İçeriğe geç

Sınav: Kelebek etkisi

Bölüm 3 · 11 dk okuma

Sınav: Kelebek etkisi

Bölüm 3

Bölüm #2

Saatin kaç olduğunu bilmiyorum ama annemin endişeli adımları koridorda yankılanırken fevri bir telaşla uyanma uğraşında bulunuyorum. Gözlerim yarı kapalı, odanın loş ışığında annemin yüzündeki endişeyi zar zor seçebiliyorum.

"Bu saatte hâlâ burada mısın? Okula gitmek için çoktan çıkmış olmalıydın, değil mi?". Sesi, sabahın sessizliğini delip geçiyor. Bana doğrudan bakar bakmaz gözlerimi zorla açıyorum. Annemin sinirlenmesinden oluşan kaş çatma çizgisi, loş ışıkta daha da derinleşiyor, sanki yüzünde kalıcı bir iz bırakacakmış gibi belirgin. "Anne, kaşlarını bir daha çatma, iz bırakacaksın," diyor ve gergin bir şekilde gülüyorum. Amacım annemin sinirini almak için olsa da daha da sinirli görünüyor.

Söylediklerimi duyunca kaşlarını daha da çatıyor ve alaycı bir şekilde gülümsüyor. "Ah, canım tabii, ben burada cilt bakımı üzerine tavsiye almak için geldim zaten," diyor. "Okula geç kalıyorsun, ama saçma şeyler söylüyorsun. Harika Kayla."

Birkaç saniye sonra bana doğru fırlatılmış terlikten korunmak için çareyi yorganımın altına sığınmakta buluyorum. Uykulu şekilde gülüyor ve yorganın altında olmayı fırsat bilip gözlerimi dinlendiriyorum.

Birkaç saniye boyunca derin bir sessizlik hissedince yorganımdan dışarı çıkıyor anneme doğru bakıyorum.

Odama bakınıyor,etrafa göz gezdirirken neyin yanlış olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Odanın dört bir yanında dağınık duran kitaplar, yere saçılmış not kağıtları ve gece boyu açık kalan masa lambasının titrek ışığı, odanın karmaşasını iyice ortaya çıkarıyor.

Sanki her şey yolundaymış ve erkenden yatmışım gibi davranmaya çalışıyorum. "Toplamayı unutmuşum,özür dilerim. Ben dağınık birisi değilim,hayır." Diyorum söyleyeceği cümleyi tahmin etmeye çalışarak.

"Geç mi yattın?" diye soruyor annem.

Anlamıştı.

"Hayır," diyorum, ama gözlerinden bana inanmadığını okuyorum. Gözleriyle odadaki karmaşayı işaret ederek sorularını sürdürdükçe, gerçeği saklamanın anlamsız olduğunu fark ediyorum.

"Üçten önce uyuyamadım," diyorum sonunda. "Bir ödevi teslim etmem gerekiyordu." Kısmi yalanımın ve geç kalma endişemin etkisiyle aceleyle kalkıyorum, sakin hazırlanmaya vaktim olmadığını biliyorum. Aynada solgun yüzüm ve uykusuzluktan kızarmış gözlerim bana bakıyor. Dün çok kötü bir gece geçirmiştim. Dolabımdan kıyafetler fırlatıyor ve hemen üstüme giyiniyorum. Yorgun olsam da bu siyah saçlarımın dağınıklığı, her gün sayısı artıyormuş gibi görünen benlerimin varlığını fark etmeme engel olmuyor. Gözüm bir anlığına göğsüme kaçıyor;biraz küçülmüşler sanki. Ama umursayacak ne halim ne de vaktim vardı.

Annem duyduklarına inanamıyor. Hafif telaşlı bir sesle, "Üçte mi? Neden bu kadar geç kaldın?" diyor. "Ama seni anlıyorum," diye ekliyor, sesinde bir yumuşama beliriyor. "Başarmak için kendinden bir şey vermen gerekir. Ben de böyleydim bir zamanlar." Gözleri geçmişi düşünürken sola kayıyor, derin bir nostalji duygusunu saklayamıyor dudaklarında hafif bir gülümseme beliriyor. Kafam oldukça yorgun, ama anneme cevap verme ihtiyacı duyuyorum ve aklıma gelen herhangi bir konuyla sessizliği bozmaya çalışıyorum. Başka ne diyebilirdim bilmiyorum: "Acaba bugün hava nasıl olacak?" diyorum, konuyu değiştirerek. Annem gözlerini devirmekle yetiniyor ama yüzündeki ifade biraz yumuşuyor.

Hazırlanmaya başlarken annem yanıma gelip saçlarımı düzeltiyor, endişesini saklamaya çalışarak. "Kendine daha iyi bakmalısın," diye mırıldanıyor. "Yoksa bu tempoyla nasıl dayanacaksın?" Başımı sallayıp ona sarılıyorum, sonra hızla çantamı alıp kapıya yöneliyorum.

Bir şey yemeden koşar adım evden çıkıyorum. Genelde kahvaltımı hazırlayan annem, bugün beni durdurmuyor. Canım bir şey yemek istemiyor; aç olsam bile okula geç kalmamak için böyle yapardım. Mutfaktaki taze ekmek kokusu bile iştahımı kabartmıyor. Otobüs durağına vardığımda binmem gereken otobüsün 15 dakika önce geçtiğini ve bir sonrakinin gelmesine hâlâ vakit olduğunu hayal kırıklığıyla görüyorum. Duraktaki duyuru, personel eksikliğinden dolayı olduğunu söylüyor. Bu kadar insan varken personel eksikliği nasıl olabilir?

Gökyüzü bulutlarla kaplanmış, hafif bir rüzgar yüzümü okşarken, durakta yalnız bekliyorum. Gökyüzü de benim kaybıma eşlik ediyordu sanki. Otobüs durağında tek duran kişi olarak içimdeki yalnızlığın derinleştiğini hissediyorum. Bu başarısızlıkta tek başımayım. Herkes varması gereken yere çoktan varmış olmalı. Benim dışımda. Otobüs durağına vardığımda binmem gereken otobüsün 15 dakika önce geçtiğini ve bir sonrakinin gelmesine hâlâ vakit olduğunu görüyorum. Duraktaki duyuru, personel eksikliğinden dolayı olduğunu söylüyor. Bu kadar insan varken personel eksikliği nasıl olabilir? Gökyüzü bulutlarla kaplanmış, hafif bir rüzgar yüzümü okşarken, durakta yalnız bekliyorum. İçimdeki yalnızlık derinleşiyor. Bu başarısızlıkta tek başımayım. Herkes varması gereken yere çoktan varmış olmalı. Benim dışımda.

Saat çoktan 8:00'i geçmişti ve dersim 10 dakika içerisinde başlıyordu. Her geçen dakika, içimdeki endişeyi daha da körüklüyor. Otobüsün gelmesini beklerken her saniye daha da çaresiz hissediyorum. Kalbim hızla atıyor ve bu da göğsümde bir yangın etkisi yaratıyor gibiydi. İçim korkudan ve stresten yanıyor Derse geç kalma korkusu beni ele geçirmişti; her saniye, her dakika beni daha da panikletiyordu. Ayaklarım yerinde duramıyor, durak boyunca ileri geri adımlar atıyorum. Zaman geçtikçe, içimdeki endişe büyüyordu. Kafamdaki sesler, başarısızlık korkusuyla beni boğuyordu.

Profesörün ve ekibinin gözleri önünde geç kalmaktan korkuyorum. Onların hayal kırıklığını ve kendi içsel çöküşümü düşündükçe, içimdeki kargaşa büyüyordu. Öğrenci notumun bu durumdan nasıl etkileneceği ise beni daha da endişelendiriyor. Felaket senaryoları zihnimi işgal ediyor ve kendime kızmaktan alamıyorum kendimi: Neden o garip kargoyu açma kararı almıştım ki? Düşünmesi bile tüylerimi diken diken ediyordu.

Ayrıca annem neden sakin davranmıştı? Normalde olsa bir saniye geç kalmama izin vermezdi.

Otobüsün gelmesini bekliyorum, ama zaman hızla ellerimden akıp gidiyor. Saatimi kontrol ettikçe, zamanın aleyhime işlediğini daha da fazla hissediyorum. Her saniye beni biraz daha derine çekiyor. Okulumuzda her öğrencinin notu bulunuyor ve bu nota göre sıralamalara sahip oluyoruz. Ödevler, üye olunan dernekler, sahip olunan yetenekler ve geç kalma gibi birçok etmen, bu notu olumlu veya olumsuz yönde etkiliyor. Bu sadece akademik başarıyı değil, aynı zamanda öğrencinin aktif katılımını ve çeşitli faaliyetlere olan ilgisini de yansıtıyor. Her not, öğrencinin kendini değerli ve yetkin hissetmesini sağlayacak bir ölçüt oluştururken, aynı zamanda ciddi bir rekabete de fırsat veriyordu.

Notlara göre belirlenen ayın öğrencileri, çeşitli ödüller kazanarak başarılarını zirveye taşıyorlar ve birbirinden özel çeşitli etkinliklere katılma hakkı elde ediyorlar. Ayrıca, sınıfın ortalama puanı, yılda sadece bir kez düzenlenen ve en yüksek puana sahip sınıfların katılabildiği o büyük ve görkemli gezilere gitme imkanı sağlıyor. Bu gezilerin benzeri olmadığı için,her sınıfın puanını yüksek tutmak için uğraştığı gezilerde bunlar. Bu durumda, derse geç kalmak sadece kişisel bir dezavantaj olmakla kalmaz, aynı zamanda sınıf arkadaşlarıma da büyük bir olumsuz etki yaratır.

Normalde okulun yurdunda kalıyorum ve bu yüzden de geç kalma konusunda herhangi bir derde girmiyordum. Sonuçta okula varmam 2 dakikamı anca alıyordu. Ancak uzun süredir ailemle yüz yüze görüşememiş olmanın getirdiği özlem, onlarla vakit geçirme kanaatini getirmişti. Böylece aynı çatı altında biraz vakit geçirebilmiştik. Şimdi ise bu yüzden geç kalmak üzereydim ve bu, geleceğimi mahvetme ihtimalini doğuruyordu.

Okulun stresi zihnimi meşgul ederken, sonunda otobüsün geldiğini görüyorum. İçeri doğru hızlı bir adım atıyorum. Kendime bir yer bulduktan sonra oturuyor ve aklımı dağıtmaya çalışsam bile geç kalmak üzere olduğum gerçeğini aklımdan atamıyorum. Aklıma puanını kaybedip duran bir çocuğun uzun süredir ortalıkta görünmemesi geliyor ve bu düşünceyle tırsıyorum. Söylenene göre çocuk işe yaramaz insanların gittiği bir okula sevk edilmişti. Aynı kaderi paylaşmamak için içten içe yalvarıyor, kendimi kaçınılmaz sona hazırlamaya çalışıyorum. Puanlarım giderse, işim bitmiş demekti.

Puanlarım giderse herkesi de benimle beraber bataklığa sürüklerim.

Yol boyunca pencereden dışarı bakıyor ve okula ne kadar yol kaldığını hesaplamaya çalışıyorum. En sonunda okulun önünde duruyoruz,anında otobüsten inmek için acele ediyorum.

Otobüsten inerken sınıfımızdaki o atipik çocuğu fark ediyorum. Beni fark etmesiyle herkese yaptığı gibi sıcak bir selam veriyor ve sakince yürümesine devam ediyor. Çocuğu atipik diye tanımlamamın nedeni değişik bir auraya sahip olmasına rağmen insanlar tarafından pek sevilen birisi olmasıydı. Gene de bunlara rağmen onda nedensiz bir gariplik seziyordum.

Rahat ve yavaşça ilerliyordu, saçları yumuşak bir hava akışıyla harmoni eşliğinde hareket ediyor, hafif kıvırcık dokusuyla birlikte bir tablodan çıkmış gibi görünüyordu. Saçlarına ne kullandığını merak ediyor, sonra asıl endişelenmem gereken şeyi aklıma getiriyorum. Çok saçmalamıştım. Ama annemin sakin tavrı,çocuğun yürüyüşü hatta şimdi görmekte olduğum sınıfın ileri giden zengin çocuklarından olan Samuel'in de her zamanki gibi yavaş ve salına salına yürümesi beni kuşkuya düşürüyor.

Herkes okuldan atılma riskimiz olduğunu unutmuş gibi görünüyordu. Gene de içimdeki umut kaynağının doğmasını engelliyor, koşup koruma bariyerinden geçiyorum ve sınıfıma doğru yol alıyorum. O sırada da telefonumu elime alıyor ve okuldan gelen mesajları kontrol etmeye çalışıyorum.

"Hadi,neredesin?" Aceleden uygulamayı açmaya fırsatım olmuyor.

Önümde duran arkadaşımı fark ediyorum "Kayla asıl sen neredeydin? Mesaj attım ama cevap vermiyorsun." diyor. Benim hakkımda endişelenmiş olduğunu altını çizerek ekliyor, yüzünde endişenin akın ettiğini görüyorum. Onu sakinleştirmeye girişiyor oluyor, ama derse geç kaldığım gerçeği yüzüme tokat gibi gelince duraksıyorum. İne'nin burada durması bir anlam ifade etmiyordu. Profesör onu benim için mi göndermişti? Yoksa burada olmasının ve atipik çocuğun yavaşça yürümesinin arasında gerçekten de bir bağlantı mı vardı? Diğerleri neredeydi?

"Neden burada duruyorsun? Derse yetişmemiz gerekmiyor mu?" diye soruyorum, şaşkınlıkla etrafa göz gezdirmekten kendimi alamıyorum.

Bana gülüyor ve alaycı bir biçimde derse zamanında varmanın hiçbir önemi olmadığını belirtiyor.

"Anlamıyorum. Nasıl önemli değil?" diye ısrar ediyorum,bu tarz laflar Ine'ye zorla söyletsem anca ağzından çıkabilecek türden laflardı.

"Bilmediğini söyleme bana." Diyor,anında gözlerinin içinde bir ışıltı seziyorum.

Tek bildiğim şey zamanın ilerlemesiyle beraber işimizin daha yaş bir hal almasıydı.

Oldukça çaresiz bir biçimde arkadaşıma bakıyor ve ağzındaki baklayı çıkarmasını söylüyorum,

"Lütfen uzatma acı çekiyorum burada,neden herkes garip garip davranıyor?"

"Tahmin edebiliyorum. Kısacası sınıfımız geziye çıkmaya hak kazandı. Hani o özel ve büyük gezilerden olandan." Diyor ve ellerini sanki sihir yapmışçasına coşku dolu hareketlendiriyor.

Verdiği cevapla gerçeklik algımı kaybediyor oluyorum,gerçekten geziye hak tanınmış olamazdık.

"Ciddi olamazsın."

Okulumuzun en önemli etkinliklerinden olan o geziye katılabilecektik. Sınavların stresinden uzaklaşıp doğada sığınak bulabileceğimiz bir geziye... Bu gerçek olamazdı. Kendimi alamıyor ve heyecanla soruyorum, "Nereleri gezmişler tam olarak?" Arkadaşımın yüzü, mutlulukla dolu bir gülümsemeyle aydınlanıyor,ama düşünüyor gibi bir hali var. "Bilmiyorum," diyor, sesi hayal kurar gibi. "Her şeyden vardı: devasa dağlık alanlar, sisler içinde kaybolmuş zirveler; büyüleyici yağmur ormanları, egzotik kuşların cıvıldadığı; masmavi plajlar, dalgaların ritmik sesiyle yankılananlardan... o videoları düşününce içimde bir huzur hissi doluyor öylesine büyüleyiciydi ki...

"Sence nereye gideriz?"

"Hiç bilmiyorum."

Aklıma kütüphanedeki fotoğraflar, davetiyeler ve kartpostallar geliyor. "Gidip kütüphaneye göz atmamız lazım,belki tahmin yürütebiliriz."

"Olur,kızlar bizi orada bekliyor zaten."

Kütüphaneye yöneliyoruz ve girişin yakınlarında kızları görüyoruz. Masada oturup kart oyunu oynuyorlar, Melanda ise bir yandan yeni sürmüş olduğu ojelerini kurutmaya çalışıyor gibi görünüyor.

Onlara yaklaşmamızla, "Siz gelene kadar ojemi sürecek vaktim bile oldu, nerede kaldınız böyle?" diyor Melanda, sesi keskin ve alaycı. Melanda en son tanışmış olduğum arkadaşımdı. Ondan bahsedecek olursam, okulun en popüler ve herkes tarafından sevilen kızı olduğunu söyleyebilirim. Ancak Tera gibi sadece sevilen biri değil, aynı zamanda hayranlık duyulan biriydi. Melanda, moda konusundaki keskin bilgisi ve mankenlik çalışmalarıyla okulun en dikkat çeken ve beğenilen öğrencilerinden biriydi. Melanda'nın bu parlayan yeteneği, okulumuza mükemmel bir şekilde entegre olmuştu. Her ay katıldığı önemli defilelerde bize özel yer ayırır ve davet ederdi. Onu hayranlıkla ve ilgiyle izlerdik. Podyumda yürüyüşü, stili ve güveni dikkat çekiyordu ve bu övünülmeyecek gibi değildi. Kendini beğenmiş bir "kaltak" olsa da arkadaşlarına karşı canayakın birisiydi. Kızlar onunla lisenin başında tanışmışlar,ben ise okula yarı yılın ortasında geldiğim için onu en son tanıyan kişi olmuştum. Dikkatimi Melanda'dan ayırıyor, Danielle'in dirseğini masaya koymuş bir şekilde durup ve bize baktığını, Tera'nın ise meraklı göründüğünü fark ediyorum.

Benden cevap bekliyorlardı.

"Kendimi sorguda gibi hissediyorum." Diyorum,Melanda anında "Çünkü öylesin tatlım." Diyor.

"Kayla telefonuna bakmayı unutmuş, geç kaldığını sanıyordu. Sınıfın önüne gelir demiştim size."

"Şansa bakar mısın tatlım. Bugün okul gezisi günü ve sen de geç kalıyorsun," diyor Melanda, gözlerini yana kaydırıp alaycı bir şekilde bakarak. "Ama en azından geç kalacak günü bulmuşsun doğrusu, başka bir gün olsa sana elveda demek zorunda kalırdık biliyorsun. Çok üzülürdüm," diye ekliyor ve eline aldığı saten bir mendile sahte gözyaşlarını siler gibi yapıyor.

Ters bakma sırasının bana geldiğini hissediyorum

"Okulun en sevilenlerinden olmadığım için kusuruma bakma",masaya sandalye çekiyor oturuyorum. Kızlar ellerinde bir sürü fotoğraf, kartpostal ve videolarla geliyorlar. Bir anda masaya koymaları ses çıkarıyor, ama sıkıntı olmuyor. Sonuçta kocaman kütüphanenin bizim sınıfa ayrılan kısmında bizim dışımızda kimse yoktu. Geziden olsa gerek.

Fotoğraflara bakıp iç geçiriyor, hayallere dalıyoruz. Her kare, bizi başka bir dünyanın kapılarına sürüklüyor. Okul stresini bir anlığına unutmak, adeta gerçeküstü bir deneyim. Hepimizin yüzünden mutluluk akıyordu.

"Bizi anca bu tarz şeyler keserdi zaten."

Diyor Melanda.

Yeşilin tonları yağmur ormanlarının derinliklerinden sızıyor, dağların zirvelerinde bulutlar dans ediyordu. Berrak denizlerin mavisi ise adeta gözlerimi büyülüyordu. Her fotoğraf karesi, beni yaşanan anın içine çekiyordu.

"Sonunda okul stresinden kurtulup tatil yapabileceğimize inanamıyorum..." Arkadaşımın sözüyle resmi bir davetiye almadığımızı hatırlıyorum. Bu, kendi kendimi kandırdığımı düşündürüyor.

"Gerçekten ben de, normal tatillerde bile ders çalışıp duruyordum, tek yaptığım şey sınavları düşünüp acı çekmek oluyordu. Şimdi ise şansımıza her türlü sınav veya stresten uzak olacağız birkaç hafta boyunca," diyor ve yeni bir soru ekliyorum. "Sahi, kaç hafta ki?"

"İki haftayı biraz geçiyor sanırsam," diyor Ine kendinden pek emin olmayan bir halde.

"Evet 17 gün." Diye ekliyor Danielle.

"Ne kadar güzel olmalı." Gözümden sevinç gözyaşı geliyor. Çünkü bu prestijli okulda okuyan insanların ne kadar çalıştığını - normal öğrenciler bile çok çalışıyordu - kimse düşünemezdi bile. Profesör başarının fazla çalışmaya dayalı olmadığını dayatmasına rağmen çalışmak zorundaydık. Öyle bir zorunluluktaydım ki profesörün söylemleri kulağıma daha çok ironi gibi çınlıyordu.

"Hadi sınıfa geçelim, yarım saat içinde planlama ve program hakkında konuşacaklarını söylemişlerdi."

"Çoktan yarım saat mi geçmiş?" diye soruyorum. Tera kafasını sallıyor ve bip sesiyle beraber "Tam olarak 30 dakika 12 saniye 10 milisaniye" olduğunu haber ediyor.

Melanda Tera'nın detaycılığına şaşırmış bir şekilde bakıyor ve

"Sen gelene kadar yarım saat geçti evet şekerim." Deyip kuruyan mor rengi tırnaklarına hayranlıkla bakıyor,parlayan ojesinden kendi yansımasına bakmaya çalıştığına yemin edebilirdim. Masadan kalkıyor,sınıfa yöneliyoruz. İçeri bizimle birkaç öğrencinin girmesiyle beraber oturmamıza vakit tanıyıp konuşmasına başlıyor.

"Merhaba değerli öğrencilerim, hepinizi burada görmekten mutluluk duyuyorum," dedi profesör, gözlerinde beliren parıltıyla. "Bu yılki tatiliniz T01'lerle olacak ve sizler için gerçekten olağanüstü bir program hazırladık. Detayları duyduğunuzda yerinizde duramayacaksınız." Dudaklarında hafif bir gülümseme belirliyor ve gülüşünden gözlerinin kısıldığını görüyorum.

Sınıfta herkes büyük bir heyecanla bekliyordu. Sporcular bile sessizdi, sınıf adeta nefes almıyordu. Hepimiz, biraz olsun rahatlayabilme umuduyla profesörün ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.