"Uzun zamandır seni arıyordum ve sonunda buldum"
Adama bakmaya devam ederken gülümseyerek karşımda dizleri üzerine çöktü. Kalkmam için elini uzattığında bir eline bir ona bakarken beyin fonksiyonlarım durmak üzereydi.
Gözlerimin önünde insanlar donmuş gibiydi ama hareket halinde olan hatta nefes alabilen tek canlı ikimizdik.
"Acaba hâla rüya mı görüyorum," Diye düşündüm olayların tuhaflığından. " Bu mümkün mü? İnsan uyanık olmadığı zamanda da hayal dışında rüya görebilir mi?" Düşündüm kendi kendime.
Düşünce tarzım biraz tuhaftı ama şu an ki durumdan bin kat daha mantıklı gelebilirdi. Hemen yanımda bana gülümseyerek bakan adama döndüm. Bu adam gerçek miydi?
"Gerçeğim" Dediğinde korkarak geriye doğru bedenimi sürükledim.
"Sesli mi söyledim?" Diye sordum. Başını iki yana sallarken gözlerimi bir kez daha etrafımda gezdirdim. Neden herkes harektsizdi, neler oluyordu? Allah aşkına ne yaşıyordum ben?
"Bir süreliğine zamanı durdurdum" Dedi eliyle insanları gösterirken. Gözlerim irice açılırken titrek bir sesle sordum.
"Zamanı mı durdurdun?
Normal bir şekilde başını salladığında bir süre yüzüne aval aval baktım. Gözlerimi insanların üzerinde gezdirdiğimde tekrar adama döndüm. Yüzüne bakmaya devam ederken daha fazla kendime engel olamadan gülmeye başladım. Bu adam ne saçmalıyordu?
"Sen, sen" Gülmekten kelimeleri yan yana bile getiremiyordum. Karşımdaki adam bu halime gülerek bileğimi tuttuğunda gülüşüm anında soldu.
"Ne yapıyorsun sen?" Bileğimi çekmeye çalıştığımda bileğimi bıraktı ama bu kez iki eliyle başımdan tutup ona bakmama sebep oldu.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen, çek ellerini üzerimden" Kendimi elleri arasından kurtarmaya çalıştığımda yüzünü bana doğru eğdi. Allah'ım neler oluyordu?
"Gitmek istediğin yeri söyle"
"Ha" Diye bir tepki dudaklarımın arasından çıkarken başımı serbest bıraktı.
"Sen ne-" Gözlerime çarpan şeylerle cümlem yarıda kesildi.
"Bu da ne?" Şaşkınlıkla etrafıma baktığımda gözlerim irice açıldı. Korkuyla geriye doğru gittiğimde karşımdaki adama baktım.
"Görmeyi çok istediğin o lavanta bahçesi"
"Ne?" Diye sordum şok içinde.
"En çok burayı görmek istiyordun, hatta hayalindi"
Etrafım mor renkli lavanta çiçekleri ile doluydu.
"Burası neresi?" Diye sordum korkarak.
"Fransa" Hiç düşünmeden cevap verdiğinde şok içinde ona baktım. Yerden destek alarak ayağa kalkarken sendeledim ama son anda denegemi sağlayabilmiştim. Bu nasıl olabilirdi? Biz nasıl burada olabilirdik?
"Gerçekten Fransa'da değiliz"
"Ne demek bu?"
Derin bir nefes alarak ayağa kalktı. "Bu sadece zihninin sana kurduğu bir çeşit halisünasyon"
"Ne saçmalıyorsun sen?" Diye bağırdım. Bu olanlara anlam veremiyordum. "Kimsin sen, bu olanlar da ne?"
"Anlatacağım ama beni sakin bir şekilde dinlemen gerekiyor" Kurduğu cümleler ne kadar da kolaydı, sanki her gün bu durumları yaşadığımı düşünüyormuş gibi bu halimi yadırgamadan konuşuyordu.
"Uyanmak istiyorum" dedim etrafıma bakmamaya özen gösterirken. Acaba deliriyor muydum? Çok fazla rüya gördüğüm için uyanıkken de mi rüya görüyordum?
"Ne çeşit rüyalar gördüğünü bilmiyorum ama bu senin gördüğün rüyalardan bağımsız. Uyumuyorsun ve bu bir rüya değil. Gördüklerin zihninde yarattığım halisünasyon"
Geriye doğru adım attığımda gözlerini devirdi.
"Sen bir çeşit deli misin? Allah aşkına bir delinin benim rüyamda ne işi var?" Diye bağırdığımda gözlerini ikinci kez devirdi.
"Ne ben deliyim ne de sen rüya görüyorsun" Dedi derin bir nefes alırken. "Seni nasıl inandırabilirim"
"Tam olarak neye inanacağım? Çünkü bu olanlar mantık dışı"
Sinirle bana doğru yürüyüp bileğimi tuttuğunda parmaklarını şıklattı.
"Ne yapıyorsun ya sen?" Dediğimde başını iki yana salladı ve arkamda bir yöne baktı. Baktığı yere döndüğümde gözlerim irice açıldı. Bu kez gerçekten delirdiğimi düşünüyordum.
"Bu nasıl, biz az önce burada değildik" Dedim şaşkınlıkla. Az önce lavanta bahçesinde iken şimdi yolun ortasındaydık ve insanlar hâla hareket etmiyordu.
"Baktım sen inanmıyorsun ben de orada olmanın bir anlamı yok diye düşündüm" Gözlerini kaza yapmak üzere olan çocuğa çevirdiğinde kafayı yemek üzereydim.
"Bu ne tür bir rüya, gerçekten anlam veremiyorum" Derin bir nefes alıp ben de bisikletin üzerindeki çocuğa çevirdim bakışlarımı. Araba ve bisiklet çarpışmıştı ama hiçbir şey olmamıştı çünkü donmuş gibi hareket bile etmiyorlardı. Ben düşüncelerim arasında savaş verirken bisikletin hareketlenmesiyle korkarak yanımdaki adama döndüm.
"Ne?" Diye sordu gülümseyerek. Bu halim hoşuna mı gidiyordu?
"İçinden üçe kadar say"
"Neden?" Diye sordum anlamayarak.
"Her şey eskisi gibi olacak" Dediğinde bisiklete baktım. Bisiklet arabadan birkaç mesafe ötede duruyordu. Yani hareket etmeye başladıklarında kaza falan olmayacaktı. Kaşlarım çatılırken saymaya başladım. "Bir, iki, üç"
Parmaklarını şıklattığında bisiklet ve araba kendi yönlerinde sorunsuz bir şekilde geçti. İnsanlar tekrar hareketlenmeye başlamış sanki hiçbir şey olmamış gibi gülüşerek yollarına devam ediyorlardı.
Yönümü ona çevirdiğimde başını omzuna eğmiş gülümseyerek bana bakıyordu.
"Sen kimsin?"
"Feris!" Umut adımı yüksek sesle bağırdığında etraftaki birkaç kişinin bakışları eş zamanla bize döndü. Bu kadar aptal olmayı nasıl başarıyordu bu salak?
"Biraz daha yüksek sesle bağırsaydın da ses tellerin yırtılsaydı, en azından bir daha o iğrenç sesini duymazdım" Dedim sinirle. Umut sözlerime aldanmayarak yanımdaki adama baktı.
"Bu adam da nereden çıktı?" Dedi fısıldar gibi konuşarak. Oysaki sesi fazlasıyla duyulacak bir tondaydı.
"Seni duyabiliyor" Dedim gözlerimi devirirken.
"Sen kimsin?" Dedi Umut bu kez. Bu çocuk neden bu kadar geri zekalıydı? Hayır neden bana çekmemişti ki.
"Ablanın bir tanıdığı" Diye cevap verdiğinde yüzümü buruşturarak ona döndüm. Henüz adını bile bilmediğimin farkındaydı değil mi? Umut gözlerini irice açarak bana döndüğünde bu haline anlam veremeyerek 'ne var' dercesine başımı salladım.
"Senin, senin tanıdığın, üstelik bir erkek" Dediğinde kahkaha attı. Sinirle kafasını vurup yanımdaki adama döndüm. Konuşmak için ağzımı açmıştım ki Umut'un bu kez benim bile henüz aklıma gelmeyen o sorusuyla bakışlarımı ondan ayırmadım.
"Adın ne peki?"
Yanımdaki olağanüstü güçlere sahip varlık bana göz kırpıp Umut'a döndü. Bana göz mü kırptı?
"Faris" Dedi bana dönerek. Dudaklarım aralandığında şaşkınlıkla ona bakmaya devam ettim.
"Feris'in ismiyle neredeyse aynı sadece aradaki bir harf farklı" Umut'un gülerek kurduğu cümle gözlerimi kaçırmama neden oldu. Gerçekten isimlerimiz neden bu kadar benzerdi ki? Faris, Feris.
"Tesadüf" Dedi ve bana doğru döndü. Ona bakmamak için farklı yöne bakmaya çalışsamda bakışlarım ne yapıp edip tekrar ona yöneliyordu.
"Okula geç kaldık, bugün gitmesek ne olur?" Umut'un sorusunu kesin bir dille kabul etmek vardı ama ne yazık ki bu adamla bir saniye daha kalmamak için reddedecektim.
"Olur zaten ilk iki dersi kaçırdık, bugün önemli dersler de yoktu zaten" Dediğimde Umut gülerek başını salladı, elim dudaklarımın üzerinde yerini alırken kaşlarım catıldı. Allah aşkına az önce reddedeceğimi söylememiş miydim? Şimdi nasıl oldu da kabul ettim?
"O zaman ben arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum, onlar da asmış bugün okulu. Akşam burada buluşup eve gideriz" Dediğinde arkasını dönerek ilerlemeye başladı. Onu durdurmak için yanına vardığımda adım atmayı kesip bana doğru döndü.
"Geç kalma yoksa seni bırakır giderim" Dediğimde şaşkınlıkla ağzımı kapattım. Umut bu halime gözlerini devirip başını sallayarak beni arkasında bırakıp ilerlemeye devam etti. Neden ağzımdan çıkanlar düşüncerimden uzaktı?
"Allah aşkına neden öyle bir şey söyledim!"
Aklıma gelenlerle Faris denen adama döndüm. O gerçekten..
"Okula gitmek istemiyordun ben de iyi bir insan olduğum için bu teklifini geri çevirmek istemedim"
Kaşlarım çatılırken hızlı adımlarla yanına yürüdüm. "Sen nasıl bir insansın anlamış değilim bunları nasıl yapabiliyorsun?"
"Bence bunları oturup konuşalım, sakin bir şekilde" Dedi arkasını dönerek yürümeye başladı.
Cafe'ye girdiğimizde etrafımızdaki insanların bakışları bize döndü, daha çok ona bakıyor olsalar da yanında ben de vardım. Boş masallardan birine geçtiğimizde ona bakmamak için bakışlarımı o hariç her yerde gezdirdim. Hatta tavana bile uzun bir süre bakmıştım.
"O yolda gördüğün kaza" Sesini işittiğimde bakışlarımı ona yönelttim. Kısa süreli olsa da o zincirleme kazayı görmüştüm. Bu zihnimin bana oynadığı bir çeşit halisünasyon olabilir miydi?
"Hayır olacakları önceden gördün, yani o bir halisünasyon değildi" Dediğinde şok içinde ona baktım. Bu nasıl olabilirdi ki?
"Nasıl?" Diye sordum şaşkınlığın kol gezdirdiği sesimle.
"Çünkü hayatına girdim" Kaşlarım kurduğu sözle çatılırken ona dikkatlice baktım.
"Bu ne demek? Sen nesin?"
"Kim olduğumu şu an için bilmemen senin için daha iyi ama bilmen gereken başka bir şey var" Dediğinde sandalyemi kendime çekip başımı öne doğru eğdim.
"Nedir?"
"Yaşamak için sana ihtiyacım var" Sözleri suratıma çarptığında irkilerek kendimi geriye doğru çektim. Şaşkınlık içinde suratına bakarken gözlerini bir süreliğine yumdu ve derin nefes alarak bana baktı.
"Yaşamak için yardımına ihtiyacım var" Dedi bir kez daha. Garip bir şekilde titrediğimde şaşkınlıktan ne yapacağımı, ne söylemem gerektiğini bilemiyordum. Yaşamak için birine nasıl yardım edebilirdim ki? Parmaklarımı saçlarıma saldırıp kaşıdığım da sesini tekrar işittim.
"Kitap seni seçti ve senin hayatına girdiğim için olacak olan şeyleri önceden görüyorsun" Sözlerine dikkatle kesildiğimde kahverengi gözlerini yüzümden ayırmadan konuşmaya devam etti.
"Kitap seni seçtiğine göre onu sadece sen kullanabilir ve beni sen yaşatabilirsin"
Sözleri öyle uzak geliyordu ki, deli olduğunu düşünebilirdim.
"Seni nasıl yaşatabilirim ki?" Diye sordum ama keşke sormamış olsaydım.
Elini masanın altına indirdi ve birkaç saniye sonra bir kitabı bana doğru uzattı. Şok içinde önümdeki kitaba bakarken bakışlarımı ona çıkardım. Bu az önce elinde değildi? Kitabı kalabileceği bir çanta da yoktu.
"Bu nasıl, sen bunu nasıl nereden-" Kelimlerim şaşkınlıktan bir ara gelemezken o bu halime ifadesiz bir yüzle bakmaya devam etti.
"Güçlerim sadece insan zihnine bağlı değil" Diye cevap verdi ama bu cevap benim için pek yeterli sayılmazdı. Her an olanların şaşkınlığından bayılabilirdim. Önümdeki kitap normal bir kitabın iki kat büyüklüğünde idi. Kapağı karton kapak değil bir çerçeve görünümlüydü. Böyle kitapları en son küçükken izlediğim sihirli dizilerde görmüştüm.
"Güçlerim yavaş yavaş yok oluyor, güneş battığında tüm gücümü yitiriyorum sadece zihin gücüm kalıyor" Konuşmaya devam ederken önümdeki kitaptan başımı kaldırıp ona baktım.
"Güçlerin giderse ne olur?" Diye sordum merakla. Gözlerimin içine birkaç saniye bakıp başını çevirdi. Ne olabilirdi ki?
"Yok olurum, hiç var olmamışım gibi" Ne diyeceğimi bilemeyerek gözlerimi kitaba çevirdim.
"Kitap, beni nasıl seçti?" Dedim bu kez.
"Bir sorunun cevabıydın soru kitabın ilk sayfasında" Diyerek sorumu cevapladığında kitabı hızlıca açtım. Kapağına ekstra bir güç uygulamam gerekmişti. Allah aşkına bu nasıl bir kitaptı, bir taş dolusu çanta ağırlığında gibiydi.
Kitabın ilk sayfasını açtığımda gördüğüm şeyle dudaklarım aralandı. Kitabın ilk sayfasında resmim vardı. "Bu nasıl oldu, gerçekten anlamıyorum. Şu an bu olanlara anlam veremiyorum"
Beni anladığını söyler gibi başını salladığında arkasına yaslandı. "Bu kitabı koru ve sayfalarının silinmesine izin verme, bunu sadece sen yapabilirsin
Olacakları önceden görmen kitabın gücü, ben yok olursam kitapta yok olur. Bu yüzden ikimizin de yok olmasına izin verme"
Bu adam ne anlatıyordu? Ben ne yapabilirdim ki?
"Ben ne yapabilirim ki? Nasıl koruyacağım ve nasıl yok olmanıza engel olacağım?" Gözlerini üzerimden ayırmadan bileğimi kendine doğru çekti. Kendime çekmek gibi bir hareket yapmama gerek kalmadan bileğimi bıraktı.
"Bu ip bileğinde olduğu sürece kitabı koruyacaksın ve kitap zarar görmedikçe var olacağım" Bileğime baktığımda kırmızı bir ipin olduğunu gördüm. Artık şaşırmanın mantıksız olduğunu bildiğimden bir şey söylemedim.
Kitap açık bir şekilde önümde duruyorken ön sayfasında çizili olduğum resime baktım. Bunu yapabilir miydim bilmiyorum ama nedensizce yapmak istiyordum. Kitabı korumak ve karşımdaki adamın yok olmasını engellemek istiyordum.
"Her ne kadar bu olanları anlamlandıramasam da, koruyacağım. Kitabı koruyacağım, zarar gelmesine izin vermeyeceğim ve" Dediğimde ona baktım. "Yok olmanı engelleyeceğim"
İfadesiz bir yüzle başını salladı ve ayağa kalktı. "Bunu yapmayacak olsaydın kitap seni seçmezdi ve kitap seni seçtiğine göre vardır bir bildiği"
"Görüşmek üzere"
Arkasını dönüp ilerlemeye başladığında ona bakmaya devam ettim. Bugün bu yaşanılanlar fazla tuhaftı, aşırı tuhaftı. Kapıdan çıkmak üzereyken durdu ve bana döndü. Gülümsedi ve göz kırparak kapıdan çıktı.
Kitabın hareketlenmesi ile bakışlarımı kitaba çevirdim. Sayfalar hareket ettiğinde şaşkınlıkla sayfanın çevrilmesini ve kitabın boş sayfasının üzerinde kalem hareket edermiş gibi yazılan yazılara baktım.
Onu koruyabilirsen, kendini kurtaracaksın. Ya da onu öldürüp yaşayacaksın.
Kitabın orta sayfasında yazan cümleyi okuduğumda Kaşlarım çatıldı. Bu da ne demek oluyordu?
"Özlü sözler kitabı mısın nesin?" Sinirle homurdanıp kitabı kapattım. Başımı sandalyenin sırtına yaslandığımda kulağıma çalınan çan sesiyle yüzümü buruşturdum. Bir insan neden modern bir cafenin kapısına çan sesi asardı ki?
"Bugün hemen bitmeli" Diye mırıldanıp sipariş vermek için bakışlarımı garsona çevirdim. Garsonun yanında duran ablamı gördüğümde beni görmemesi için hızlıca masanın altına girdim.
"Onun burada ne işi var, işte olması gerekmiyor mu?"
Masanın altında onu görecek şekilde oturduğumda derin bir nefes alarak ona bakmaya devam ettim. Garson elindeki yaş pastayı ablama uzattığında ablam buradan bile duyduğum sesiyle teşekkür ederek oradan ayrıldı ve sırtı bana dönük oturan bir adamın karşısına geçip oturdu.
"Ablamın bir sevgilisi mi var?" Bana nasıl söylemezdi? Adamın doğum günü olmalı ki pastanın üzerine mumları yerleştirdi. Elindeki kibritle mumları yakıp alkışlayarak adam baktı.
"Mutluluğa bak, ben en son matematik sınavından 40 aldığımda bu kadar sevinmiştim"
Adam ablamın elini öptüğünde ablam tuhaf bir yüz ifadesine büründü.
"Hayatında ilk defa mı sevgilisi oldu bunun, şu hallere bak" Ablam adama doğru uzandığında kaşlarım çatıldı. Onu öpecekti. Masanın altından hızlıca çıkarken başımı sert bir şekilde masaya vurdum. İnleyerek masanın altından çıktığımda kitabı ve çantamı alarak masalarına yürüdüm. Ablamın beni gördüğünde gülüşü soldu ve aynı anda adamın kafasını tuttuğu gibi pastaya gömdü. Etraftaki insanların şaşkın bakışları olduğumuz tarafa dönmüştü.
Şaşkınlıkla ona baktığımda bir elim ağzımın üzerini örtmüştü. Bunu gerçekten yapmış mıydı?
Masanın önünde durduğumda ablam gözlerini benden ayırmazken ben adama baktım. Adam yavaşça başını pastadan kaldırdığında ablama baktı ve daha sonra bana döndü. Bana dönmesiyle gözleri irice açıldı ve bu kez kendisi yüzünü pastaya gömdü.
"Ablacığım, senin burada ne işin var?" Diye sordu ablam beni masanın yanından uzaklaşırıp adamın önüne geçerken. Adamın yüzü hâla pastanın içindeydi. Neden kafasını kaldırmıyordu?
"Boş dersim vardı da ondan-"
"Okula gitmedin mi?" Dediğinde başımı hızlıca iki yana salladım. Kızmak için ağzını açmıştı ki parmağımı adama uzatıp konuştum.
"Bu adam kim? Ve neden yüzü pastanın içinde?"
Ablam sorduğum soruyla gülmeye çalışarak adamın sırtına birkaç kez vurdu. "Pastayı öyle yemeyi seviyor, o yüzden" Dedi ve adam yüzü hâla pastaya gömülüyken başını salladı.
"Eve mi gidiyorsun?"
"Evet"
"Ben de kalkıyordum zaten, birlikte gidelim" Masanın üzerinden çantasını alııp adamın sırtına son kez vurarak kolumdan tuttuğu gibi beni dışarıya çıkardı. Başımı cafenin içinde olan adama çevirmeye çalıştığımda ablam var gücüyle kolunu omzuma atıp beni kendine çekti. Başım göğsüne gelirken sırtım kambur şekilde olduğunda ablamdan kurtulmaya çalıştım ama buna izin vermedi ve saçlarımı karıştırarak önümü görmemi engelledi.
"Abla ne yapıyorsun bırak beni ya" Sinirle bağırdığımda beni bıraktı ve gülmeye çalışarak yürümeye devam etti.
"Bugün normal bir gün değil" Ayağımı sertçe yere vurup arkasından ilerlemeye başladım. Yol boyunca ikimizde sessiz bir şekilde yürürken Karşıdan bize doğru gelen Umut'u gördüm.
"Siz ikiniz okulu astınız değil mi?" Dedi yanımıza gelen Umut'a bakıp daha sonra bana dönerek.
"Ablacığım bugün hocamızın baldızının yengesinin teyzesinin bebek partisi varmış o yüzden dersimiz boştu bizde erken çıktık" Umut'un kurduğu cümleyle yüzümü buruşturduğumda ablam kafasına sert bir şekilde vurup kollarını boynumuza doladı.
Umut'un yüzüne tükürmemek için zor tutuyordum kendimi. Bir insan nasıl bu kadar geri zekalı olabilirdi?
"Ya abla bırak boynum acıyor"
Biri ya bileğimi tutar bırakmaz diğeri ise başımı tutar bırakmaz, nedi bu çektiğim cefa ya.
"Utanmadan bir de yalan söylüyorsunuz ha, görürsünüz siz"
"Ya sana ne demeli, o cafe'de oturduğun adam kimdi?" Diye yüksek sesle bağırdığımda Umut eğik olan başını kaldırıp bana baktı.
"Ablamın bir sevgilisi mi var?" Diye sordu şaşkınlıkla. "Vay canına bugün ablalarım işinde" Umut'un kurduğu cümleyle ağzım açık kalırken bacağına sert bir tekme attım.
"Senin şu ağzını dikemiyor muyuz?" Diye bağırdım.
"Öyle bir şey yok, nereden çıkarıyorsun?" Dedi bilmezliğe yatarak.
"Abla sence ben Umut'muyum?" Diye sorduğumda yüzüm baktı ve başını iki yana salladı. Umut bu halimize kaşlarını çattı.
"Ben ne alaka"
"Sen salaksın" Dedik ablamla aynı anda. Bize gözlerini devirip başını tekrar eğdi.
"Tamam bir anlaşma yapalım"
"Nasıl bir anlaşma?" Diye sordu ablam.
Her ne kadar şu an kimse bizi görmüyor olsa da her an bir gören olabilirdi, bu yüzden bu kollardan kurtulmam gerekiyordu. Sokağın ortasında durmuş ablamın kuvvetli kollarından nasibimizi almak yeterliydi. Akşam annemi kaldıramazdım.
"Önce bir bırak" dediğimde kolunu yavaşça boynumdan çekti.
"Bugün gördüğümüz, duyduğumuz şeyleri unutuyoruz. Anneme hiçbir şey söylemek yok, kabul eden?" Elimi öne doğru uzattığımda Umut vakit bile kaybetmeden elini elimin üzerine koydu.
"Yaşamak benim için önemli"
Ablam da elini koyduğunda başını salladı.
"O halde bugün hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz. Biz seninle okulu asmadık, ben de seni görmedim" İkisi de başını salladığında gülümseyerek yerdeki çantamı elime aldım.
"Artık eve gidelim, çok yorgunum" Sözümle birlikte ikisi de başını salladı. Yürümeye başladığımızda karşılaştığım yüzle çantam ellerim arasından kayıp düştü.
"Ölmek bugün en mantıklı çözüm" Dedi Umut.
"Aslında bakarsanız kaçmak da en mantıklı çözüm" Dedi ablam.
"İkinci seçenek biraz zor gibi" Üçümüz de karşımızda gözleri seğiren anneme bakarken annem vize doğru bir adım attı.
"Ah anne, hangi rüzgar attı seni buraya," Burası bizim sokağımızdı değil mi?
Bugün ölüm günümmüş. Sabah yaşadığım trajediden sonra annem benim için ölüm gibiydi. Bugün kurtulursam yapacağım ilk şey adak adamak olacaktı.
Anneme el salladığımda Umut ve ablam da bana katılarak anneme el salladı. Bugün ölüm yıl dönümümüz olarak tarihe geçecekti.