İçeriğe geç

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 16 · 27 dk okuma

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 16

15. Bölüm

Merhabalar 💙💙

Hoş Geldiniz Baş Belaları :)

💧

8 yıl önce

Sessizlik.

Binanın içindeki çığlık atanlara nazaran hastanenin bu kısmı sessizdi. Oturduğum ağacın altında düşünebildiğim tek şey Bulut’tu. Gelmeyecekti. Diğerleri geleceğini söyleyerek beni sakinleştirmeye çalışıyordu, biliyordum. Sakinleşmek bir yana kaygıdan kafayı yemek üzereydim.

“Sen sürekli ağlıyorsun.” Yanıma gelen kadınla başımı kaldırdım. Üzerinde benimkiler gibi önlük vardı ve yeşil gözleri benimkilerin aksine parıldıyordu. “Akıl hastanesine kapatılıp çığlık atmalısın, sorun çıkartmalısın, sürekli uyumalısın falan. Sen sürekli ağlıyorsun.” Türkçesi bozuktu, Türk gibi durmuyordu. “Ben Peri ve deli değilim.”

“Akıl hastanesindeyiz Peri. Hepimiz biraz deliyiz. Yağmur bende.” Uzattığı elini sıktığımda gülümseyerek yanıma oturdu. “Delinin akıllısıyız biz.” Bahçede tek tük gezenlere göz gezdirdi. “Niye buradasın Yağmur?” Gözlerim tekrar sulandı.

“Babamı öldürdüm.” İrkilmesini beklediğim yapmadı, sanki duymaya hazır olduğu en kötü senaryo bu değildi. “Bunu kaldıramadım. Depresyona girmişim, iyi değilmişim, tedavi olmalıymışım.”

“Babanı öldürecek bir tip gibi görünmüyorsun. Ölümü kaldıramadığına göre engel olamadığın bir şekilde ölmüştür diye tahmin ediyorum. Ben de üvey babamı kırbaçladım. Annemde kafayı yediğimi düşünüp beni buraya kapattı. İkimizde kendi hür irademizle burada değiliz anlaşılan.”

“Annen mi kapattı?” Başını onaylarcasına salladığında Peri’ye karşı garip bir sıcaklık hissiyle dolup taştım. Benim de iyiliğimi düşünmek adı altında annem kapattırmıştı, biliyordum. Babam, benim yüzümden öldüğünden bana çok kızmıştı. Hıncını böyle çıkartıyordu.

“Buradaki çalışanlardan bile aklı başında görünüyorsun.” Oturduğu yerden kalktı. “Sana verilen sarı ilaçları içme. Tamam mı? Burada akıl sağlığını korumak için verdikleri hiçbir ilacı yutma. Bizi iyileştirmek için değil, kontrol altına almak için ilaç veriyorlar.” Hasta bakıcılarından birkaçı bize yaklaştığında Peri kaşlarını çattı. “Sana ne yaparlar yapsınlar ilaçlarla ilgili söylediklerimden bahsetme. Yoksa serumla verirler ve seni bir daha bahçeye çıkartmazlar.”

“Siz ikiniz.” Hasta bakıcının otoriter ses tonuyla irkildim. Bana ne yapacaklardı ki?

“Adımı öğren dedim sana.” Peri adamın bacaklarının arasına tekmesini attı. Diğerinin yüzünü boynuna kadar çizdiğinde adamlar geriledi. Yine de bir şekilde onu zapt edip ana binaya sürüklediklerinde geri kalan ikisi ban döndü. Yavaşça kalkıp onları takip ettim. Yalnız başıma dövüşecek cesaretim kalmamıştı. Burada onlar ne isterse olurdu. Savaşamazdım, itaat edip sessizce bana yapılanlara tepki vermemeliydim ki abim gelene kadar akıl sağlığıma tutunabileydim.

Peri’nin koridordaki çırpınışı ve bağırışlarını kimse duyamazdı. Burada kimse bizi duyamazdı, yetişemezdi, koruyamazdı.

Burası son duraktı.

***

Günümüz

Mert’in konuşması üzerinden günler geçmişti, abimin elinden dahi su içemez olmuştum. Sanki herkes beni oraya geri göndermek istiyormuş gibiydi. Kaygılanmamalıydım, hala güvenim tamdı. Ama rüyalarımda beliren geçmiş anılar tetikte olmamı sağlıyordu.

Biri beni oraya geri gönderecekti, bu sefer çıkamayacağım kadar aklımı kaybetmemi sağlayarak.

Mert’in ekibi, şarabın içindeki maddenin Türkiye’de nadir satılan bir madde olduğunu öğrenmişlerdi. Satan kişiler neredeyse hayaletti ve bunu arıyorlardı. Bana ilaç veren her kimse onu bulmak istiyordu. Yapanı duymak beni endişelendiriyorken rüyalarım gün geçtikçe uykularımı kaçırıyordu.

Arabaya bindiğimde Baran bakışlarını bana çevirdi. Aklımı dağıtmak istediğimi söyleyince gelmişti. Hepsi benim gibi endişeli miydi bilmiyordum ama Baran öyleydi. Onun evinde geçirdiğim bir kriz vardı. Her an her yerde beliren ve nasıl aldığımı bilmediğim o maddenin beni ne zaman etkileyeceğini kontrol edemiyordum.

“Kemerini tak.” Dediğini yaparak kemerimi taktım. Hala evin önündeydik ve korumaların gözünün önünde Baran’a sarılmamak adına kendimi durdurmam gerekmişti. Yola çıkarken Poyraz’ın bindiği arabanın bizi takip ettiğini gördüm, dikiz aynasından.

“Bugün izinli misin?” Sol eliyle direksiyonu tutarken kucağımdaki elimi aldı, dudaklarına yaslayıp öpücük kondurdu. “Bugün sana çalışıyorum, Meleğim. Ne yapalım istersin?” Başımı koltuğa yaslayarak sessizce baktım ona. Hala elim, avucunun içindeydi ve kucağındaydı. Direksiyonu tek elle tutarken gözleri dikkatle geçip giden yoldaydı.

“Bana yemek yapsana.” Göz ucuyla bana bakıp önüne döndü. “Kimseye güvenemiyorum. Yemek yapıyorum ama dalgınlıktan mı bilmiyorum, güzel olmuyorlar.”

“Benim elimden zehir olsa yiyecek misin?” Göz kırptığında kıkırdadım. Yiyecek kadar aptal aşıktım. “Beni zehirleyeceksen, sıranı bekle.”

“Aslında senin için hazırlık yaptım, günlerdir evden çıkmadın. Eskiden piknik yaptığımız yeri hatırlıyor musun?” Gözlerimi kıstım. Eskiden sık sık evden yemek kaçırıp piknik yapardık. Eski yaşadığımız ve evlerimizin dip dibe olduğu zamanlar sürekli kaçıp saklandığım bir yer vardı. Baran’ın yeri. Büyük bir çınar ağacı vardı ve tepede olduğu için oraya çoğu kişi gitmekten hoşlanmazdı. Baran’la çocukken orada olmak özel hissettirirdi. Tüm İstanbul’u görebileceğimiz bir manzaramız olurdu.

“Orası kaldı mı hala? Babam öldüğünden beri o semtte hiç uğramadım.” Babam öldüğünde Bulut’la yeni bir başlangıç için taşınmıştık. O evde bir süre annem yaşasa da kiraya vermeden öylesine bırakmıştık. Babamın eviydi orası, büyüdüğümüz, kavgalarımızın veya mutluluklarımızın yaşandığı dört duvardı, yuvaydı. Elden çıkarmaya kıyamamıştık.

“Ben hala ara sıra gidiyorum oraya. Çınar ağacı eskisinden daha da büyük ve korkutucu. Kimse yaklaşamıyor.” Bu rahatlatıcıydı, geçmişten bir şeyler değişmeden duruyordu. Güvende hissettiriyordu, ruhumdaki çocuğu mutlu ediyordu.

“O zaman gidelim. Bana neler yaptın?” Elimi çekiştirip olabildiğince ona döndüm. Yüzündeki o gülüşe bayılıyordum, birkaç gündür hissettiğim korkuyu silip atacak bir gülüşü vardı.

“Sürpriz.”

“Makarna var mı?” Kahkaha attı. “Piknikte makarna olmaz. Sana başka zaman yaparım.”

“Sandviç mi yaptın?” Onaylayan bir mırıltı çıkarttı. Sandviçleri, makarnasından sonra favorimdi. “Limonata?” Yine onayladı. “Çikolatalı kurabiye?” Onayladı. Her onaylayışı kıkırdatıyordu. “Elmalı turta?” Bunu öylesine söylemiştim. Tarçın sevmediğim için yiyemeyeceğimi biliyordu. Kaşları çatıldı.

“Şaka şaka.” Yüz ifadesi gevşerken bakışlarımı neşeyle geçip giden yola çevirdim. Aşina olduğumuz yollardan geçmeye başladığımda sessizleşerek anılarımda geçen her bir kaldırım taşına tebessümle bakakaldım. Buralarda koşmuştum, düşmüştüm, kavga etmiştim, ağlamıştım, sinirlenmiştim, kırılmıştım… Buraları asla unutamamıştım. Babam burada doğmuştu, ölmüştü. Ben burada doğmuştum, terk etmiştim.

“Eskileri özlüyorum.” derken bakışlarımı ona çevirdim. Dudaklarında buruk bir gülüş, gözlerinde en az benimkiler kadar büyük bir özlem duruyordu. “Şurada bizimkiler öldükten sonra mahalledeki çocuklar beni dövmüşlerdi. Sen görüp birinin kafasını taşla diğerinin de dişinle yarmıştın.” Dediği sokak köşesine baktım. O günü hatırlıyordum. Babam bana kızmıştı. İnsanları dövmemin yanlış olduğunu söylemişti. Baran’ın canı yanarken ve bunu söylemiyorken başkasının acısını umursayamamıştım.

“O zamanlar sana sinir oluyordum.” Kaşlarını kaldırdı. “Çocukları dövecek kadar onlardan uzundun. Niye vurmadın ki?” Bana bir anlığına bakıp yola döndü. “Sen beni kurtaracaksan niye başımı belaya sokayım ki? Sen gelirsin diye yerde bir seksen yattım bende.”

“Bununla da dalga geçiyorsun ya, sana inanamıyorum Baran.” Gülüşümü bastırmadan sokaklara çevirdim bakışlarımı. Baran’ı daima bile isteye kendisini dövmeleri için mahalledeki çocuklara izin veriyordu, başka açıklaması olamazdı. Biri Bulut’u, Fırat’ı veya benim canımı yaksa ilk koşan Baran oluyordu, mahallede dayak yiyen çocuk gibi değil arkadaşlarını koruyan büyük bir adama dönüşüyordu.

“İzin veriyordun. Seni dövmelerini istiyordun. Değil mi?” Baran’ın gülüşü küçülürken derin bir soluk alıp verdi, başıyla onayladı beni. “Yaramaz çocuklar dayak yemeli.” Bunu ona kimin söylediğini bilmiyordum, Baran’ın cümleyi söyleyiş şeklinde kırgınlık okuyordu.

“Sen tanıdığım en uysal çocuktun, Baran.”

“Hiçte bile. Bende yaramazım.” İmalı bir gülüşle göz kırptı. Konuyu yine ustaca değiştirdi. Elimi omzundan ensesine kaydırdım. “Öyle mi?” Yavaşça tırnağımı saç derisine sürttüğümde dudakları aralandı. “Ne yapıyorsun?” Sesindeki ima son bulmuş, sanki ona dokunuşum onu delirtiyormuşçasına yoğunlaşmıştı.

“Arabayı sürmeye devam et.” Onunla uğraşmak eğlenceliydi. Eğlenceli olacak diye kendimizi tehlikeye atmaya gerek yoktu. Arabayı sağa çekip durduğunda kemerimin açıldığını duydum, el frenini çekti. Belimi sarıp kucağına oturmamı sağlarken sırtımı direksiyona yaslandı. Poyraz’ın arabası da yavaşlayarak durdu.

“Baran, biri bizi görebilir. Tanıyıp Bulut’a söyleyebilir. Hatta belki abim burada-” Dudaklarımızı birleştirdiğinde endişelerim toz bulutu misali zihnimden uçuşup gitti. Ona yaklaşmak için kalçamı kaydırdığımda hissettirdiklerim iç çekmesine neden oldu. Tenim karıncalandı, karnımdan bedenime derin bir sıcaklık yayıldı.

Ellerimi kollarından göğsüne, boynundan saçlarına kaydırırken nefes alışverişimiz hızlandı. Belimdeki eli beni kendisine bastırdığında tüm bedenimi zevke boğan titreşimi hissettim.

Çalan kornayla irkilip ayrıldık. Baran gözlerini aralarken nefes nefese baktık birbirimize, gözlerindeki arzu, bedenimdeki elektriklenmeyi körükleyen bir ateşti.

“Eğlence böyle olur.” Korna bir kez daha çaldığında Baran, gözlerini öfkeyle kapattı. Üzerinden kalkıp koltuğuma yerleştiğimde ters ters dikiz aynasına baktı. “Piç herif.” diye homurdanarak arabayı tekrar çalıştırdı ve bakışlarımızı bir daha buluşturamadık.

Kulakları kızarmıştı ve aynadan gördüğüm kadarıyla bende domatestim. Aramızdaki gerginlik büyüyordu ve kaçınılmaz son beni geriyordu.

Az önce gerilmemiştin Yağmur.

Sus iç ses.

***

Çınar ağacı çocukluğumda olduğundan çok daha büyüktü. Tamda altına sığınabileceğim güçte ve görkemdeydi. Elimi çınara sürterken çocukken ağaca kazıdığım harflere baktım. BYD

Baran, Yağmur Deniz.

Bunun anlamını ben biliyordum. O zamanlar ağaca kendi harflerimizi kazımış olmak şu an pek de akla mantığa uygun gelmese de parmak uçlarımı sürdüm. “Üzgünüm ağaç. Çocukken biraz manyaktım.” Baran, arabadan piknik sepetini getirdiğinde Poyraz’ın arabasını göremedim. Sanırım izleme alanı dışında kalmıştı. Örtüyü serip yere oturduğumuzda çocukluğumuzda yaptığımız gibi bacaklarımızı uzatıp sırtımızı ağacın gövdesine yasladık. Birkaç saniye sessizce manzarayı seyrederken öten kuş cıvıltılarını huzurla karşıladım.

“Burayı özlemişim.” Başımı omzuna yasladığımda dudaklarını alnımda gezdirdi. “Bende ama burada seninle vakit geçirmeyi.” Elimi göğsüne sürdüğümde kollarını doladı. “Tarçından nefret etmene rağmen bana getirdiğin elmalı kurabiyelerinin tadı hala damağımda.” Tarçın kokusu benim nefret ettiğimdi. Yine de Baran seviyor diye yaptığım çok olmuştu.

“Yine yaparım, çıkar göster bakalım. Seninkiler nasıl?” Baran sepete uzandığında kıkırdadım. Kulağa edepsizce gelmişti. Baran sepettekileri önüme koyarken yavaşça açmaya başladım. Büyük termosu ve bardakları çıkartıp doldurduğunda sandviçlerden birini ona verdim ve limonatamı aldım. Sandviçimi büyük bir iştahla ısırıp çiğnerken Baran gözlerime tepkim için bakıyordu.

“Ellerine sağlık. Bayıldım.” İçinde yok yoktu. Sandviçlerin, malzemelerle dolu bir şekilde yapılmasını ölümüne savunurdum. Limonatayı yudumlarken bakışlarım manzarada gezindi.

Geçmiş

“Baran.” Çantayla koşarken istediği hızda ulaşamıyordu hedefine. Yokuşu bitirip Baran’ın ağacın dibinde oturduğunu görünce Yağmur durdu ve derin bir soluk aldı. “Baran.” Onun yanına yaklaşırken Baran’ın başını dizlerine gömmüş olduğunu gördü. Elinin üzerinde kanayan ufak bir yarası vardı.

“Ne oldu?” Yağmur onun yanına oturduğunda çoktan sulanan gözlerini Baran’ın yarasından ayıramadan ağlamaya başlamıştı bile. Baran başını kaldırdığında elini gizleyip kaşlarını çattı. “Niye ağlıyorsun yine?”

“Elin kanıyor.” Yağmur, Baran’ın kızarmış gözlerine baktı. Daha gürültülü ağlamaya başladı. “Saklanmasaydın seni bulurlardı. Baban her yerde seni arıyor. Ağlama Baran. Baba gelecek.” Çantasını sırtından indirip içini karıştırdı ve bulduğu damla şeklinde desenleri olan yara bandını çıkardı.

“O kötü çocukları babama söyleyeceğim. Senin canını yakıyorlar.” Baran’ın elini çekiştirdiğinde Baran tepki veremeden izliyordu Yağmur’u. Yağmur’un inatla onun yaralarını sarmasından ne zaman sıkılacağını bilmiyordu. Elindeki yarayı yara bandıyla gizlemişti, kalbindeki ağrının nasıl geçeceğini bilmiyordu Baran. Kırgındı, canı yanıyordu ve korkuyordu. Hepsinin sebebi evdeki annesiydi ama bunu kimseye anlatamıyordu. Babası, annesine kızarsa annesi ondan nefret ederdi.

“Bak iyileşecek şimdi.” Yağmur başını kaldırdığında Baran’ın ağladığını gördü. Küçük bir kız çocuğunun şefkati, onun kırılgan her bir zerresini acıya buluyordu. “Özür dilerim Baran. Acıttım mı?” Baran elini kalbine yaslarken Yağmur gözlerini kırpıştırdı. “Kalbin mi ağrıyor?” Baran başıyla onayladı onu. Ağzını açarsa ağlayacağını biliyordu. “Bir tane daha yara bandım var.” Çantasından çıkarttığı bandı açtı ve Baran’ın tişörtünün üzerinde tam kalbiyle aynı hizada olduğunu düşündüğü kısma yapıştırdı, dudaklarını değdirip geri çekildi.

“Artık iyileşecek. İyi olacaksın. Yara bantlarım sihirli benim. Babam söyledi. Onun yaralarını hemen iyileştiriyormuş.” Baran, Yağmur’un gülüşüne bakarken dediği gibi kalbindeki korkunun hafiflemiş olduğunu hissedebiliyordu. Yağmur’un çantayı karıştırıp ona çok sevdiği kurabiyelerden çıkardığını görünce aklı tamamen boşaldı ve yaşadıklarını öteledi.

“En sevdiğim.” Heyecanla Yağmur’un uzattığı kurabiyeleri aldığında Yağmur onun yanında sessizce oturdu, bakışlarını manzaraya çevirdi. “Burası benim de olabilir mi? Çok güzel.”

“Olsun.” Yağmur’un kocaman gülüşüyle manzaraya bakmayı kesti Baran ve elindeki kurabiyeleri unuttu. Küçük bir kız çocuğunun verdiği huzuru hissetmek onu afallatmıştı.

Küçük kız çocuğu ilk kez farkında olmadan kalbini o gün hızlandırmıştı.

Günümüz

Başımı çevirdiğimde Baran beni seyrediyordu. Yemeklerimiz bitmiş saatlerce geçmişten konuşmuştuk. Bir ara uyuyakalmış bile olabilirdim. İyi gelmişti. Korkularımı, kırgınlıklarımı, kaygılarımı silip süpürmüştü Baran.

“Bugün için teşekkür ederim.” Elinin tersiyle yanağımı okşadı. “Her zaman. Ne zaman ihtiyacın olursa.” Ona, nefes misali ihtiyacım vardı. Onunla yaşamak, nefes almak, ölmek… Tüm bunları her dakika yaşamak istemek aşırıydı, yine de ihtiyacım olan tek şeydi.

“Hadi seni eve bırakalım.” Topladığı sepeti eline alırken örtüyü sepetin üzerine koydu ve boştaki elini bana uzattı. Parmaklarının arasına parmaklarımı doladığımda kolunu omzuma attı ve elimizi ayırmadan yürümeye başladı. Bu sarılışı çok daha samimiydi.

“Bulut’a söyleyelim Yağmur.” Adımlarım yavaşlasa da durmadım. “Ona yalan söylemeyi geçtim, bana her ihtiyacın olduğunda gizli kapaklı an kollamak ne sana ne bana iyi geliyor. Bilsinler. Kabullensinler. Artık engeller olmadan seni doya doya sevebileyim.” Midemde kanat çırpan kelebeklerin vücuduma yaydıkları sıcak duygularla konuşmak gelmemişti içimden.

“Söyleriz.” Utanarak mırıldanmıştım. Baran’layken cesur bir kadın oluyordum, başka bir anda kırılgan ağlak, neşeli, bazen utangaç… Baran’layken her duyguyu hissedip kendimi keşfediyordum. Baran’la olmak benliğime ışık tutmak, o ışığa tutunmak demekti.

Arabaya girdiğimizde geldiğimden çok daha olumlu duygularla ayrılıyordum. Geçmişe aralanmış o kapıdan içeri süzülen anlar, bana kim olduğumu anımsatmıştı. Buradan kaçmak, geçmişimden kaçmaktı. Halbuki yaşadıklarımı kabullenip yoluma baktığımı varsaymıştım. Değildi. Geçmişin acılarını görmezden gelmeye çalışıp ana sığınmıştım.

Sığınmam gereken bir tek bendim.

***

Nur ve Fırat’ın, evliliği için yemek verme fikrini atan tabi ki bendim. Faruk Günay’ın, restoranlarından biri İstanbul’daymış ve dedemde onunla konuşup mekânda rezervasyonumuzu sağlamıştı. Biz bizeydik. Benim karpuz, kavun ailemdiler. Hazırlanıp aşağıda beklerken Bulut, sonunda kendini gösterdi. “Olmuş mu?” Parmağımla etrafında dönmesi için işaret yaptım. Giydiği gömleği bile ona iş yemeği imajı vermişti. “Sana bir ara rahat kıyafetler almalıyız. Serkan, o kadar haklı ki takım giymemekle.”

“Kötü mü olmuş?” Başımı sağa sola sallayıp ayaklandım. “Hala yakışıklı abimsin.” Yanağını öptüğümde kaşları çatıldı. “Bana iltifat ettiğine göre bir işler karıştırıyorsun.” Beni bu kadar iyi tanıyor olmalarından nefret ediyordum bazen.

“Ne karıştıracağım ya? Sana küfür mü etseydim?” Baran’la ilişkimizi ona anlatmaktı amacım ama yemek çıkmıştı ortaya. Ertelemiştik. Bizden duyması onun öfkesini kontrol etmemizi sağlayacaktı. Bu yüzden yarın bir şekilde Baran’la bir plan yapmalıydık. Çember daralıyordu ve Bulut ne kadar geç öğrenirse o kadar ortalık karışacaktı. Şimdiden Fırat, Mert, Ceren, dedem ve annem kalmıştı bilmeyen. Açık vermeden, açıkça söylemeliydik her şeyi.

“Öyle diyorsan, öyle olsun. Çıkalım.”

“Sen bugün gergin misin?” Arabaya yürürken sormuştum. “Evet…Hayır.” İkisini neredeyse aynı hızla söylemişti. “Bir işler karıştırıyorsun Bulut Demir.” Onun gibi otoriter tonlamada konuştuğumda yandan bana baktı.

“Bin arabaya Cadı.” Dediğini yaptığımda yanıma yerleşti ve yola çıktı. “Neyse ki annem bugün gelmiyor.” Gözlerimi kıstım. Niye gelmiyordu? “Faruk Günay’ın mekanına girmezmiş. Zaten düğünde Melek teyzeyle de gerilmişler. Gelmemesi iyi oldu.” Açıkçası gelmemesi benim içinde iyiydi. “Teyzem?”

“O gelecek sanırım. Barış elçisi gibi kadın. Bir de o gelirse Melek teyze Fırat’a, nefret kusamaz. Teyzemden de dedemden de çekiniyor.” Bu durum, içten içe benim hoşuma gidiyordu. Fırat, Serkan, Mert, Baran… Dördü de hem yetim hem öksüzdüler. Dedem de teyzem de olabildiğince onların arkalarındaki koruma kalkanı olmaktan çekinmiyorlardı. Teyzem, Fırat’ın arkasında durduğu zaman Melek, teyze susmuş ve düğünü kabul etmişti.

“Melek teyzenin, Faruk Günay’la ilgilendiğini biliyor muydun? Düğünde duyduklarıma göre baya ilgiliymiş.” Hoşnut olmayan bir yüz ifadesiyle baktı.

“Asla olmaz. Melek teyzeyi insan olarak değil, Nur’un annesi diye seviyorum. Faruk Günay’a yazık.” Kaşları çatıldı ama tek kelime etmedi. Onu rahatsız edenin tepkim olduğunu biliyordum. “Melek teyzenin dedeme asıldığını düşün.” Suratını buruşturdu. “Mümkünse herkes uzakta aşk arasın. Dibimde yeterince midemi kaldıran çiftler var.” Duraksadım.

“Ama illaki bizimkiler birini bulacak.” Şekil a, Baran’la ben. “Mesela ben çıkıp geldim ve sana biriyle sevgili olduğumu söyledim. Grubumuz büyüyecek.”

“Sen kiminle sevgili olacakmışsın? Senin yolda selam aldığın erkeklerin bile kim olduğunu rapor alıyorum ben.” Bu ruh hastalığıydı. “Ne? Sen yalnız kız kardeşim değilsin, babamın bana emanetisin. Seni iki kat korumalıyım.”

“Beni korumak istemeni takdir etsem de bir tutam aşırıya kaçtığını düşünmüyor musun?” Düşünür gibi sustuğunda yanağından makas aldım. “Hayatıma biri girecek, senin de öyle. Serkan’ın, Baran’ın…”

“Baran umarım birini sonunda bulur. Annesi yüzünden kadınlara yaklaşmaktan hep kaçındı.” Benim hatırladığımsa sürekli Baran’a, lisedeki kızların muhabbetini yapan abimlerdi. “Semra vardı.” Bulut göz devirdi. “Okulun en güzel kızı buna aşıktı. Baran umursamadı. Semra’yla iyi bir çift olabilirlerdi.” Hissettiğim kıskançlığı bastırmaya çalışırken ellerimi pantolonuma sürttüm.

“Hiç sanmıyorum. Semra’yı sevmediğini kaç kere size söyledi. Israrla sevgili olması için Baran’a takılıyordunuz.” Bulut güldü. “Bu konuda haklısın. Her denememizden kurtuldu ve kitaplara sarıldı. Bizimle vakit geçirdi. Baran sosyaldi, dikkat çekerdi ama hep bir duvarı olurdu. Sadece bize indirdiği o duvarı, etrafındakiler örerdi. Okuldaki herkesle iyiydi ama bizim gibi hayatına asla dahil olamazlardı.”

“Baran’ın çok arkadaşı var.” Lisede basketbol oynadığı dönem galibiyetlerle kendini iyice görünür hale getirmişti. Yine de sürekli kaçtığı liman bizdik. “Hiç mi kız arkadaşı olmadı?” Omuz silkti.

“Yani şaşırtıcı ama gerçek bu. Eğer bizden sakladığı bir sevgilisi, eşi vs. yoksa evet. Sen niye sordun ki?” Omuz silktim. Baran’la ilgili öğrendiklerimi özümserken gülümsedim. “Benim hayatımda biri yok. Bu gidişle sende evde kalacaksın. Baran’da kalacak sanırım. Ceren avukatlıkla kafayı bulmuş durumda. Sanırım bir tek Fırat’ın çocuğunu yeğenim diye seveceğim.”

“Ne çok, çocuk meraklısısın sen?”

“Sizin gibi yetişkin çocuklardan sıkıldım demek ki. Çocuk gibi çocuk seveceğim.”

“Can var.” Gülmeye başladığında kıkırdadım. “Onun yaşına bakma, her bir zerresi çocuk.” Bazen Can’ın yaşının, babasının şehit haberi geldiği zaman, durduğunu düşünüyordum. O zamanlar nasıl haylazsa bir o kadar daha da haylazlaşmıştı.

“Serpil’le ciddiler mi?” Daldığım düşüncelerden sıyrılıp başımla onayladım. “Arkadaşın falan ama o kızı hiç sevmiyorum.” Anlaşamamalarının sebebini anlayabiliyordum. Serpil baskıcı düşünce yapısından hoşlanmazdı ve Bulut beni korumak için kurallar koyardı. İkisinin çakıştıkları nokta hep bu olurdu. “Can ona kalbini açacaksa ve Serpil’de onu sevecekse, bence bizim tek bir kelime söyleme hakkımız yok. Can’a yaşattıkları için onu uyardım. Sorunları çözüldü. Bırakalım da ilişkilerini kendileri yaşasın.”

“Öyle…Öyle de. Can’da benim kardeşim. Senin gibi onu da korumam gerekiyor.” Duraksamamı sağlayan yüzündeki endişeli ifadeydi. Can ve benim için aynı anda endişeleniyordu ve hayatımıza giren her yabancıyı tek tek eleyerek bizi koruyup kollamayı amaçlamıştı. Kollarımı boynuna sarıp yanaklarını öptüğümde homurdanarak kollarımdan kurtulmaya çalıştı.

Mert’in Serkan’ı vardı, Bulut’un Yağmur’u.

“Çekil. Parfümün üzerime sinecek. Taliplerim kaçıyor sonra.” Geri çekilip sırıttığımda ters ters baktı. “Benim hayatıma biri giremez mi? Ne bu yüz ifadesi?” Hayatına birinin girmesinden ziyade çoktan girmiş bir kadını savunan ses tonuydu bu.

“Kim bu kadın? Şirketten mi? Başka bir yere gittiğin yok çünkü.” Gömleğinin yakalarını çekiştirip sorularımı umursamadan yola çevirdi bakışlarını. “Abi ya! Söyle hadi. Kim?” Bulut, en son bana bir kadını sevdiğini söylediğinde lisedeydim. Serkan’ın bahsettiği şu bebeğini aldırıp abimden ayrılan kadındı. O zaman ağlamamak için kendini zor tutmuştu. Şu an gözlerindeki parıltıya mutlu olamadan edemiyordum.

Mutluydu. Mutluydum.

“Sustun.” Göz ucuyla baktığında başımı omzuna yasladım. “Mutluysan bana yeter. Konuşmayacağım daha fazla.”

“Seninle konuşturacağım onu. Sadece zamanını bekliyorum.” Onun hayatındaki kadını deli gibi merak ediyordum. Onu zorlayabilirdim, ama ben bile hayatımdaki adamı dürüstçe ona söyleyemiyorken ona söylemesi için baskı yapamazdım.

Araba yavaşlayarak durduğunda restorana yöneldik. Denize sıfır bir mekandı ve daha önce nasıl fark edemediğimi sorgulamadan edemedim. “Burası mıymış?” Masalar belirli aralıklarla dizilmişti; mavi tonlarının ve beyazın hakim olduğu bir tasarıma sahipti. Bir restoranım olsaydı, bu tamamen buradaki gibi tasarlanmış olurdu.

“Burayı sevdim.” Bulut’un bakışlarını üzerimde hissederken Semih Günay, girişte belirdi. “Mekâna hoş geldiniz.” Yüzünde büyük bir gülüş vardı, elini önce bana sonra Bulut’a uzattı. “Masanız dışarıda. Ama isterseniz içeride de masaları birleştirebiliriz.”

“Hayır yok. Deniz iyidir.” Heyecanla konuştuğumda Semih başını salladı, eliyle gitmemiz gereken yolu gösterdi. “Yemeğin tadını çıkarttın. Bir sorun olduğunda-” Bulut’a döndü. “Bir bakış yeter.”

“Yağmur sen bir masayı kontrol etsene. Eksik var mı? Sandalyeler.” Kısaca konuşmak için uzaklaşmamı bekliyorlardı. Normalde meraklı yanım bunun peşini bırakmazdı ama önümde uzanan denizi seyretmek daha cazip geliyordu.

“Görüşürüz.” Semih’in yanından ayrıldım, masaların arasından manzaraya ilerlerken göz ucuyla abimle ikisinin konuştuğunu ve kaşlarını çattıklarını gördüm. Semih başını onaylarcasına sallarken çenesini sıvazladı.

Manzaraya bak Yağmur. Boş ver merakı.

Terasa çıkarken dalgaların sesi kulaklarımı buldu. Martılar uçuşurken derin bir soluk çektim ciğerlerime. Trabzana elimi yaslarken dudaklarım kıvrıldı. Denizi seviyordum.

Uzun bir süre sessizce denizin dalgalarında huzura bulanmıştım. “Bir insan denizden korkup aynı zamanda denizi nasıl sevebilir?” Can’ın sesiyle daldığım huzur bulutu silindi. Başımı ona çevirdim. Salaş lacivert bir gömlek giymişti. Sakallarını yine kökünden tıraşladığı için yaşı küçük duruyordu.

“Alo çocuk şube.” Kahkaha atarak elini çenesine sürdü. Sakal bir erkeğin makyajıydı, bunda hepimiz hemfikirdik. Can bile isteye kesiyordu sakallarını. “Sakallarla orman kaçkını oluyorum. Böyle daha yakışıklıyım diye kıskanma şeytan.”

“Yakışıklı olma diye diyorum. Şimdi yan masadan gelip sana asılacaklar. Delirip döveceğim hepsini, huzuru kaçıracağım.” Yalandan ters ters baktım. “Katil edeceksin kadını.”

“Söz başımı önümden kaldırmayacağım.” Kıkırdayarak omzunu dürttüm. “Teyzem nerede?”

“Bugün enerji olarak iyi hissetmiyormuş. O yüzden evden çıkmak istememiş.” Gözlerini devirdi. Teyzemin enerjilere kafa yorduğu bilinen bir gerçekti. 6. hissi kuvvetliydi ve bu durum beni artık ürkütmek yerine heyecanlandırıyordu. Etrafımdaki kötü hissiyatları yok etmeye çalıştığım için çoğu zaman pozitiflikten gözlerim kör oluyor, gerçekleri veya olabilecekleri kestiremiyordum.

“İnanma Yağmur. Anneme, tamam, de geç. Hissettiğini çekiyorsun, oluyor gerçek. Ben sana abin sizi öğrenince ortalık karışacak diyeyim. İllaki olacak ve o zaman hislerim mi haklı yoksa mantığım öngördüğü geleceği mi sana söylemiş olacak?” Bu konuda hak veriyordum. Kötü düşündükçe kötü oluyordu her şey, bu yüzden sürekli pozitiftim ya.

“Abime söylemeye karar verdik zaten. Şu yemek işi bitsin de.” Can’ın omzunu, omzumla dürttüm. “Serpil’i çağırmadın mı bugün?” Aptal bir gülüş belirdi dudaklarında. “Ne oldu?”

“Serpil her şeye yeniden başlamak istedi.” Gözleri ışıldarken ellerini trabzana yasladı. “Önceki yaptıkları için özür diledi. Şu an deniyoruz. Yani takılıyoruz. Ciddi olmak için hızlanmamaya karar verdim. Ağırdan alacağız.”

“Mutlu musun?” Başıyla onayladı. “Bana o itin yaptıklarını bahsetmemesine inanamıyorum. Serkan anlatmasa…Kızı nasıl tehdit ettiğini bir görsen.” Kaşları çatıldı. “Tüm bunlar, bittikten sonra Serkan’dan niye öğrendim? Sen niye anlatmadın?”

“Serpil, sana bunları anlatırsa vicdanınla hareket edeceğini düşündü. Yeterince kalbini kırdığının farkındaydı ve tüm bu kırgınlıkları silmeden vicdanınla hareket etmeni istemedi. Bunu kullanarak bir ilişki başlatmaktan hoşlanmıyordu.” Can pür dikkat dinlerken ellerini cebinden çıkardı. O öyle bir adamdı. Canını yakan biri bile, başım belada yardım et, dese düşünmeden koşardı. Vicdanı, mantığından önce gelirdi.

“Anladım. Bakalım nereye kadar gidebileceğiz.” Göz ucuyla baktığı köşeye döndüm. Serpil geliyordu. Etraftakilere başıyla selam verirken bana sıkıca sarıldı. “Hoş geldin.” Geri çekilip yanağımı öptü. “Kim için bu kadar süslendin Yağmur?” İmalı gülüşüyle bakışlarımı ondan ayırdım. Ceren’le içeri giren Baran’la kesişti gözlerim. Elleri cebindeydi, Bulut’un aksine gömlek yerine tişört giymişti. Saçlarını, şekillendirmeden rastgele bırakmıştı.

Çok yakışıklıydı.

“Selamlar.” Ceren neşeyle herkese sarılmaya başladığında Baran’la göz temasımızı kestim ve elimi kalbimin üzerine yaslayıp denize döndüm. Onu seyrederken hissettiğim karıncalanma, tüm bedenimi sarmıştı. Derin bir soluk aldığımda yanımda duran adam çevirdim bakışlarımı. Mavi gözleri denize bakarken çok daha maviydi.

“Güzel görünüyorsun.” İltifatıyla içim kıpır kıpırdı. “Sen de hoş görünüyorsun.”

“Herkesin içinde bana o şekilde bakarsan yakalanmamız an meselesi Meleğim.” Gülüşümü genişletip yakından onu inceledim. “Suç sende.” Gülüşünü bastırmak için elini dudaklarına sürttü, dudaklarını ıslatırken omzunun gerisinden konuşanlara baktı.

“Hafta sonu. İşteki gerginliği olmaz Bulut’un. O zaman onunla konuşalım mı?” Tekrar bana döndüğünde onayladım onu. Hafta sonuna 4 gün vardı. Sonrasında Baran sır olmaktan çıkacaktı.

“Dikkat çekmeyelim daha fazla.” Baran onaylayıp yanımdan ayrıldı. Eskiden beraber saatlerce konuşurduk, dikkat çekmek asla bir sorun değildi. Şu an sanki fazladan bir dakika geçirsek, herkes aramızdakileri anlayacakmış gibi hissettiriyordu. Gizlediğimiz sır bize dolanmadan önce konuşmak en iyisiydi.

Fırat’la Bulut’un arasındaki sandalyeye oturduğumda Fırat’ın omuzları çökmüş bir şekilde önündeki tabağa baktığını gördüm. U şekildeki masanın karşısında Melek teyze kollarını çaprazlayarak başka bir tarafa bakıyordu.

“Sorun ne?” Fısıldadığımda kaçamak bakışlarla bana döndü. “Nikahı habersiz yaptığımız için sinirli. Günlerdir burnumuzdan getirdi.”

“Melek teyze, üzerindekiler nereden? Çok sevdim.” Melek teyze bana dönerken şüpheyle gözlerini kıstı, yanımdaki Fırat’a bakıp tekrar bana döndü. “Anneme diyorum hep. Melek teyze gibi bak kendine.” Annemde bakımlı bir kadındı. Ama maksat Melek teyzenin egosunu okşayıp yumuşamasını sağlamaktı. “Ama sanırım senin gibi alımlı bir kadın olamıyor.” Dudakları titrer gibi oldu.

“Annen bugün gelecek mi?” Cık cıkladım. “Düğünden sonra seninle karşı karşıya gelecek cesareti olmaz bence.” Çenesini dikleştirip bizi süzdü. Bulut, dedemle konuştuğu için söylediklerimi görmezden geliyor olmalıydı.

“Sizin cesaretiniz var gibi görünüyor?” Bu kadın ne istiyordu? Can hafifçe sandalyesinde öne kayıp Melek teyzeye döndü. “Arsızız biz.” Can’ın cümlesiyle gülüşümü bastırmakta zorlanmıştım.

“Senden korkmalı mıyız, Melek teyze?” Masumane bakışlarla baktığımda çatık kaşları eski haline döndü. “Sonuçta senin kadar bizde çok başarılı, kibar, aile babası ve düzgün davranışları olan oğlumuzu verdik, kızınıza. Nur kıymetli evet ama Fırat daha kıymetli. Aradaki tatsızlığın, tüm aileyi etkilediğini söylemem gerek. İsterlerse uzayda evlenirler. Onların seçimi. Düğünü istediniz ve yaptılar. Nikah için bir şey söylemediniz sonuçta.” Bulut bacağını, bacağıma çarptı.

“Yağmur haklı.” Nur suyunu yudumladıktan hemen sonra. “Ben mutluyum.” Fırat’ın masadaki elini sıkıca tuttu. “Lütfen eşimin de benim de huzurumuzu kaçırma.” Melek teyze ters ters bana bakıp suyunu yudumladı. Yine gerginlikten çenem düşmüştü ve Fırat’ı koruma içgüdüm devreye girmişti.

“Seni seviyorum Fare.” Fırat eğilerek fısıldadığında gerginliğim ve yanlış bir şeyler söylemiş gibi hissedişim son buldu. “Cansın sen.” Ona döndüğümde masada başlayan sohbeti kocaman gülüşle takip ediyor olduğunu gördüm. Yeşil gözlerindeki parıltı geri gelmiş ve gamzeleri belirmişti.

Melek teyzeye baktım, hala bakışları üzerimdeydi. “Annene benziyorsun.” Bunu hakaret olarak söylediğini bilsem de tebessümümü silmedim. Eğer abilerimi ezeceklerse ve kimseleri olmadığı için boyunları bükülecekse, o boynu bükenlerin karşısında gerekirse annem benzeyerek dikilirdim. Bundan gocunmazdım bile.

“Çok şükür Nur size benzemiyor.” Bunu eğilerek neredeyse onun duyamayacağı ses tonuyla söyledim, duymasa da dudaklarımı okumuş olmalıydı. Bakışlarını çektiğinde Bulut kolumu dürttü. Normalde büyüklerime saygısızlık yapmaktan kaçınırdım, bir yere kadar.

Çorbalar sırayla servis edilirken benim çorbamı Semih Günay getirdi. Herkesin bardağına dolduran içecekler benim önüme kapakları kapalı şişelerde konuluyordu. Başımı kaldırıp Semih’e baktığımda baş parmağını kaldırıp göz kırptı. Her şey yolunda demenin bir şekli miydi bu?

Tekrar ilaçlanmayalım diye kendi güvenli yemeklerini mi veriyorlar sana?

Semih Günay, tüm gece boyunca yemeklerimi kendisi getirmişti. Onun dışında başka birinin getirdiği yemeği önümden alıp sürekli değiştirmişti. Ona olan sempatim gün geçtikçe artıyordu.

Yemeğin sonuna doğru dedem, Melek teyze erken kalkmışlardı ve biz bize kalmıştık. “Mert nerede? Bilen var mı?” Serkan’ın sorusuyla Fırat ağzındaki lokmayı yuttu. “Melisa ve Metehan’la biraz vakit geçirecekmiş.”

“Arzu meselesini biliyor olmanız çok kırıcıydı.” Bunu söyleyen Nur’du. Mert ile aralarında abla kardeş gibi bir ilişki vardı. Nur’la Fırat kavga etse sanırım Nur için Fırat’ı döverdi. Nur’un da onu kollayışı bu yüzdendi.

“Ama ne yapsalardı ki? Söyleseler iyi mi olacaktı?” Ceren’e döndü Nur. “Sen söylemez miydin? Aldatmak bu. Ben Fırat’ı arasam ve hepiniz nerede olduğunu bilip gizleseniz, sizi asla affetmezdim.”

“Sen terapiye gelen hastalarına da mı aynı tavsiyeleri veriyorsun?” Bulut’un cümlesi Nur’un kaşlarını çatmasını sağladı.

“Terapiye gelen hastalarım sizden çok daha mantıklı ve duygusal kararlar alıyor.”

“Bizi terapi et Nur.” Serkan pastasından büyük çatal aldı ve göz kırptı. “Ya da önce kocanı terapi et.” Fırat’a döndüğümde çoktan dirseğini masaya, yüzünü de avuç içine yaslayarak karısını seyrediyor olduğunu gördüm. Nur bunu fark edince çatık kaşları düzeldi ve yüzündeki gülüş genişledi.

“Her şeyi geçtim. İbrahim’le evli ve çocuklu oluşunu nasıl bulamadı Mert?” Can aklımdaki soruyu sorarak etrafındaki adamlara baktı. “Poyraz’la Arzu kardeş. Poyraz yapmıştır.” Baran suyunu yudumlamadan önce umursamazca bildiğini paylaştı. Bu gecenin bir an önce bitmesini istiyordu. Görebiliyordum.

“Sarışın, sen nasıl bilmiyordun? Bu herif senin düşmanın değil mi?” Serkan’ın sorusuyla Baran, derin bir nefes aldı. “İbrahim düşmanım falan değil. Kaç kere diyeceğim size? Sadece hıncını benden çıkarmasına izin veriyorum.”

“Senin kadar sabırlı olamazdım.” Ceren’e, baktı Baran. “Sizi rahatsız edip durdu, işlerinize çomak koydu. Sevdiği kadını atlatamadı anladım. Arzu’yla niye evli o zaman?” Masadaki sessizliği bozan mesaj sesiydi. Mesajlar peş peşe gelirken kaşlarım çatıldı.

“Serkan ve Can burada. Mesaj yağmurunu genelde onlar yapar.” Nur kıkırdadığında telefonuna ilk bakan Baran oldu. Yüzündeki kanın çekildi, bakışları bana çevrildi. Telefonumu masadan alıp ekranı açtım ve bana gelen mesajı açtım.

Biz bittik.

Ekranda Baran ve ben vardım. Ona sarılırken, başımı omzuna yaslamış bir şekilde birbirimize bakarken, öpüşürken… Kulaklarım uğuldarken yere düşen bir sandalyenin sesini duydum. Başımı kaldırdığımda Bulut ayaktaydı ve elindeki telefona öfkeden köpürür vaziyette bakıyordu.

Biz bittik.

Masadaki herkes telefonuna baktıktan sonra endişeyle Bulut’a dönüyordu.

Biz bittik.

Bulut başını kaldırıp Baran’a baktı. Baran oturduğu sandalyeden kalkarken elindeki telefonu masaya bıraktı. Bakışlarındaki kabullenişin sebebini biliyordum. Abime karşılık vermeyecekti. Abimin öfkesini sessizce kabullenecekti.

“Bulut-” Cümlemi tamamlayamadan Baran’ın suratına yumruk attığında korkuyla ayaklandım. Serkan demişti, Bulut hıncını senden değil Baran’dan çıkaracak, demişti. “Abi!” Serkan oturduğu yerden kalkarken Baran’ın yakalarından tutup sırtını duvara yasladı.

“Bulut-”

“Karışanın sikerim belasını.” Serkan onu dinlemeden aralarına girmeye çalıştığında Bulut onun suratına da yumruk geçirdi. Serkan küfür savurup gerilerken Can beni güvenli bir kenara çekiştirdi. Abim delirmişti ve öfkesi etrafını yakıp yıkacaktı, ben niye zarar görmeden kenardan seyredecektim ki?

“Ne zamandır lan?” Baran’ın yakasını tuttuğunda Baran gözlerinin içine baktı. Korkmuyordu, sadece Bulut öfkesini kusup bitsin diye bekliyor gibi ruh hali vardı. “Sana sormadım mı? Yok dedin.”

“Bulut yeri değil.” Fırat masadan uzaklaştığında Nur onu durdurdu.

“Kardeşim lan! Ne zamandır kandırıyorsunuz?!” Bulut bana döndü, bakışlarındaki nefret tıpkı anneminkiler gibiydi, afallatmıştı. Baran’a bir kez daha vurduğunda Baran’ın çenesi kasıldı ve kaşları çatıldı. Fırat, Nur’un elinden kurtulurken ikisine yaklaştı.

“Doğru soruyu sor.” Baran elinin tersini dudaklarına değdirdi? “Doğru cevapları al.”

“Elimde kalacaksın Baran.” Fırat, Bulut’u uzaklaştırdığında onun elinden kurtulmaya çalıştı. Bir kez daha yumruğunu savurduğunda Baran, onun bileğini tutarak darbeyi durdurdu. “Kardeşini seviyorum. Hiçbir şey seninle ilgili değil. Seni kandırmam için seninle ilgili bir sırrı saklamalıydım. Sevdiğim kadını sakladığım için senden özür dilemeyeceğim.” Bulut bileğini kurtarıp Baran’a kafa atığında Baran, yere düştü. Elini burnuna yaslarken akan kan, Can’ın beni durdurmasını umursamadan Baran’ın yanına çökmeme sebep oldu. Masadan aldığım peçeteyi burnuna yasladığımda bakışlarımız kesişti.

“Özür dilerim.” Abimin bu denli kontrolcü olmasından…Onun canını bu denli yakmaktan çekinmediğinden… Abimin öfkesinin tek hedefi olmasından…

“Kesin ikinizde şunu.” Ceren’in endişeli sesiyle bakışlarımı kaldırdım. Kaşlarını çatarak bakıyordu Bulut’a.

“Siz karışmayın.” Bulut bir kez daha bağırdığında yanan gözlerimden akmaya hazırlanan yaşları bastırmaya çalıştım. “Kardeşimi emanet ettim ben ona.”

“Kes sesini.” Bağırarak ayağı kalktığımda abimin öfkesinin hedefi oldum. “Yanlış bir şey yapmadık. Bunun hesabını da sana vermek zorunda değiliz. Birbirimizi seviyoruz. Bir kez olsun sorun çıkarmadan bir şeyleri kabullensen ölür müsün? İşleri daha da zorlaştırmasan…Beni Baran’dan mı koruyacaksın? Baran…Beraber büyüdüğümüz adam.”

“En yakınım sandığım adam.” dedi bana yaklaşırken. “Güvendiğim, gözüm kapalı seni ona emanet edebildiğim adam.”

“Sende benim yakın arkadaşımsın.” Baran yerden kalkarken sendeledi, duvara tutunup sabitledi bedenini. “Kuzenimle birlikte olmanıza ses çıkartmadığım zamanlara sayarsın.” Derin bir sessizlik oluşurken gözlerimi kırpıştırıp Ceren’e baktım. Birlikteler miydi?

“Ben sesimi çıkartıp ağzının ortasına çakmadım. Sana izin verdim. Çünkü o yumrukları, Yağmur’la birlikte olduğumuz için değil, bana ilk sorduğunda hayır dediğim için hak ettim. Sen aynısını yapmana rağmen ben kendimi sevdiğimden uzaklaştırmayı seçip dostuma ihanet etmeyi seçmediğim tüm günlere inat hak ettim.” Beni önünden çekip Bulut’a yaklaştı. Tam karşında durdu.

“Erken öğrendiğin için üzgünüm. Dört gün sonra zaten suratına bakıp ‘ben kardeşini seviyorum ve sikimde değilsin’ diyecektim.” Bulut tekrar onun yakasını tuttuğunda bu sefer Baran, karşılık verip onun yakasını tuttu. “Geçmişte cesaret edemediklerinin hesabını bana yükleme. Karşıma çıkıp Ceren’i seviyorum demedin, korktun. Ben söyleyecektim, benden önce öğrendin. Aynı durumdayız.”

“Geçmişte yaşanan bir şeydi.” Ceren hızla araya girdiğinde endişeyle ikisine bakıyordu.

“Arabada beni konuşturmak istediğin o hayatındaki kadın, Ceren miydi?” Bulut bana çevirdi bakışlarını. Oydu işte. “İki kez Baran’ın arkasından iş çeviren değilmişsin gibi, ne hakla ona vurursun sen?!”

“Ceren’le kuzenler. Sen benim kardeşimsin.” Baran’ın yakasını bıraktığında Baran birkaç adım geriledi.

“Aynı şey.” Serkan çenesini dikleştirdi. “Kiminle birliktesiniz veya değilsiniz, umurumda değil. Ama birbirinizin mutluluğuna parmak sokacaksanız, o parmağı kırarım.” Bulut, Serkan’a döndüğünde Serkan gözlerini kıstı. “Neye şaşırıyorsun? Tabi ki biliyorum. Görmemek için kör olmak gerekirdi veya kendine odaklanacak kadar bencil.”

“Bu kadar yeter. Rezil olduk sayenizde. Hadi yemeği burada keselim.” Fırat, etrafa bakınırken hızla konuşmuştu. “Herkes evine. Sakin olduğunuz zaman hesaplaşırsınız.”

“Ben mi bencilim?” Bulut, Serkan’a döndüğünde Fırat, şakaklarını ovmaya başladı.

“Aşkta bencilsin. Yalan mı? Kendin onun kuzeniyle yıllar önce beraber olmuşsun, tekrar olacaksın ama sen değil Baran hatalı.” Serkan’ın alaylı ses tonu, Bulut’un bedenindeki gerginliği tetikliyordu. “Sikeyim mantığını.”

“Bu aile meselesi Serkan.” Gözlerimi sıkıca kapattım. “Sen karışma.” Hayır. Bunu söylemiş olmamalıydı.

“Siktir lan.” Can’ın öfkeli tepkisi gözlerimi araladı. “Teyzemin deccalliği sende bu gece.”

“Daha fazla pişman olacağın şeyler söyleme.” Fısıltım endişeye büründü. Serkan masanın etrafını dolanırken ceketini aldı.

“Serkan.” Bir anlığına bana baktı. Gözlerinden hiçbir duygu okunmuyordu, yine de biliyordum. Onun bir Demir oluşu kana bağlı değildi. Annemin sürekli laf sokmak için kullandığı o hassas duyguya parmak basmıştı, Bulut. Bulut’a yaklaşırken dibinde durdu, burun buruna geldiler.

“Bu siktiğimin ego savaşına seninle girmeyeceğim. Öfkelisin. Öfken sikimde değil. Aile meselesi dedin.” Serkan parmağıyla beni ve Baran’ı işaret etti. “Onlar benim ailem. Aile olmak için kan bağına ihtiyaç yok. O ikisi, hepinizden daha çok ailem. İçlerinden birinin dudağı kanıyor, diğerinin gözyaşları akıyor. Ailemin canını sıkıyorsan sikerim senin egonu da öfkeni de.”

“Beyler, sakin olun.” Nur’un endişeli sesiyle bakışları hepimiz arasında geziniyordu. “Herkes sakinleşene kadar evlerine gitsin. Başka bir zaman konuşmaya devam edersiniz.” Sesindeki yatıştırıcı tonlama bir işe yaramıyordu. Öfkeden ziyade kırgınlıklarla çevrelenmiş ruhları yatıştıracak her bir cümle yetersizdi.

“Hadi Baran.” Serkan başıyla işaret ettiğince Baran bana baktı. Onunla gitmem için bakmıyordu, saldırıya uğrayan oyken benim iyi olup olmadığımı kontrol ediyordu. İyi olduğuma dair gözlerimi kapatıp açtığımda bakışlarımızı ayırdı ve kimseye bir şey demeden başını eğerek terastan ayrıldı.

“Bugün bana hissettirdiğin utancı daima hatırlayacağım.” Bulut bana döndüğünde gözyaşlarımı sildim. “İşte tam da bu yüzden Baran’a susmasını söyledim. Serkan’ın gizlemesini istedim. Senin öfken çevrendekileri yakıp yıkar. Serkan bana ne demişti biliyor musun? Abin sana kıyamaz, ilk kıyacağı kişi Baran olur, dedi. Ona inanmak istemedim. Baran’a da kıyamazsın sandım. Sen bugün elinde olsa, buradaki herkesi yakıp yıkacaktın. Ne için? Kız kardeşin olduğum ve yakın arkadaşın dediğin adamla çıktığım için mi?”

“Yağmur. Seninle burada değil, evde konuşacağız.”

“Seninle geleceğimi kim söyledi? Kusura bakma. İlk bulduğu fırsatta defolup kayıplara karışan senin yerine devamlı yanımda olan o iki adamla giderim daha iyi.” Yanından geçtiğimde afallayan yüzüne baktım.

“Bir daha Baran’a el kaldırırsan…Bir daha Serkan’ı aileden biri değilmiş gibi itelersen…Hayatım boyunca Demir olmaktan utanç içinde yaşatacaksın beni. Beni utandırmaktan vazgeç.” Masadan çantamı ve telefonlarımızı alırken ellerim titriyordu.

Bulut Demir, Baran’ın canını yakmıştı.

Bulut Demir, Serkan’ın yarasını kanatmıştı.

Bulut Demir, kendi yaptığını ve hata olarak gördüğünü, Baran yapınca delirip her şeyi batırmıştı.

Hayatım boyunca ilk kez abim beni utandırmıştı.

💧

Bölüm sonrası sohbet köşesi

İnstagram: ayseilhanl / #sığınak

TikTok: ayseilhanli / #sığınak

Yeni bölümde görüşmek üzere...

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

17. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.