Duru o gece uyumadı.
Uyumayı denedi sadece.
Gözlerini her kapattığında aynı beyaz oda geri geliyordu. Soğuk ışıklar. Metal sesleri. Ve o çocuk.
Kendisi olduğunu düşündüğü çocuk.
Ama artık emin değildi.
Saat gece üçü geçtiğinde yatağından kalktı.
Odası karanlıktı. Sokaktan gelen turuncu ışık duvarın bir kısmını aydınlatıyordu. Sessizlik vardı ama Duru için sessizlik hiçbir zaman gerçekten boş değildi.
Çünkü zihni susmayı bilmiyordu.
Mutfağa gidip su aldı.
Bardağı dudaklarına götürdüğü sırada eli hafif titredi. Son birkaç gündür vücudu sürekli gergindi. Sanki görünmeyen biri onu izliyordu.
Hayır.
İzlemek değil.
Beklemek.
Derin bir nefes aldı.
“Saçmalıyorsun,” diye fısıldadı kendine.
Ama kendi sesi bile yabancı geldi.
Lavabonun üstündeki aynaya baktığında bir an durdu.
Yüzü solgundu. Göz altları koyulaşmıştı.
Yaklaştı.
Ve o anda—
Bir görüntü parladı.
Kısa.
Ani.
Kan.
Bir kadın eli.
Titreyen nefesler.
Ve bir ses:
“Onun hatırlamasına izin veremeyiz.”
Duru bir anda geri çekildi.
Nefesi kesildi.
Görüntü kaybolmuştu.
Ayna tekrar sadece aynaydı.
“Elini bile sürmedim…” dedi kendi kendine.
Normalde anılar temasla gelirdi.
Omuz çarpması.
El değmesi.
Yakınlık.
Ama artık…
Dokunmadan da gelmeye başlamıştı.
Bu düşünce bile korkutucuydu.
Çünkü eğer kontrol kayboluyorsa, sıradaki şey neydi?
Telefonunun ekranı aniden yandı.
Duru irkildi.
Mesaj yoktu.
Bildirim yoktu.
Sadece ekran açılmıştı.
Ve birkaç saniyeliğine ekranda bir yansıma gördü.
Kendi yansıması değildi.
Arkasında biri varmış gibi görünüyordu.
Duru hızla döndü.
Kimse yoktu.
Oda boştu.
Kalbi deli gibi atmaya başladı.
Telefonu elinden bırakıp geri çekildi.
“Bu gerçek değil…” diye fısıldadı.
Ama zihninin içinde başka bir ses vardı:
Ya gerçekse?
Sabah olduğunda kendini hâlâ yorgun hissediyordu.
Uyumamış gibi değil…
Sanki zihni bütün gece başka bir yerde dolaşmış gibi.
Dışarı çıktığında hava kapalıydı.
İstanbul griydi.
İnsanlar yine aceleyle yürüyordu ama Duru artık yüzlere daha dikkatli bakıyordu.
Çünkü ilk kez şunu düşünüyordu:
Ya insanların içinde gördüğüm şeyler gerçekten saklanmışsa?
Metro girişine geldiğinde adımları yavaşladı.
Dün olan şeyden sonra tekrar buraya gelmek istememişti.
Ama başka seçeneği yokmuş gibi hissediyordu.
Çünkü o adamı tekrar görmek zorundaydı.
Miran.
İsmini bilmiyordu hâlâ.
Ama zihni onu çoktan ayrı bir yere koymuştu.
Kalabalığın arasına karıştı.
Her zamanki uğultu tekrar yükseldi.
Bir kadın yorgundu.
Bir adam öfkeliydi.
Bir çocuk korkuyordu.
Duru bunları artık istemeden hissediyordu.
İnsanlar onun için konuşmadan da bağırıyordu.
Yürürken bir anda omzuna biri çarptı.
Ve görüntü geldi.
Dar bir koridor.
Koşan ayak sesleri.
Nefes nefese bir adam.
Ve siyah bir kapının üstünde beyaz harflerle tek bir kelime:
ARŞİV
Duru aniden durdu.
Başını kaldırdı.
Kalabalık akmaya devam ediyordu.
Ama o kelime zihninden gitmiyordu.
Arşiv.
“Ne saklıyorsunuz…” diye fısıldadı.
Tam o sırada birkaç metre ileride birini gördü.
Siyah kapüşon.
Sakin duruş.
Ve o tanıdık sessizlik.
Miran.
Duru’nun kalbi hızlandı.
Bu kez kaçmadı.
Hemen yürümeye başladı.
Kalabalığın arasından geçerken gözlerini ondan ayırmıyordu.
Ama Miran sanki bunu hissetmiş gibi başını çevirdi.
Göz göze geldiler.
Ve ilk kez…
Miran’ın yüzünde küçük bir şaşkınlık oluştu.
Sanki Duru’nun onu tekrar bulmasını beklemiyordu.
Duru tam ona yaklaşacakken ışıklar bir anlığına titredi.
Metro istasyonundaki bütün ekranlar aynı anda karardı.
İnsanlar kısa süreliğine duraksadı.
Ve o anda—
Duru’nun zihninde başka bir ses yankılandı.
Soğuk.
Mekanik.
Yabancı.
“Denek 06 aktif.”
Duru dondu.
Nefesi kesildi.
Ses devam etti:
“Anı kilidi kararsız.”
“Hayır…” dedi Duru istemsizce.
Miran’ın yüzündeki ifade değişti.
Bu kez gerçekten ciddi görünüyordu.
Ve ilk kez korkmuş gibiydi.
Sonra bir anda Duru’ya doğru yürümeye başladı.
Hızlı.
Kararlı.
Duru geri çekildi.
“Sen nesin?” dedi titreyen bir sesle.
Miran cevabı hemen vermedi.
Yanına geldiğinde sadece şunu söyledi:
“Buradan çıkmamız gerekiyor.”
Ve tam o anda istasyonun ışıkları tamamen söndü.