Barın'ın parmakları bileğimi o kadar sıkı kavramıştı ki, nabzımın kendi parmak uçlarında attığını hissediyordum. Beni çatı katının zifiri karanlığında ustaca yönlendirirken, adımlarını ezbere bildiği bir labirentte yürür gibi atıyordu.
"Telefonunu masada bıraktık," diye fısıldadım, onun peşinden tökezleyerek ilerlerken. "Bütün hayatım o aletin içindeydi Barın!"
"Bütün hayatın artık o aletin içinde değil Ece," diye yanıtladı sesini olabildiğince alçaltarak. "O alet artık senin izleme çipin. Onu orada bırakmak zorundaydık."
İç sesim sonunda o felç edici korkuyu aşıp devreye girmeyi başardı: "Harika! Üzerimde pijamalar, ayağımda tüylü terlikler ve ardımda bıraktığım kırmızı alarmlı bir takip cihazı... Yeni ajanlık kariyerime mükemmel bir giriş!"
Çatı katının ağır demir kapısına ulaştığımızda Barın durdu. Kapıyı gıcırdamasına zar zor engel olarak birkaç santim araladı. O daracık boşluktan apartman boşluğuna süzülen loş ışıkta yüzüne baktım. Çenesi kasılmıştı. Çünkü aşağıdan, merdivenlerin derinliğinden gelen o yabancı sesleri ikimiz de aynı anda duymuştuk.
Tak... Tak... Tak... Bu sıradan bir insanın ayak sesi değildi. Aşırı senkronize, ağır ve mekanikti. Sanki birden fazla kişi, tek bir zihinden komut alan birer makine gibi aynı anda, aynı ritimle basamakları çıkıyordu.
"Geldiler," dedi Barın. Gözleri karanlıkta bile ürkütücü bir netlikle bana bakıyordu. "Aşağı inemeyiz. Sistemin temizleyicileri tüm binayı sarmış olmalı."
"Temizleyici mi? Neyi temizliyorlar, bizi mi?" diye fısıldadım dehşetle.
"Aynen öyle. Şimdi benimle gel."
Beni apartman boşluğuna değil, odanın köşesindeki paslı bir demir merdivene doğru çekti. Bu, doğrudan binanın düz çatısına açılan eski bir çıkıştı. Demir basamakları tırmanırken tüylü terliklerimle düşmemek için insanüstü bir çaba sarf ediyordum. Barın kapağı itip açtı ve önce kendi çıkıp sonra beni yukarı çekti.
Yüzüme çarpan soğuk gece havası ciğerlerimi yaksa da biraz olsun kendime gelmemi sağladı. Fakat rahatlamamız sadece iki saniye sürdü.
Hemen altımızda, az önce terk ettiğimiz odanın ana kapısı korkunç bir metal çarpışma sesiyle menteşelerinden koptu. Çatı katına doluşan o mekanik ayak sesleri, saniyeler içinde odanın her köşesine dağıldı.
Barın beni hızla geniş bir havalandırma bacasının arkasına çekti ve bir eliyle ağzımı kapattı. Göğsü sırtıma yaslanmış, kalbinin çılgınca atışı benimkine karışmıştı. Gözleriyle Tek bir ses bile çıkarma diyordu.
Tam o sırada başımızın üzerinden ince, kırmızı bir lazer ışığı geçti. Gökyüzünde süzülen, tamamen sessiz çalışan siyah bir drone, çatının her santimetresini tarıyordu. Sistem, "arızasını" bulmak için tüm şehri harekete geçirmişti. Pijamalı bir kız ve asosyal bir yazılımcı olarak, artık resmen bu evrenin en çok aranan kaçaklarıydık.