Vapur Doğu Akdeniz limanlarından birine yaklaştığı zaman ortalığı karışmaya başlamıştı. Güneşin biraz evvel battığı, Denizli bulutların birbirine karıştığı yerde katmer katmer turuncu yığınlar, bunun karşısında, torosların üzerinde ise kazlı tepeleri saran al al tüller vardı. Vapur kısa, kalın bir şeydi. Kıçı pek suya batmış, burnu pek havaya kalkmış bunun gibi yürüyordu. Elli beş yaşındaki makine, kendisi ile aynı yaşta olan tekneyi, sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titretiyordu.
Yarımada sırrında biri fırçalanıp silinmekten yarı yarıya incelenmiş bir aralarındaki zifti dökülmüş olan güverte tahtaları, sıcakta yan yatıp hızlı hızlı soluk alan sıska bir köpeğin kaburgaları gibi kımıldayıp duruyordu.
Bir saatten beri dümen vardiyası tutan vinççi İsmail,bacakları bir arşın kadar birbirinden ayrı, çıplak ayakları devetabanı gibi sımsıkı güverteye,elleri dümene, gözleri limana yapışmış, hiç kımıldanadan duruyordu. Görenler onun sanki nefesi kesilmiş bir halde çok mühim bir hadiseyi , mesela karşısında taş avkerin camları parlayan şehrin bir inflakla uçuvermesini,yahut denizden büyük bir canavar çıkıp gemiyi birden yutuvermesini beklediğini sanırlardı.
Halbuki hiç de böyle büyük şeyler düşündüğü yoktu. O İstanbul'da, Beşiktaş'ın arka mahallelerinden birinde bıraktığı mini mini bir şeyi, on beş gün evvel, bu son sefere çıkacakları gün doğan oğlunu düşünüyordu. Ona geçen sene Şile İstanbul'a motorla mangal kömürü getirirken boğulan babası Musa Kaptan'ın adını koymuştu. Şimdi kendi kendine, ağzını kımıldatmadan mırıldanıyordu:
"Musa Denizer!...Musa Denizer!"
Çocuğunun hem adını hem soyadını birlikte söyledikçe oğlan gözünde büyüyordu. Limanın önünde yamyassı yatan ve üzerinde harap bir kale bulunan Adacığa yaklaşmışlardı,burada dümeni sancak tarafına kırarken:
"Okutacağım keratanın oğlunu!"diye söylendi.
....