İçeriğe geç

Sınır Hattı

Bölüm 16 · 5 dk okuma

Sınır Hattı

Bölüm 16

BÖLÜM 15: KIRILAN GURUR VE GERİ ADIMSIZ DUVARLAR

Sahra hastanesinin fermuarlı kapısı Metehan’ın arkasından hışımla kapandıktan sonra içerideki dondurucu sessizlik bir süre daha bozulmadı. Masadaki çavuşun güçsüz nefes alıp verişleri ve tıbbi cihazların ritmik sesleri dışında çadırda tık yoktu.

Elif hemşire ve diğer sağlık personelleri, az önce şahit oldukları krizin şokunu üzerlerinden atmaya çalışırken tedirgin bakışlarını Gökçe’ye çevirdiler. Ancak Gökçe, yüzüne geçirdiği o katıksız profesyonel maskenin arkasında fırtınalar kopsa da tek bir mimik bile vermedi. Kalbi öfke, kırgınlık ve haksızlığa uğramışlığın hissiyle sıkışıyordu. Askerlerin ve kendi ekibinin önünde bir komutan tarafından azarlanmak, yetkisine müdahale edilmeye çalışılması kabul edebileceği bir şey değildi.

"Bisturiyi ver Elif," dedi Gökçe. Sesi sıfır duygu, katıksız bir soğukkanlılıkla çıktı. "Giriş yerini genişletiyorum. Kan torbasını takın, vakit kaybetmeyelim."

Gökçe tam iki buçuk saat boyunca ameliyat masasının başından ayrılmadı. Tüm yorgunluğuna, gözlerinin yanmasına ve içindeki o yangına rağmen parmakları milimetrik bir hassasiyetle çalıştı. Atardamardaki kesiyi dikti, kanamayı durdurdu ve çavuşun bacağını kesilmekten kurtardı.

Ameliyat bittiğinde, eldivenlerini çıkarıp çöp kutusuna attı. Yüzünü soğuk suyla yıkamak için çadırın arkasındaki küçük bölmeye geçti. Aynadaki yansımasına baktığında, gözlerinin kenarlarının kızardığını ama bakışlarındaki o çelik gibi sertliğin daha da keskinleştiğini gördü. Metehan Yüzbaşı sahadaki baskısını veya stresini bahanelerin arkasına saklayamazdı. Gökçe ona bir kez kapılarını açmış, Bursa dönüşü o mesafeli duruşunu yumuşatmıştı. Ama aldığı karşılık, kriz anında ilk feda edilen kişinin kendisi ve mesleki saygınlığı olmasıydı.

"Bu kadar," diye fısıldadı Gökçe kendi yansımasına. "Bitti."

Aynı saatlerde karargah binasında tam anlamıyla bir vicdan azabı hüküm sürüyordu. Operasyon tamamen kontrol altına alınmış, sahadaki timler emniyetle geri çekilmişti. Ancak Metehan için zaferin hiçbir anlamı kalmamıştı.

Metehan, harita masasının başında tek başına oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. Şakakları zonkluyordu. Zihninde sürekli aynı sahne dönüp duruyordu: Sahra hastanesine fırtına gibi dalışı, Gökçe’nin yüzüne gürleyişi, çevredeki askerlerin şaşkın bakışları ve en önemlisi... Gökçe’nin o gururlu, kırgın ama bir milim bile eğilmeyen gözleri.

"Ne yaptın lan sen?" diye mırıldandı Metehan, hırsla masaya bir yumruk indirerek. "Ne yaptın oğlum sen?"

Stresi yönetememişti. Kendi askerinin hayatı için endişelenirken, o hayatı kurtarmak için çırpınan kadını, üstelik ona sırtını yaslayan tek kadını herkesin ortasında ezmeye kalkmıştı. Kendi yaptığı hödüklük yüzüne bir balyoz gibi iniyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, üs bölgesinin üzerine derin bir sessizlik çöktüğünde Metehan daha fazla duramadı. Üzerindeki hücum yeleğini çıkarıp sadece siyah askeri kazağıyla karargahtan çıktı. Adımları kararlı ama bir o kadar da ezik bir şekilde sahra hastanesine doğru ilerledi.

Çadırın kapısını yavaşça açıp içeri girdi. İçerideki fenerlerin çoğu söndürülmüştü. Gökçe, masasında oturmuş ameliyat raporlarını yazıyordu. Metehan’ın içeri girdiğini duymasına rağmen başını rapordan tek bir milim bile kaldırmadı. Kalem kağıdın üzerinde pürüzsüzce kaymaya devam etti.

Metehan masanın önüne kadar geldi. O karizmatik, kendinden emin subay duruşundan eser yoktu. Yüzü çökmüş, buz mavisi gözleri pişmanlıkla gölgelenmişti.

"Gökçe..." dedi Metehan, sesi neredeyse fısıltı gibi, pürüzlü çıktı.

Gökçe yazmayı bitirdi. Kalemi masaya yavaşça bıraktı. Dosyayı kapatıp kenara çekti. Sırtını koltuğa yasladı ve bakışlarını Metehan’a çevirdi. Ancak o bakışlarda ne öfke vardı ne de bağırıp çağırma isteği. Sadece dondurıcı, dikey ve ulaşılamaz bir mesafe vardı. Metehan’ı en çok yakan da bu duygusuzluk oldu.

"Buyurun Yüzbaşı Çelik," dedi Gökçe, sesi tam bir resmiyetle tınlarken. "Hastanız ameliyattan çıktı, durumu stabil. Bacağı kurtarıldı, hayati tehlikesi yok. Tıbbi bir bilgi almak için geldiyseniz raporlar burada."

Metehan sanki göğsüne ağır bir darbe yemiş gibi duraksadı. "Gökçe yapma... Bırak bu 'Yüzbaşı Çelik' laflarını. Ben hastayı sormak için gelmedim."

"Başka bir konu için sahra hastanesinde bulunmanız uygun değil," dedi Gökçe, tek bir mimiğini bile kıpırdatmadan. "Burası bir askeri kışla veya sizin emir komuta hiyerarşinizi tatmin edeceğiniz bir yer değil, bildiğiniz üzere. İşiniz bittiyse hastanemi terk edin."

Metehan masanın üzerine doğru eğildi, ellerini masaya dayadı. Gözlerinin içine yalvarır gibi baktı.

"Özür dilerim," dedi Metehan, her bir kelimenin üzerine basarak. "Hayatımda hiç kimseden dilemediğim kadar çok özür dilerim. Ben kontrolden çıktım Gökçe. Sahadaki baskı, çavuşun durumu... Kafam durdu. Sana o tonda konuşmaya, herkesin içinde sesimi yükseltmeye hakkım yoktu. Yemin ederim kendimden utandım."

Gökçe hafifçe, soğuk bir tebessüm kondurdu dudaklarına. O tebessümde en ufak bir sıcaklık yoktu.

"Stres altındaydın yani?" dedi Gökçe, sesi keskin bir bıçak gibi çadırı bölerken. "Peki ben ne altındaydım Yüzbaşı? Ben orada keyfimden mi bekletiyordum o adamı? Kan revan içinde, saatlerdir ayakta bir askerin canını kurtarmak için yırtınırken, senin gelip beni askerlerimin ve personelimin önünde bir hiçmişim gibi azarlamanı 'stres' diye geçiştiremezsin."

"Geçiştirmiyorum!" dedi Metehan, sesi çaresizlikle yükselerek. "Hatalıyım diyorum! Ne istersen yap, bana bağır, çağır, yüzüme vur ama böyle buz gibi bakma bana!"

"Sana bağırmayacağım Metehan," dedi Gökçe, ayağa kalkarak. Aralarındaki masaya rağmen duruşu o kadar yüksekti ki Metehan bir an gerilediğini hissetti. "Çünkü sen bağırmayı, öfkeyi bir güç gösterisi sanıyorsun. Ben senin seviyene inmeyeceğim. Bugün bana sadece bir doktor olarak değil, bir insan olarak saygı duymadığını gösterdin. Kriz anında ilk gözden çıkardığın kişi ben oldum."

"Öyle değil! Yemin ederim öyle değil!" Metehan masanın etrafından dolanıp Gökçe’ye doğru bir adım attı, elini ona doğru uzattı. "Sen benim bu dağda gözümden sakındığım tek şeysin!"

Gökçe bir adım geri çekilerek Metehan’ın elinin havada kalmasını sağladı. Bakışlarındaki dondurucu mesafe Metehan’ın kalbine bir bıçak gibi saplandı.

"Bana dokunma Yüzbaşı," dedi Gökçe, her kelimeyi buzdan bir blok gibi aralarına koyarak. "Ve o süslü cümlelerini kendine sakla. Ben senin o 'gözünden sakındığın' kadın falan değilim. Ben bu üssün sorumlu başhekimiyim. Sen de bu üssün operasyon komutanısın. Bundan sonra aramızdaki tek ilişki resmiyet ve protokolden ibarettir."

"Gökçe, yapma..." dedi Metehan, sesi çatlayarak. "Bizi böyle tek bir hatada silip atamazsın."

"Ben kimseyi silip atmadım Yüzbaşı Çelik," dedi Gökçe, masasındaki diğer dosyayı önüne alarak. "Siz kendiniz o sınırı ihlal ettiniz ve o çizgiyi çektiniz. Şimdi lütfen hastanemi terk edin. Nöbetim var, meşgulüm."

Metehan, Gökçe’nin yüzündeki o sarsılmaz kararlılığı gördü. Kızın içine ördüğü o beton duvar öyle kalındı ki, ne özürler ne de pişmanlık çığlıkları o duvarı aşabilirdi. Gökçe bu kez yumuşamayacaktı. Affetmeyecekti.

Metehan çene kaslarını sıktı, göğsü aldığı ağır ve düzensiz nefeslerle kalkıp indi. Yüzündeki o mahcup ve darmadağın ifadeyle Gökçe’ye son bir kez baktı ama Gökçe başını dosyadan kaldırmadı bile.

"Peki Doktor," dedi Metehan, sesi ilk kez bu kadar kırık ve yenilmiş çıkarak. "İstediğin gibi olsun. Ama ben o duvarın önünde beklemeye devam edeceğim."

Metehan arkasını dönüp sahra hastanesinden yavaş adımlarla çıktı. Gökçe ise kapı kapandığı an elindeki kalemi sıkan parmaklarını serbest bıraktı. Bakışları boşluğa daldı, göğsünden derin bir iç çekiş koptu ama gözünden tek bir damla yaşın akmasına izin vermedi. Gururu kırılmıştı ve bu kez Metehan Yüzbaşı’ya geri adım atmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.