce hiç duymadığım bir şarkıydı.

Yetmiş kilo derdim var. Anne bana simit al. Neden burada değilsin? Rahat bir yerde misin?

Yetmiş kilo derdim var. Baba bana kavun al. Kavunu da hiç sevmem. Sen bunu bilir misin?

Dinlemiyor insanlar, bence anlatamadım. Derinimde yaram var, bence saklayamadım.

Başımı ani bir şekilde kaldırdığımda, "Müziği kapatabilir miyiz?" diye bağırdım. Sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı. Arabadaki tüm gözler bana çevrilirken gözlerimi kapattım ve kalbimin üzerindeki ağırlığı silkelemeye çalıştım. "Müzik istemiyorum."

Saniyeler içinde radyo kapandı, sözleri yaralayan şarkı sustu fakat benim göğsümdeki ağırlık gitmedi.

🔥

Minibüs ne kadar olduğunu algılayamadığım bir zaman sonrasında bir caddede durduğunda önce adamlar indi. Mustafa abi dışarıdan bana elini uzattı ve elini tuttuğumda beni yavaşça dışarı çekti.

Beni aralarına aldıklarında gözlerimi kırpıştırarak etrafa baktım ve bize eskortluk eden diğer arabalardan da bir sürü takım elbiseli adamın inip etrafıma doluştuğunu gördüm. Sıçtık Âlâ. Bundan sonra hep böyle gezeceksek fena sıçtık.

"Bu kadarına gerek var mı gerçekten?" diye sordum henüz kurtulamadığım kasvetli halimle. "Cumhurbaşkanının etrafında bu kadar koruma yok."

Herkes bize bakıyordu. Caddede yürüyen herkes bir siyasi olduğumu falan düşünüyor olmalıydı. Ben bu kadar güvenlik önlemiyle nasıl okula gidecektim? Hastanede nasıl hastalarımla ilgilenecektim? Üstelik boğulurdum ki ben. Sıkılırdım, bunalırdım.

Mustafa abi elini sırtıma koyup beni yönlendirirken, "Karan Bey böyle uygun gördü," dedi.

Başımı iki yana salladım. "Fazla pimpirikli. Bu kadarına gerek olduğunu hiç sanmıyorum."

Mustafa abi güldü. "Karan Bey işini şansa bırakmaz. Her zaman garanticidir."

"Oğlak işte," diye homurdandım sessizce. Ardından başımı kaldırıp önünde durduğumuz gökdelenlere baktım. Yan yana, camdan iki kuleydi ve devasa büyüklükteydiler. Ben şaşkınlıkla plazalara bakarken etrafımdaki korumalarla birlikte çoktan güvenlik önlemlerinin had safhada olduğu giriş kapısına kadar yürümüştük.

İçeri girdiğimizde beyaz yakalıların tuhaf bakışlarıyla karşılaşınca daha çok gerilmiştim ancak şu an umursayacağım son şey buydu. Mustafa abi ve iki adam bana yukarı kadar eşlik ederken diğerleri aşağıda kaldı. Asansöre bindik, yirmi beşinci kata çıktık.

Asansörden indiğimizde adımlarımı sıklaştırdım ve Mustafa abinin beni yönlendirmesine izin verdim. Sola dönüp koridor boyu ilerledik ve genç, yirmilerinin ortasında olduğunu tahmin ettiğim kumral bir kadın tarafından karşılandık.

"Hoş geldiniz," dedi kocaman gülümseyerek. Kahverengi, kocaman gözleri vardı. İpek kirpik yaptırmış, gözlerini açığa çıkarmıştı. "Eda ben. Karan Bey'in asistanıyım."

Eda'yla telefonda sık sık konuşmuş olsak da yüz yüze hiç görüşmemiştik. Ne yalan söyleyeyim, daha farklı göründüğünü düşünmüştüm. Kaşlarım havalanırken, "Âlâ," dedim ve sesim çok gergin çıktı.

"Biliyorum," dedi sevecenlikle. "Sürekli iletişimde olduğumuz için nasıl göründüğünüzü de öğrenmiş bulundum." Utançla güldü. "Karan Bey sizi bekliyor, buyurun."

Hafifçe başımı sallayıp gösterdiği tarafa doğru ilerlediğimde telefonda onunla uzun uzun muhabbetler eden, Karan hakkında bir şeyler öğrenmek için kıçını yırtan ben değilmişim gibi davrandığımın farkındaydım. Eda'nın da bunun afallamasını yaşadığını biliyordum ancak şu anda sıcakkanlı bir insan olamıyordum.

Eskiden olsa ruh halimi hiçe sayar sırf ayıp olmasın diye çok neşeliymişim gibi davranırdım ancak bir süredir gözüm Karan'dan başka bir şey görmüyordu. Bu soğukluğum da aceleciliğimden kaynaklanıyordu zaten. Bir an önce ona ulaşmak istiyordum. Ona sıkıca sarılıp kokusuyla sakinleşmek, iyileşmek istiyordum. Çünkü beni güçlü kollarıyla her sardığında dünya çok daha güvenli bir yer haline geliyordu.

Donuk bir ifadeyle kapının önünde durdum ve kimsenin bir komut vermesini beklemeden tokmağı çevirip içeri daldım.

Karan ayaktaydı, sabırsız bir şekilde bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Ellerini pantolonunun cebine sokmuştu. Kapı açıldığı anda durdu ve mekanik bir hızla başını kaldırıp bana baktı.

Gözlerindeki endişeyi görmek bir anda içimde tuttuğum her şeyin yıkılmasına sebep olurken kapıyı kapattım ve rekor bir süre içerisinde ağlamaya başladım. Karan neye uğradığını şaşırdı, iki büyük adımda bana ulaştı ve yüzümü ellerinin arasına aldı. "Ne oldu?" diye sorduğunda sesi, yüzündeki endişenin aksine demir gibi sert çıkmıştı.

Konuşmaya çalıştım ama bir tek onunlayken zincirlerini kıran gözyaşlarım buna izin vermedi. Boğazımdan yükselen hıçkırıklar yüzünden tek kelime edemedim. Başımı iki yana salladım ve yüzümü göğsüne gömmek için ona doğru atıldım.

Canım çok yanıyordu. Görmezden geldiğiniz ya da göremeyecek kadar kör olduğunuz gerçekleri geç fark etmek öyle çok acıtıyordu ki kağıt kesiğinden beterdi.

Karan bu hareketimi karşılıksız bırakmayarak beni göğsüne bastırdı ve bir elini sırtıma, diğerini başımın arkasına koydu. "Geçti," dedi kuru bir sesle. "Sakin ol. Buradayım. Sakinleş ve ne olduğunu anlat bana."

"Ba-" Devamını getiremedim, gözlerimi sıkıca kapatıp ağlamaya devam ettim. Bir tür sinir boşalması yaşadığımı biliyordum. Onu görene kadar hissettiğim tek şey öfkeydi ancak şimdi canım da yanıyordu. Karan'ın yanımda olması kurduğum tüm savunma mekanizmalarını yerle bir ediyordu.

Bir yıl boyunca annemin ölümünü görmezden gelip hayatıma devam edebilmiştim ancak o hayatıma girdiğinde yıkılmıştı her şey. Acı da çeksem en nihayetinde yas tutabilmiştim ve iyileşmeye başlamıştım. Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü bir şey miydi bilmiyordum ancak onun yanındayken acımı görmezden gelemiyordum, hiçbir şeyi içime atamıyordum. Bu iyi bir şey Âlâ. Onun varlığına güveniyorsun ve seni iyileştireceğini bildiğin için acından kaçmıyorsun.

Karan iç geçirdi ve yeniden yüzümü avuçlayıp beni kendinden uzaklaştırdı. Başını eğip gözlerimin altına, yanaklarıma, çeneme, dudağımın kenarına hatta yüzümdeki her bir karışa minik minik öpücükler bıraktığında hâlâ içli içli ağlıyordum. Gözyaşlarını öpüyor Âlâ. Gözyaşlarını öperek kurutuyor.

"Geçti," diye mırıldandı en sonunda alnını alnıma yaslayarak. "Sorun her neyse halledeceğim. Söz veriyorum. Ağlama artık, üzme beni."

"Babam!" dedim inişli çıkışlı bir sesle. "Aradı!"

Karan'ın yüzümü tutan elleri kaskatı oldu. Yavaşça geri çekilip yüzüme baktığında bakışlarının sertleştiğini, ifadesinin buz kestiğini gördüm. "Ne söyledi?" diye sordu demir gibi bir sesle. "Neredeymiş?"

Ne söylemişti? Bu hale gelmeme sebep olacak ne söylemişti? Hatırlamıyordum. Ne konuştuğumuzu bile adam akıllı hatırlamıyordum. Zaten beni bu hale getiren de söyledikleri değildi, sesini duymamdı. Sesini duymam yetmişti kara bir örtüyle örttüğüm gerçeklerin çırılçıplak ortada kalmasına.

"Ben... ben aptalım!" Başımı iki yana sallayıp gözyaşlarımın arasından çaresizce yüzüne baktım. "Ben çok aptalım! Babam... babama hiç kızmadım bu zamana kadar, biliyor musun? Ben çok aptalım!"

"Hayır." Karan'ın sesi netti. "Aptal değilsin. Sadece o kadar temiz ve safsın ki sevdiklerin senin hayatını bile mahvetse onları affetmek için kendine sebepler buluyorsun." Başparmaklarıyla gözlerimin altında biriken yaşları sildi. "Bu, senin değil; verdiğin o karşılıksız, saf sevgiyi hak etmedikleri için onların gerçek bir aptal olduğunu gösterir."

Başımı önüme eğip ağlamaya devam ettim. "Çok canım yanıyor!"

"Biliyorum." Karan sakince beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. "Biliyorum ama geçecek. Affetmek büyüklüktür ama bazı şeyler affedilmez. Herkes her şeyin hesabını verecek. Söz veriyorum."

Ne kadar süre daha ağladım bilmiyorum ancak sakinleştiğimde Karan'ın devasa büyüklükteki masasında oturuyordum. O dönen sandalyesindeydi, bense masanın üzerinde oturmuş; bakışlarımı boydan boya uzanan camdan dışarı dikmiştim. Gözlerim şişip kızarmıştı ve sızlıyordu. Karan ben sakinleşene kadar başımı göğsüne yatırmış, saçlarımın her bir telini okşayıp öpmüştü ve şimdi sessizce elimi tutuyordu.

"Ağzıma geleni söyledim," dedim çatallaşmış sesimle. Bakışlarım ona çevrildi ve yüzümde kederli bir gülümseme belirdi. "Her şeyi söyledim. İçimde tuttuğum ne varsa, hepsini."

Hafifçe, keyifsiz bir şekilde gülümsedi. "Aferin benim güzelime."

Gülümsemesini izlerken içim ısındı. Derin bir nefes aldım. "Biz hep kavga ederdik Maya'yla... O babamın yediği her bokun farkındaydı, sorumsuzluğunun da sevgisizliğinin de kötü bir koca ve baba oluşunun da farkındaydı. Susmazdı. Kimseye karşı susmazdı ve evin asi çocuğuydu." Gözlerimi yeniden şehrin karmaşasına çevirdim. "Ben annem gibiydim. Susardım, içime atardım ve hatta babamı aklayıp dururdum." Başımı iki yana salladım. "Babam ortalıktan kaybolur, bizi bırakıp giderdi ve ancak keyfi isteyince geri dönerdi. Hiç düşünmezdi ben yokken ne yiyor ne içiyor bunlar diye." Hayret içinde güldüm. "Ve o, eve her döndüğünde Maya kıyameti koparırken ben sevinirdim. Babamı kapıda karşılar, öpüp koklardım. İterdi beni hep, biliyor musun? Onu her şeye rağmen kabul ettiğimi görmezdi. Yılışıklığımdan ve sevgimden şikâyet ederdi."

"Siktirsin gitsin."

Karan ağzının içinde sertçe homurdanınca gözlerim onu buldu ve dudaklarımdan beklenmedik bir kıkırdama döküldü. Şaşkınlıkla bana baktığında neye güldüğümü anlamadığını gördüm.

"Senin küfretmeni çok seviyorum," diye itiraf ettim bir anda. Kaşları havalandı. "Çok güzel küfrediyorsun. Böyle bazen sinirliyken ağız dolusu sövüyorsun ya... hoşuma gidiyor." Karan şaşkınlıkla suratıma bakıyordu. "Normalde küfreden adamlardan hiç hazzetmem. Kaba saba gelir. Hatta kıro der burun kıvırırım ama sen çok güzel sövüyorsun." İç çektim. "Küfür de yerinde edilmeli mesela. Sen hep yerinde küfrediyorsun. Bazı insanlar küfretmeden cümle kuramıyor ya, hiç hoşlanmam o tiplerden. Ben de ediyorum bazen. Sana hiç küfrettim mi, hatırlamıyorum ama arkandan bayağı hakaret etmiştim. Ceylin'e yakalanmıştım hatta, babama söyleyeceğim demişti ya! O zaman sana söyleyememiştim ama şimdi kızmazsın bence. Aptal pislik demiştim. Sana."

Karan güler gibi bir ifadeyle bakışlarını karşıya dikti ve bir şey hatırlamış gibi gözlerini kıstı. "Saniye ve dakikalarıma da sıçmıştın."

Gözlerimi kırpıştırdım ve hafızamı yokladım.

"Otur şu koltuğa!"

"İstemiyorum!"

"Üç saniyen var."

"Sıçayım saniyesine de dakikasına da! Gitmek istiyorum! Burada kalmak istemiyorum!"

Başımı geriye atıp katıla katıla güldüm. Karan bana döndü ve gülüşümü izlerken dudakları hafifçe kıvrıldı. "Hatırladın sanırım?"

Başımı salladım. "Hatırladım hatırladım!"

Bakışları durgunlaşırken gözleri usulca yüzümde gezindi. "Keşke unutsan o günü."

Duraksadım ve gözlerindeki pişmanlığı görünce kaşlarım çatıldı. "Karan," dedim sitemle. "Yapma."

İç geçirdi. "Bazen o günleri düşünüyorum ve o ana gidip seni bu kadar korkuttuğu için Karan'ı, nefesi kesilene dek gırtlaklamak istiyorum."

Bu ani itirafı karşısında sarsıldım ve donup kaldım. Düşünceli bir şekilde gözlerini bir kez kırptı. Elimi tutan elinin başparmağı usulca parmaklarımı okşuyordu.

"Ben o günleri düşündüğümde ne görüyorum, biliyor musun?" diye sordum yumuşak bir sesle. Başını kaldırıp merakla yüzüme baktı. "Eşi benzeri olmayan bir tanışma hikâyesi." Kaşları çatılırken omuz silktim. "Marjinal bir hikâye."

Karan bana boş boş baktı. "Öyle mi? Ne söyleyeceksin çocuğa? Baban başıma sahte bir silah dayadı ve iki yıla iki yıl diyerek beni rehin aldı ama sonra planlamadığı bir şey oldu ve..." Durdu çünkü ben bariz bir şaşkınlıkla ona bakakalmıştım. Birkaç saniye süren tuhaf bir bakışmadan sonra afallamış ifadesinden sıyrıldı, hızla toparlandı ve gözlerini kaçırıp boğazını temizledi. "Her neyse."

Âlâ? Ben mi yanlış anladım yoksa Karan Ateş Soykamer seninle evlenip çocuk yapma hayalleri falan mı kuruyor? Yutkundum. Bu sadece bir alt metindi ama kalbimin hızlanmasına, heyecanla yanıp kavrulmama engel olamamıştı.

"Hangi çocuğa?" diye sordum kendime engel olamayarak. Gözlerim dikkatle yüzüne bakıyor, yanlış anlamadığıma dair bir ipucu yakalamaya çalışıyordu.

Gözleri beni bulurken sıkıntılı bir ifadeyle nefesini üfledi ve ayağa kalktı. "Öyle, lafın gelişi."

Neredeyse omuzlarımı düşürecektim. "Anladım." Karan odanın içinde duran askılığa ilerledi ve takım elbisesinin siyah ceketini alıp üzerine geçirdi. "Bir yere mi gidiyorsun?" diye sordum gözlerimle onu takip ederken.

"Gidiyoruz," dedi ifadesiz bir sesle. "Hadi."

Kaşlarım çatıldı. "Nereye?"

Bakışları beni bulurken, "Hava çok güzel, biraz tadını çıkaralım," dedi ve tutmam için elini uzattı. Thor'un çekici gibi masadan zıplayarak indim ve hemen elini tuttum.

Parmaklarımız birbirine kenetlenirken elim kocaman elinin içinde kaybolmuştu. "İşin yok mu ama?" dedim merakla.

"Erteleyebilirim," dedi ve beni nazikçe kapıya doğru yönlendirdi.

İstemsizce kaşlarım çatıldı. Karan, eğer onu yanlış tanımadıysam -ki bu mümkün değildi- işlerini aksatmaktan ve ertelemekten nefret ederdi. Dakika ve saniye sayan, disiplin manyağı bir karakteri vardı. Ayrıca şirkete geleli daha kaç saat olmuştu ki?

"Basın açıklaması yaptınız mı?" diye sordum kapıyı açıp dışarı çıktığımızda.

"Yaptık." Elimi tutan eli sırtıma kaydı ve sahiplenici bir şekilde belimi kavradı.

"Ay hiç haberlere de bakmadım ben," diye mırıldandım kendi kendime. Eda masasından kalkmış aceleyle bize doğru ilerlemeye başlamıştı.

"Bakma boş ver." Karan, Eda'ya döndü. "Öğleden sonraki tüm toplantıları yarına ertele. Gelen raporları bana mail atarsın. Katar'dan gelen adamlarla da Toprak ilgilensin. Ben çıkıyorum."

Eda şaşkınlıkla yutkundu ve hızlı, küçük bir hareketle başını salladı. "Tabii. İyi günler Karan Bey." Ardından bana baktı ve gülümsedi. "Size de iyi günler Âlâ Hanım."

Gülümsemesine gerçek bir tebessümle karşılık verip, "İyi günler," dedim ve ilerlemeye devam ettik.

"Sen neden zaman konusunda bu kadar takıntılısın?" diye sordum Karan bize en yakın olan asansörü çağırıp Mustafa abilere başıyla komut verirken. "Yani gerçi şimdi çok saymıyor gibisin ama ilk geldiğimde aşırı takıntılıydın. Banyo yaptım diye beni öldüreceksin sanmıştım..."

"Çocukluktan gelen bir alışkanlık," diye mırıldandı kayıtsız bir şekilde. "Sayıyorum aslında, sadece artık sana emirler yağdırmadığım için sen farkında değilsin." İç geçirdi. "Mesela bu asansörün kaç saniyede geleceğini biliyorum çünkü daha önce defalarca saydım."

Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. "Gerçekten mi? Kaç saniyede gelecek?"

"Şu anda onuncu katta, yani eğer katlarda durmazsa yirmi dokuz saniye sonra bu katta duracak."

"Sayayım mı?" dedim hevesle.

Gülümsedi. "Geç kaldın, yirmi altı saniye kaldı."

"Ama zamanla yarışamam ki!" Omuzlarımı düşürdüm. "Neyse. Şimdi saymaya kalksam kesin bu sefer de yirmi saniye falan kalmıştır."

Karan beni koluyla sarıp kendine çekti ve şakağıma minik bir öpücük kondurdu. "Boş ver, sayma zaten."

"Zaman senin için çok değerli," diye mırıldandım. "Sayabilmek istiyorum. Mesela başka bir işle uğraşırken senin gibi kaç dakika geçtiğini anlayabilmek istiyorum."

"Bu güzel bir şey değil Âlâ," dedi ifadesiz bir sesle. "Böyle bir alışkanlığımın olmasını istemezdim."

"Nasıl oldu peki?" Başımı kaldırıp yüzüne baktım ama tam o anda asansör bizim katta durdu ve otomatik kapısı yavaşça açıldı. İçerisi boştu, kabine girdik ve kapı kapanırken Mustafa abilerin yandaki asansörü beklediğini gördüm.

"Alışkanlık işte," dedi Karan. Anlatmak istemiyordu. Beni kendine doğru çevirdi ve elleriyle belime sarılıp yüzüme eğildi. "Öpsene beni."

"Hı?" dedim heyecanla. Dudaklarımdan kaçan heyecan dolu nefesi tutamamış, boğazımdan tuhaf bir sesin gelmesini engelleyememiştim.

"Öp." Dudaklarını ıslattı. "Bu sefer kaç saniye sürecek bakalım."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Saydın mı?"

"Çok konuşuyorsun," diye mırıldandı. "Tamam, söz veriyorum tüm sorularını yanıtlayacağım ve bol bol sohbet edeceğiz ama şimdi sus ve sadece öp."

Tereddüt içinde elimi kaldırdım ve sakallarının avcuma saplanışını hissederken gözlerimi kapatıp parmak uçlarımda yükseldim. Dudaklarımı dudaklarıyla buluşturduğumda Karan beni diğer öpücüklerinin aksine öyle yumuşak ve sevgi dolu öptü ki ciğerlerimin kavrulduğunu sandım. Alıştığım o sert, aceleci öpücüklerden değildi bu; yavaş ve sakindi.

Kabin hafif bir sarsılmayla ara katlardan birinde durduğunda birilerinin bineceğini anlayarak geri çekildim ve gözlerimi açıp yüzüne baktım. "Kaç saniye?"

Güldü. "On altı."

Kıkırdayarak elini tuttum ve ondan ayrılıp toparlanmaya çalıştım. Ben de saymıştım ve doğruydu. "Ciddi ciddi sayıyorsun. Çok ilginç ya!"

🌙

"Sonra Maya çıldırdı tabii, kızın saçına yapıştı. Neye uğradığımı şaşırdım, biliyor musun? Tamam, Maya biraz manyaktır hele ki bana biri bir şey söylesin, hiç dayanamaz ama beklemiyordum." Kıkırdadım. "E tabi kovuldum ben oradan... Kafenin sahibi Maya'yı da beni de tanıyordu. Biliyordu yani kardeşim olduğunu ve beni azarladı diye müşteriyi dövmesi çok kötü oldu." Derin bir nefes aldığımda Karan bir tane üzüm koparıp ağzına attı ve beni dinlemeye devam etti. "Sabah da Mira'ya saldıracak diye ödüm koptu. Mira'nın nasıl bir manyak olduğundan haberi yok tabii. O yüzden bayağı gerildim yani. Zaten ben hep geriliyorum böyle şeylerden. Tartışma, kavga falan hiç sevmem. Hemen kalbim sıkışıyor."

Karan hafifçe gülümsedi ve bir üzüm daha attı ağzına. Yanımda oturuyordu; bacaklarını hafifçe kendine çekmiş, kollarını da gevşek bir şekilde dizlerinden sarkıtmıştı. İlgiyle beni dinliyordu. Geldiğimizden beri hiç susmamıştım. Bır bır konuşuyor, konudan konuya atlayıp duruyordum ve bıkmadan usanmadan beni dinliyordu. Sıkıldığına dair, susmamı istediğine dair tek bir belirti yoktu. Benim de susmaya niyetim yoktu tabii. Konuşup duruyordum. Anıdan anıya atlıyor, bazen ne anlattığımı unutup başka bir konuya geçiş yapıyordum.

Şirketten çıkıp önce eve uğramıştık. Karan bana rahat bir şeyler giymemi söyleyince odaya çıkıp dediğini yapmıştım ve efil efil bir elbise giymiştim. Geri döndüğümde onun da üzerini değiştirdiğini görmüştüm. Beyaz bir tişörtün altına füme rengi bir eşofman altı giymişti. Gideceğimiz yerin serin olabileceğini söyleyerek hırka almam konusunda da diretmişti. Sözünü dinlemiştim ama hırkayı da ilk fırsatta çıkarmıştım. Bahar esintisini severdim.

Maya ve Ceylin'e işimizin olduğunu söyleyip çıkmıştık. Ceylin minik bir sorun çıkarsa da Maya ona birlikte oyun oynama teklifi sununca hemencecik unutmuştu bizi. Karan baş başa olmak istiyordu, bu yüzden ben de sesimi çıkarmamıştım.

Nerede olduğumuzu bilmiyordum ama manzarası aşık olunası bir yere getirmişti beni. Arabadan indiğimizde elimi tutmuş, burada ne yaptığımıza dair sorduğum tüm soruları yanıtsız bırakıp sadece yürümüştü. Ağaçların arasında kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra nihayet buraya ulaşmıştık ve ben gördüklerim karşısında tam anlamıyla büyülenmiştim.

Ormanın yanında, düzlük bir yerdi. Hemen altından akan akarsuyun sesi duyuluyordu. Yemyeşil çimenlerin üzerine beyaz bir örtü sermişlerdi, üzerinde çeşit çeşit meyveler vardı. Bir sepetin içine ağzımın sulanmasına sebep olan kekler, kurabiyeler ve poğaçalar koyulmuştu. Taze sıkılmış portakal suyunu bayıla bayıla içiyordum. Öyle çok içmiştim ki Karan'a kalmayacak diye ufak bir telaş yaşamıştım ancak bu telaşım, Karan'ın başka bir sepetin kapağını açıp üç şişe daha olduğunu gösterene kadardı.

"Ay!" dedim nefes almaya çalışarak. "Yine çok konuştum değil mi? Nefes almayı unutmuşum gibi hissediyorum."

Karan güldü. "Tam anlamıyla otuz dokuz dakika on sekiz saniyedir konuşuyorsun ve yirmi üç farklı anı anlattın."

Kaşlarımı çattım. "Ne yani bunu da mı saydın? Sıkıldın değil mi? O yüzden saydın! Biliyordum, çok konuşup seni sıktığımın farkındaydım ama işte susamadım. Böyle başladım mı susamıyorum ben, beni durdurmalıydın. Bir de uzun zamandır kimseyle böyle uzun uzun konuşmamıştım. İstemedim konuşmak. Seni yakalayınca da başını şişirdim işte." Üzgün bir ifadeyle omuzlarım düştü. "Özür dilerim."

Karan susana kadar sözümü kesmedi ama bana düz düz baktı. "Ne saçmaladın sen şimdi?" diye sorduğunda sesi de dümdüzdü.

Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne bakmaya devam ettim.

"Sıkıldığım ya da dinlemediğim için değil. İstemsizce sürekli arka planda zamanı saydığım için biliyorum kaç dakikadır konuştuğunu. Susmanı istesem sustururdum, Âlâ."

"Ama kim otuz dokuz dakika konuşan birini sıkılmadan dinler ki?" Yüzüm asıldı. "Dinlemediğin için kızmıyorum zaten. Kendime kızdım ben."

Bir tane çeri domatesi salkımından koparıp ağzıma attım ve keyifsiz bir şekilde yavaş yavaş çiğnedim.

"Dinledim. Sözlü sınav yapmak istersen anlattığın her şey hakkında sorular sorabilirsin." Somurttu. "Gerçekten kısa süreli hafıza kaybı geçirip duruyorsun. Daha dün gece sana ne söyledim ben?"

Hiç susma. Sesin hep kulağımda olsun, hep bir şeyler anlat bana. Hep konuş benimle. Susmanı istemiyorum. Anladın mı? Susmanı. İstemiyorum.

"Ne söylediğini hatırlıyorum ama ne bileyim..." İç çektim ve lokmamı yutup yüzüne baktım. "Sıkılmadın mı yani?"

Bana ters bir bakış atarken, "Âlâ," dedi uyarıyla.

Kıkırdadım. "Tamam tamam!"

Homurdandı ama önüne döndüğünde yarım ağız da olsa gülüyordu. Ona doğru kayıp kedi gibi sırnaşmaya hazırlanırken, "Karan," dedim incecik bir sesle.

"Hım?" diye mırıldandı bakışlarını ince gövdeli ağaçlardan çekmeden.

"Şey," dedim utançla. "Biz... gerçekten magazine düşebilir miyiz?"

"Engellemezsem düşebiliriz." Bir tane üzün kopardı ve bana dönüp ağzıma tıkıştırdı. Şaşkınlıkla üzümü çiğnerken güldüm. "Ve ben engellemek için bir sebep göremiyorum."

"Engellemek derken?" diye sordum merakla çattığım kaşlarımın altından ona bakarak.

"Rüşvet," dedi sakince. "Servet değerinde bir rüşvet."

"Anladım. Şey, ben magazine düşmem demiştin de... O yüzden sordum."

Karan kayıtsız bir ifadeyle bir üzüm daha kopardı ve bu sefer kendi yedi. "Düşmezdim," dediğinde sesinin tınısı, sanki eskide kalan bir şeyi düzeltiyormuş gibiydi.

"Ne değişti?" diye sordum üsteleyerek.

Başını çevirip bana baktı ve gözlerini yüzüme dikti. Birkaç saniye düz düz baktıktan sonra ise tekrar önüne döndü. "Sen, cevabını bildiğin soruları sormaktan zevk mi alıyorsun?"

Kıkırdadım ama bu kendimi tutamadığım içindi. "Cevabını bilmiyorum ki," dedim hızla toparlandıktan sonra. "Neden değişti fikrin? Magazine düşmeyi sevmediğini söylemiştin."

"Âlâ," dedi uyarı dolu bir sesle.

Üzerimdeki çiçekli elbiseyi düzeltip bacaklarımı kıvırdım ve elimi omzuna koydum. "Kuyruğu var at değil, kanadı var kuş değil."

Kaşları çatılırken yüzüme baktı ve allak bullak bir ifadeyle, "Ne?" diye sordu.

"Bilmece," dedim omuz silkerek. Ardından elimin altındaki omzunu çekiştirdim. "Hadi bil! Kuyruğu var at değil, kanadı var kuş değil. Ne bu?"

Karan iki saniye boyunca şaşkınlıkla yüzüme baktı ardından gözlerini kısarak düşündü. "Kuyruğu var, kanadı var..." Düşündü, düşündü ama bir cevap bulamadı. En sonunda pes ederek, "Ne bu?" diye sorduğunda kıkırdadım.

"Balık."

"Balık mı?"

"Hı-hı. Balık."

Başını iki yana salladı. "Kuyruğu anlarım da... yüzgecin adı ne zamandan beri kanat oldu?"

Omuz silktim. "Bilemedin! Mızıkçılık yapma."

Karan kaşlarını çattı ve hırslandığını gördüm. "Bu çok saçmaydı. Sor bir tane daha."

Dudaklarımı birbirine bastırdım ve boşluğa bakarak bir süre düşündüm. Yeniden ona döndüğümde heyecanla gülümsüyordum. "Ateş olmayan yerde ne olmaz?"

Karan anında, "Yangın," dedi.

Kıkırdayıp başımı iki yana salladım. "Hayır. İtfaiye!"

Homurdandı. "Aynı şey!"

"Değil!" diye çıkıştım. "Neyse. Konuşur ama insan değil, camı var ama pencere değil. Bu ne peki?"

Nefesini üfleyip gözlerini kısarak beyin fırtınası yaptı ve bir süre düşündü. Kendinden emin olmayan bir ifadeyle bana baktığında, "Televizyon?" diye sordu.

Kahkaha atıp, "Evet!" diye bağırdım. Karan kendine engel olamadı ve bilmesinin sevinciyle gür bir kahkaha attı. Bembeyaz dişleri esmer tenine tezat oluşturarak kalbimi sardı. O kadar güzel gülüyordu ki bunu hep yapmadığı için onu dövmek istiyordum.

Birkaç saniye kahkahalarla güldük ardından kahkahalarım yerini tebessüme bıraktı.

Büyülenmiş gibi gülüşüne bakarken, "Çok güzel güler ama bunu hep saklar. Karanlıktır ama aydınlatır. Isıtır ama yakmaz. Bu ne?" diye sordum.

Gülüşü usul usul soldu, bakışları git gide derinleşti. Gözleri yüzümde gezinirken yutkunduğunu gördüm. "Neymiş?" diye sordu alçak bir sesle.

Hafifçe gülümsedim. "Cevabını bildiğin soruları sormaktan zevk mi alıyorsun?"

Tek kaşı havalanırken yüzünde hınzır bir gülümseme belirdi ve ne olduğunu anlayamadan kendimi sırtüstü çimlerin üzerinde buldum. Tek hamlede beni yere sermiş, bileklerimi tek eliyle kavrayarak üzerime çıkmıştı. "Sen benimle dalga geçebileceğini mi sanıyorsun, ufaklık?"

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırırken heyecan her yerdeydi. "Hı?" dedim aptal gibi. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Yüzü yüzüme hizalanmıştı. Tamamen üzerime uzanmamıştı, dirsekleriyle yerden destek aldığı için bedenlerimizin arasında az da olsa bir mesafe vardı fakat buna rağmen cayır cayır yanıyordum. Bu da neydi böyle? Hiç hissetmediğim tuhaf bir sıcaklık hissiydi ve çok fena afallamıştım.

"Bana bilmecenin cevabını söyle," dedi emreder gibi. Gözleri yüzümde gezinirken hızlanan nefeslerim yüzünden göğsüm inip kalkıyordu.

"Sen bul," dedim tek nefeste. Konuşmak çok zordu.

"Söyle dedim." Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı. "Söyle, Âlâ." Artık fısıldıyordu.

Yutkunmaya çalıştım ama başaramadım. "Sen de bana bir bilmece sor. Bilemezsem eğer söylerim," dedim dudaklarına doğru. Sesim hissettiğim bu baş döndürücü duygu yüzünden boğuk çıkmıştı.

Bakışları dudaklarıma kaydı ve gözlerinin arzuyla karardığını gördüm. "Cıvıldar ama kuş değil," diye mırıldandı. "Karanlıkta parlar ama yıldız değil." Gözleri gözlerime çevrildi. "Ateşi söndürür ama su değil."

Karnımdan aşağı ilerleyen alevler bacaklarımın arasına sıçradı ve ben ilk defa hissettiğim bu duygunun etkisiyle ne yaptığımı şaşırıp başımı kaldırarak Karan'ın dudaklarına yapıştım.

Karan beklediğini almış gibi bileklerimi anında bıraktı ve elini çimlerin üzerine serilmiş saçlarıma götürdü. Parmakları saç tellerimin arasında gezinirken yumuşak bir dokunuşla alt dudağımı öpmeye başladı. Kalbimin gümbürtüsünü duymadığından şüpheliydim. Ellerimi kaldırıp yüzünü sıkıca tuttuğumda sakalları avuç içlerime battı.

Öpüşü git gide derinleşirken eli önce boynuma sonra omzuma, oradan da belime kaydı. Dudakları dudaklarımı artık sabırsız ve sert bir şekilde öpüyordu. Nefeslerim tıkanırken eli belimden aşağı indi ve parmakları yukarı doğru kıvrılmış eteğimin altından uyluğumu sertçe avuçladı. İrkilerek durdum ve yüzünü tutan ellerimle onu ittim.

Karan anında dudaklarımı bırakırken geri çekildi ve çatılan kaşlarıyla sorunun ne olduğunu anlamak için yüzüme baktı. Adamın senin kutsal bakire düşüncelerinden haberi yok tabii ama keşke sapık muamelesi de yapmasaydın be Âlâ. Sadece bacağına dokundu!

Uyluğumdaki eli tereddüt içinde önce gevşeyip sonra geri çekilirken, "Sorun ne?" diye sordu. "Canını mı yaktım?"

Gülümsemeye çalıştım. "Sorun yok. Şey... Sadece bir anda çimlerin arasından böcek çıkar mı acaba diye düşündüm ve panik oldum."

Karan'ın kaşları daha derin çatılırken yavaşça doğruldu ve elini sırtıma kaydırıp hafif bir güç uygulayarak benim de doğrulmamı sağladı. Yeniden oturur pozisyona geçtiğimde ona kendini kötü hissettirip hissettirmediğimi anlamaya çalışarak dikkatle yüzüne baktım.

"Sorunun böcek olduğuna eminsin, değil mi?" Elini uzatıp saçıma takılan çalı çırpıyı temizlemeye başladı. "Sana dokunmamdan rahatsız olduysan ya da canını yaktıysam söyle bunu bana."

Yalan söylediğimi hemen anlıyordu. Sakince nefesimi üfledim ve, "Rahatsız olmak değil," dedim. "Canımı da yakmadın."

Elini saçlarımdan çekerken, "Sorun ne?" diye sordu bastıra bastıra.

Derin bir nefes alıp gözlerine baktım. Ona karşı dürüst olmak istiyordum ama utanıyordum. Yirmi birinci yüzyılda yaşıyorduk ve ben 'evlenmeden olmaz' demeye utanıyordum. Bu bir tercih Âlâ. Herkes sevişmek zorunda değil. Doğruydu. Pek çok sebepten bunu erteleme hakkına sahiptim ancak dün akşam Maya'nın söyledikleri zihnimde yankılanıp duruyordu.

"Sen yaşamayacağını mı sanıyorsun? Adam otuz yaşında. Liseli aşıklar gibi mi takılacak seninle? Güldürme beni. O da isteyecek! Ne diyeceksin? Evlenmeden olmaz mı?"

Kabul etmek istemesem de Maya haklıydı. Evlenmek için çok erkendi ve benimle ilgili böyle bir düşüncesinin olup olmadığını bile bilmiyordum. Birbirimizi daha ne kadar tanıyorduk ki bu adam tutup da benimle evlenecekti? Üstelik dün Kartal'ın söylediği cümleyi de henüz unutamıyordum. Sıkılıp bıraktığı kadınlar demişti. Benden de sıkılabilir miydi?

Öte yandan otuz yaşına merdiven dayamış bir adamın cinselliğin olmadığı bir ilişkiyi de istemeyeceğini gayet iyi biliyordum. Cinsellik, yetişkinlerin dünyasında ilişkinin en önemli parçasıydı. Cinsel isteksizlik yargıtay kararına göre bir boşanma sebebiydi hatta.

Tamam, annem evlenmeden yapmayın dememişti ancak bizi her zaman 'kendi ayaklarınızın üzerinde durana kadar bir erkeğin size dokunmasına izin vermeyeceksiniz' diyerek büyütmüştü. Anneme göre bir mesleğimiz ve bizi asla terk etmeyecek bir kariyerimiz olmadan evlenemezdik bile. Yani, okulum bitmeden evlenemezdim ve okulum bitmeden sevişemezdim de. Yok artık, Âlâ. Çok yanlış yorumluyorsun. Annen sadece hamile kalıp küçük yaşta evlenmek zorunda kalmayın; kötü bir adama muhtaç olmayın istiyordu. Ayrıca senin okulunu ve kariyerini destekleyen bir adamla gayet de evlenebilirsin. Sorun hamilelikse elli çeşit korunma yöntemi de var. Ve ayrıca şu anda Karan seni okutuyor, bilmem farkında mısın?

Karan cevap bekleyen bir ifadeyle yüzüme bakıyordu ancak ben bunun yerine kaşlarımı çatarak, "Sen sabah yarana krem sürdün mü?" diye sordum azarlar gibi. "Ayrıca ben sana ağırlık kaldırmak falan yok demedim mi? Ne diye beni kucakladın sen şimdi? Ani hareketler yapma demedim mi ben sana? Sen böyle söz dinlemeyeceksen ben senin şahsi doktorun falan olamam, haberin olsun! Her konuda tamam ama sağlık konusunda burnunun dikine gidemezsin! Allah bilir dikişlerin ne hale gelmiştir şimdi! Acıyor mu? Aç bakayım? Patlamamış olsa bari!"

Elimi uzatıp hırkasını ve tişörtünü sıyırmaya çalıştığımda diğer eliyle bileğimi tutup beni durdurdu. "Âlâ."

"Acıyor değil mi? Al işte! Kesin dikişlerin attı!"

Kaşlarını çattı. "Kes şunu!"

Nefesimi üfleyerek sustum ve sessizce yüzüne baktım. Bir sorun olduğunu anlamıştı ve asla peşini bırakmayacaktı.

Benden bir ses çıkmayınca birkaç saniye yüz ifademi inceledi, ardından sakince, "Hazır değilsen bunu söylemen yeterli," dedi. "Seni zorlayacak değilim. Ayrıca zaten amacım şey değildi..."

Yutkundum ama söyleyecek bir şey bulamadığım için gözlerine bakmaya devam ettim. Çok utanmıştım. Kendini kötü hissettiğini görebiliyordum. Reddedilme egosu değildi ama bu, yanlış bir şey yapmış olma korkusuydu sanki. Gözleri beni korkutup korkutmadığını anlamaya çalışır gibi bakıyordu çünkü.

Karan anlayışlı bir ifadeyle, "Sana dokunmam seni rahatsız mı etti?" diye sordu. "Eğer rahatsız oluyorsan bunu bana söyle çünkü az önce kendimi tacizci gibi hissettim."

"Hayır Karan." Kötü hissederek başımı hızlıca iki yana salladım. "Bu rahatsız olmak değil," dedim ve sesim fazla kısık çıktı. "Ben... sadece... şey... anneme söz verdim."

Kısa bir an donup kaldı ve tereddüt etse de en nihayetinde, "Ne sözü?" diye sordu.

Dudaklarımı ıslatıp nefesimi üfledim ve bakışlarımı kaçırıp, "Onun yaşadıklarını yaşamayacağıma dair," diye mırıldandım.

Karan dikkatle yüzüme baktı. Kafası karışmış gibi görünüyordu. "Âlâ," dedi tereddüt ederek. "Ben pek kavrayamadım tam olarak demek istediğini."

Gözlerimi kapattım ve ellerimi kucağımda birleştirip parmaklarımı gergin bir şekilde birbirine sürtmeye başladım. Başımı utançla önüme eğmiştim. "Olmaz işte. Şey olmadan." Yutkundum. "Evlenmeden."

"Ne?" dedi allak bullak olmuş bir sesle.

Yarım bir nefes alıp bakışlarımı telaşla etrafta gezdirirken, "Biliyorum, sana çok ama çok saçma geldi şu anda bu söylediğim. Ama annem bize söz verdirdi. Hatta bu sözü kaç kez verdiğimi bile hatırlamıyorum çünkü on üç-on dört yaşımdan beri düzenli olarak veriyorum. Biliyorsun... benim annem çocuk gelindi ve bana hamile kaldığında sadece on beş yaşındaymış. Anlatmıştım sana. Babamla evlenmek zorunda kalmış ve hayatı bitmiş. Onu okuldan almış babam, okutmamış. Hiç sevmemiş, hayatını mahvetmiş." diye konuştum tek seferde. Gözlerim ağaç gövdelerinde dolaşıyordu, utancımdan Karan'a bakamıyordum. "Annem de bize hep, kendi ayaklarınızın üzerinde duran bir kadın olana kadar hiçbir erkeğin size dokunmasına izin vermeyeceksiniz derdi. Buna evlenmek de dahil gerçi. Okulumu bitirip doktor olana kadar bu riskten uzak durmalıyım anneme göre. Hayatımızı bir erkeğin eline vermememizi tembihledi hep."

Karan parmak uçlarıyla çenemi tuttu ve başımı çevirip ona bakmamı sağladı. Gözlerimiz buluştuğunda yanaklarım utançla ısınmıştı.

"Sana bu konuda tek bir şey söyleyeceğim o da şu: ben senin baban değilim," dedi tane tane. "Onun dışında sen ne zaman istersen o zaman. Tamam mı? Sakin ol şimdi. Sebebinin bir önemi yok, sen nasıl istersen öyle olacak. İçin nasıl rahat edecekse... Bu konuda kendini bana karşı sorumlu hissetmeni istemiyorum."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Yani... Şey... istemiyor musun?"

"İstemez miyim, Âlâ? Tabii ki istiyorum ancak bunun bir önemi yok." Derin bir nefes aldı ve yavaşça üfledi. "Bekleyebilirim."

Omuzlarımdan tonlarca ağırlıkta bir yükün kanatlanarak uçtuğunu hissettim ve rahatlayarak ona sıkıca sarıldım. Kollarını bana sarıp başımı göğsüne bastırdığında güldü. "Bir sınır belirle de geçmeyeyim bari," dedi yapay bir kederle. "Öpebilirim, evet. Başka? Başka ne yapabilirim?" Utanarak ona daha sıkı sarılınca güldü. "Tamam," diye mırıldandı. "Sanırım bunu öğrenmemin de bir zamanı var..."

🔥

(2 Gün Sonra)

"Ne bu heyecan?"

Yerimden sıçrayarak arkamı döndüğümde Karan gözlerini yüzüme dikmiş, bana doğru ilerliyordu. "Ay!" dedim başparmağımı damağıma bastırdıktan hemen sonra. "Geldin mi? Gecikebileceğini söylemiştin kahvaltıda?"

Aslında eve gelmiş olması çok normaldi zira hava kararmak üzereydi fakat dün geldiğinde ben çoktan uyumuş olduğum için şaşırmıştım. Bir önceki günü tamamen bana ayırdığı için işleri birikmişti ve tamamlayıp gelmesi çok uzun sürmüştü.

Bense öyle çok yoğundum ki dün de bugün de kafamı kaşıyacak vakit bulamamıştım. Öyle ki Ediz beni arayıp yola çıktığını söylediğinde hastaneden henüz çıkmıştım ve kısa süreli bir şok ve panik geçirmiştim. Onu aramayı tamamen unuttuğum için öyle çok telaş yapmıştım ki Ediz bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamış, şüpheyle beni sorguya almıştı.

Ona elle tutulur hiçbir açıklama yapmadan, yalnızca bu akşam malikanede olacağımı ve buraya gelmesini söyleyip telefonu kapatışımın üzerinden tam anlamıyla dört saat geçmişti. Gelmek üzere olmalıydı ve ben ne bok yiyeceğimi bilmiyordum. Üstelik Maya da bu sabah Ankara'ya dönmüştü ve benim için durumu kolaylaştıracak kimse kalmamıştı.

Stres mideme vurunca eve gelir gelmez bir saat kadar boş boş yatmıştım. Ders çalışmam gerekiyordu, sınavlarım yaklaşıyordu ve haftaya hasta sunumum vardı ama gelin görün ki benim şu anda en büyük derdim Ediz'in buraya geliyor olmasıydı.

Akşam yemeği için bahçede koştura koştura masa hazırlıyorduk Lale abla ve kızlarla. Aslında masa hazırdı ve ben eksik bir şeyler var mı diye etrafında dönüp duruyordum bir süredir. Çok stres olmuştum.

Ediz burada olmamdan hiç ama hiç hoşlanmamıştı. Zira Karan ondan ne kadar hoşlanmadıysa o da Karan'dan o kadar hoşlanmıyordu ve bunu yaptığım için beni fena haşlayacaktı, biliyordum. İkisinin arasında kalacağımı ve bir köprü olmak zorunda kalacağımı da biliyordum. Bilmediğim tek bir şey vardı o da Karan'la olan ilişkimi ona nasıl söyleyeceğimdi. İnanın bana hiç bilmiyordum.

Karan bana aynı ifadeyle bakmaya devam ederken gözleri yüzümde gezindi. "Ne bu telaş?" diye sordu bir kez daha.

O esnada Leyla'nın salondan çıkıp verandadaki koltuğun üzerine zıpladığını gördüm. Dün sabah Maya ile birlikte eşyalarımı almaya gittiğimizde onu da buraya getirmiştik. Buraya henüz alışabilmiş değildi ancak evin kocaman ve bahçeli olmasından memnundu. Oradan oraya koşturup duruyordu. Ceylin de çok mutlu olmuştu. Leyla geldiğinden beri onun peşinde koşturup duruyordu.

Nefesimi üfleyip ellerimi karnıma sardım. Karnım ağrıyordu. Stresten. "Ediz geliyor ya." Biliyordu. Arayıp haber vermiştim.

Kaşlarını kaldırdı. "Ee?"

Gözlerimi kırpıştırdım. Sinirli miydi? Fazlasıyla sinirli ve gergin görünüyordu. "Sen iyi misin?" diye sordum kaşlarım çatılırken. Ona doğru yürüdüm ve dikkatle yüzünü inceledim. "Biraz sinirli görünüyorsun."

Nefesini üfleyip kravatını sağa sola kaydırdı. "Gerginim biraz."

"Bir sorun mu var?" diye sordum çekinerek. "Bir şey mi oldu?"

"İşle ilgili," dedi ve benim başka bir şey söylememe izin vermeden, "Babandan bir haber var mı?" diye sordu.

"Babam mı?"

"Evet. Aradı mı?"

Anlam veremeyerek yüzüne baktım. "Hayır."

Sabırla derin bir nefes aldı ve hafifçe başını salladı. "Ararsa haberim olacak, tamam mı? Nerede olduğunu söylerse ilk bana söyleyeceksin."

"Karan," dedim gergin bir şekilde. "Ona zarar vermeni istemiyorum."

Dudaklarını ıslatıp gizleyemediği öfkeli bakışlarıyla iki saniye boyunca yüzüme baktı, ardından kravatını bir kez daha gevşetti. "Zarar vermeyeceğim. Sadece haberim olsun istiyorum."

"Senden habersiz bir şey yapmam," dedim sakince. Ardından yüzüm asıldı ve omuzlarım düştü. "Ama sen neden bana hiç sarılmadın? Hiç öpmedin?"

Yüzündeki sert ifadenin usul usul sönüşünü izledim. Gerginliği yok olmasa da öfkesi yavaşça söndü ve yanıma gelip beni kollarının arasına çekti. "Nasıl geçti günün?"

Gülümsedim ve başımı göğsüne yaslayarak ona sıkıca sarıldım. "Yoğun ve stresliydi," dedim bıkkın bir sesle. "Hastam taburcu oldu, başka bir hastayı devraldım. O da çok asabi bir şey çıktı. Bütün gün anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdi. Üstelik... Ekmel Hoca'nın da gözüne batıyorum Karan. Etrafımda sürekli senin adamların var. Ya kapının önündeler ya dibimde... dönem sonunda bana sıkıntı yaratacak gibi."

Karan başımın tepesini öptü ve, "Kim kime sıkıntı yaratır bilemem," diye mırıldandı. "Sen kafana takma. İstediği kadar gözüne batsın, hiçbir şey yapamaz."

"Dersten kalırsam?"

"Âlâ," dedi sakin bir sesle. "Kafana takma dedim."

Çok gergin ve asabiydi bugün. Kesin bir sorun vardı. İç geçirdim. "Tamam."

"Ben artık bir duş alayım, üç gün oldu." Beni özgür bırakıp geri çekildi ve üzerimdeki yeşil, fileli eteği olan askılı elbiseyi inceledi. Kalçamın biraz altında bitiyordu. Kısaydı ama bu elbiseyi çok seviyordum. "Yakışmış."

Gülümsedim. "Bugün biraz süsleneyim dedim."

Ağır ağır başını salladı. "Anladım. Tabii arkadaşın da geliyor..." Durdu, gözlerini kapattı ve nefesini hızla üfledi. "Neyse. Birazdan gelirim."

Gözlerimi kırpıştırdım ve o arkasını dönüp verandaya doğru ilerlerken başımı eğip elbiseme baktım. Kısa mı bulmuştu? Bence sorun elbise değil. Onun geç geleceğini sandığını söyleyip basit bir akşam yemeği için bu kadar süslenmiş olman. Bilmem anlatabildim mi? Evet ama bunda ne vardı? Bir şey yok zaten. Belli ki kötü bir gün geçirmiş ve alıngan. Takılma Âlâ.

Düşünceli bir şekilde salona geçtiğimde Ceylin'i bıraktığım yerde buldum. Orta sehpanın önüne oturmuş, Zara ile birlikte parmak boya yapıyordu bir süredir. Kıkırdayarak bana baktığında, "Babam banyo yapacakmış!" dedi.

"Evet bebeğim," dedim gülümseyerek. "Sonra yemek yiyeceğiz."

"Evet," dedi başını sallayarak. "Ben de elbise giyseydim keşke!"

Güldüm. "E gel o zaman? Sana da elbise giydirelim."

Heyecanla kaşları havalanırken kocaman gülümsedi. "Giyebilirim di mi?"

"Giyebilirsin tabii ki! Hadi gel, ellerini yıkayalım da sonra sana güzel bir prenses elbisesi bulalım."

Ceylin telaşla ayaklanırken Zara çekinerek bana baktı. "Şey... Âlâ Hanım, ben de çıksam olur mu? Biliyorum daha yarım saatim var ama... bu akşam için bir plan yapmıştım..."

Lale abla ve kızları hariç evdeki herkes bana 'hanım' diyerek hitap ediyordu ve buna henüz alışamamıştım. Hafifçe gülümsedim ve başımı salladım. "Çık sen. Ceylin de yemeğini yeyip uyuyacak zaten."

Ayağa kalkıp boya ve kağıtları toparlamaya başladı. "Çok teşekkür ederim."

"Rica ederim," diye mırıldandım. Ardından Ceylin'i alıp lavaboya götürdüm ve ellerini güzelce yıkadıktan sonra da odasına çıkardım. Kocaman, beyaz dolabın karşısına geçtiğimizde Ceylin heyecanla yatakta zıplıyordu. "Ben de seninki gibi yeşil istiyom Âlâ'm, tamam mı?"

"Tamam," dedim gülerek. Dolabın sürgüsünü çektim ve elbiselerinin asılı olduğu askıya baktım. Yan yana dizili beş-altı tane yeşil elbise vardı. Biri tütülüydü ve diğerlerine bakmaya bile tenezzül etmeden ona uzandım. "Bunu giyer misin?" diye sorduğumda Ceylin zıplayarak, "Evet!" diye bağırdı.

O kadar uyumlu bir çocuktu ki bazen beni çok şaşırtıyordu. Bu zamana kadar karşılaştığım pek çok kız çocuğu asi ve inatçıydı. Ceylin ise her zaman babasının ve benim istediğimi yapıyordu. Bunu, bizi mutlu etmek için yaptığını düşünüyordum ve içim ısınıyordu.

"Emin misin?" diye sordum. "Daha çok sevdiğin başka bir elbise varsa onu da giyebilirsin." Kendi fikirlerini söylemesi çok önemliydi ve bizi mutlu etmek için bile olsa istediği şeyden vazgeçmesini istemiyordum.

"Ben bunu çok bir sürü severim zaten!" dedi ve uzanıp eteğin tütüleriyle oynadı. "Giydir Âlâ'm!"

🌙

Aşağı indiğimizde Ceylin'le birlikte salondaki koltuklara oturduk. Leyla da dışarıda bir şeyden korkup içeri girmişti ve koşarak kucağıma gelmişti. O dizlerime yatıp durgun bakışlarla etrafa bakarken Ceylin şirin bir çekingenlikle Leyla'nın başını okşuyordu. Minik parmakları arada bir tereddütle dursa da Leyla'dan bir tepki gelmeyince sevmeye devam ediyordu.

"Benden hep kaçıyo bu," dedi işaret parmağını Leyla'nın kulağına doğru sürüklerken. Dudaklarını bükmüştü. "Sevmedi mi beni yoksa?"

"Olur mu öyle şey?" dedim ve başımı eğip saçlarını öptüm. "Sadece alışması gerek. Son günlerde sürekli ev değiştirdiği için kendini güvende hissetmiyor olabilir. Eve alışınca sana da alışacaktır. Sen onu beslemeye devam et, tamam mı?" Dünden beri ödül mamasını Ceylin veriyordu.

"Tamam," dedi ve yüzünü eğip sırıtarak Leyla'ya baktı. "Ay! Çok tatlısın sen güzel kedi!"

Gülümseyerek elimi kaldırdım ve önüne dökülen koyu kahverengi saçlarını nazikçe geriye ittirdim. Yeşil, tütülü elbisesinin içinde o kadar şirin görünüyordu ki onu alıp kalbimin içine sokasım geliyordu.

"Âlâ, bir bakar mısın?"

Başımı kaldırıp sesin sahibine baktığımda Minel, salonun girişinde dikilmiş çekingen bakışlarla bana bakıyordu. Kısa bir an duraksadım çünkü buraya geldiğimden beri ilk kez konuşuyordu benimle. Oya ve Ela'nın aksine ortalıkta da pek görünmüyordu. Daha önce sesini bile duymamıştım. İçine kapanık bir yapısı olduğunu kör olmadığım için görmüştüm ve bu yapıdaki insanların konuşmaktan pek hazzetmediğini bildiğim için onunla iletişim kurmak için hiçbir şey yapmamıştım.

"Tabii," dedim ve Leyla'yı kucaklayıp koltuğa bıraktıktan sonra yavaşça ayağa kalktım.

"Hala bak Leyla'ya!" dedi Ceylin oturduğu yerden. Bir eliyle Leyla'yı severken başını çevirmiş Minel'e gülümsüyordu. "Çok tatlı di mi?!"

Minel hafifçe gülümsedi. "Evet, halacığım. Çok tatlı."

Ceylin'e döndüm. "Ben hemen geleceğim. Burada bekle, tamam mı kuzucuğum?"

"Tamam."

Minel'e doğru ilerlemeye başladığımda bir sorun olup olmadığını anlamak için yüzüne bakıyordum ama o bana bakmıyordu. Utangaç bakışlarını etrafta gezdiriyordu. Salondan çıkıp merdivenlerin kenarında durduğumuzda, "Bir sorun mu var?" diye sordum.

Minel derin bir nefes aldı ve yüzü kıpkırmızı oldu. Elleri titriyordu. "Şey," dedi kekeleyerek. "Ben kime gitsem bilemedim."

Kaşlarım çatıldı ama onu daha fazla germek istemediğimden elimi omzuna koydum ve yumuşak bir sesle, "Bana anlatabilirsin. Ne oldu?" diye sordum.

"Ben," dedi yutkunarak. "Bir şey yaptım ve..." Titreyen ellerini alnından geriye iterek saçlarını sıktı. "Ablamlarla tartışırken Merve bunu duymuş. Abime ve anneme söylemekle tehdit ediyor bizi şimdi. Çok çaresizim. Ne yapacağımı bilemedim. Gelip sana söylemek istedim belki abim ve annem duymadan halledebiliriz ya da öğrenirse en azından abimi yumuşatırsın diye." Nefesini üfledi. "Şey... senin yanında çok sakin çünkü."

Gözlerim hızla etrafı taradı ve kimsenin olmadığına kanaat getirdiğimde, "Önce bana ne olduğunu anlat," dedim kısık bir sesle.

Minel korkuyla yutkundu ve söyleyeceklerini sesli bir şekilde dile getirmekten çok korktuğunu gördüm. "Sana güvenebilir miyim?"

Kaşlarımı çattım. "Tabii ki!" dedim kısık bir sesle. "Merak etme. Sorun her neyse halletmek için elimden geleni yaparım."

Minel gülümsemeye çalıştı ama başaramadı. Ellerini karnına sardığında tereddütle, "Ben..." dedi ve derin bir nefes alıp cesaretini toplamak için hızla üfledi. Nefesi de titriyordu. Dikkatle onu dinliyordum.

"Ben Kartal'la birlikte oldum."

OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM! BÖLÜM 1300 YORUM TAMAMLANDIĞINDA GELECEK.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.