İçeriğe geç

Siper ve Sedye

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Siper ve Sedye

Bölüm 4

3

....

Gece, sarp kayalıkların arasından süzülen dondurucu bir rüzgârla beraber iyice ağırlaşmıştı. Selçuk, Yarbay Hasan'ın gidişinin ardından kampın sessizliğinde sadece kendi nefesini ve uzaklardan gelen bir kurdun ulumasını duyabiliyordu. Göğsündeki dikişler, her nefes alışında ona hayatta olduğunu hatırlatan keskin bir sızıyla uyanıyordu ama bu sızı, zihnindeki operasyon planının yanında silik bir fon müziği gibiydi. Bu kez çıkacakları yol, sadece bir sınır devriyesi ya da rutin bir pusu operasyonu değildi. İstihbarat, "Yedi Uyuyanlar" diye bilinen sarp mağara sisteminde, bölgenin dengesini altüst edecek bir toplantının yapılacağını haber vermişti.

Bu, yıllardır peşinde oldukları gölge figürlerin ilk kez bu kadar açık bir hedef haline geldiği bir andı.

​Selçuk, karargâh binasından içeri girdiğinde içerideki hava dışarıdaki ayazdan daha sertti. Duvara asılı devasa haritanın önünde duran Tim Çavuşu Bekir, Selçuk’un adımlarını duyunca hemen toparlandı. Selçuk, masanın üzerindeki fenerin ışığını haritaya yöneltti. Hedef, "Kurt Kapanı" olarak adlandırılan, iki devasa kaya kütlesinin arasındaki dar bir geçitti.

Bu geçit geçilmeden o mağaralara ulaşmak imkansızdı ve geçit, termal kameraların bile zorlandığı doğal bir sis perdesiyle korunuyordu. Selçuk, parmağını haritadaki o dar boğaza koyduğunda, eklemindeki sızının dindiğini hissetti. O an, bir askerin sadece etiyle değil, iradesiyle savaştığının en somut kanıtıydı.

​Tim, hazırlıklarını tamamlarken telsizlerden gelen kısa ve öz onay kodları gecenin karanlığına karışıyordu. Her asker, yanına alacağı mühimmatı bir kuyumcu titizliğiyle seçmişti. Selçuk, çelik yeleğini kuşandığında göğsündeki yara yeri bir kez daha gerildi. Dişlerini sıktı; zihni, acıyı yok sayan bir mekanizmaya dönüşmüştü.

Dışarı çıktıklarında helikopterin pervaneleri, vadiyi inleten bir devin çığlığı gibi dönmeye başlamıştı bile. Rüzgâr, karları yüzlerine birer iğne gibi batırıyordu ama hiçbirinde en ufak bir tereddüt emaresi yoktu. Yarbay Hasan’ın "Emanetim sende" sözü, Selçuk’un kulaklarında bir yemin gibi çınlıyordu.

​Helikopterden atladıkları nokta, hedefin beş kilometre gerisindeki bir sırt hattıydı. Kar, dize kadar ulaşıyor, her adımda ciğerlerini yakan bir soğuğu içeri çekmelerine neden oluyordu. Selçuk en önde, bir gölge gibi ilerliyordu. Karın altında gizlenen tuzakları, rüzgârın yön değiştirmesinden anlayan o kadim sezgisiyle hareket ediyordu.

Arkasındaki tim, tek bir vücut gibi onun her hareketini takip ediyordu. Yol boyunca kimse konuşmadı; zira bu dağlarda ses, ölümün en sadık habercisiydi. Kurt Kapanı’na vardıklarında, sis beklediklerinden daha yoğundu. Selçuk, gece görüş gözlüğünü indirdiğinde her yer yeşil bir rüya alemine dönüştü. Tam o sırada, kayalıkların üzerinden gelen metalik bir ses timi olduğu yere çiviledi.

​Bu ses, bir emniyet mandalının açılma sesiydi. Selçuk elini kaldırarak timi durdurdu.

Nefesler tutulmuş, kalpler sadece o anın gerginliğiyle atmaya başlamıştı. Selçuk, yarasının acısını unutarak kayanın kenarından süzüldü. Karşısında, nöbet tutan iki silüet vardı. Sessiz imha emrini verdiğinde, iki gölge aynı anda ileri atıldı. Hiç silah patlamadı, sadece karın üzerine devrilen bedenlerin boğuk sesi duyuldu. Yol açılmıştı. Ancak asıl tehlike, mağaranın derinliklerinde, labirent gibi uzanan o karanlık tünellerdeydi.

​Mağaranın ağzına ulaştıklarında, içeriden gelen jeneratör sesi ve hafif bir ışık sızıntısı operasyonun merkezi olduğunu kanıtlıyordu. Selçuk, içeri girmeden önce son bir kez gökyüzüne, o lacivert karanlığın içindeki yıldızlara baktı. Belki de bu, gökyüzünü son görüşü olacaktı ama bu ihtimal onu korkutmuyor, aksine kamçılıyordu. İlk el bombası içeri atıldığında, mağaranın yankısı dağı sarsan bir gök gürültüsüne dönüştü. Toz ve duman arasında Selçuk ve timi içeri daldı. Mermiler, kayalardan sekerek kıvılcımlar saçıyor; bağırışlar, mağaranın uğultusuna karışıyordu.

​Selçuk, ana odada beklediği o gölge figürü gördüğünde, aralarındaki mesafe sadece on adımdı. Karşısındaki adam, elindeki belgeleri yakmaya çalışırken Selçuk’un namlusu ona kilitlendi. O an zaman yavaşladı; odadaki barut kokusu, Selçuk’un terine karıştı. Adamın tetiğe basmak için hamle yaptığı o salise, Selçuk’un refleksleri bir yay gibi boşaldı. Odada yankılanan son el ateş, operasyonun kaderini belirledi. Selçuk, yerdeki belgeleri alıp cebine koyduğunda, telsizden gelen "Bölge temiz, zayiat yok" sesi, hayatı boyunca duyduğu en güzel melodiydi.

​Dışarı çıktıklarında güneş, dağların arkasından ilk kızıllıklarını göstermeye başlamıştı. Karın beyazlığı, şafağın pembe ışığıyla yıkanıyordu. Selçuk, helikopterin inişini beklerken yarasına baktı; kan, sargının dışına sızmıştı ama o bunu hissetmiyordu. Yarbay Hasan’ın emanetini korumuş, vatanın bir köşesindeki karanlığı söküp atmıştı.

Helikoptere binerken arkasında bıraktığı o devasa dağlar, artık ona daha az korkutucu, daha çok tanıdık geliyordu. Gökyüzü ağarırken, Selçuk başını yasladı ve gözlerini kapatmadan önce son bir kez fısıldadı: "Gözün arkada kalmasın komutanım."

...

Operasyonun o boğucu gerginliği geride kalmış, barut ve ter kokusuna karışan galibiyet hissi timin üzerine yorgun bir sessizlik olarak çökmüştü. Helikopter, Vadi-i Nur’un dumanı tüten kalıntılarından uzaklaşırken, gövdesinden gelen ritmik uğultu artık bir tehdit değil, eve dönüşün habercisi olan bir ninni gibiydi. Selçuk, başını helikopterin metal gövdesine yaslamış, pencereden dışarıdaki şafağın söküşünü izliyordu. Gökyüzü, kış sabahlarına has o cam gibi berrak, insanı çarpan bir mavilikle uyanıyordu.

​Tam o sırada helikopter, sert bir rüzgâr akımına kapılarak aniden irtifa kaybetti. Şiddetli bir sarsıntıyla sarsılan gövdenin içinde Selçuk, yer çekimine yenik düşerek öne doğru savruldu. O ani hareketle beraber, göğsünde sanki kızgın bir mil gezdirdiler. Dikişlerinin olduğu yer, öylesine keskin ve yakıcı bir sancıyla kasıldı ki, Selçuk istemsizce inleyerek elini göğsüne, tam o yaranın kalbine bastırdı.

​O an, parmakları sargının altındaki o sert dikiş iplerine dokunduğunda, başı hafifçe arkaya düştü ve gözleri gökyüzünün o sınırsız maviliğine kilitlendi.

​Zihni, o saniyede operasyondan da helikopterden de koptu. O masmavi gökyüzü, sanki bir ayna oldu ve Selçuk’un karşısına Ayla’nın o kendine has, biraz mesafeli ama her şeyi gören mavi gözlerini çıkardı. Hastanede, o beyaz ışıkların altında dikişleri atılırken başında bekleyen Ayla... Selçuk’un acıdan alnı terlediğinde, Ayla’nın o hiç istifini bozmadan ama meraklı bir ifadeyle kendisine bakışı bir film karesi gibi geçti gözlerinin önünden. O gün dikiş atan doktorun elini değil, Ayla’nın o soğuk ve keskin bakışlarını hissetmişti üzerinde. Şimdi bu sarsıntıyla gelen acı, sanki o günkü bakışın bir devamıydı.

​"İyi misiniz komutanım?"

​Teğmen Murat’ın endişeli sesiyle Selçuk, o mavi derinlikten sıyrılıp helikopterin içine döndü. Timin tamamı, bir anda Selçuk’un göğsünü tutan eline ve kasılan yüzüne odaklanmıştı. Murat yerinden hafifçe doğrulmuş, sanki her an müdahale etmeye hazırdı.

​Selçuk, derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü izin vermedi. Yüzünü hafifçe buruşturup elini yavaşça yarasından çekti. "İyiyim," dedi sesi her zamanki gibi pürüzlü ama kararlı çıkarak.

"Sadece... dikişler 'artık bizi al' diyor herhalde. Sarsıntı gelince biraz hatırlattılar kendilerini."

​"Korkuttunuz bizi komutanım," dedi Murat rahatlayarak arkasına yaslanırken.

"Az kalsın operasyonun ortasına geri döndük sanacaktım."

​Selçuk hafifçe gülümsedi ama bakışları tekrar pencereye, o mavi boşluğa kaydı. Üsse döndüğünde ilk işi o dikişleri aldırmak olacaktı. O ipler teninden ayrıldığında, belki bu sızı da bitecekti. Ama biliyordu ki, o dikişleri her gördüğünde ya da gökyüzü bu kadar mavi olduğunda, o hastane odasındaki bakışları tekrar hatırlayacaktı.

​Helikopter üssün pistine doğru alçalmaya başladığında, Yarbay Hasan’ın telsizden gelen sesi duyuldu:

"Kayı Timi, hoş geldiniz evlatlar.

Selçuk, doğruca hastaneye; o emaneti sağlama alalım."

​Selçuk, timiyle beraber helikopterden inerken üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Göğsündeki ağrı yerini uyuşuk bir sızlamaya bırakmıştı. Hastanenin yolunu tutarken zihninde sadece bir düşünce vardı: Bu dikişler vücudundan sökülüp atılabilirdi ama o günkü o mavi gözlü hatıra, bir iz olarak kalmaya devam edecekti.

Bölüm sonu

4 yorum