İçeriğe geç

Siper ve Sedye

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Siper ve Sedye

Bölüm 3

2

....

Hastane kapısının o vakumlu ve steril sessizliği, nizamiyeden dışarı adımını attığı an yerini nisan rüzgârının hırçın uğultusuna bıraktı. Yüzbaşı Selçuk Demir, iki hafta süren o beyaz esaretin ardından ilk kez gökyüzüne bu kadar yakından bakıyordu. Göğsündeki dikişler her adımda bir hatırlatıcı gibi sızlasa da o, bastonunu o steril odada bırakmış, dik duruşunu bir zırh gibi kuşanmıştı. Hastanenin nizamiyesinin hemen önünde, toz toprağa bulanmış siyah bir arazi aracı ve onun etrafında birer kale gibi dikilen yedi gölge bekliyordu.

​Nizamiyeden çıktığı an, o dondurucu ve profesyonel bekleyiş büyük bir gürültüyle dağıldı. Onu o gece vadinin karanlığından, kan gölünün içinden söküp alan ama operasyonel gizlilik nedeniyle iki haftadır yanına yaklaştırılmayan Kayı Timi, şimdi etten bir duvar gibi karşısındaydı.

​Onlar Kim miydi?

​Bu yedi ruh, sadece bir askeri birim değil, birbirinin nefesine mühürlenmiş bir gölge ordusuydu. Selçuk, nizamiyeden çıkıp kendisini bekleyen arazi aracına doğru yürürken, her birinin yüzünde kendi geçmişinden bir parça görüyordu:

•​Yüzbaşı Selçuk Demir:

Timin sarsılmaz direği. En yapılı, en kaslı ve heybetiyle dağı taşı titreten o adamdı. 2.01 boyunda. Yetimhanenin buz gibi ranzalarında tek başına büyümüş, kendine çelikten bir irade ve devasa bir omuz çatısı inşa etmişti. Göğsündeki dikişler bile o geniş omuzlarının heybetini gölgeleyemiyordu.

•​Üsteğmen Yavuz "Gölge" Kaya:

Selçuk’un sağ kolu, timin en sessizi. Bir keskin nişancı tüfeğinin namlusu kadar soğukkanlıydı. Boyu 1.95. Konuşmazdı, sadece bakardı; ama o baktığında hedef çoktan düşmüş olurdu.

•​Teğmen Mert "Çeneli" Yılmaz:

Timin en genci, en deli dolusu. Boy 1.90. Ölümün kıyısında bile espri yapacak kadar hayat doluydu. Selçuk için Mert, hiç sahip olamadığı o yaramaz ama sadık küçük kardeş demekti.

•​Astsubay Kıdemli Çavuş Asena Kurtoğlu:

Timin tek kadın neferi, bir bozkurt kadar çevik ve zeki. Strateji onun zihninde bir satranç tahtası gibi işlerdi. Boyu 1.80 di Merhameti sadece dostuna, gazabı ise sadece düşmanına saklıydı.

•​Astsubay Üstçavuş Hamza "Balyoz" Çetin:

İri kıyımdı ama Selçuk’un yanında bir parça daha mütevazı kalırdı. Boyu 1.95 di. Timin patlayıcı uzmanıydı; elleri ne kadar kaba görünürse görünsün, bir bombayı etkisiz hale getirirken bir kuyumcu titizliğiyle çalışırdı.

•​Astsubay Çavuş Sinan "Gözcü" Er:

Elektronik harbin piri. Boyu 1.90 Drone'lar ve sinyal kesiciler onun parmak uçlarındaydı. Göklerdeki gözüyle timin önündeki karanlığı aydınlatırdı.

•​Uzman Çavuş Burak "Civa" Aydın:

Timin hızlısı, her yere yetişeni. Boyu 1.96 İletişim ve telsiz ondan sorulurdu. En imkansız arazide bile karargahla bağı o kurardı.

"Komutanım!"

​İlk fırlayan, timin en deli dolusu Teğmen Mert oldu. Mert, askeri nizamı bir kenara itip Selçuk’un üzerine öyle bir atıldı ki, Selçuk dengesini korumak için dişlerini sıkmak zorunda kaldı. Mert, Yüzbaşısının bacaklarına sarılmış, başını o devasa göğse yaslamışken sesi bir çocuk gibi titriyordu: "Geldiniz be komutanım! Vallahi buralar çok sessizdi, Hamza abi bütün istihkakımı yedi, kimse bana bağırmadı, çok boş kaldık!"

​Selçuk, Mert’in sırtına hafifçe vurdu. O an gözleri arkadaki asıl heybetli kadroya, gerçek ailesine takıldı. Hamza, o dev cüssesiyle bir adım öne çıktı. Selçuk’u gördüğü an yüzündeki kaskatı ifade eridi, kollarını açıp Yüzbaşısını göğsüne öyle bir bastırdı ki, Selçuk’un kaburgaları birbirine geçti. "Bizi bir daha sensiz bırakma Yüzbaşım," diye homurdandı Hamza; sesi, boğazında düğümlenen o koca yumruğu ele veriyordu.

​Asena, timin tek kadın neferi, bir kenarda durmuş kollarını kavuşturmuştu. Gözleri yaşlıydı ama bir asker vakarıyla gülümsüyordu. Selçuk’un bakışları ona değince, Asena sert bir asker selamı verdi: "Yüzbaşı Selçuk, Kayı Timi tam tekmil ve eksiksiz sizi bekler komutanım!"

...

Araç karargâha doğru süzülürken, arka koltukta Selçuk’un heybetiyle daralan o küçük alanda, hatıralar bir anda canlanıverdi.

Mert, "Hatırlıyor musunuz komutanım?" dedi, gözleri parlayarak.

"Geçen sene Şile’deki o kampı? Sizin o sudan bir deniz canavarı gibi çıkışınızı?"

​Hepsini bir gülümseme dalgası sardı. Şile’nin ıssız bir koyunda, kayalıkların dibinde geçirdikleri o gece, timin "aile" olduğu geceydi. Operasyondan yeni dönmüşler, üzerlerindeki barut kokusunu denizin tuzuyla temizlemek istemişlerdi. Ateşin başında, Selçuk’un o geniş ve kaslı sırtı, alevlerin turuncu ışığıyla birleşince sanki bir mitolojik kahraman gibi görünüyordu.

​Hamza, denizin buz gibi suyundan titreyerek çıkmış, "Yüzbaşım, bu su insanı dondurur, girilmez buna!" diye sızlanmıştı.

Selçuk ise hiç konuşmadan ayağa kalkmış, üzerindeki tişörtü çıkarıp o devasa gövdesini geceye sunmuştu. Hiç duraksamadan, o karanlık ve soğuk sulara kendini öyle bir bırakmıştı ki, suyun yüzeyinde sadece bembeyaz bir köpük kalmıştı. Dakikalar geçmiş, Selçuk suyun altından çıkmamıştı. Mert telaşla ayağa kalkmış, Yavuz silahına sarılacak kadar gerilmişti.

​Tam o sırada, kıyıdan elli metre ötede, ay ışığının tam altında Selçuk’un omuzları ve başı suyun yüzeyine çıkmıştı. Hiç nefes nefese kalmadan, bir balina sakinliğiyle kıyıya doğru kulaç atmıştı. Sudan çıktığında, o dev kaslarının üzerinden süzülen damlalarla ateşin yanına çökmüş ve o güne kadar kimseden duymadıkları o hikayeyi anlatmıştı: Yetimhanedeki o ilk kış gecesini... Battaniyesini küçük bir çocuğa verip sabaha kadar nasıl titreyerek ama gururla nöbet tuttuğunu.

​O gece ateşin başında demişti ki: "Benim ne annem oldu ne babam. Benim ailem, şu ateşin etrafında benimle uykusuz kalanlardır. Siz benim neferim değil, kanımsınız."

...

Araç karargâhın büyük beton meydanına girdiğinde, öğle güneşinin altında parlayan bayrak direğinin dibinde bir karaltı belirdi. Bu, bölgenin ve tugayın efsaneleşmiş ismi, Yarbay Hasan'dı. Yarbay, Selçuk için sadece bir üst rütbeli değil; onu teğmenliğinden beri tanıyan, elinden tutup bu dağların kurdu yapan, baba bildiği adamdı.

​Selçuk araçtan indiğinde adımları her zamankinden daha dikti. Yarbay’ın tam karşısında durdu, sağ eli şakağına yükseldi:

"Yüzbaşı Selçuk Demir, taburcu oldum, görevimin başındayım komutanım!"

​Yarbay Hasan, Selçuk’un o jilet gibi selamını bozmasını beklemedi. İleri atılıp iki dev eliyle Selçuk’un omuzlarını kavradı. İki dev adamın bakışları birbirine kenetlendi; bir yanda bu vatanın yaşlı ve yorgun kurdu, diğer yanda onun yetiştirdiği en parlak aslanı duruyordu. Yarbay’ın gözleri bir an Selçuk’un sargıların altındaki göğsüne kaydı, sonra yeniden o keskin bakışlara döndü.

​"Evlat..." dedi Yarbay, sesi o kaskatı disiplini yırtan bir şefkatle titredi. "Hoş geldin evlat. Seni o helikopterin içinde, yüzün barutla karışık kan içindeyken gördüğümde; 'Selçuk, sakın o kapıyı çalma' dedim. 'Senin bu toprağa borcun bitmedi' dedim. Bak, dualarımız kabul oldu."

​Yarbay, Selçuk’u göğsüne bastırırken, Selçuk’un başı Yarbay’ın omuzuna değdi. Bu bir komutan ile subayın kucaklaşması değil, bir babanın mucizevi bir şekilde geri dönen oğluna sarılışıydı. Yarbay, Selçuk’un sırtına kuvvetlice vurdu: "Omuzların hala bir dağ kadar geniş Selçuk. Bu timin, bu kışlanın ve en çok da benim sana ihtiyacım vardı. Senin boşluğun, karargâhın ortasında açılmış bir uçurum gibiydi."

​"Sağ olun komutanım,"

dedi Selçuk, sesi sadece Yarbay’ın duyacağı kadar kısıldı.

"Emanetinizi yere düşürmedik."

​Yarbay Hasan, Selçuk’un koluna girip onu binaya doğru yönlendirirken gülümsedi.

"Hastaneden gelen raporları okudum. O doktor hanım, Dr. Ayla... Seni öyle bir anlatmış ki, 'Bu adamın inadı tıbbi literatürü zorlar' diyor. 'Eğer karargâhta yerinde durmazsa bana haber verin, gelip dikişlerini ben sökerim' diye not düşmüş. Kadın seni iki haftada çözmüş."

​Selçuk hafifçe gülümsedi. Ayla’nın o sert ve disiplinli yüzü bir an hayalinde belirdi.

"Sertti komutanım,"dedi Selçuk.

"Ama o sertlik olmasaydı, ben o yataktan bu kadar dik kalkamazdım."

​"Doğru söyler," dedi Yarbay.

"Zaten devleri ancak devlerin eli ayağa kaldırır. Şimdi gel, harekat merkezinde çayımız demlenmiş. Senin sesini o masada duymayı özledik."

​O akşam, karargâhın bahçesinde demlenen çayın buharı, timin kahkahalarına ve Yarbay’ın anlattığı eski hikayelere karıştı. Selçuk, o yedi kişilik dev ailesinin ve kendisini evlat belleyen Yarbay’ın ortasında otururken, göğsündeki dikişlerin sızısını bir gurur nişanı gibi taşıyordu. O, yetimhanenin yalnız çocuğuydu ama şimdi vatanın en heybetli koruyucularından biriydi. Dağlar onları bekliyordu ve Kayı Timi, Yüzbaşılarının o dev gölgesi altında yeniden yürümeye hazırdı.

Güneş, dağların sivri doruklarının ardına çekilip yerini ayazın hüküm sürdüğü lacivert bir karanlığa bıraktığında, bahçedeki çay kazanı son buharlarını tüttürüyordu. Selçuk, bardağının dibinde kalan son yudumu içerken Yarbay Hasan’ın bakışlarını üzerinde hissetti. Yarbay, eski bir çınarın gölgesi gibi huzurlu ama her an fırtınaya göğüs gerecek kadar dik duruyordu.

Emir netti, görev vardı.

​"Hadi bakalım aslanlarım," dedi Yarbay, oturduğu sandalyeden bir kaya heybetiyle doğrularak.

"Muhabbetiniz bol, yolunuz açık olsun. Selçuk, evlat... Gözüm arkada değil, emanetim sende."

​Selçuk ayağa kalktı. Göğsündeki dikişler, bu ani hareketle bir anlığına gerildi ama o, bu sancıyı ruhunun en derin yerinde bir güç kaynağına dönüştürdü.

"Emredersiniz komutanım,"dedi sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yararak.

"Gözünüz arkada kalmasın."

•

•

•

•

selamm aşklarım öncelikle bu hikaye mini bölümlerden oluşacak onu başta söyleyeyim sonra niye bu kadar kısa bölüm duyumu almak istemem beni anlayacağınızı düşünüyorum

ilk bölümlerde önceliğim size karakterleri tanıtmak yavaş yavaş onları tanıyacaksınız merak etmeyin

Yüzbaşı Selçuğu ve Doktor Ayla yı size emanet ediyorum 🥹

Ve diğer bir konu okunma oranına göre bölümleri atacağım şuanlık bir kaç bölümü önden atacağım sonrasında 2 gunde 1 düzenine geceriz

Yüzbaşı selçuğumuzu operasyona yolladık bakalım neler olacak

Hepinizi öptüm kocaman🩶🤭

Bölüm sonu

4 yorum