İçeriğe geç

Silinen Günler

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Silinen Günler

Bölüm 9

İlk Bedel

Pazar sabahı güneşliydi.

Efe bunu görünce neredeyse gülecekti. Kaybolan günün karanlık, yağmurlu, uğursuz başlamasını beklemişti. Oysa perde aralığından içeri giren ışık sıcaktı. Mutfakta çaydanlık ötüyor, telefonda Mert'ten gelen mesaj duruyordu.

Mert: Kanka sunumu unutma. Bugün ölmezsek mezun oluruz.

Efe telefonu eline aldı. Parmakları titriyordu. Bu anı yaşamıştı. Ama şimdi ilk kez hatırlıyordu.

Kapı zili çaldı.

Nermin teyze kapıdaydı. Elinde pazar torbası vardı. "Oğlum aşağı iniyor musun? Domatesler çok güzelmiş."

Efe ona baktı ve bu küçük, sıradan sahnenin bir çapa olduğunu anladı. Dünya onu buraya bağlamıştı.

"İneceğim," dedi.

Sözler ağzından çıkar çıkmaz görüntü hızlandı. Sanki biri günü ileri sarıyordu. Efe kendini kampüste, kütüphanenin önünde buldu. Mert yanında yürüyordu. Zehra sunumdan bahsediyor, Efe ise kalabalığın arasındaki Ada'ya bakıyordu.

Ada merdivenlerde oturuyordu. Siyah defter henüz daha yeniydi. Gölgesi bugünkünden daha küçüktü ama içindeki kapılar yine de kıpırdıyordu.

Pazarın Efe'si ona yaklaşırken bugünün Efe'si kendi bedeninin içinde sıkışmış bir yolcu gibiydi. Ne konuşacağını biliyor, ama değiştiremiyordu.

"Beni görüyorsun," dedi Ada.

Pazarın Efe'si şaşkındı. "Seni tanıyor muyum?"

"Henüz değil. Ama birazdan beni kurtarmaya çalışacaksın. Bu kötü bir huyun mu, yoksa ilk kez mi yapıyorsun bilmiyorum."

Mert arkadan seslendi: "Efe, geliyor musun?"

Pazarın Efe'si ona sertçe "gidin" dedi. Bugünün Efe'si o anı hatırlayınca içi burkuldu. Mert'in kapısındaki kırgınlık burada başlamamıştı belki ama burada büyümüştü.

Ada sahile doğru yürüdü. Efe peşinden gitti.

Gün yine hızlandı.

Sahil. Rüzgâr. Liman ışıkları henüz yanmamıştı. Ada, Efe'ye kapıları anlattı. Pişmanlıkları, bedelleri, Arşivci'yi. Efe inanmadı. Sonra bir balıkçının göğsündeki sarı kapı açıldı. Adam yıllar önce denize düşen kardeşinin adını sayıkladı. Efe kapıya dokunmak istedi, Ada elini çekti.

"Her acı senin sorumluluğun değil," dedi Ada.

"Peki seninki?" diye sordu Pazarın Efe'si.

Ada cevap vermedi.

Tam o sırada sahilin lambaları söndü.

Arşivci ilk kez orada belirdi. Uzun paltosu rüzgârda kıpırdamıyordu. Paltonun içindeki kapılar deniz fenerleri gibi yanıp sönüyordu. Ada'nın gölgesi panikle büyüdü. İçinden küçük bir kız sesi yükseldi.

Ablacığım, beni bırakma.

Pazarın Efe'si bir adım attı. Bugünün Efe'si onun içinden bağırmak istedi: yapma.

Ama yaptı.

Ada'nın gölgesindeki kapılardan birine dokundu.

Dünya değişti.

Efe kendini yanan bir evin içinde buldu. Duman yerde sürünüyor, bir çocuk odasının kapısı içeriden kilitli duruyordu. Ada daha küçüktü. On beş yaşındaydı. Kapının önünde ağlıyor, "Nil!" diye bağırıyordu. İçeriden küçük bir kız hıçkırıyordu.

Koridorun sonunda Arşivci vardı. O zaman daha insana benziyordu. Belki de yüzü vardı; ama Efe hatırlayamıyordu.

"Kapıyı kapatırsan korkusu biter," dedi Arşivci genç Ada'ya. "Ama bedelini biri taşımalı."

"Ben taşırım," dedi Ada.

"Bir kişi yetmez."

Genç Ada kapıya dokundu. Kapı kapandı. Duman sustu. Nil'in sesi kesildi.

Sonra evdeki herkesin göğsünde küçük kapılar belirdi. Annesi, babası, komşuları, hatta o gece eve geç gelen itfaiyeci. Ada çığlık attı. Pişmanlık yok olmamıştı. Parçalanmıştı.

Pazarın Efe'si bunu gördüğünde Ada'nın neden kaçtığını anladı.

Arşivci ona döndü. "Onu saklamak istiyorsan bir gün bırak. Sadece bir gün. Küçük bir bedel."

"Hangi gün?" diye sordu Pazarın Efe'si.

Arşivci gülümsedi. "Bugün."

Bugünün Efe'si kendi bedeninin içinde buz kesti.

Pazarın Efe'si kabul etmişti.

Ama görüntü burada bitmedi.

Arşivci sözleşmeyi uzattığında Ada bağırdı: "Hayır! Efe, yapma!"

Pazarın Efe'si ona baktı. "Seni bulması kötü bir şeyse, unutmak daha iyi."

"Beni tanımıyorsun."

"Bazen gerekmez."

Bu cümleyi Ada üçüncü bölümde ona geri söylemişti.

Efe imza atmadı. Kanıyla, adıyla ya da kalemiyle değil. Sadece siyah kapıya dönüşecek boşluğa elini koydu.

Arşivci fısıldadı: "Borç kaydedildi. On beşinci kapıda tahsil edilecek."

Pazarın Efe'si irkildi. "On beşinci kapı ne?"

Arşivci cevap vermedi.

Görüntü tekrar hızlandı. Polaroid fotoğraf çekildi. Ada'nın yüzü bilinçli olarak flu kaldı. Efe eve döndü. Deftere notlar yazdı: Kapıları açma. Bir kapı = bir gün. Sonra bir cümle daha yazdı ama üzerini karaladı.

Bugünün Efe'si karalanan cümleyi ilk kez okuyabildi:

Mert'i unutursan kendini de unutursun.

Pazar günü kapandı.

Efe atlıkarıncanın ortasında dizlerinin üzerine düştü. Elif yanında, Ada karşısındaydı. Mert hâlâ aynalı labirentin içinde sıkışmıştı.

"Hatırladım," dedi Efe.

Ada'nın gözleri doldu. "O zaman biliyorsun. Seni ben kandırmadım."

"Ama her şeyi de söylemedin."

"Söyleseydim gitmezdin."

"Belki de gitmemem gerekiyordu."

Bu cümle ikisinin arasında ağır bir taş gibi kaldı.

Aynalı labirentten bir çatlama sesi geldi. Mert'in sesi zayıftı. "Efe? Benim adım neydi?"

Efe koştu. "Mert! Adın Mert Demir. Bilgisayar mühendisliği. Kötü espriler yaparsın. Tostu ketçapla yersin. Sunumdan önce hep 'bugün ölmezsek mezun oluruz' dersin."

Aynadaki gölge kıpırdadı.

Arşivci'nin sesi dönme dolaptan geldi. "Bir kişiyi hatırlamak onu kurtarmaya yetmez. Bir kişi daha unuttu bile."

Efe telefonunu açtı.

Zehra'nın mesajı değişmişti.

Zehra: Efe, sunum dosyasını kim hazırlayacaktı? Sanki grupta biri eksik ama çıkaramıyorum.

Sonra sınıf grubundaki eski fotoğraflardan biri yüklendi. Efe, Zehra ve diğerleri vardı. Ortalarında bir boşluk duruyordu. Mert'in olması gereken yerde, görüntü bulanık gri bir lekeye dönüşmüştü.

Efe aynaya yumruk attı. Cam çatladı ama kırılmadı.

Arşivci fısıldadı: "İlk bedel alındı."

Efe'nin göğsündeki siyah kapı bir santim aralandı.

İçeriden bu kez kendi sesi değil, Mert'in sesi geldi:

"Kanka, beni unutma."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.