Her Cuma olduğu gibi o gün de İstiklal Caddesi'nde oyalanabildiğimiz kadar oyalanmaya çalışıyorduk. Galatasaray Lisesi'nin çıkış çanları çalmaya başladığında, yurtta kimsecikler kalmazdı. Ben ve Rakel, eve gitmeden evvel profiterol yiyebilmek için tozu dumana kata kata çıkardık okuldan. Sırtımızdaki bir haftanın ödevi, çamaşırı dolu sırt çantası bizi durduramazdı.
Bazen eski tramvaya takılırdık, kakabalıktan kimse önemsemese de arada bir makinist bizi azarlar indirirdi. Fark etmezse pastanenin önünde atardık kendimizi yere.
"Az yavaş ye!" demiştim Rakel'e kızarak.
Hızlı yiyip bitirince eve daha çabuk dönmek zorunda kalıyorduk. Beni akşam ailecek misafirliğie gideceklerine ikna edip hızlı yedirmişti bu sefer. Bu yüzden ne paramızın asla yetmeyeceği vitrinlere bakabilmiştik, ne de on iki yıldır yaptığımız gibi köşedeki ucuz bijüterideki parfümleri deneme amaçlı üstümüze boca edebilmiştik.
Gerçi bijüterideki kadın artık bizi kara listeye almıştı ama, olsundu.
İki sokak uzaklıkta oturduğumuzdan Rakel'in benden ayrılması gerekiyordu. "Pazartesi görüşürüz!" dedi beni öperken.
"Neden pazartesi?"
"Haftasonu halamlar gelecek, onlarla meşgul olacağız."
"Tüh ya..."
"Ceylin como estás, cariño?"
Sesle ikimiz de kafamızı kaldırıp apartmana baktık. Jose Amca birinci kattaki balkondan bize bakıyordu. Gülümsedim. Hernandez Ailesi, Rakel çok küçükken İstanbul'a taşınmıştı. Hatta öyle ki, Rakel ana dili Türkçe olarak büyümüş, uzun bir süre İspanyolca konuşmayı reddetmiş. Buna çok üzülen Jose Amca da kızı anadilinden mahrum kalmasın diye eve yeni bir kural getirmişti: Ev sınırları içerisinde sadece İspanyolca konuşulacaktı. Gide gele ben de bir şeyler kapmıştım tabi.
"¿Estoy bien, tu?"
"Soy muy buena. ¡Saluda a tu familia!"
Gülümseyerek el salladım, Rakel'le bir daha sarılıp vedalaştık. Artık eve gitme vaktiydi.
İki dakikalık bir yürüme mesafesinden sonra, parkın karşısındaki beyaz Sezen Apartmanına girip beşinci yani en üst kata çıktım. Soldaki kapıyı tıklattım.
Kapı çok geçmeden açıldığında teyzem ağzı kulaklarına vara vara kucakladı beni. "Ceylinim!" diye sarıldı, öptü. Sanki beş gün değil, beş asırdır görüşmüyorduk. "Hoş geldin kuzum!"
"Hoş bulduk teyze,"
"Gel, gel neler yaptım sana neler!" Ayakkabılarımı çıkarırken elindeki tesbihle kafama vurdu. Bunun geleceğini biliyordum açıkçası.
"Kız ben sana ayakkabılarınla kilime basma demedim mi!"
Sadece karşılıklı iki dairenin olduğu bu katta, arada iki ev tarafından uzun yılların ahbaplığını temsilen koyulmuş bir kilim vardı. Asansörden çıkar çıkmaz, beşinci katın son basamağına varır varmaz ayakkabılar çıkarılırdı. Dokuzuncu ve onuncu daire arasındaki bu ovarloklu köprü, ben buraya geldim geleli vardı.
"Unutmuşum teyzoş!" dedim içeri girip. "Bi dökünüp yıkanayım, olur mu?"
"Olur kuzum, bütün kirlilerini de sepete atıver. Yıkan paklan."
Sadece haftasonları ve tatillerde kaldığım odama girdim. Her şey bıraktığım gibiydi. Ya da Selen öyle sanmamı istiyordu.
"Selen gelmedi mi?" diye sordum soyunurken.
"Geldi gitti, arkadaşlarıyla dışarı çıktı." diye seslendi teyzem içeriden.
"Canıma minnet."
Yıkandıktan sonra, temiz kıyafetlerimi giyip mutfağa geçtim. Teyzem en sevdiğim yemeklerdrn yapmıştı. Tavuk pilav, süt böreği, ev yapımı ayran ve kazandibi.
"Hamarat teyzoşum benim!" dedim arkadan kollarımı ona sararak. "Neden zahmet ettin bu kadar?"
"Benim kuzuma az bile! Yiyeceksin ki kafan çalışsın hanfendi! Bu sene senin sınav senen değil mi? Bol bol protein alacaksın," dedi bir tabak dolusu tavuk pilavı önüme koyarken.
"Teyze çok koydun!"
"Hepsi bitsin!" dedi ayranımı doldururken. "Hem bak Demir ne diyor?"
"Ne diyormuş o sütlü?" dedim kaşımı kaldırıp.
"Öyle denmez!" dedi teyzem ayıplayarak. Sonra hemen güler yüzüne geri döndü. "Bu yaşta kemikler en sağlam halini alırmış, bol bol süt içsin tavuk yesin Aliye Teyze dedi."
"O mu dedi?"
"Ya..."
"Bana?" diye sordum teyzemin yalan söylediğini adım gibi bilerek. Bakışlarını kaçırıyordu. Kendisine de bir tabak alıp karşıma oturduğunda gözlerimi devirdim.
"Aman çok biliyor sanki kibarcık."
"Biliyor tabi!" dedi teyzem kızarak. "Hekim o!"
"İntörn teyze."
"Hekim mi hekim!"
"O anca benim kekim olur," diye mırıldandım boş bulunarak. Teyzem'in kıkırtısıyla kafamı kaldırıp kaşlarımı çattım. Tam bir şey söyleyecektim ki kapı çaldı. "Ben bakarım," dedim mutfaktan çıkarken.
Kapıyı açtım, aradığımı bulamadığım için bakışlarımı aşağıya çevirmek zorunda kalmıştım. Gelen bakkalın zibidi oğlu Enes Can'dan başkası değildi.
Elini kapının pervazına yaslayarak kaşlarını kaldırdı. "Hoş geldin Ceylinciğim," dedi. Tek kaşımı kaldırdım.
"Ceylinciğim derken?" Elindeki, büyük şhtimalle teyzemin sipariş ettiği poşete uzanmıştım ki geri çekti.
"Artık aramızdaki şu bariyerleri kaldırsak diyorum," dedi poşeti geri çekerken.
"Ben seni o bariyerlere bi çarparım Enes Can, o zaman görürsün." Poşeti kaptım elinden.
"Kimmiş?"
"Benimki." dedim dişlerimin arasından.
"Seninki mi?" dedi sırıtarak. Altını çizmek isterim, arkadaş altıncı sınıfa yeni başlamış bulunuyordu.
"Enes seni annene mi söylememi istersin, babana mı?"
"Ben gideyim." dedi ve zaten kilime basamadığı için merdivenin başında beklediğinden terlikleriyle fırlayarak gitti. Gülüp gözlerimi devirdim, kapıyı kapatırken.
Akşam üstü Selen eniştemden önce gelmeyi kılpayı becermişti. Beni yalandan kucaklayıp odasına ışınlanmasından beş dakika sonra da eniştem gelmişti. Bana sıkıca sarılıp kahvemi içmeyi ne kadar özlediğini söylediğinde ona yarın kahvaltıdan sonra yapacağımı söyledim. Doktoru ne kadar kahveyi sınırlandırsa da, vazgeçemiyordu. Sigarayı bıraktım, bunu bırakmamam o kadar uzun boylu değil diyordu.
Teyzem ve ben, her cuma yaptığımız gibi çekirdeklerimizi alıp dizimizi izlemek için oturma odasına geçmiştik. Eniştem kapıdan eğilip eli ile gelmemi işaret ettiğinde yanına gittim.
"Güzel kızım, yarın sabah kahvaltıdan sonra annenle babana gidelim mi ne dersin?"
"Çok mutlu olurum enişte." dedim gülümseyerek. "Ne zamandır gitmiyorduk."
"O zaman kahvaltıdan sonra çıkarız,"
"Tamam,"
"Ama bana bir kahve yapacaksın, öyle."
"Peki enişte." dedim gülerek. Saçımı okşadıktan sonra o da salona maçını izlemeye çekildi.
Öksüz ve yetim bir kızı sevindirmek işte bu kadar kolaydı.
-
"Günaydın,"
"Günaydın kuzum,"
"Günaydın kızım."
Mutfaktaki yerime, Selen'in yanındaki sandalyeye oturdum. Teyzem en sevdiğim olduğunu bildiği için, krep yapmıştı. Hemen aldım tabağıma.
"Ceylin,"
"Efendim teyzoş?"
"Bugün annenle babana gidecekmişsiniz kızım,"
"Evet teyze,"
"Bir iki tane çiçek tohumu aldıydım, serpiştiriverirsin." dediğinde gülümsedim.
"Olur teyze."
"Selen kalkmadı mı hala?" diye sordu eniştem.
"Dün gece halsizdi biraz, uyusun biraz daha." dedi teyzem.
"Öğleden sonra uyanmalar adet oldu Aliye Hanım," dedi eniştem, teyzeme bakarak.
"Grip salgını var ya," dedim hemen teyzeme yardım ederek. "Her yerde. Bizim okulda da vardı."
"Ya?" dedi teyzem. "İşte millet ellerini her yere sürüyor maşallah! Kimse de demiyor bir fıs kolonya sıkayım diye!"
Grip salgınını uydursak da, teyzem bu temizlik hakkında çok ciddiydi.
"Sen de çok kalabalık yerlerde dolanma o vakit Ceylin, Allah korusun yurtta hastalanma." dedi eniştem yumuşayarak.
"Tamam enişte." dedim gülümseyerek.
"Baktın mı kızına, ilaç neyin verdin mi?" diye sordu hemen. İşte eniştemin biricik kızı için yelkenlerini suya indirme hızı buydu.
Teyzem güldü. "Baktım baktım," dedi. "Merak etme, ilaç da içti."
"İlaç demişken," dedi eniştem. "Demir'e söyle de benim şu tansiyon ilacını bir yazdırıversin."
"Tamam, söylerim gelince."
"Nereden gelince?"
"Yurtdışında kongreden."
"Günaydın!" Benim aldığım cevapla eş zamanlı olarak içeri giren Selen ile ben kendi halime bırakılmıştım.
Yurtdışına ha? Bu, bu hafta sonu karşılaşmayacağız mı demek oluyordu. Oh be! Dünya varmış. Sonunda sessiz sakin bir tatil geçirecektim.
"Ceylin,"
"Hm?"
"Ne oldu daldın?"
"Yok, dalmadım. Kahveni yapayım mı enişte?"
"Hadi yap bakalım."
-
Teyzemin verdiği tohumları annemin de babamın da toprağına eşit biçimde serpmeye çalışmıştım. Eniştem sularını verirken ben de taşlarına yapışan kuru otları, zerzevatları fırçalıyordum. Ölğm tarihlerinin üzerini ayrı bir kuvvetle fırçalardım hep, şimdi düşününce hatırlıyordum. Sanki suyla sabunla çıkabilecekmiş gibi.
Annem ben 6 yaşındayken kanserden ölmüştü. O zamanlar babamın işi büyükelçilik sayesinde Petersburg'daymışız. Babam benimle bir sene geçirse de, yedi yaşındaki bir kız çocuğu soğuk bir memlekette hem de okula başlaması gereken yaşta daha fazla ziyan olmasın diye beni İstanbul'a getirmiş. Aliye Teyzem ve Said Eniştemin yanına. Ama diplomat adam oluşundan kaynaklı bir gururdan olacak ki beni liseye kadar yatılı okuyacağım bir koleje kayıt ettirmişti. Sadece hafta sonları eve dönecek olmama teyzem ne kadar karşı çıksa da babamın kesin sözüne karşı gelememişti.
Babam fırsat buldukça, ki bu çok nadir olurdu, İstanbula gelirdi. Beni görür, öper koklar, giderken de bana belli etmemeye çalışıp kendisi gibi koca koca göz yaşları döküp giderdi.
Bana olan hasreti o kdar büyümüştü ki yıllarını verdiği kariyerini temelli Türkiye'ye çevirip dönmesine bir seneden az kalmıştı ki, bir nefret suçuna kurban gitti. Babamın ölüm haberini televizyonda izleme şansım bile oldu.
"Petersburg Büyükelçisi İzzet Soysal, Türk karşıtı terör gruplarınca düzenlenen saldırıda hayatını kaybetti. Şehit diplomat İzzet Soysal'ın naşı memleketine getirilecek."
Ben o zaman on iki yaşındaydım. On iki yaşında bütün dallarım kopmuştu. Köklerim kurumuştu. Bunu söylemek her zaman içimde vizcdan azabı uyandırmıştır ama, babamın ölümü anneminkinden daha çok acıtmıştı. Çünkü babamı tanıma fırsatım olmuştu. Onun kanlı canlı, bana anlatılanlardan veya rüyalardan farklı olarak bir parçam olduğunun bilincindeydim.
Bir parçam benden yırtılmıştı.
Dönüşte eniştem dükkana geçmiş ben de eve. Anahtarla içeri girdiğimde evi saran türk kahvesi kokusu burnuma ulaştı. İçeriden Hüsna Teyze'nin sesi geliyordu. Antredeki aynada yüzümü gözümü düzeltip gülümseyerek salona girdim.
"Hoş geldin Hüsna Teyze," dedim ona sarılarak.
"Hoş buldum Ceylan gözlüm," sıkıca sarıldı bana. Hüsna Teyze kilimin diğer ucundaki evin sakiniydi. Teyzemin ahiretliği, can dostuydu.
"Kahveleri içmişsiniz, beni bekleseydiniz ben yapardım."
"Senin elinden daha çok kahve içeriz kızım merak etme," diyip güldüğünde teyzem de ona katıldı. Komik olan neydi bu kadar anlamamıştım ama bozuntuya vermedim.
Elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirdim ve yanlarına oturdum. "Ee hanımlar ne kaynatıyorsunuz? Anlatın bakayım bana da."
"Hiç, öyle havadan sudan." İkisi yine kıkırdadı. Tuhaf tuhaf o ikisine baktım.
"Demir ne zaman dönecek?"
"Pazartesi inşallah, işi uzadı. Aslında dün gelecekti."
Gözlerimi kıstım. Tam benim dönüşüme bilerek ayarlamadıysa ben de bir şey bilmiyorum. Aferin ona, böyle hizaya gelsin. Korksun benden. Sütlü!
"E kuzum, bu sene bitiyor mu okul?"
"Evet teyzesi, Üniversite imtihanına girecek."
"Ne istiyorsun kızım?"
"Bilmem." dedim omzumu silkerek.
"Aaa! Bilmem olur mu hiç," dedi teyzem uyarıcı bir şekilde omzumu okşarken. "Galatasaray Üniversitesi'ne geçişine kesin bakıyor hocaları. Çok iyi dersleri."
"Maşallah maşallah! Kaşı popoyu kaşı!" Hüsna Teyze cidden popomu kaşımaya başladığında kendimi zar zor dışarı atmıştım su içme bahanesiyle.
Bir su içip odama kaçmayı düşünüyordum ki salona yaklaştığımda kulak kabarttım konuşmalarına. "Demir de harıl harıl bir görsen. Tuz mudur nedir, ona çalışıyor."
Kızlardan ayırabildiği vakitte ders çalışıyor öyle mi, inandım ben de. Tabi bu ikisi de Demir'in instagramını bilmediğinden konuşur böyle.
Fazla umursamadan odama geçtim, ders çalışmaya başladım. Bana neydi?
O akşam ne olduysa bi türlü derse konsantre olamamıştım. Bu yüzden fazla zorlamayın bırakıp yatağıma geçtim. Rakel'le konuşurken fake hesabımdan instagrama girdim. Kibarcık'a kendi hesabımdan istek atacak kadar düşmediğim için corumleblebidunyasii_ hesabımdan takip ediyordum.
Story attığını görünce girdim. Zafer Takı'nın önünde bir fotoğrafıydı. Demek ki Fransa'daydı. Büyütüp suratına baktım. Ama güneş gözlüğü takıyordu. Havalara bak. Sanki küçük bi kızdan dayak yiyen o değil. Güneş gözlüğündeki yansımadan fotoğrafı kimin çektiğini anlamaya çalışıyordum ki nasıl becerdiysem becerdim, Kibarcık'a 🔥 attım.
"Ne!" diye bağırdım telefonu fırlatırken. Ellerimi saçlarıma geçirirken kalbim kan pompalamayı bırakmış, break dans yapıyordu.
"Allah kahretsin, Allah kahretsin!" hızla odanın köşesine fırlattığım telefonu aldım. Ekran kağıdı çatlamıştı ve ekran o şekilde donmuştu.
"Hayır hayır hayır Allah'ım lütfen lütfen yapma bunu bana." Ne kadar dokunsam da, kapama tuşuna bassam da olmadı.
Demir'in fotoğrafı ve üzerindeki küçük alevler ekrana yapışmış kalmıştı.
"Kızım iyi misin?"
Aniden odaya giren teyzemle telefonu arkama sakladım.
"İyiyim!"
"Ne oldu neden bağırdın?"
"Şey... Telefonum bozuldu teyze."
"Ben de bir şey oldu sandım, merak etme yarın enişten götürür-"
"Yok!" Ani çıkışıma şaşırdı.
"Yani yarın pazar, açık değildir hiç bir yer."
"Ahmet Abi'n açıktır. Seni telefonsuz yollamam okula."
"Tamam teyze." dedim kafamı sallayarak. Odadan çıktığında arkama sakladığım telefona baktım. Hala aynı şekildeydi.
O gün sabaha kadar telefonu eski halina getirmek için uğraştım. Youtubedan videolar izledim ama olmadı. Kırıntı kırıntı edindiğim bilgilere göre görüntü ekranıma yanmıştı.
Sabah ezanı okunuyordu. Benim de götümden terler akıyordu. Yapacak tek bir şey vardı, o da telefonumu tamamen bozmaktı.
-
"Günaydın,"
"Günaydın kızım, " Teyzem hepimizin tabağına sucuk koyarken üç saat uyuyabildiğim için gidip gelen gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum.
"Said Bey, bugün Ceylin'in telefonumu Ahmet'e bi gösteriver. Bozulmuş."
"Gösteririm inşallah,"
Kahvaltıdan sonra eniştem telefonumu istemiş, utana sıkıla ona ekranını tamamen bozduğum telefonu vermiştim. Yok yere adama ayıp olmuş iş çıkarmıştım.
Selen'le kahvaltı sofrasını toplayıp, son çayları üçümüz balkonda içtikten sonra Selen onu almaya gelen arkadaşlarıyla ayaklandı.
"Ceylin de gelsin." dedi Teyzem.
"İstemez." İkimiz de aynı anda söylediğimiz şeyle birbirimize bakıp yapmacık şekilde gülümsedik.
"Kızım git, Rakel yok sıkıntıdan patladın."
"Anne Ceylin arkadaşlarımla geçinemiyor!" dedi Selen hemen atlayıp.
"İstemem teyze, emin ol evde durmak Selen'in yarım akıllı tiktokçu arkadaşlarıyla olmaktan daha eğlenceli."
"Geçimsizim demiyor da,"
"Mankafayım demiyor da,"
"Çarpıcam ikinize de şimdi terliği ha!" Teyzemden uyarı geldiğinde sustuk. Selen çantasını alıp çıkarken Teyzem "Akşam olmadan evde ol!" diye bağırdı.
Akşam eniştemden sonra geldiği için paparayı yemiş, triplenip odasına girmişti. Salonda üçümüz otururken "Telefonu Ahmet'e gösterdim," dedi eniştem. "Zor toplar dedi,"
"Ya?" diye sordu Teyzem.
"Özür dilerim enişte, çok masraf çıkmamıştır inşallah."
"Yaa ne demezsin öyle bir para kitledi ki," kafamı öne eğdim. Mahçup olmuştum.
"Bende o göz var mı? O kadar parayı o üçkağıtçıya vereceğime ben de güzel kızıma en güzelinden aldım." Söylediği şeyle kafamı kaldırdığımda elinde bir kutu tuttuğunu gördüm.
Şaşkınca gülümsedim. "Enişte..."
"Al güzel kızım, bi daha da böyle saçma şeyler için canını sıkma."
Elindeki son model telefon kutusunu alıp ona sarıldım. "Teşekkür ederim. Zahmet etme-"
"Sus kız!" dedi şakalaşır bir sinirle. "Güle güle kullan."
"Ooo..." dedi Selen. "Hayırlı olsun,"
Kutuyu ellerim arasında saklamaya çalışarak "Sağ ol," dedim sessizce. Ayıp olmuştu.
"Sana yok mu sandın sarı kafa?" Eniştem diğer kutuyu yastığın arkasından çıkarınca Selen sevinçle babasına sarıldı yanaklarından öptü. Onunki pembeydi. Benimki siyah.
-
Gece Rakel'le konuşurken dışarıdan gelen araba sesi ile balkondan aşağıya eğildim. Kapının önünde bir taksi durdu. Yolcu kapısı açıldı, ve içinden Demir indi. Gelmişti.Hani pazartesi dönecekti lordumuz? Valizini bagajdan alan şoföre parasını uzattı. Sonra sanki hissetmiş gibi balkona döndüyse de ben çoktan geri kaçmıştım. Herkes uyuduğu için sessizce kapıya gidip delikten izleyetek beklemeye başladım.
Asansörün kapısı açıldı ve Demir gözüktü. Ayakkabılarını çıkarıp anahtarını çıkarmıştı ki, durdu. Nefesimi tuttum. Arkasına döndü ve bizim kapıya baktı. Yaklaştıkça yumruklarımı sıkıyordum. Eğilip, kalı deliğine doğru, yani bana doğru baktı. Beni oradan görmesine imkan yoktu. Yoktu değil mi?
O bilmese de göz göz baktık bir kaç saniye. Sonra ışışın fotoseli kapanınca geri çekildi. Eve girip valizini alıp kapıyı kapattı.
Hızla odama geçtim. Balkon kapısını açtım.
Odalarımız ve balkonlarımız yan yanaydı. Aralarında bir klima vantilatörünin sığacağı kadar boşluk vardı sadece. Açık balkon kapısının perdesi arkasında saklanıyordum. Bir kaç dakika sonra balkonunun kapısını açtı o da. Yine nefesimi tutuyordum. Ne olacaktı sanki? Burası benim odamdı tamam mı, istediğimi yapardım, istersem balkona çıkardım.
Çık o zaman Ceylin.
Çıkamadım.
-
"Arabayla bırakayım seni kızım,"
"Olur enişte,"
"Otoparktaydı, ben çıkarayım, sen de inersin birazdan."
"Tamam peki." Eniştem gittiğinde ben de son lokmalarımı yiyordum. Teyzem yine yüzümü gözümü sulu sulu öpüyordu beni yola koyarken. Selenle de vedalaşıp sırt çantamı taktım. "Kuzum bir kaşık pekmez!"
"Teyze hayır ya!"
"Aç ağzını!" Pekmek dolu kaşığı zorla ağzıma tıktığında asansöre zar zor binebilmiştim. Dudaklarıma bulaşan pekmezi yalayıp indiğimde apartman kapısından içeri Demir girdi.
Mahalle'nin çocuklarıyla beraber her zaman bir muzurluk peşinde olsam da çekindiğim, diğerlerine ettiğim eziyeti edemediğim biri vardı ki, o da karşı konşumuz Hüsna Teyze'in parlak suratlı biricik oğlu Demir'di.
Aramızdaki beş yaş onun beyefendi tavırları sayesinde on beş yaşa kadar uzabırdı sanki. Bir kız çocuğu olarak bende olması gereken özelliklerin hepsi bu Sütlü'de toplanmıştı. Teyzem öyle derdi.
Derslerinde her zaman başarılıydı. Kibarlııktan kırılır, bütün büyüklerin gözünü boyardı. Sevilme ihtiyacının üstünü örtmek için giderek hırçınlaşan ben, bunu gördükçe daha da kudururdum. Ama onu canından bezdirdiğimin farkında olsam da, bazenleri beni böyle kabul ettiğini düşünmek ne yalan söyleyeyim, hoşuma gidiyordu.
"Oo Sütlü?" dedim içimdeki kıpırtı tekrar baş gösterirken.
"Günaydın Muzaffer."
"Bana şöyle seslenme demedim mi?"
"Adın bu kızım senin. Muzaffer Ceylin." dedi Muzaffer'in üstüne bastıra bastıra. Crvap vermek üzereydim ki burnuma gelen kokuyla hızlı hızlı nefes aldım.
"Ne bu koku? Sen ekmek almaya giderken parfüm mü sıkıyorsun?"
Sırıttı "Beğendin mi?"
Yaklaşarak biraz daha kokladım. Bergamot, Sandal ağacı...
"Polonezköyde bir çiftlik vardı ya..." dedim. "At çiftliği."
Yüzü anında düştüğünde güldüm sevimli sevimli.
Gözlerini kıstı, "Hani şu senin tezeğe düştüğün?"
"Kim itmişti acaba?" dedim hatırlayarak.
O da hatırladı. Ama benim aksime keyifle. Yalandan acır bir ifade takıldı. "Ayağın takılmıştı ama..." Gözleri dudaklarıma takıldığında yutkundum. "Pekmez mi yedin sen?"
"N-nerden anladın?"
Baş parmağıyla dudağımın üstünü sildiğinde kaşlarımı çattım. "Bıyıklarına yapışmış hep."
"Öküz!"
Keyifle güldü.
Eniştem'den bir korna sesi gelince kan basan suratımı görmesin diye onu itip kapıya yürüdüm.
"İyi dersler Muzaffer,"
Göt!
–
O gün yurda gider gitmez bıyıklarımı Rakel'e aldırdım. Bana bir şey yok demesine rağmen üstünden geçmesini söylediğim için sol taraf hafifçe tahriş olmuştu.
Bıyıkmış, sensin bıyık. Kıl hatta! Kılın önde gideni.
O Cuma, sözlü imtihanlar geçirmiştik ve bu yüzden bütün on ikinci sınıflar pasif agresif bir tepki olarak ders çalışmayı bırakmıştı. Benim sevgili arkadaşım Rakel hariç tabi. Utanmasa tuvalete de test kitabıyla giderdi. Ayrıca, arada bir yaptığımız gibi o akşam yurttan kaçacaktık. Sayımdan sonra, Sami abinin şekerleme saatine doğru çıkar, İstiklal'i dolanırdık. Bazen yürek yediğimiz olur,Karaköy'e iner geri dönerdik.
Bunu bizim yatakhanedeki herkes arada bir yaptığından ispiyonlama gibi bir durum olmaz, aksine birbirimize yardım ederdik. Bir keresinde Ayşenur'un yatağına yatıp hasta numarası yaptığım dahi olmuştu.
Sami Abinin kulübesinden gelen horultusu bize etrafın güvenli olduğunu belirttikten sonra çıktık yurttan. Ben, Rakel, Hande, Nisa, ile dört kişiydik.
Okulu hiç bir zaman uyumayan bir caddeye yaparsan olacağı da budur. Kızılkayalarda ıslak hamburgerden sonra bir profiterol, derken o gece çok enerjik olduğumdan kızlara Beşiktaş'a inmeyi teklif ettiğimde kabul etmişlerdi. Füniklerden, Kabataş'a oradan Beşiktaş Meydan'dan yukarı Çarşı'ya yürümüştük. Bangır bangır canlı müzik sesi yükselen mekanın önünden geçmek üzereydik ki, Rakel bizi durdurdu.
"Kızlar, girsek ya?"
"İyi de sen on sekiz olmadın ki?" dedim.
"Sen ve Hande oldunuz, ikiniz gösterirseniz daha bakmazlar."
Rakel'in dediği gibi de oldu. İki kişiden sonra kapıdaki adam diğerlerine bakmaya tenezzül etmemişti. Herkesin bağıra bağıra şarkı söylediği mekanda, uzak bir masaya oturduk.
"O zaman, hakkını verelim." Dedim ortaya teklifi atarak.
"Verelim ulan!"
"Hadi be!"
Biraları ve fıstıkları adam masaya bıraktığında herkes bana baktı. Biralar gelene dek kaplan olan kızlar şimdi kediydi. "Önce sen Ceylo,"
"Ben mi?"
"Ne oldu korktun mu?"
"Hiç de bile!" Önümdeki cam şişeyi elime aldım.
"O zaman hepsini tekte bitirirsen sana benden 200 lira."
Güldüm. "Yedim seni Nisa."
Şişeyi elime alıp dudaklarıma götürdüm. İlk defa alkol alıyordum. Aldığım ilk yudumdaki rezil tadı çivi çiviyi söker hesabı diğer yudumla bastırmaya çalıştım. Üç, dört... ama tadı asla düzelmiyordu. Beş, derken şişenin elimden hızla çekilmesiyle o tarafa döndüm.
"Ne yapıyorsun sen?"
Bana daha evvel görmediğim bir kızgınlıkla bakan Demir'i görmeyi beklemiyordum tabi.
"Aaa.. Merhaba-"
"Neden yurtta değilsin sen?" diye sordu şişeyi sertçe masaya bırakırken. Şu an serap görüp görmediğimi anlamak için kızlara baktığımda hepsi şaşkınlıkla bizi izliyor, Rakel ise Demir onu görmesin diye masanın altına saklanmaya çalışıyordu.
Demek ki gerçekti.
"Kızlarla... Sohbet- Üf! Sana ne?"
"Ne demek sanane?" diye sordu kızgınlığına kızgınlık ekleyerek. Bileğimden tuttu. "Derhal yurda dönüyorsun,"
Beni çekip yürütmüşken durdu. "Sen de Rakel, ve siz de kızlar. Reşit olmadığınızın farkındayım."
Kızlar, Rakel en önde olmak üzere, mekandan çıkıp topuklarken ben en sonunda bileğimi ondan kurtarabilmiştim dışarı çıktığımızda.
"Ne oluyor ya sana? Ne yapıyorsun?"
"Ne işin var senin burada?"
"Sana ne? Ben reşit bir insanım, istediğimi yaparım!"
Aldığım bir kaç yudum bira midemi yakmaya başlamıştı.
"Biz hanfendiyi okusun diye yurda bırakalım, o barlarda sürtsün!"
"Velimmişsin gibi konuşma!" dedim saçmalamasına karşılık.
"Aliye Teyzenin bu kaçamaktan haberi var mı?" diye sordu bana yaklaşıp. Sessiz kaldım. "Ben de öyle tahmin etmiştim." Sonra taşları yerine oturttu. "Bunu ilk yapışın değil, değil mi?"
"Bir şeyi değiştirir mi? Hiç biri seni alakadar- Öğk!"
O bir kaç adım birayı da oracığa kustuğumda eğildiğim gibi kaldım.
Demir'in karşısında kustuğuma inanamıyordum. Yer yarılsa da içine girseydim.
"Reflüsü var bira içiyor, aptal." dedi ve beni kolumdan çekerek oturttu. Önüme düşen saçlarımı geri attı, ateşime baktı.
"Sensin aptal." dedim hala midem yanarken.
"Tamam, benim aptal. Bekle burda."
İki dakika sonra geri döndüğünde suyu uzatıp bana verdi. Ağzımı çalkalayıp çöpe tükürdükten sonra içmehe başladım.
"Tamam abartma, yine kusacaksın." diyip çekmişti şişeyi. Gözlerimi kapatıp arkama yaslandığım. Islak mendille ağzımı sildi.
"Sakın teyzeme söyleme..."
"Orasına bakacağız,"
"Nolur Sütlü, lütfen!" dedim ellerimi çenemin altında birleştirip. "Lütfen lütfen, lütfen, hı?" Olabildiğim en sevimli halime girmiştim. Biraz daha zorlarsam yavru köpeğe dönüşebilirdim.
Tip tip yüzüme baktı. "Yürü, yurda bırakayım seni." Ayağa kalktığında ben de peşinden kalktım.
"Midem yanıyor." dedim aldığım her yuduma pişman olurken.
"Gel, hadi." dedi ve kolunu omzuma koydü. Yürümeye başladık.
"Senin ne işin var burada?" diye sordum. "Arkadaşlarından ayrılma, ben kendim giderim."
"İçeri girdiğini kendi gözlerimle görmem lazım,"
"Midem yanıyor zaten başka bir yere gitmem."
"Çok mu?"
Kafamı salladım.
"Nöbetçi eczane varsa ilaç alayım sana," Cebinden telefonunu çıkardığında elini tutup indirdim.
"Odamda var,"
Birden sinirlenip kafamı tıktıkladı. "İçinde bir şey yok ki? Okul gecesi alkol almak, barlara girmek ne oluyor? Evire çevire döverdim seni de-"
"Kim kimi dövüyo? Kafanı kırarım senin!" Dedim yumruğumu kaldırıp. Sonra midemin iki büklüm olmasıyla sıkıntılı bir nefes verdim.
"Geğirmek iyi gelir, geğir." dedi.
"Yok geğiriğim falan,"
Güldü. "He he," diye. Dayanamadan suratını sıktım.
"Suratına kusabilirim ama istersen?"
Gülerek elimden kurtuldu. "Yürü hadi Muzo."
Okulun önüne gelmiştik, ben biraz daha iyiydim.
"Teyzeme söylemeyeceksin değil mi?" diye sordum.
"Bir daha gece yurttan kaçtığını görür duyarsam-"
"Yok! Söz! Tövbe!" dedim.
Yüzüme bakıp doğru söyleyip söylemediğimi tarttı.
"Gir içeri hadi," dedi sonra. Sırıttım. Söylemeyecekti. Söyleyecek olsa anlardım.
"Teşekkürler Sırık! Hadi sana tatlı rüyalar!" Onu ardımda bırakıp kaçtığım deliğe geri gidiyordum ki durup arkama baktım. Elleri cebinde, içeri girmemi bekliyordu.
El sallayıp sallamamak arasında kalsam da, sallamadım. Sami Abi uyanmadan içeri girdim.