İçeriğe geç

Shifting Nöbetim

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Shifting Nöbetim

Bölüm 3

3.BÖLÜM

"Oh, günaydın." Diyerek geri çekildi. Kız ise bunu beklemediği için bocalamıştı. "Si-woo, kantine gidelim mi?" Elleri ile çocuğun kolunu çekiştirmeye başladı. Ama o bir şey demeden önce bana baktı. Sanki benim cevaplamamı istiyordu.

Kafamı olumlu bir şekilde salladığımda, o da aynısını yaptı. Ardından yavaşça ayağa kalkıp ilerlediler.

Neden izin vermiştim ki? Keşke vermeseydim.

Onlar sınıftan çıktığında ne yapacağımı bilemediğim için kafamı sıraya koyup gözlerimi kapattım. Amacım zil çalana kadar biraz şekerleme yapmaktı. Fakat yaptığım bu şekerleme koridordan gelen sesler yüzünden bölündü. Kafamı yavaşça havaya kaldırdıktan sonra ellerim ile gözlerimi ovaladım.

Etrafımda ki bulanıklık gitti ve yerini büyük bir kargaşa aldı. Neler olduğunu daha iyi anlamak için oturduğum sıradan kalkıp sesin geldiği yere, koridora doğru yürüdüm. Kalabalığın içine daldığım gibi olay yerine girdim ama gördüğüm görüntüler ile başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

O kız ve çetesi diye tahmin ettiğim kızlar kendilerinden küçük bir kızı dövüyorlardı. Gözlerimi kalabalığa çevirdim, sadece izliyorlardı. Ama bakışlarımı fark edenler yavaş yavaş dağılıyorlardı.

Bende bunu umursamadan o kızın bileğini tuttum ve bana bakmasını sağladım. "Ne yaptığını zannediyorsun?!" Diye çıkıştım. Bağırmamın üzerine diğer kızlar hemen uzaklaştılar, artık ortada sadece üç kişi duruyordu. Ben, yerdeki ağlayan kız ve bu sıçan.

"Yu-na abla işime sakın karışma." Dişlerini sıkarak fısıldadı. "Bana bak, sen kimsin de, bana emir veriyorsun? Siz ne hakla böyle bir şey yaparsınız?!" Son cümlede sesimi olabildiğince yükselttim. Ama o tek bir kelime etmemişti, sıkı sıkı tuttuğum bileğini hızlıca kurtarmış ve arkada ki kızlardan birine işaret etmişti.

İşaret ettiği kız hemen yanıma gelmiş ve iki eli ile sol elimi tuttumuştu. "Abla, izin ver açıklayalım, olur mu? Gerçekten amacımız seni uyandırmak değildi." Yüzünde mahcup olmuş gibi bir ifade vardı. "Ama bu salak tüm okulu başımıza topladı." Diyerek yerdeki kıza vuruyormuş gibi yaptı.

Tek elim ile onu hafifçe itip biraz uzaklaşmasını sağladım ve yere eğilip ağlayan kızın elini tuttuğum gibi hızlıca ayağa kaldırdım. "Seni dövmelerine neden izin veriyorsun?" Ellerini önüne bağlamış ve kafasını olabildiğince eğip sessizce ağlıyordu.

"Yu-na abla, normalde zerre karışmazdın bu tarz olaylara. Hayırdır?" Diyerek aklınca üzerime doğru yürüdü sıçan. "Ama bugün karışasım tuttu. Asıl sana hayırdır?" Diyerek bende onun üzerine yürüdüm. Kaşlarını olabildiğince çatarak gözlerini kıstı. "Tehlikeli sularda yüzüyorsun, dikkat et abla." Son kelimeyi dişlerinin arasından söyleyerek omzuma çarpıp gitti. Onun gittiğini gören herkes teker teker dağılmaya başladı.

Koridorda sadece o kız ile ben kaldım. Ellerim ile çenesini baskı uygulamadan kaldırıp göz göze gelmemizi sağladım. "Neden seni zorbalamalarına izin veriyorsun? Neden sesini çıkarmıyorsun?" Her ne kadar gözlerini kaçırmaya çalışsa da buna izin vermedim. "Hey konuşsana." Artık sabrım taşmaya başlamıştı.

"Ben, çok özür dilerim." Dedi güç bela. Kekeliyordu. Vücudu tir tir titriyordu. "Neden özür diliyorsun? Yanlış bir şey mi yaptın?" Hızlıca kafasını sağa ve sola salladı. Sağ elim ile omzunu tutup güven verircesine pat pat yaptım. Korktuğu çok belli oluyordu.

Derin bir nefes alıp verdim. "İsmin ne?" Anında ellerinin tersi ile göz yaşlarını silip sonunda göz teması kurdu. "Ye-jun, Kang Ye-jun." Hafifçe tebessüm ettim. "Bak Ye-jun, aranızda ne geçti inan zerre fikrim yok. Ama sen böyle korkaklık edipte susarsan daha çok tepene çıkarlar. Seni daha çok ezerler, her şeyini elinden alırlar. Yapma." Yüzü olabildiğince asıktı. Tek bir kelime dahil etmedi, sadece olumlu anlamda kafa sallayıp gitti.

"Yu-na, neyi bekliyorsun? Geç sınıfa." Kafamı kaldırıp sesin geldiği yöne baktım. Siyah bir elbise, altında ise diz kapağına kadar uzanan bir bot vardı. Kim di bu?

Cevap vermeden sessizce sınıfa geçtim ve sıraya oturdum. Bir kaç dakika sonra sınıf hocası geldi ve yoklama aldı. Bir kaç isim söyledi ve hepsi de buradaydı." Lee Si-woo burada mı?" Hiçbir ses çıkmayınca sınıfta ki tüm bakışlar benim olduğum sıraya döndü. Herkes bir anda bakınca ufaktan ürkmedim değil di yani.

"Yu-na, Si-woo nerede?" Elinde ki kalemi kaldırıp beni işaret etti. Nereden bileyim nerede. Hem en son kantine gitmişlerdi.

"Bilmiyorum efendim." Kafasını sabır dilercesine sallayıp geri yoklamaya devam etti. Aradan birkaç dakika geçince sınıf kapısına biri tıkladı. "Gir!" Sınıf hocasının verdiği komut sonrası, kapı yavaşça açıldı ve Si-woo içeri girdi.

"Geç kaldığım için özür dilerim efendim." Saygı ile eğilip yanımda ki sıraya oturdu. "Hiç gelmeseydin Si-woo." Harbiden, hiç gelmeseydin!

"Özür dilerim efendim." Tekrar saygıyla eğilip yerine oturdu. Neden bu kadar geç kaldığını merak ettiğim için gizlice kolunu dürtüp bana bakmasını sağladım. "Neden bu kadar geciktin?" Bunu merak edip sormam hoşuna gitmiş olacak, çünkü yüzünde ki tebessümü kocaman bir gülümsemeye çevirdi.

"Şey, biz hani kantine gitmiştik ya. İşte Jia da sonradan 'bekle birazdan geleceğim' deyip gitti. Bende önemli bir şey var sandım salak gibi beklemeye devam ettim. Baktım geleceği yok, dedim salak çocuk ders başladı yok yazılacaksın. Geldim işte." Tek nefeste hızlı hızlı konuşmuştu. Bazı kelimeleri anlamakta güçlük çektim.

"Hey, Yu-na." Ben öyle bir dalmışım ki bana seslendiğini son anda fark ettim.

"Efendim?" Diye kendimi düzeltmeye çalışırken bir anda ellerimi tuttu. Ben ona şaşkın şaşkın bakarken, baş parmağı ile elimin üstünü okşadı. Kafamı kaldırıp göz göze gelmemizi sağladım.

Aman aman nerelere geldik böyle???

"Bak Yu-na. Eğer istemezsen bir daha Jia ile görüşmem." Ne? Eğer istemezsem görüşmez miydi?

Görüşmesin di, ama bananeydi. Hem neden bana soruyordu ki?

Yoksa bana mı aşıktı? Ya da biz SEVİLİMİYDİK?

İlk başta sustum, bir yanım; saçmalama Yu-na, kendi hayatı. İstediği kişi ile takılır takılmaz, sanane. Dedi.

Ama diğer yanım da; fikrini sordu, sende ver cevabını. O kız ile takılmaması daha iyi. Boş ver görüşmesinler. Dedi.

Hangisini dinleyecektim? Bilmiyordum. Hayır görüşme dersem bu bencillik olurdu. Belki de olmazdı.

Aman banane, bencillikse bencillikti. O kızla bir daha görüşmesini istemiyordum.

"Eğer görüşmeni istemiyorum dersem gerçekten bir daha görüşmeyecek misin?" Yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirdi. Ve kafasını sağa sola salladı. "Eğer istemiyorsan gerçekten görüşmem." Dedi. Arada kalmıştım ama içimde ki ses görüşmesin diye direniyordu. Bence de görüşmemesi daha iyiydi. Ama onlar arkadaştı.

Dudaklarım benden bağımsız açıldı ve o cümleler çıktı. "Bir daha görüşme." Bir cümle, üç kelime ve iki yüzde de kocaman gülümseme.

Kafasını aşağı yukarı sallayıp kafam göğsüne gelecek şekilde sarıldı. Sol eli saçlarımı okşadı, sağ eli ise sırtımdaydı. Ben de kollarımı sıkıca beline doladım, kafamı da olabildiğince göğsüne yasladım.

Neden bilmiyorum ama istemsizce ona sarılırken içim sıcacık oldu. Karnında sanki kelebekler uçuşurken, kalbimde de kan daha da hızlı pompalanmaya başladı.

Tam kafama kondurduğu öpücükler ile gözlerimi kapattığım sırada vurma sesi ile anın büyüsü bozuldu. Tam da sırasıydı yani!

Yerimden sıçrayıp gözlerimi sesin kaynağına çevirdim. Sınıf hocası orta önde oturan çocuklara kızıyordu.

Şükür bizi fark etmemişti. Hemen bir birbirimizden ayrılıp hiçbir şey olmamış gibi sadece hocaya odaklandık. Sınıf hocası bağırmayı bırakıp nasihat etmeye başladıktan sonra çaktırmadan Si-woo ya bakmak için yavaşça kafamı çevirdim.

Fakat gözlerim onunla buluştuğunda bana baktığını fark ettim. Gözlerimiz buluşur buluşmaz hemen kafasını çevirdi. Acaba ne düşünüyordu? Çok merak ediyordum.

Teneffüs zili çaldığında bakışlarımı koridora çevirdim. Ahırdan çıkan boğalar gibi etrafta koşuşturan öğrenciler, onlara kızan öğretmenler ve çöpleri taşıyan hademeler vardı.

Aradan bir kaç dakika sonra yine ve yine o kız "Si-woo." Diye bağırarak yanımız- pardon çok özür diliyorum, Si-woo'nun yanına damladı.

İlk başta hiçbir şey demedim, sadece Si-woo'nun tepkisini izledim. Gözlerim onun gözlerine gittiğin de bakışlarını bana çevirdi ama hemen o kıza geri baktı ve ayaklandı. Tek kaşımı kaldırıp ona bakarken o, Jia'nın kolundan

tutup kapıya kadar ilerledi ve kulağına bir şeyler fısıldadı.

Uzakta olduğu için ne dediğini duymamıştım ama Jia'nın yüzünden her şey anlaşılıyordu.

___________________________________________

Bu bölüm bu kadardı. İçime pek sinmedi ama yine de yazmak istedim.

Neyse umarım beğenmişsinizdir. Diğer bölümleri de böyle 1100-1200 kelime yazmayı düşünüyorum. Sizce kelime sayısını uzatmalı mıyım?



Park Jia

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.