İçeriğe geç

Sırık Oğlan ve Saf Kız

Bölüm 50 · 7 dk okuma

Sırık Oğlan ve Saf Kız

Bölüm 50

Bölüm Kırk Yedi

Hoş geldinizzz

Bölümden önce biraz sizinle konuşmak istedim. Bazılarınız biliyordur, bir işe girip çıktım ve kendime gelip yeni bölüm yazmam biraz zaman aldı.

Beni sabırla beklediğiniz için çok teşekkür ederim. Ayrıca yeni bölüm atmamama rağmen okunma sayısı düzenli olarak artmaya devam etti. Aramıza yeni katılam herkese ayrı bir hoş geldin demek istiyorum.

Bugün iki bölüm atacağım. Gün içinde de yeni bölüm yazmaya devam edeceğim. Sosyalde çok aktifim. Paylaştığım şeyleri görmek için beni takip etmeyi unutmayın.

Fazla uzatmadan yeni bölüme geçelim.

Keyifli okumalarrr

****************

(Baran’ın Anlatımıyla)

“Baran! At topu Ömer’e. Hadi! Hadi! Hadi! Odaklan artık. Hadi!”

Koç deli gibi bağırırken odaklanmaya çalışarak oyuna devam ettim. Aklım Pınar’dayken etrafımdaki kimseye odaklanamadığım için topu kontrol edemiyordum.

Topu Ömer’e atıp potaya doğru ilerlerken önüme geçen Cüneyt’i fark etmediğim için ona takılarak yere düştüm.

“Baran!”

“Abi iyi misin?”

Yere uzanıp ellerimle yüzümü kapatarak nefeslendim.

Hem geri zekalı gibi davranıp Pınar’a hem de ondan uzak kaldığım için kendine zarar veriyordum. Onu üzmemek için elimden geleni yapsam da etraftaki herhangi birinin gözünün ona değmesi bile beni delirtiyordu.

Bu konu kendi kıskançlığım ve öfkem yüzünden ona o kadar fazla yüklendim ki artık durup kendime dönme zamanım gelmişti. Her seferinde onun gülüşünü söndürmek, kalbi kırık bir şekilde onu evine bırakmak artık dayanamayacağım bir şekilde vicdan azabı çekmeme sebep oluyordu. Onu düşündükçe kendime sinirleniyor sonra da sinirimi başkalarından çıkarıyordum.

Bana elini uzatan Cenker’in eline vurarak ayağa kalktım.

“Abi ne oluyor?”

“Kes sesini be!”

“Baran sen iyi misin?”

“Baran!”

Koç öfkeyle bağırınca ona döndüm.

“Düş peşime!”

Koç odasına doğru yürürken peşinden ilerlemeye başladım. Ne dese haklıydı zaten. Bir hafta sonra İzmir’in liseler arası final maçı varken ben hala sokakta oynar gibi oynuyordum.

Arda’nın takımdan çıkmasıyla üzerimde fazladan sorumluluk oluşmuştu bir de. O karaktersiz yüzünden hala bir yerlerden iş çıkıyordu ya buna da ayrı ayar oluyorum.

Koç masasının önündeki sandalyelerden birine oturup eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret edince yavaşça karşısına oturdum. Masasından sürahisini alıp bana bir bardak su uzatınca bardağı kapıp tek seferde içtim.

“Derdin ne oğlum senin?”

“Bir şey yok. Bugün için kusura bakmayın. Kendimi toplayacağım.”

Konuyu kapatmasını beklerken “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” diyerek sesini yükseltince gerilerek oturduğum yere sindim.

“Final maçındayız, farkında mısın? Tüm sene en iyi oynayan oyumcumuz da gitti. Kendini kaybedecek zaman mı şimdi?”

“Doğru diyorsunuz da ben…”

“Sen ne Baran! Ne oldu sana?”

Başımı eğerek ayaklarıma bakmaya başladım. Ona dönüp öfkemi kontrol edemiyorum, tüm sinirimi de bir kızdan çıkarıyorum diyemedim.

“Bu ne şımarıklık böyle! Sen kimsin benim olduğum yerde takımdan birine vuruyorsun. Ne bu sinir?”

Ben cevap vermeyince elini masaya vurup ayağa kalkınca korkuyla yerimden sıçradım.

“Cevap versene bana!”

Açıklama yapmamak için aklıma gelen en saçma şeyi yaparak ayağa kalktım.

“Ben basketbolu bırakmak istiyorum.”

Koçun bu sinirle üstelemeteceğini hatta belki beni döverek dışarı atacağını düşünsem de hiç beklediğim tepkileri vermedi. Beni omzumdan tuttuğu gibi sandalyeye fırlatınca şaşkınlıkla ona baktım.

“B*k gidersin. Otur oturduğun yerde, delirtme beni.”

Sinirle bana baktıktan sonra masasın arkasına geçip sandalyesine oturdu. Üzerimdeki formamı düzeltip sinirle dişlerimi sıkmaya başladım. Her şeyi daha da beter hale getiriyor, elimi attığım her şeyde kendimi rezil ediyordum.

“Bak oğlum, sana son kere soruyorum. Sorunun ne?”

Çenem titremeye başlayınca başımı yere eğip konuşmaya başladım.

“Hiçbir şeyi beceremiyorum koç. Elimi attığım her şeyi mahvediyorum. Olaylara hiç istemediğim şekilde tepki veriyorum, çevremdeki herkesi kırıyorum sonra da pişman oluyorum. Ben gideyim eve, bir daha da basketbol oynamayayım. İçinde öyle bir sinir var ki çevremdekilere patlıyorum. Dediğiniz gibi maç çok önemli. Ben sizi oyalamayayım. Takım arkadaşlarıma haksızlık olacak.”

“Ha! Yani o kadar seviyorsun ki takımdakileri onları yarı yolda bırakacaksın, defolup gideceksin. Öyle mi?”

Şaşkınlıkla ona döndüğümde sandalyesine yaslanarak babacan bir tavırla bana bakmaya başladı.

“Bak oğlum, zaten ergensiniz. Bir şeyi beceremeyeceksiniz, kırıp dökeceksiniz, hiçbir işe yaramıyor gibi hissedeceksiniz. Bunlar normal ama sen millete el kol yapma noktasına gelemezsin. Hele de koçunun önünde yapacak kadar dönemez o gözün.”

“Haklısın koç.”

“Bir de basketbolu bırakacağım diyorsun. Oğlum ben eşek başı mıyım burada?”

Mahcubiyetle, “Estağfurullah,” diyerek koça döndüm.

“Sen ilk de değilsin, son da olmayacaksın. Çok büyük derdin varmış, dünyan başına yıkılmış gibi triplere de girmene gerek yok. Buradan kimler geldi kimler geçti sen çok iyi biliyorsun. Hangi takımlara transfer oldular, ne kadar yükseldiler belli. Sen onların hep çok iyi olduğunu mu düşünüyorsun? Ben sana söyleyeyim, değillerdi. Hepsi senin oturduğun yerde oturdu, hepsi kariyerinin belki en iyi döneminde basketbolu bırakmak istedi. Şimdi sen aynı şeyi yapıyorsun ama ben buna izin vermem Baran. Kendini yakma oğlum. Gittin sinirlendin, sinirini kız arkadaşından çıkardın sonra sıra kendi geleceğini yakmaya geldi, değil mi?”

Koçun her şeyi anlamasıyla şaşırarak oturduğum yerde doğruldum.

“Ya! Koç nasıl içimi okudu diye düşünüyorsun, değil mi?”

Masasını çekmecedini açarak içinden bir kart çıkardı.

“Senin sinirinin her zaman farkındaydık zaten. Arda’yla az mı girdiniz birbirinize? Ben görmedim mi sence bunları?”

Elindeki kartı önüme bırakıca kartı alarak üzerini okudum, psikolog Müge Şener.

“Müge benim çok eski arkadaşımdır. Bugüne kadar takımımdaki herkesi de ona yönlendirdim. Senin de gidip konuşmanı istiyorum. Artık yardım alman gerektiğinin farkındasın bence sen de. Pişman olacağın şeyler yapmadan git Baran. Basketbolu bırakmayı da aklından çıkar.”

Kartı alarak ayağa kalktım.

“Sağ ol koç. İzninizle çıkayım ben.”

“Baran.”

“Efendim koç.”

“Gönlümdeki yeni kaptan sensin. Kendine iyi bak. Aklın başına gelince kaptan bandını benden alırsın.”

Heyecanla gülümseyerek koça doğru koşup ona sarıldım.

“Çok sağ ol koç. Kendime geleceğim. Sıfır kilometre olacağım. Söz!”

Koşar adım odadan çıkıp soyunma odasında üzerimi değiştirdim. Eşyalarımı alıp dışarı çıkacakken Cüneyt beni görüp yanıma geldi. Yaptığımdan utanarak çantamın kolunu sıkıp başımı eğdim.

“Abi daha iyi misin?”

“Bana kızmadın mı?” dedim şaşkınlıkla. Çocuğa o kadar atar yapmama rağmen zerre kadar neşesinden bir şey eksilmemişti.

“Yok abi,” dedi omzuma hafifçe vurarak, “Olur böyle şeyler. Ben senin içini biliyorum. Takılır mıyım böyle bir şeye?”

Ona sarılıp sırtına vurmaya başladım. O da aynı şekilde karşılık verdi hemen.

“Kral adamsın Cüneyt.”

“Sağ ol abi de hemen toparlan. Takımın sana ihtiyacı var.”

Elimdeki kartı sıkarak ona cevap verdim.

“Halledeceğim abi. Halledeceğim.”

Spor salonundan dışarı çıkıp eve doğru yürürken havanın karardığını görünce telefonumu çıkarıp saate baktım. Saat akşam yediyi geçmişti.

Bugün okula gitmek, Pınar’la karşılaşmak istememiştim. Sorunun bende olduğu bariz bir şekilde belliyken ve durumun tekrarlanacağından eminken ona içi boş vaatler verip barışmak istemiyordum. Gerçekten düzelip, en azından elimden geleni yapıp, onun karşısına çıkmalıydım. Ona yeterince haksızlık yapmıştım zaten, daha fazla üzmek istemiyordum.

Ne kadar eve doğru yürüsem de kendimi bir anda Pınar’ın binasının önünde bulunca beni görmemesi için siyah kazağımın kapüşonunu kapatıp yüzümü sakladım. Bir arabanın arkasına gizlenerek odasına bakacağım sırada odasının ışığının kapalı olduğunu görünce sinirle saklandığım yerden çıktım.

“Neredesin acaba Pınar? Hani bu saatte nerede olabilirsin ki?”

Sinirle eve doğru yürümeye başlasam da boğazımın kuruduğunu hissederek evimin yakınındaki markete girdim.

“Benimle buluştuğunda bile saate dikkat eden kız şimdi evde değil. Ara verelim dedik de dışarı çıkarken de haber verseydi keşke.”

Sanki ben vermiştim de hala kızdan haber vermesini bekliyordum. Cidden katkısız bir malım!

Dolabı açıp bir su alarak kasaya doğru yürümeye başlamışken Pınar ve babasını reyonların arasında gönünce eğilerek onlardan gizlendim. Demek ki dışarı çıkmamış, babasıyla alışverişe gelmişti benim bebeğim. Zaten Pınar yanlış bir şey yapmazdı ki, ben her zamanki gibi saçmalıyordum.

Pınar ve babasının bir şey hakkında konuştuğunu fark edince gizlice arkalarındaki reyona girip onları dinlemeye başladım.

“Nazım amcanın kızı Aycan mı gelecekmiş bizim okula? Ne güzel işte.”

“Emin değilmiş herhalde kız. Numaranı istedi Nazım. Kızıyla konuş istiyor.”

“Olur tabii. Konuşurum. Zaten tatlı kızdı o. İkizi de vardı onun, hep beraber oynardık küçükken.”

“Sorma. Sen bir gün kıza bebeğini vermiştin, o da erkek kardeşinin robotuyla evlendirmişti. Kızın saçlarını yolmuştun, hatırlıyor musun?”

Babasının söylediği şeyle kahkaha atacakken kendimi son anda tuttum.

“Yok öyle bir şey baba. Sen yanlış hatırlıyorsun. Ben şimdi yoğurt alayım, bitti liste.”

Pınar’ı öyle özlemiştim ki onu uzun uzun izlemek istiyordum ama yakalanmamak için onlardan önce kasaya gidip aldığım suyu ödemem gerekiyordu.

Suyu öderken gözüm hala Pınar’daydı. Kahverengi saçlarını dağınık bir şekilde toplamış, üzerinde gri eşofmanı ve kazağıyla en saf, en güzel, en duru, en Pınar halindeydi.

Marketin kapısından çıkarken sanki duyuyormuş gibi ona söz veriri gibi fısıldadım.

“En iyi halimle geleceğim sana Pınar. Senin hak ettiğim gibi biri olacağım. Söz veriyorum.”

***********

Bir sonraki bölüme geçebilirsinizzz

Bölüm sonu

13 yorum