İçeriğe geç

Sınır Hattı

Bölüm 15 · 6 dk okuma

Sınır Hattı

Bölüm 15

BÖLÜM 15: KANTİN YÜZLEŞMESİ VE BASTIRILAN ÖFKE

Kantinin arkasındaki gölgelik alanda, masanın üzerindeki küçük gaz lambasının sarı ışığı ikisinin de yüzüne ılık bir aydınlık düşürüyordu. Dağlardan esen buz gibi rüzgar çadırların kumaşlarını hışırdatırken, Metehan’ın Gökçe’nin elini sımsıkı tutan parmaklarındaki sıcaklık her geçen saniye daha da belirginleşiyordu.

Gökçe, elini Metehan’ın avucundan yavaşça çekip kahve kupasını kavradı. Dudağının kenarındaki o belirsiz tebessümü gizlemeye çalışsa da gözlerindeki yumuşama her şeyi özetliyordu. Kahveden derin bir yudum aldı.

"Bursa’dayken..." dedi Gökçe, bakışlarını masanın üzerindeki sarı ışığa dikerek. "Annem hastanedeyken aklım sürekli buradaydı Yüzbaşı. Bir hafta boyunca sesini duyamamak, ne yaptığını bilememek hiç kolay olmadı."

Metehan, sırtını ahşap sandalyeye yaslayıp Gökçe’yi izledi. Buz mavisi gözlerinde, dürüst ve katıksız bir memnuniyet belirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

"Benim aklım sanki çok mu buradaydı Doktor?" dedi Metehan, sesi son derece pürüzsüz ve karizmatik bir şekilde düşerken. "Gözüm kulağım telefondaydı. Her mesaj bildiriminde 'Gökçe mi yazdı' diye ekrana bakmaktan kargaşayı kaçıracaktım neredeyse. Ama sen gelip ayağının tozuyla beni o kadın doktorla görünce hemen yargısız infaz yaptın."

Gökçe tek kaşını kaldırdı, elindeki bardağı masaya bırakıp Metehan’a doğru hafifçe öne eğildi.

"Yargısız infaz mı?" dedi Gökçe, gözlerinde çakan muzip ama hâlâ biraz kırgın pırıltıyla. "Metehan, ben çadıra girdiğimde o kadınla öyle bir gülüşüyordun ki, sanırsın bir haftalık yokluğumu fırsat bilip çay partisi vermişsiniz. Adamın dibimdeki masada flörtleşip sonra da 'aklım sendeydi' demesi pek inandırıcı gelmiyor açıkçası."

Metehan hafifçe kıkırdadı. Gökçe’nin bu açık kıskançlığı içten içe hoşuna gitse da renk vermemeye çalıştı. Masaya biraz daha yaklaşıp elini yeniden Gökçe’nin elinin üzerine koydu.

"Sahadaki, hastanedeki, ameliyathanedeki her duruma hakimsin ama bu konuda hiç iyi bir gözlemci değilsin Doktor," dedi Metehan, bakışlarını Gökçe’nin gözlerine dikerek. "Nazlı Doktor sadece nöbet devri raporunu teslim ediyordu. O masadaki gülüşümün de flörtle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Sadece yokluğunda hastaneyi çekip çevirmenin stresiydi o. Benim aklım da, kalbim de tek bir doktora mühürlü. Bunu o kafana iyice yerleştir artık."

Gökçe’nin kalbi göğüs kafesini döven ritmini yine arttırdı. Bu adam lafları hiç dolandırmıyor, doğrudan hedefe kilitleniyordu. Bütün o asker sertliğinin arkasında, Gökçe’yi her defasında silahsız bırakan amansız bir çekim gücü taşıyordu.

"Görünüşe göre laf yetiştirmede hâlâ üstüne yok Metehan," dedi Gökçe, bakışlarını kaçırmadan. "Ama unutma, Bursa dönüşü çıkardığım o fırtınayı ucuz atlattın. Gardımı hemen düşürdüm sanma."

"Gerek yok zaten," dedi Metehan, öne doğru eğilip aralarındaki mesafeyi iyice kısaltarak. "Sen gardını düşürme. Ben o gardı aşmanın yollarını bulmayı seviyorum zaten."

Gökçe hafifçe gülümseyip kahvesinden son yudumu aldı. Gece derinleştikçe ikisi arasındaki o görünmez bağ daha da kuvvetlenmişti. Ancak bu dağlarda huzurun uzun sürmediğini ikisi de çok iyi biliyordu.

Ertesi sabah üs bölgesi adeta bir yangın yeri gibi uyandı. Telsizlerden gelen aralıksız anonslar, kulakları sağır eden helikopter sesleri ve karargah binasındaki koşturmaca, günün son derece kanlı ve çetin geçeceğinin habercisiydi. Sınırın hemen öte yanında başlayan geniş çaplı operasyon nedeniyle üs bölgesine sürekli yaralı sevkiyatı yapılıyordu.

Gökçe, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sahra hastanesine kapanmış, yeşil ameliyat önlüğünü bir an bile çıkaramamıştı. İçeride tam anlamıyla bir can pazarı yaşanıyordu. Elif hemşire ve diğer sağlık personelleri kan torbaları, dikiş setleri ve serumlar arasında mekik dokuyor; Gökçe ise şarapnel parçalarını temizlemek, durmak bilmeyen kanamaları durdurmak ve şoka giren askerleri hayatta tutmak için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Yüzüne sıçrayan kan lekelerini silmeye bile vakit bulamıyordu.

Metehan tarafında ise durum çok daha gergin ve kritikti. Operasyonun komutasını kısmen üstlenmiş, sahaya giden timlerle telsiz irtibatını sağlarken bir yandan da üs bölgesinin çevre emniyetini yönetiyordu. Üst üste gelen yaralı haberleri, roket tacizleri ve kriz masasındaki yoğun baskı, Metehan’ın zaten çelik gibi olan sinirlerini germiş, tolerans eşiğini sıfıra indirmişti. O karizmatik, kendinden emin yüzü gitmiş; yerine gözü dönmüş, gergin ve son derece sert bir komutan gelmişti.

Öğleden sonra saat üç sularında sahra hastanesinin kapısı bir kez daha büyük bir gürültüyle açıldı. İki asker, sedyede bacağından ağır yaralanmış bir çavuşu içeri taşıyordu. Askerin durumu kritikti, arterial kanaması vardı ve bilinci kapanmak üzereydi.

Gökçe hemen sedyenin başına koştu. "Çavuş!" dedi. "Turnikeyi kim sıktı? Turnike yetersiz, kanama devam ediyor! Çabuk, iki ünite A pozitif kan getirin, ameliyat masasına alıyoruz!"

Tam o sırada Metehan, arkasında iki astsubay ve telsizci askerle birlikte fırtına gibi sahra hastanesine daldı. Üzerindeki hücum yeleği toza ve barut kokusuna bulanmış, şakağındaki damarlar belirginleşmişti. Doğrudan sedyenin yanına adımladı.

"Durumu nasıl?" diye gürledi Metehan. Sesi çadırın yüksek tavanında çınladı. "Hemen sahaya dönmesi lazım, aşağıdaki tim sıkıştı!"

"Metehan, bu adam ameliyata giriyor!" dedi Gökçe, elindeki klempsle kanamayı durdurmaya çalışırken kafasını bile kaldırmadan. "Atardamar kesisi var, en az iki saat müdahale etmem lazım. Hiçbir yere gidemez!"

Metehan’ın üzerindeki baskı ve stres bir anda patlama noktasına ulaştı. Kendi askerinin gözünün önünde erimesi ve sahadaki sıkışık durum, zihnindeki tüm kontrol mekanizmalarını devre dışı bıraktı. Yanındaki askerlerin ve personelin varlığını tamamen unutup Gökçe’ye doğru sert bir adım attı.

"Sana durumu soruyorum Doktor!" diye bağırdı Metehan, sesi sahra hastanesindeki tüm gürültüyü tek bir anda bıçak gibi kesti. "Bana tıp dersi verme! İki saat ne demek? Aşağıda adamlarım çembere alınıyor, bu çavuşun getirdiği istihbarat lazım! İki saatin yok senin, hemen ayağa kaldıracaksın bu adamı!"

Sahra hastanesindeki Elif hemşire de dahil olmak üzere tüm askerler dondurucu bir sessizliğe büründü. Metehan Yüzbaşı’nın ilk kez bir sivil doktora, üstelik herkesin aralarındaki çekimi az çok hissettiği Gökçe Erdem’e bu kadar ağır ve sert bir tonla bağırmasına şahit oluyorlardı.

Gökçe elindeki gazlı bezi donduran bir yavaşlıkla masaya bıraktı. Yüzündeki o yorgun ama azimli ifade bir anda taş kesildi. Kahverengi gözlerinde şimşekler çaktı. Başını yavaşça kaldırdı ve doğrudan Metehan’ın hiddet saçan buz mavisi gözlerinin içine baktı.

Gökçe’nin gururu, askerlerin ve personelin önünde yediği bu azarla paramparça olmuştu ama tek bir geri adım bile atmadı. Çenesini kaldırdı, ses tonunu en buz gibi, en keskin kıvama getirdi.

"Ses tonuna dikkat et Yüzbaşı Çelik!" dedi Gökçe, çadırı titreten ama son derece alçak, tehlikeli bir fısıltıyla. "Burası senin kışlan veya emir komuta zincirin değil! Burası sahra hastanesi ve burada son sözü sen değil, ben söylerim!"

Metehan, Gökçe’nin bu dik duruşu karşısında bir anlığına duraksadı ama öfkesi hâlâ yatışmamıştı. Şakakları zonkluyordu.

"Askerimin canı söz konusuysa her yer benim emrimdedir!" dedi Metehan, gürlemeye devam ederek.

"O zaman askerinin canını kurtarmaya çalışan tek kişiye bağırmayı keseceksin!" dedi Gökçe, elindeki cerrahi eldivenleri sertçe çekip sıkarak. "Çık dışarı! Hastamı da ameliyathanemi de enfekte ediyorsun. Derhal dışarı çık Yüzbaşı!"

Metehan, Gökçe’nin gözlerindeki o kırgın ama bir o kadar da ateşe kesmiş ifadeyi görünce, ne yaptığını ve kime sesini yükselttiğini yeni yeni idrak etmeye başladı. Çevredeki askerlerin şaşkın bakışları ve Gökçe’nin titreyen ama dik duran omuzları yüzüne bir tokat gibi çarptı.

Metehan çene kaslarını sıktı. Başka tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü ve sahra hastanesinin kapısını hışımla açarak dışarı fırladı. Gökçe ise derin bir nefes alıp eldivenlerini düzeltti, gözlerinden bir damla yaşın süzülmesine izin vermeden sedyedeki askere döndü.

"Sistol basıncı düşüyor, bisturiyi verin Elif," dedi Gökçe. Sesi çelik gibiydi ama içindeki fırtına kopmak üzereydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.