Bölüm müziği:
Le Rouge Et Le Noir Côme - La Gloire à Mes Genoux
Bölüm 1:
Academiye hoşgeldiniz.
Ateş krallığı
"Hiç mi vicdanın yok! Annenden ne farkın var?"
Genç kız, elindeki fotoğraftan gözlerini ayırdı. Yerde dizleri üzerine çökmüş, eteklerini sım sıkı tutan yaşlı kadına baktı. Parmakları arasında kıvrılan kumaşına gözleri gittiğinde istemsiz yüzünü ekşitti ardından elindeki kâğıdı sıkarak yere fırlattı. Sinirle, eteğindeki eli tuttu ve geriye savurdu. Bu hareketi ile yaşlı kadın yere düşmüş elini toprağın üstüne yerleştirmişti. Eli acıdığından dolayı yüzünü ekşitmişti. "Ne hakla kraliçeye böyle seslenirsin! Kendini ne sanıyorsun sen?" Önünde acılar içerisinde ağlayan kadına doğru bağırdı. Etrafı kaplayan karanlığı alevin ışıkları aydınlatıyordu.
Yerde oturan kadın göz yaşlarını akıtarak ona baktı. Sanki böyle ağlaması onda bir şeyler değiştirecekmiş gibi davranıyordu. "Ağlaman onları geri getirmeyecek. Bu işi, damadın suç işlerken pohpohlamak yerine yapman gerekiyordu." Yaşlı kadın yerden kalkarak güçsüzce birkaç adım öne doğru ilerledi fakat ayakları daha fazlasına dayanamayarak yere düşmesine neden oldu. Etraftaki komşular çoktan toplanmış sessizce Prensesi ve kadını izliyordu. Kadın onlardan ne yardım dileyebiliyor ne de söz söyleyebiliyordu. Herkes Prensesin orada olmasından korkuyordu.
"Anneanne!" Küçük bir kız çığlıklar eşliğinde kalabalığın arasından geçti ve yerde oturan, yaşlı kadının yanına koşarak gitti. Etrafa yayılan ateş sesleri ilgisini çektiğinde kocaman alevleri yeni fark ediyor gibiydi. Küçük kız uzunca bir süre etrafına bakındı herkesten yardım dilendi fakat kimseden tepki gelmemesi ile arkasında duran Prensesi fark etti. Prenses olacakları tahmin ederek gözünü devirdi. Tahmin ettiği gibi kız, kendisine koşarak -az önce yaşlı kadının yaptığı gibi- eteklerine sarılarak ağlamaya başladı. Prenses eteğindeki minik elleri tutarak geriye çekti ve eğilerek küçük kız ile aynı hizaya geldi. Arkasında bulunan, erkek asker öne doğru adım attığında yanındaki kadın asker eli ile önünü kesti. Prenses ise onlara göz ucu ile bakmakla yetinmişti. Önüne dönüp eli havada ve ağlayan küçük kıza baktığında ise içindeki sinir yükseldi "Sakın asker olayım deme. Senden hiçbir şey olmaz." Sert sözlerini küçük kıza yönlendirmekten hiçbir şekilde çekinmemişti. "Annem ve babam bunu hak etmedi!" Prenses kendisine doğru korkusuzca bağıran küçük kızın elini bıraktı ve ayağa kalkarak ona baktı. İçindeki sesler onun da kaderine burada son vermesini söylese de Kraliçe sadece annesini ve babasını öldürmesini emrettiğinden kendini sakinleştirmeye çalıştı "Prensesim! Prenses Snos!"
Snos arkasını dönerek kendisine doğru koşan kadın görevliye baktı. Elindeki kâğıdı havada sallıyordu. Kırmızı gözleri, askerin belindeki kuşağa kaydığında altın renginden dolayı Kraliçenin gönderdiğini anladı. Asker derin nefesler eşliğinde yanına geldi ve eğilerek kâğıdı öne doğru uzattı. Snos, bir çırpıda kâğıdı alarak içerisinde yazanları okudu. Kadın asker arkasından konuşuyor olsa da onun hiçbir kelimesini işitmemişti. Kâğıdı okuduktan sonra katlayarak aynı görevliye geri uzattı ve topukları üstünde dönerek emri altındaki kırmızı kuşaklı askerlere baktı. "Üç kişi burası küle dönene kadar burada bekleyecek. İçerideki kadın ve erkek olur da canlı çıkar ya da kaçarsa hepinizi öldürürüm!" Önündeki askerlerden ses gelmediğinde sesi daha da bir gür çıktı "Anlaşıldı mı? Ses versenize gerzekler!" Tüm sokağı askerlerden gür çıkan sesi kapladı "Emredersiniz efendim!"
Prensesi bekleyen askerler onun adımlarının ardından ilerleyerek yıkık dökük evlerle dolu olan caddeyi terk ettiler. Ülkedeki statü farkları oldukça belli oluyordu. Yıkık dökük binaların ardından, lüks bir mimari ile yapılmış binalar, sokak lambaları ile dolu caddeler. Bu caddede dolanan şık giyimli ve düzgün bir lehçe kullanan insanlar. Dünyada teknolojinin ilerlediği nadir yerlerdendi...
Her şeyi ile az önce kâbus dolu bir gece yaşattığı sokaktan farklıydı. Gözleri artık buna alışsa da arada bir aklına takılıyordu bu durum. Sokakta gördüğü iş adamlarına gülümsüyor tüccarlara işlerini soruyordu. Bu durum duraksadığında, kalenin sınırlarının içerisine girmişti bile. Uzunca yolu olan ön girişten ilerleyerek sert kapıların kendisi için açılmasını izledi. Kapıdan içeriye girdiğinde merdivenlerin ucunda bekleyen babası ve erkek kardeşiyle karşılaştı. Kardeşi merdivenlerden hızlıca ona doğru koştu. Ne kadar gülümseyecek olsa da babasının yanında beliren annesi ile bu isteğini yatıştırdı.
Kendisine koşan kardeşinin teklemesi ile öne doğru birkaç adım attı "Yavaşça gel. Düşme sakın." Kardeşine doğru yönlendirdiği endişeli sözleri onun neşeli kahkahaları ile yanıtlanmıştı. Hızlıca attığı adımları onun yanına gelmesi ile durdu. Ablasına sarılarak özlediğini belirtti. Snos kardeşinin omuzuna çenesini koyarak sırtına birkaç kez vurdu ardından geri çekilerek fısıldadı "Kraliçe burada yapma." Kardeşi omuzlarını sarsarak arkasını döndü ve Kraliçeye baktı. Kraliçenin çatılan kaşları onun bedeninde titreme oluşturdu. Ablasına geri baktı "Bakışları ne zaman değişecek?"
"Ben tahta geçtiğimde."
"Hızlı ol o zaman. Annemin bu bakışları beni korkutuyor." Snos, kardeşine cevap vermek yerine yana doğru bir adım atarak kardeşinin arkasından çıktı ve eğilerek Kraliçe'ye selam verdi ardından onun en taktir ettiği kişiliğine bürünerek konuştu "Beni buyurmuşsunuz, Kraliçem. Emriniz nedir?" Kraliçe kısa süre eşine baktıktan sonra bakışları kızına geri döndü. "Ana akademiden mektup geldi. Hazırlan. Yarın akademiye gönderildiğini duyuracağım." Annesinin bu sözleri odalarında saklanan ablalarını dışarıya çıkartmıştı. Her bir kafadan ayrı ses çıkıyor saniyeler öncesinden sessizliğin hakkim olduğu odada şu an kargaşa hakkimdi.
En büyük abla, kendisinin büyük olduğunu taht eğitimine kendisinin gönderilmesi gerektiğini; ortanca olan en zeki kendisinin olduğunu tahtın sahibi o olması gerektiğini, diğer ablası ise Snos 'un tahtı hak edecek kadar iyi olmadığı hakkında konuşuyordu. Snos gittikçe yükselen nefretini bastırma gereği duymadan dışarıya vurdu. Etrafında yayılan güç dalgası uzun kırmızı saçlarını dalgalandırıyor ellerinde oluşan alevler odayı daha fazla aydınlatıyordu "Kesin sesinizi! Kraliçenin sözlerine karşı geldiğinizden işe yaramazın tekisiniz!" Snos 'un bu çıkışı ile odadaki sesler bir anda kesildi. Kendisinden uzaklaşan erkek kardeşi güç dalgasının azalması ile ona geri yanaştı. Kraliçe, dudaklarına yayılan gülümseme ile odasına geri döndü. Ablalardan en büyüğü babasının yanına giderek ondan yardım istedi. Fakat babası onu geçiştirerek annesinin peşinden gitti.
"Abla..."
Cılız bir şekilde kulaklarına gelen ses ile kardeşine döndü. Gözlerine baktığında onun endişesini çoktan anlamıştı bile "Sen gidersen ben..." Snos 'un derin neresi kardeşinin susmasına neden oldu. "Babam ile beraber seni yanımda götürmek için anneme yalvaracağız. Seni burada bırakmam, korkma." Narin parmakları havada süzülerek kardeşinin altın rengi saçlarında durdu. Ne kadar zor olsa da ona bu sözü verdi ve tutması gerektiğini biliyordu. Elini çekerek gülümsedi. Topukları üstünde dönerek kardeşini arkasında bıraktı ve geniş merdivenlerden adım adım çıktı. Annesine söyleyeceği sözleri aklında kuruyor en kötü senaryoları düşünerek her birine plan üretiyordu. Kraliçe'nin odasına gelmesi ile içeriden yükselen sesleri fark etti. Bıkkınlıkla nefes vererek geniş kapıları içeriye doğru ittirdi. Tahmin ettiği gibi ablaları içeride annesinin başını şişiriyordu. Sessizce ilerleyerek tahtın önüne geldi. Üstündeki pelerini arkaya doğru ittirerek yere eğildi. Ellerini yere koyarak başını üstüne yerleştirdi. Onun bu hareketi odadaki bütün sesi bir anda bitirmişti. Annesine hiçbir şey demeden sadece onun kalkabileceğine dair gelecek olan emri bekledi.
Kraliçe olan durumu anlamıştı çünkü babası da aynı kızı gibi yere eğilmişti. Gururlu bakışlarını önüne dikti ve ayağa kalkarak kızının önüne ilerledi "Ona karşı duyduğun bu gereksiz duydu seni önümde eğdi." Kraliçe'nin kahkahaları odada yankılandığında Snos gözlerini sım sıkı kapatarak kendisine gelecek olan hakaretleri bekledi. "Snos. Sen şu zamana kadar hiç bunu yapmamıştın. Şu an annenin gururunu okşuyorsun." Babasının başını kaldırması ile Kraliçe'nin sesi odada kükredi "Başını kaldırabileceğini söylemedim!" Babası eski haline gelirken Kraliçe'nin topuk sesleri onların etrafında dolandı. Tekrar Snos 'un önüne geldiğinde ise genç kız saçlarında hissettiği acıyla başını havaya kaldırdı. Kraliçeye ait ellerde sık sıkı tutulan kızıl saçları, başında inanılmaz bir ağrı başlatmıştı. "İlk hatan bile başkaları yüzünden oluyor! O gereksiz kardeşinin akademide işi yok! Burada kalacak ve ölümünü bekleyecek!"
"Kraliçem..." Snos saçlarında hissettiği acı ile sadece gözlerini kapatarak bir kelime söyleyebilmişti. En küçük ablasının öne çıkarak söylediği sözleri ise onun kapalı gözlerini şaşkınlıkla açmıştı "Ben onun ölüsünü de dirisini de bu kalede görmek istemiyorum anne. Gönder ve gitsin belki Adalar ülkesinde kalır geri gelmez." Bu sefer bakışlar en küçük ablasına kaymıştı. Annesi saç tellerini serbest bıraktığında Snos başını ovuşturarak ayağa kalktı. "Kraliçem, lütfen sizden şu zamana kadar istediğim tek şey bu olacak. Eğer sizin için hiçbir önemim yoksa kardeşim gibi benim de ölüm emrimi verebilirsiniz."
"Ateş akademisi sana hiçbir şey öğretememiş. Bugün bir aileyi katletmişken nasıl işe yaramaz biri için böylesine vicdanını ortaya koyabiliyorsun. Senden şüphe etmeme neden olma." Kraliçe'nin son sözü ablalarına oldukça keyifli kahkahalar attırmıştı. Snos sadece başını eğerek sessizce durmayı seçti. Önünde sallanan el ile ona baktı "O işe yaramazı da al ve git buradan." Teşekkür manasında tekrardan eğilerek koşar adımlarla odasından çıktı. Merdivenlerin ucuna geldiğinde kardeşi bıraktığı yerde değildi. Hızlıca dönerek üst kattaki odasına gitti ve tahmin ettiği gibi kardeşi odasında, kederli bir şekilde bekliyordu. Sertçe açılan kapı eşliğinde ayağa kalktı ve ablasına baktı "İzin verdi mi?" Snos 'un derin nefesleri konuşmasına izin vermedi. Çözüm olarak onaylar bir biçimde başını salladı. Derin nefeslerini dizginlerken kardeşinin sevincini izledi. Sonunda onu bu karanlık dünyasından çıkartıyor her gün beklediği darağacını ondan uzaklaştırıyordu.
Kardeşi en sonunda kendisini yatağa attığında o da nefesini düzenleyebilmişti. Yanına oturduktan sonra kendini dizginlemesinin saçma olacağını fark edip onun yanına uzandı "İyi ki varsın abla. Sen olmasan belki de yarın arkandan su döktükten sonra ipi hazırlayacaklardı..." Andrey otomatik bir şekilde cümleleri diziyor aklındaki bütün düşünceleri akıtıyordu. Tavana dalan gözleri ile bunu açık bir şekilde ablasına göstermişti "Ya da kılıç parlatırlardı."
"Hey." Ablasından gelen küçük ses ile ona döndü. Snos 'un narin parmakları yüzünde dolandı. Şu ana kadar annesinden görmediği sevgiyi kardeşine vermekten hiçbir zaman çekinmemişti yeri geldiğinde annesini dahi öldürecek olan bu kızın elleri kardeşinin yüzünde dolanırken titriyordu. "Sadece sen bana insan olduğumu hissettiriyorsun ve buna sevgi deniliyor öyle değil mi? Kitaplarda seven kişi zarar vermez, korur yazıyor. Sadece güçlü bir şekilde önüne bak, ablan arkanda duracak." Atmosferin daha da karamsar olmaması için dirseklerinden yardım alarak ayağa kalktı elini havada birbirine vurarak odada kocaman bir şak sesi yankılattı. Kardeşi de onun gibi yatakta doğrulduktan sonra elini ince beline koydu "Şimdi valiz dizmemiz lazım. Üstüne kışlık eşyalarını da al sonunda bu alevlerle kaplı sokaklardan kurtulacağız." Arkasını dönerek kocaman dolabına baktı. Dudaklarından dökülen hmm... sesi ile elini çenesine götürdü.
Yıkılmış krallık
Prens, geniş duvarı boylu boyunca kaplayan, işlemeli kapının önünde durdu. Babasının çağrısı ile gelmişti fakat günü yeteri kadar iyi bile geçmiyordu. Önündeki düğmeleri ilikledikten sonra yakasını düzelti, boğazını temizledi ve kendini zihnen hazırlamaya çalıştı. En sonunda iki köşede emrini bekleyen askerlere baş hareketi ile kapıyı açabileceklerini söyledi. Odaya girdiğinde bütün devlet adamları kırmızı halinin etrafına dizilmiş duruyorlardı. Karşısındaki tahta oturan babasına baktı. Başını yukarıya kaldırdı ve sert, kendinden emin bir tavırla adımlarını attı. Odada yankılanan topuk sesleri ile kırmızı halının üstünde kuğu gibi süzüldü. Tahta çıkan merdivenlere birkaç adım kala durdu eğildi ve babasının konuşmasını bekledi. Kral bir şey demedi bundan dolayı kaşlarını çatarak kafasını kaldırdı. Hemen burnunun dibinde beliren parşömenden dolayı korksa da irkilmesini anında durdurarak doğruldu. Parmakları parşömene giderken anlamsız bakışlarını babasına yöneltti "Bir görev mi geldi, Kralım?"
Kral ona cevap verirken, parşömene sıkıca sarılmış kırmızı ipin kurdelesini açtı. İpi elinde top haline getirdikten sonra özenle yazılmış yazıları okumaya başladı. "Veliahtları ülke yönetimi eğitimi için çağırıyorlar Ana Akademiye gideceksin." Kralın birkaç kelime ile açıkladığı şeyi uzunca yazılmış olan kelimelerden tekrardan tasdik etti. Sonunda babasının geçtiği yollardan geçme yaşı gelmişti. Kalbinde bir sızı hissetti onun için güvenli bölgeden, ülkesinden çıkmak oldukça zordu. Sürekli diken üstündeydi Ateş ülkesi kadar olmasa da kendi ülkesinin sevilmediğini çok iyi biliyordu. Derin nefes verip bir elini bel hızasında önünde tuttu ve eğildikten sonra doğrularak babasına baktı "Emrinizi layıkıyla yerine getirmeye çalışacağım." Kraldan gurur dolu sözcükler döküldü odadaki önemli kişilere karşı, geleceğin veliaht prensi adı altında oğlunu överek güzel bir eğitimle ülkesine döneceğini, yüzünü kara çıkartmayacağını söylüyordu. Odada sadece annesi, oğlunun üstüne toplanmış olan kara bulutları görebiliyordu. Odaya girdiğinden beri babası yüzünden rol yaptığını çok iyi biliyordu. Kralı dirseği ile hafifçe sarstıktan sonra kralın öksürmesi yayıldı salonda. Boğazını temizledi elini tahtın koluna yaslayarak ayaklandı "Sevgili oğlum, Frederic. Eğitim yaşına gelene kadar benim verdiğim emirleri sorunsuz yerine getirdin ve en iyi veliaht karakterine sahip olarak ilerledin. Eğitiminde başarılarımı diliyorum şimdi odana çekilebilir, geceleyin başlayacak olan yolculuğun için hazırlanabilirsin."
Frederic babasına kocaman bir gülümseme ile teşekkür ettikten sonra ağır ve dik adımlarıyla odadan dışarıya çıktı. Kapıların sertçe kapanma sesi ile dik duruşunu bozarak kamburlaştı, yere bakarak odasına doğru yol aldı.
Valizine koyduğu her eşya ile iç çekiyor, aklına gelen düşünceler, oraya gittiğinde uğraşacağı dertler ve Yıkılmış Krallık prensi ağırlığını kaldıramayacağı yöndeydi. Düşüncelerini geçiştirmeye çalıştı. Nefesinin daralması başladığında yatağa oturdu ve derince iç çekti, ne kadar nefes alabiliyor olsa da derin sularda en dibe batıyor gibiydi. Sağ elini kaldırarak göğüs kafesinin üstüne getirdi tıpkı bir annenin bebeğinden gelen feryatları yatıştırması gibi kendini yatıştırmaya başladı. Göğsünün üstünde hissettiği ağırlık, elinin tenine her çarpışı ile hafiflemeye başlamıştı. Sonunda üstündeki ağırlığın kalkması ile elini dizlerinin üstüne koyarak kendi kendine mırıldandı "Kimse seni öldürmeyecek... Ölmeyeceksin... Ölmeyeceksin..." Son cümlesini sürekli tekrarladı. Her tekrarında ses tonu daha da alçalarak sonunda tamamen mırıltılardan ibaret bir hale geldi. Gözü yanında açık bir şekilde duran valize kaydığında dizlerinin üstündeki elini bastırarak ayağa kalktı. Eşyalarının arasından eşya seçiyor daha öncesinden de gittiği ülkeye uygun kıyafetler seçiyordu.
Elindeki valizin merdivende oluşturduğu takırtılar, annesine sonunda oğlunun gitme vaktinin geldiğini gösteriyordu. Odasından çıkarak merdivenlerden hızlıca indi ve çoktan kapının önüne varmış, bavulunu görevliye veren oğluna yetişti. Kim bilir aklından neler geçiyor diye iç geçirdi. Fakat oğlunda yüzünü kocaman içten bir gülümseme ve etrafa yaydığı parıltı kaplı sözler vardı.
"Anne size sarılma vaktim geldi. Lütfen benim için dualarınızı eksik etmeyin." Oğlu ona gelip sarıldığında görüş alanı bulanıklaşmaya yanaklarından damlalar akmaya başladı. Oğlu annesinin ağladığını sarsılan omuzlarından anladı. Geriye doğru çekilerek annesinin omuzlarına elini yerleştirdi "Geri döneceğim." Bu sözü babasının ortada olmamasını fırsat bilerek söylemişti. Görevlilere göre oldukça normal cümleler olsa da bu sözler annesinin daha fazla ağlamasına neden olmuştu. Geceleyin esen esintiden yakınan babası yanlarına geldiğinde, gülümseyen suratı ile baş selamı verdi. Babası da aynı şekilde selam verdikten sonra elini eşinin omzuna attı ve onu yatıştırdı. "Hemen ağlama kraliçem, geri gelecek. Geri geldiğinde bütün ülkede şenlikler olacak." Annesinin titreyen elleri, babasının eli üstüne geldi. Küçük bir kıkırtı döküldü dudaklarından babasının annesini ne kadar fazla sevdiğini biliyordu. Tek oğlunun yokluğunu ona hissettirecek birisi değildi. Arabayı kullanan kişiden, Krala karşı hazır olduklarını bildiren ses ile arkasını dönerek arabaya baktı. Araba sürücüsü atın dizginlerini tutuyor, diğer görevli ise at arabasının kapısını tutuyordu. Mavi gözleri önce yere daha sonrasında ailesine döndü. İkisine teker teker baktıktan sonra eğildi ve vedalaştı.
At arabasına bindiğinde arkasından kapanan kapı ile derin bir nefes verdi. Kendisini bekleyen uzunca at arabası ve deniz yolculuğu vardı. Tozdan bir bulut eşliğinde giden arabanın ardından Prens arkasına yaslandı. Camdan kayıp giden ağaçları izledi. "Uzun bir gece olacak."
...
Tıpkı anlaşılmış gibi at arabaları birkaç odadan oluşan akademinin önünde sıra sıra dizildi. Görevlilerin birbirleri ile konuştukları her ülkeye ait dil, atlardan yükselen huzursuz kişnemeler... Veliahtlar kaleye vardıklarını anlamıştı. Aralarında uyuyanları, görevliler uyandırıyordu. Prenses üstünü örterek uyumaya bıraktığı kardeşini, görevlinin geldiklerini belirten bildirisi ile sarsmıştı. Genç adamın gözleri ilk başta aydınlık yüzünden kısıldı daha sonrasında da aydınlığın kaynağının alevler içinde yanan evler değil de güneşin olduğunu fark etmesi ile heyecanla yerinden fırladı. Ablası bakışları ile onu uyardı ve sakince arabadan inerek önündeki kaleye baktı. "Beklediğim gibi değilmiş."
"Değil mi? Ben daha büyük bir şey beklerdim." Yanındaki arabadan inen Prenses yanıt vermişti. Bakışları ona döndü. İnen kişinin hangi ülkeden olduğunu anlamaya çalışıyordu ta ki görevli kendi ülkelerine ait dili kullanana kadar. O an Toprak ülkesine ait bu dil ile eğilerek Prenses'e selam verdi "İyi günler dilerim Prensesim. Ben Ateş ülkesi veliahttı Snos OGON."
"Size de iyi günler dilerim ben de Toprak ülkesi veliahttı Fides KOSMOS." Snos 'un arkasından meraklı bakışlarla kardeşi indi ve Prenses'in gözü kardeşine kaydı. Gülümseyerek, "Misafirimiz var sanırım." Snos arkasında dikilen kardeşine döndükten sonra Prenses'e geri baktı "Küçük kardeşim beni yalnız bırakmak istemedi. Kurallara göre bir mahsuru yok." Snos 'un bu sözleri Fides de yanlış bir şey deyip demediğini sorgulatırmıştı. "Lütfen beni yanlış anlamayın, olumsuz bir algı yarattıysam eğer en içten özürlerimi sunuyorum." Snos başını olumsuz anlamda sallayıp diğer veliahtlara baktı. Andrey kendisine bakan Prensesle tanışmaya başlamıştı bile.
Snos teker teker arabalardan inen veliahtlara bakıyordu. Hemen yanında duran arabanın tasarımından Yıkılmış Krallıktan geldiği, onun önündeki arabanın renginden Ana Krallıktan geldiği belli oluyordu. Hava ülkesini aramak için en sona baktığında beyaz saçlı ve oldukça şık kıyafetlere sahip bir prens indi ve hemen yanlarında hâlâ kardeşiyle konuşan Prenses'e koşarak boynuna atladı.
"Fides! Özledim seni!"
"Ben de seni özledim sonunda gelebildin." Boynuna sarılan Prens'e sarıldı ve bir süre öyle kalarak özlem giderdiler. Daha sonrasında nereye geldiğini fark etmesi ile ayrılarak ağır başlılığını ortaya koyan tavırlar takındı. Elini önce Andrey 'e uzattı. Onunla tanışmasından sonra aynı şekilde elini Snos 'a uzattı. Snos elini tuttuktan sonra kendini tanıttı. "Hava ülkesi, Elegans LUTF."
"Ateş ülkesi veliahttı Snos OGON. Veliaht olan benim." Elegans önce Andrey 'e daha sonra da Fides 'e baktı. Fidesi'n onaylayan bakışları ile Snos 'a geri dönerek bütün gösterdiği sahte tavırlardan kurtuldu "Çok üzgünüm. Bu konu hakkında bir bilgim yoktu. Bu yüzden erkek bir veliaht gönderildi sanıyordum."
"Sorun değil. Bunu bilmediğinizin farkındayım." Snos 'un bu sözü ile Elegans derin bir nefes vererek elini çekti ardından herkese veda ederek yardımcısına yardım etmeye gitti. Eline aldığı bavulları yerde sürükleyerek kaleye ilerledi "O halde ben de gidiyorum. Tanıştığıma memnun oldum daha sonrasında tekrardan konuşalım." Fides elini salladıktan sonra uzaklaştı ve Andrey ile tek başına kaldı. "Yardımcılar ile içeriye geçelim." Andrey hevesle salladığı başı ile ablasının sözlerini onayladı ve bavul taşıyan yardımcıların yanına giderek onlara yardım etti. Geriye kalan iki prense baktı ikisi de birbirleriyle konuşmuyor uzun boylu olan görevli ile konuşuyor diğeri eli belinde etrafa bakıyordu. İkisiyle konuşacak gücünün olmadığına karar verdikten sonra Snos, kaleye doğru adımlarını attı.
Herkes odaya yerleştikten sonra bir yerlere dağılmıştı. Yemek ise bir birlerinden habersiz ikili ya da tekli yendi.
Snos herkesin dışarıya çıktığını düşünerek odaya ilerledi. Kapıyı aralayarak açtığında içeride Ana Krallık ve Yıkılmış Krallık prensi vardı. İkisi de birbirlerinden bağımsız oturuyor, kendi hallerinde takılıyordu. Prensin elindeki kitap ilgisini çekse de umursamamış gibi davrandı. Odanın diğer ucundaki yatağına yerleşerek uzandı ve derince nefes verdi. Andrey, Elegans ve Fides ile onun yerine sosyalleşiyor ilk defa geldiği bu yeşillik dolu yerde kendisini gezdirerek tanıtmasını istiyordu. Odaya doğru gelen keyifli sesleri ile Snos uzandığı yataktan doğruldu. Üçü de odaya girdi Elegans odanın ortasına gelerek neşe dolu sesi ile konuştu "Neden birbirimizi tanımak için içmeye gitmiyoruz?"
"Hava ülkesinde içki var mıydı? Orasını günahlardan uzak cennet temsili sardım." Elegans, az önceden beri uyuyor taklidi yapan Prense döndü ve elini belini koyarak cevap verdi. "Ana Krallık prensleri de cahil oluyormuş demek ki. İçmesek bile en azından şehirde gezmeye çıkamaz mıyız? Eğer sen dersen öğretmenler izin verir." Wolfgang yattığı yerden doğrularak etrafında ona bakan veliahtlara baktı. Daha sonra Elegans'a döndü bakışları. "Yol boyu iyi uyku çekmiş gibisiniz. Sizin aksinize gözüme tek bir uyku bile girmedi izninizle uyuyacağım." Elegans 'ın bu teklifi havada kalmıştı. Andrey belki ablası bu durumu çözer umuduyla Snos 'un yanına gitti. Yanına amacı belli bir şekilde gelen kardeşi ile Snos kendini hazırladı. "Abla... Eğer sen gelirsen belki..."
"Andrey. Ana Krallık prensi dururken bana söz düşmez. İlk olarak Prens haklı herkes yorgun sadece sizde enerji var. İkinci olarak ise ben Ateş ülkesinin Prensesiyim. Sözüm burada geçmez emin ol." Bir gün öncesinden bütün veliahtların isimleri yayınlandığından dolayı kardeşi adına endişeliydi. Ya daha ağırlıkları hissettirmeden saldırıya uğrarlarsa. Annesinin de dediği gibi korku salması gerekiyordu. Andrey umutsuzca yatağına giderek oturdu. Diğer ikisi de yataklarına geçerek kendi hallerinde takılamaya başladı. Odaya oldukça uzun bir süre sessizlik hâkim olmuştu herkes teker teker uyumaya başlıyordu.
Snos üstüne çektiği yorgan ile yatak ucunda oturuyor az önce kem küm ederek giydiği ince geceliğe, soğuk gece yüzünden lanet ediyordu. Karşısındaki yatakta hala uyanık bir şekilde kitap okuyan Prens de üşüyerek yorganı üstüne çekti. Snos daha fazla dayanamayarak hemen iki yatağın ortasında, duvara dayalı olan şöminenin önüne geldi. Birazcık etrafına bakındı ama hiç odun yoktu "Odun getirmemi ister misiniz?" Snos arkasından gelen ses ile aniden dönerek Prens'in korkmasına neden oldu ardından kim olduğunu fark etmesi ile kısık sesle konuştu "Üzgünüm alışkanlık gereği biraz ani döndüm sanırım korkmadınız değil mi?"
"Hayır asıl ben özür dilerim ve... Odun gerekli mi?" Snos başını sallayarak Prens'in sorusunu onayladığında Frederic arkasını dönerek yatağının önündeki hırkayı giyindi. Odadan çıktı ve elindeki iki düzine odunla geri geldi. Snos şöminenin yanına çömelerek oturdu ve Prens'in gelmesini bekledi.
Elindeki odunları şöminenin önüne yığan Prens ile birkaç adım öne ilerledi ve odunları özenle şöminenin içine dizdi. İşi bittiğinde ise elini odunların arasına sokarak küçük bir parmak şıklatması ile ateşi yaktı. Frederik odaya hafifçe yayılan ısı ve turuncu renk ile yere oturarak ellerini öne doğru uzattı. Snos da aynı şekilde yanına oturdu. Dizlerini kendine çekerek geceliğin bir parçası olan eteğini, ayaklarının etrafını sarması için serbest bıraktı.
Uzunca bir sessizlik, odaya oldukça güzel bir şekilde yayılan odunun çıtırdamasına eşlik ediyordu. Frederic daha Prenses'e kendini tanıtmadığını fark ettiğinde ona döndü. Prenses tıpkı gözleri ve saçları gibi kırmızı olan aleve büyülenmiş bir şekilde bakıyordu. Gülümsedi ve kendini sessiz bir tonda ona tanıttı. "Kendimi size tanıtmama izin verin lütfen. Ben Su krallığından Frederic EAU." Snos beklemediği bu cümleler ile kendisine bakan Prens'e döndü. "Ben de Snos OGON. Hangi ülkeden olduğumu anlamışsınızdır." Prens başını sallayarak memnun olduğunu belli etti ve önüne döndü. "Yorgun değil misiniz? Neredeyse ayakta uyuyorsunuz." Snos, Prens'e bakarak söylemişti bu sözleri. Frederic odunun üstünde dans eder alevlere bakarak cevap verdi "Uykum gelmedi diyelim peki ya siz?"
"Benim için de gelmedi diyelim." İkisi de birbirine yalan söylese de bu sözlere inanmışlardı.
Sessizlik tekrardan odaya hâkim bir hale gelmişti. İkisi de elini öne doğru uzatarak ısınmaya çalışıyordu. Sessizliği bozan şey bu sefer ne odadaki veliahtlar ne de ikisi olmuştu. Camdan içeriye büyük bir gürültü ile giren taş odadaki herkesi derin uykusundan uyandırmıştı. Snos yerinden hızlıca kalkarak saldırı pozisyonuna geçti ve ellerinden serbest bıraktığı alevler kılıç şeklini aldı. Frederic ise sadece olduğu yerden kalkarak Prenses'in birkaç adım arkasında kalmıştı.
Snos temkinli adımlarla camdan içeriye giren taşa bakmak için eğilerek ilerledi. "Sakın kalkmayın, camlardan uzaklaşın ve eğilin." Wolfgang, duvarın ağırlıklı olduğu tarafa geçerken odada geriye kalanları uyarmıştı. Snos sonunda taşın yanına geldiğinde bir çırpıda elindeki kılıcı yok etti ve taşı eline aldı. Etrafına sarılı olan ipi takip ederek tersine çevirdi ve üzerine sabitlenmiş olan notu alarak okudu. Kendisine bir tehdit geldiğini düşünse de üzerindeki yazı tam aksini gösteriyordu.
"Ne yazıyor?" Yanına gelen Frederic merakla nota baktı ve bu taşın korktuğu gibi kendisi yüzünden içeriye atıldığını öğrendi. İstemsiz kısık çıkan sesi ile sadece özür dileyebildi. Snos kendisine bakan diğer veliahtlara gözü gittiğinde nota yazanı söyledi "Özür dilerim. Hepinizden özür dilerim. Bildiğiniz gibi benim gelmemden hiç kimse memnun değil. Bundan önceki dönemlerde olduğu gibi." Snos öne Frederic'i atmak yerine kendisini atarak bütün suçu üstlenmişti. İçinden bir ses kimsenin ona saldırı olduğunu bilmemesini söylüyordu. Geriye kalan veliahtlar bir süre kendi arasında bakıştı. Hepsi Ateş ülkesinin insanlarının sevilmediğini biliyordu bu yüzden çok da sorgulamamışları onun yalanını. Snos elindeki taşı bir köşeye koyarak camdan dışarıya baktı. Herhangi bir hareketliliğin olmaması onun derin bir soluk vermesine neden olmuştu. Savaşacak gücü kendisinde bulamıyordu.
Wolfgang da onun bu düşüncesini onaylar biçimde "Dışarıda yabancı bir kişi yok sakin olabilirsiniz her kim attıysa muhtemelen kaçtı bile." Prens'in sakin çıkan sesi ile diğerlerinin gerginliği de azalmıştı. Snos kardeşine sorun olmadığına dair sözlerini yönlendirirken Elegans ve Fides yavaşça yataklarına geri dönmüştü. Snos kardeşinin de uykuya yavaşça dönmesi ile hâlâ ayakta camda açılmış olan deliğe bakan Prens'e döndü "Sizinle konuşabilir miyim? Lütfen beni takip edin."
Prens, Snosdan gelen bu ses ile hafifçe irkilse de sessizce onun adımlarının ardından ilerledi ve odadan dışarıya çıktılar. Snos yeterli olduğunu düşündüğünde durdu ve topukları üzerinde dönerek arkasındaki Prens'e baktı. "Bunu yapan kişiler... Wolfgang ne kadar gittiklerini dese de kalenin içinden çıkabilir lütfen temkinli olun."
"Nasıl yani? Casus olduğundan mı şüphelisiniz?" Frederic ne kadar gergin olsa da yüzündeki durgun ifade ile karşısındaki Prenses'e yansıtmamaya çalışıyordu fakat Snos aldığı eğitimlerden dolayı mı yoksa çok fazla insanla tanıştığından dolayı mı olduğunu bilmediği bir ön seziye sahipti. "Merak etmeyin nasıl bir durumda olduğunuzun farkındayım eğer yardımımı isterseniz sizi koruyabilirim. Ne de olsa eskiden sizin emriniz altında hareket ediyorduk."
"Sizin yardımınıza ihtiyacım yok. Elim sizin eliniz kadar kanla kaplı prenses."
"Gözler doğruyu söyler. Ama dudaktan dökülen her şey yalandır. Bu yapmacık sözlerimi devam ettirmeyeceğim. Sadece uyarı geçmek için söyledim siz bir veliahtsınız ve muhtemelen sizi bekleyen büyük bir halk ve aileniz vardır." Frederic'in gözleri kendisine duygusuzca parlayan kızıllıklardan ayrıldı ve hemen arkadaki kolonlara takıldı. Sanki birisi oradan kendisine bakıyor gibi hissetmişti. Bunu doğrulamak için baktığındaysa gözleri sadece kocaman bir karanlık ile karşılaşmıştı. Tekrardan Prenses'e baktı ve gülümsedi "Bana yardım etmeyeceğinizi biliyorum yalan olsa da teklifiniz için teşekkürler." Prens ters yöne doğru ilerlediğinde Snos arkasını dönerek daha demin Prens'in baktığı yöne baktı. Parmak uçlarında süzülür gibi sessizlikle o yöne ilerledi ve kolonun diğer tarafında durarak yere baktı. Yerdeki karanlığın bir parçasını kaplayan mum ışığı sanki bir esintiden dolayı titreşiyor gibiydi. Kolonun arkasından ayrılmadan daha da köşeye sindi. Işığın bitimindeki gölgeler birbirinden kopmuş yerde bir insan silüeti belirmişti. Snos aklındaki düşünceleri silüetin kendisinden uzaklaşıp tekrardan karanlığa kapılması ile doğrulamıştı.
Derin bir nefes verdikten sonra önüne düşen saçlarını omzunun ardına attı ve yatakhaneye doğru yola koyuldu. İşin doğrusu herkesin aynı yerde yatacak olmasını beklemiyordu fakat bundan yakınma hakkı da yoktu.
Yavaşça ittirdiği kapının ardından sessizce süzülerek içeriye girdi ve aynı sessizlikle kapıyı kapattı. Akademiden eğitim alarak öğrendiği sakin ve sessiz adımları eşliğinde yatağına ilerledi. Geniş örtünün üstüne otururken gözü kırık olan cama takıldı. Hemen önünde yatan kişi ise kardeşiydi. Oturduğu yerden kalkarak kendi üstüne örtmesi gereken örtüyü aldı ve kardeşinin yanına gitti. Küçük bir sallama ile bütün yatağa örtüyü serdi. Andrey den hafif bir mırıltı çıksa da derin uykusundan uyanmadı. Kendi yatağına döndüğünde üstüne dolabından çıkartarak köşeye sıkıştırdığı montunu giydi ve yatağın üstüne oturarak bütün gece nöbet tutmaya karar kıldı. Bu kararını ise sabaha karşı gelen derin yorgunluk bozmuştu.
Gözlerini tekrar açtığında ise odayı artık güneş ışıkları aydınlatıyordu. Herkes derin uykusunda uyurken Prenses'in gözü odada dolandı. Tam karşısındaki yatakta durduğunda ise boş ve dağınık bir yatakla karşılaştı. İçinden bir ses sorun olduğunu söylese de boş verdi ve ağırlığını hâlâ koruyan göz kapaklarını kapattı. "Banane. Eminim kalenin içerisinde
geziniyordur." Bu cümleleri uykunun derin boşluğuna tekrardan dönmeden önce kendi kendisine mırıldanmıştı.
Devam edecek...
