Güneşin kızıllığı inatçı bir sineğin ısrarcılığıyla göz kapaklarımın ardında minik kan lekeleri yaratmaya devam ediyordu ve ben düşünüyordum; bir kez daha güneş batmaktaydı ve araba farları ipe dizilmiş inciler gibi otoyolu gelişigüzel bir şekilde aydınlatıyordu, bir günü daha sonlandırırken yarın yeni bir güne başlayacak olmamın içimde en ufak bir kıpırtı dahi yaratmayışını anlamlandırmaya çalışıyordum; elbette olağandışı hiçbir şey yoktu, belki de bu durumdu beni böyle isteksiz kılarak canımdan bezdiren şey, kalp kırıcı hiçbir şey olmamış, beklenmedik bir durumla karşılaşmamış ve gençliğimde bir okyanus gibi sürekli değişmekte olan dalgalı ruh halim yerini üç tarafı çevrili ücra bir koya bırakarak o zamanlara duyduğum özlemi acımasız bir şekilde körüklemişti, değişken biri olmaktan hiçbir zaman yakınmamış tam tersine bu özelliğimi karakterimin ayrılmaz bir parçası olarak tanımlayıp benimsemiştim; ancak şimdi tutarsızlığımdan da kendime hiçbir pay kalmamıştı, gökyüzü sahibinin içmeyi unutup kendiliğinden sönmeye terk ettiği bir sigara gibi kızıllığını kaçışı olmadığını bilen bir çaresizlik içinde solgun maviye bırakıyordu, işte günün en sevdiğim zamanları geldi, ne gecenin insanı ardındaki günün gelmekte olduğunu kabullenmek zorunda bırakan karanlığına teslim ne de göz yorucu kızıllığa esir olan o özgür mavilik, bana en çılgın ilhamlarımı veren şeylerden biri de budur ve her zaman büyüleyici bir şekilde çocukluğumun alakasız anılarını getiriverir gözümün önüne, o gün beni çocukken yaptığım bir köy gezisi ziyaret etmiş bulunmaktaydı; on iki yaşlarındaki halim bir buğu olarak içindeki diğer tüm renklerim ile birlikte beyaz tavana yansımaktaydı, sanki o anıları tekrardan gözlerimin içinde yaşıyordum; ancak bu kez her şeyi on iki yaşındaki halim değil şimdiki ben yaşıyordum, böylesi çok daha kahrediciydi, tekrar bulunmak istediğim o yer ona bir daha asla ulaşamayacağımı en kesin şekilde idrak etmemi sağlayarak bana geçmişimden gülümsüyordu, şimdi kalkıp o köye tekrar gitsem diye düşünsem bile ister istemez biliyorum ki aynı olması mümkün değil, on iki yaşımdaki bene son bir kez özlem duyarak kendime kızmış bir halde uzandığım yerden doğruluveriyorum, bu öfkenin sebebi aslında kaybımın getirdiği yas duygumdan ileri geliyor; ancak kendimi hiçbir zaman melankoliye kaptırmak istemedim, her ne kadar yere doğru gittikçe uzayan yüzüm, çökmüş yanaklarım ve düşük gözkapaklarımın üzerinde zar zor seçilebilen dökülmüş kaşlarımla görüntüm melankoliye çok müsait olsa da ben buna izin vermemeyi ve hayatın alışılageldik küçük heyecanlarında yaşama enerjisi aramayı yeğlerim, bugün de bunu yaparak ha gayret yerimden kalkıp binlerce kez okuduğum kitaplarımdan birini aldım elime, yakın gözlüğümü takıp okumaya başladım; ta ki önsözü bitirene kadar, bir ‘dur’ tabelam olmadığı için kafama üşüşen gerekli gereksiz birçok düşünceye yeniden kapı araladım, birçoklarının ‘dur’ tabelası vardır, bu bazen bir insandır, bazen yemek yemektir veya uykudur, bazıları ise benim gibi kafasının içindeki sesi susturmak istemez, çoğu zaman bunun faydasını görmüş olmakla birlikte insanın kendisini dinlemesinin yaşamı boyunca sergileyebileceği en kutsal yetenek olduğuna inanırım; ancak getirileri olduğu kadar götürüleri de vardır ve bu kayıplar bazen bir insana mal olabilir, her ikisini de yaşayarak öğrenmiş olup yine de düşüncelerime kulak veririm, onlar benim en azılı düşmanlarım ve pek tabi en sevimli dostlarım olurlar, işte o sırada tam kitabımın önsözünü bitirdikten sonra gelen düşünce selini önlememe sebebim de buydu, gözlüğümü çıkarıp ayaklarımı parke zemine doğru uzattıktan sonra ensemi kanepenin arkasına yasladım ve yatakta yarım bıraktığım işimi bu kez burada sürdürmeye giriştim, ilk düşüncem aynı zihinle, bire bir aynı düşüncelerle aynı kitabı okumakta kişinin kendisine bir çıkar var mıdır, yoksa bu insanın kendisini gününü verimsiz geçirmiş gibi hissetmemek uğruna uygulamaya koyduğu kurmaca bir aktiviteden mi ibarettir oldu, benim bu konuda yapabileceğim bütün çıkarımlar yine benim bakış açımdan aktarılacağı için yetersiz bir felsefe yaparak sadece kendim üzerinden düşünmeye başladım önce, benim için aynı kitabı defalarca okumak edebiyat aşkı teşviği olması maksadıyla halka açık oynanan bir gösteri asla değildi, aşk bile değil; kara sevda ile bir tutuyordum ben bu güçlü duyguyu, yazmak ve yazıp anlatmak için yaşanan bir hayatın yanı sıra okumak için yanıp tutuşmak gibi, köklerini serin, kurtlu toprakların nemiyle şişirip güçlenen bir ağacın çiçekleri okumaktı benim için, meyveleri ise yazmak; peki neden aynı kitap diye düşündüğümde sebebinin ekonomik kaygılardan çok daha öte olduğunu idrak ettim, ben umutsuz bir şekilde bu büyülendiğim kitabı ilk okuduğum zamandaki etkiyi yakalamak istiyordum; ancak kitabı tekrar tekrar okumamdan anlaşılacağı üzere amacıma halen ulaşabilmiş değilim, sonra birden bencillik etmekte olduğumu fark ederek başkalarının bunu yapmaktaki amacını anlamlandırmaya çalıştım; biz insancıklar ilginç yaratıklarız, kimisi vardır sırf gösteriş amacıyla esasında ilgilenmediği kalın bir kitabı bitirmiş olmakla övünür, kimileri ilk seferinde anlamamış olduğundan yakınarak aynı kitabı defalarca okuyup farklı mucizevi sonuçlar elde etmeyi umar, kimileri de benim gibi yalnızlığını hafifleteceği umuduyla en sevdiği kitaplarının onu teselli etmesine müsaade eder, sebebi her ne olursa olsun kitap okumak biraz da aşk işidir, gerçekten okumayı sevmeyen insanlar biz okur severlerin bu uğraşını vakit kaybı olarak nitelendirebilir, küçük bir çocukken okumak kanımca çok daha kıymetlidir; çünkü çocuklar bir kitabı sadece okumaz, onu hayalperestliklerinin doruk noktasında olduğu bu çağlarında kendilerine bahşedilmiş yaratıcılıklarıyla yıkayıp gökkuşağı renkleriyle bezeli bir tiyatro sahnesi haline getirerek resmederler, baş kahramanın başına gelen akıl almaz olayları onunla birlikte yaşar, üzüntülerini benimser, tutkulu hayallerini yaşadıklarını düşlerler, yaşınız benim gibi epey ilerlemişse bunun artık pek mümkün olmadığını acı bir şekilde deneyimlemiş olacaksınız, satırları okudukça gözünüze görünmesini dilediğiniz zihninizde yaratılan o yeni dünya silikleşir, onun yerine kendinizi eski anılarınızı özlemle yad ederken bulursunuz, işte bende olan şey de tam olarak bu ve ben bunu bir ‘hastalık’ olarak tanımlıyorum, elbet ki kelimeleri daha iyi anlıyorum, olayların arka planındaki duyguları ve karakterlerin çıkmazlarının nedenlerini gereğinden fazla analitik düşünen bir kafayla çözümleyebiliyorum; ancak gelin görün ki girmek istediğim o hayal dünyasının kapısından içeriye artık adım dahi atamıyorum, yazmaya çalıştığımda elimi kolumu bağlayan isteksizlik ve mükemmelliyetçilik bütün yaratıcılığımı tüketen bir kene gibi, duyguları hangi sözcüklerle betimleyeceğimi çok iyi bilmeme karşın onları hissetmeden yazdığımda yapay bir samimiyet kurmaya çalıştığım eminim okuyucularım tarafından da fark edilmektedir, artık yazdıkları okunmayan bir yazar olmak belki de bir yazarın hayatı boyunca tecrübe edebileceği en korkunç kabustur, derken kendimi ilk yazma serüvenimi düşlerken buluyorum, on yaşındaki halim uzaklardan bir yerlerden bayram ziyareti için gelen torunlarım gibi koşarak kucağıma atlıyor ve gülümsüyorum, ilk kitabımı bir bebeğin gözlerinden yazmıştım, yaptığım tek şey kendimi yeniden bir bebekmiş gibi düşünmek ve o hislerimi kağıda geçirmek olmuştu, ne şimdiki gibi kelimelerimi elmas ustası misali yontuyordum ne de takdir edilme kaygısı içerisindeydim, o zamanlar yazdıklarımın okunması ve beğenilmesi gibi bir arzum dahi yoktu ki; ben kendim için yazıyordum, ne yazık ki yazdıklarınız bir kez beğenildiğinde tekrar kendiniz için yazamıyorsunuz, ne hakkında yazdığınızdan nasıl yazdığınıza, bir olayı anlatış sıranıza ve hatta noktayı kaç kez koyduğunuza kadar, satırlar ilerleyip sayfalar çevrildikçe yazdıklarımı geri dönüp kendimi sadece bir okurmuş gibi düşünerek okuyor ve kendime ‘duygusal dinozor’ diyerek önceki sayfaları düzeltme işine girişiyorum, kelimeleri kalıbına göre seçme isteği içimde bir kanser gibi büyüyor ve parmaklarıma bağlı görünmez ipler yazılarımı değiştirerek daha kabul edilebilir olduğuna inandığım bir forma sokmaya çalışıyor; usta bir sihirbazın çıkmazını tecrübe ettiğimi düşünmekteyim zira o da tıpkı yılların verdiği alışkanlıkla tekrarladığı bütün gösterilerini matematiksel hesaplara dayandırıyor ve yaptığı şeyin onu büyülemesine müsaade etmiyordur, oysa insanın ruhunu ortaya koyarak yaptığı her eylem biraz da mucizedir, öyle insanlar vardır ki çeşitli buluşlar yapar veyahut kimsenin aklına hayaline gelmeyecek çeşitli delilikleri hayatlarımızı kolaylaştırmak adına var ederler, kimileri muhteşem bir empatiye sahiptir ve insan psikolojisi alanında herhangi bir eğitim almış olmasa da insana has duyguları en derinlerinden hissedip yol gösterici olabilir; yazarlar bu bahsettiklerimin hepsine birden sahip olduklarından gerçek bir cehennemde yaşarlar, hem her şeyi hissedip hem de her şeye kayıtsız kalmak sağlıksız bir zihnin beyhude sağlıklı olma çabalarıdır, içinden bütün kuvvetimle kulaçlar atıp çırpınsam da çıkamayacağıma ikna olduğum bu düşünce denizine kendimi bırakarak ilk kalp kırıklığımı yaşadığım bir anının fitilini ateşleyip gözlerimin arkasında zuhur etmesine müsaade ediverdim birden; annemin genç ancak bakımsızlıktan kararıp çökmüş yüzü beliriverdi önce, yıllar sonra onu anmış olmak kanlı canlı görmüşüm gibi irkilip ürpermeme sebep olmuştu, simsiyah suçlayıcı gözlerinin süslediği yüzünün iki yanını kınalı, kalın telli saçları çevreliyordu, üstünde onu bildim bileli haftanın belirli günleri sırasıyla farklı renklerini giydiği uzun entarisinden vardı, o gün canlanan anımda kırmızı giymişti; üzerime zamkla yapışmış gibi gözlerimden gitmeyen keskin bakışlarından mı yoksa kırmızı rengin bende uyandırdığı rahatsız edici hissiyattan mıdır bilinmez bana kızgın olduğunu biliyordum, bana verdiği bir işi yarım bırakarak arkadaşlarımla oynamaya gittiğimden bir cezaya hazırlıklıydım, çocuk aklım bunu dahi kestirebiliyordu; ancak annem o gün beni ilk kez dövmüştü, çelimsiz bedeninden ve babamın yanındaki silik duruşundan ötürü ondan böyle bir hareket hiç beklemediğimden asırlardır oraya dikilmiş bir ağaç gibi sabit kalakalmıştım, annemin attığı tokatlar dallarımı okşayan meltemler misali bedenimi hafifçe sallıyordu, ayak parmaklarımı içe büküp tabanıma bastırıyor, sabit ve dimdik kalmak için boşa çaba gösteriyordum, annem bana bir şeyler söylese de ağzımı açıp tek kelime edemediğim için hıncını alamıyor, daha da sinirleniyor ve babamın ona yaptıklarını benim üzerimde uygulayarak hem bana hem kendine gücünü ispat ediyordu belki de; her ne sebepten olursa olsun bahçemde açan çiçekler annemin yüzü gibi kararmış, kalp kırıklığı nedir işte o gün çok iyi bellemiştim, alınmayan bir oyuncak, gitmeyi çok istediğin bir yere götürülmemek ya da terbiyesiz kelimeleri dillendirememek değildi derdim, bir çocukken bile bir yetişkin gibi büyütülerek çocukluğumu hiçbir zaman tam manasıyla yaşayamamış olmak kahrediyordu beni, bunu ancak büyüdüğüm zaman idrak edebilmek ise hayatın kıymetini öteki dünyaya göçmeden hemen önce son nefeslerini verirken anlayan zavallılar gibi çaresiz bırakıyordu, belki de çok geçmişte kalmış anılarımı büyük bir özlemle anarak her saat başı zikretmem bu nedendendi; o zamanların mükemmelliğinden falan değil yani, ben o anıları kendim olarak yaşayamamıştım ki; bedenim ve ruhum doğru yerde ve doğru zamandaydı evet; ama duygularımı hissetmeme izin verilmemiş, kendimce o çok kıymetli ve yerinde bulduğum kelimeler cevap olup da dudaklarımdan çıkamamıştı; bir müddet sonra nedense bütün bu düşüncelerimin artık hiçbir manası olmadığı gerçeğine boyun eğerek ‘neyse’ diyor ve bacaklarımı gerip yayıldığım koltuktan doğruluyorum, insanın acizliği bir kez daha beni gülümsetiyor ve gençlik yıllarımdaki melankolik ruh halimi geri getiriyor, aniden ‘keşke zaman tersine aksaydı da önce her şeyi bilip sonra yaşasaydık hayatı’ diye düşünüyorum, görüyorsunuz ya hala cahilim ve bilginin hayatı kolaylaştırdığına inanıyorum.
Akşam vakti bir kanadını kaybetmiş çaresiz bir kuş gibi yalpalayarak pare pare çökmekteyken yemeğin hazımsızlığının geçmesini ellerimi karnımın üzerinde kavuşturmuş oturarak bekliyordum, yeni bir düşünce seline yakalanmam an meselesiydi, koyuverip bunu da kabullendim ve bu kez gözlerim gençlik yıllarımın en acımasız derslerinden biri olan bir aşk hikayesine sahiplik yaptı, aşkın ne acayip bir şey olduğunu on dokuz yaşımda öğrenmiştim ve şimdi zamanında kıymetini bilemediğim o duyguları ve heyecanı tekrar yaşayabilmek adına ihtişamlı addettiğim karakterimden dahi fedakarlık yapabilirdim, birçok hikaye gibi bizimkisi de umutsuzlukla başlamıştı; ne olduğunu akla uygun bir şekilde dillendirmek yerine onun bende uyandırdığı duyguları hatırlamanın çok daha kıymetli olacağına inanıyorum; beni umutsuzluğa sürüklemişti; çünkü dayanılmaz bir kişiliği vardı, hem onu deli gibi sevme isteği uyandırıyor hem de bir anda ortada bırakıverip toparlanamaz bir yıkıma yol açıyordu ruhumda, önceleri masumane bir şekilde kaçamak bakışlarını yakaladığımdan onun da yüreğinde bana dair saf hisler yeşerdiğine kendimi inandırmış ve o kendisinde ulaşılamaz gösterdiği görkemli aşkına sahip olabilmek adına türlü şaklabanlıklar yapmıştım, beni sevmesini sağlamaya bu denli çabalarken gözden kaçırdığım asıl şey gerçekten beni seviyor olsa bunu sağlamaya çalışmayacağım gerçeğiydi, nitekim öyle de olmuştu; sonunda bana acımış olmalıydı ki sevgi gösterilerimi bir elinin avucuna parmak uçlarıyla dokunarak alkışlayıp birkaç ay bana ‘hayatta daha ne dileyebilirim ki!’ dedirtmişti, ne garip, şimdi bu derece yoğunlukta yaşadığım duyguları yalnızca şaşkınlıkla onurlandırıyorum, ilişkimiz kefeleri arasında som altından bir kalbin dahi dolduramayacağı bir farkla kaykılmış bir terazide beyhude bir çabayla dengede durmaya çalışıyordu ve sonunda onun beni postalamasıyla dengeler bozuldu, şimdi böylece anlatıp geçiştirdiğim şey aslında basit kelimelerin insafsızlığına uğradığından gençlik yıllarımın en hüzünlü ve yaralayıcı masallarından biri olduğunu vurgulamak ihtiyacı doğuruyor; yoksa yaşamış olmanın verdiği kaçınılmazlıkla bilirim ki böyle gönül kırıklıklarının ardında bıraktığı yıkımlar kolay kolay atlatılamaz, kimileri vardır ki aşk yüzünden karalar bağlamış, intihara kalkışmış, kimileri de vardır ki başkasının kalbini evi yapmaya çabalayarak yalandan bir huzurlu aile tablosu içinde yıllarını geçirmiş; bu seçeneklerin hiçbirine boyun eğmediğim için bütün müzmin bekarlar gibi kendimi bir kez daha kutladım, oysa yalnızlığın verdiği memnuniyetsizliği hayatımın her anında kendiliğinden sönmeye bırakılmış küller gibi azar azar yanarak ödedim; ‘her neyse’ diyerek geçiştireceğim bu duygusallığımı da, biraz düşünürsek duygularımı en salt haliyle hissettikten sonra bu denli görmezden gelmek, o duyguları ve nedenlerini anlamaya çalışmamak bana en büyük zararı veren unsurlardan oldu; çünkü ben göz önündeki personamı ne kadar çok beslersem kendi içime döndüğümde onunla savaşacağımı bilmiyordum, biz erkeklerin duygusal bakımdan yeterince gelişememiş büyük bir çoğunluğu aynı kadere mahkum olur aslında, hep sahip olmak istenilen kaliteli bir araba, yüksek hayat standartları ve getirdiği düzenli, tatmin ve de tahmin edilebilir hayat tarzı için yaşamımız boyunca çabalar dururuz; ancak bütün bu isteklerimize ulaştığımızda o zamana kadar duygusallığımızı geri plana iterek yeterince besleyemediğimiz iç benliğimiz bizleri kendi içimizde bir sorgulamaya iter, ‘evet, amaçlarımın hepsine ulaştım, şimdi uğruna savaşacak ne kaldı?’ diyerek sahip olduklarımızla gurur ve minnet duymamıza engel olarak onlara gereken özeni ve değeri göstermez, başarılarımızın ürünlerini gelip geçici hayatlarımızın birer unsuru olarak görüp sıradanlaştırırız ve bütün bu süreci sadece ‘Ulaşılamaz olan daha tatlıdır’ gibi sığ bir cümleyle özetleme hatasına düşeriz; iç benliğimiz bize kendini farklı şekillerde her daim hatırlatmaya çalışıp onu unutmamamız konusundaki tembihlerini yinelemeye devam eder, bu durum kendini bazen cinsel birlikteliklerimizde partnerlerimiz üzerindeki birtakım isteklerle gösterir, bazen de bir maddeye veyahut kişiye karşı duyduğumuz bağımlılık olarak ortaya çıkar; domine etmeye alışık karakterde bir benlik elbet ki domine edilmeye ihtiyaç duyan başka bir benliğe çekilecektir; tam bu anda zihnimin ta derinlerinden gelen alaycı bir ses ‘Bütün bunları biliyorsun da ne diye acemi duygusallar gibi duygularını yaşamaktan kaçıyorsun?’ diye sormaktan gocunmadı, nedenini ya da nasılını hiç bilmem; sadece yaşayabilirim, bir insan olarak benim elimden gelen pek tabi budur!

