İçeriğe geç

ŞEYTANIN FISILTISI

Bölüm 4 · 8 dk okuma

ŞEYTANIN FISILTISI

Bölüm 4

4. Bölüm: Krallıklar

Evellia’da mevsimler sekiz krallığın düzenine göre yaşanırdı. Tahmin ettiğiniz gibi, sekiz krallıktan mükemmel bir düzen göremiyorduk. Hava durumu ve mevsimler hep karmaşa içindeydi. Yazın ortasında kar yağabiliyor, kışın sıcak basabiliyordu. Uyumsuzluk, Evellia için sıradan bir durum değildi. Ama bu uyumsuzluk, Evellia'nın büyülü havasını koruyordu. Krallar gelmiş geçmiş, sekiz krallık yıkılmadan ilerleyebilmişti.

Ateş Krallığı en eski krallıktı. Her krallığın kendine özgü bir ismi vardı. Ateş Krallığı’na Ignarion Krallığı deniliyordu. Öfke ve tutkuyu yansıtıyordu. Bu krallığın temeli yanardağın eteklerine dayanıyordu.

Su Krallığı, Ateş Krallığı’ndan sonra var oldu. Bu krallığa ise Velmira Krallığı dendi. Hüzün ve merhamet duygularını temsil ediyordu. Okyanusun üzerinde, koca bir adaya kurulmuştu.

Hemen ardından Toprak Krallığı, yani Tharendel Krallığı kuruldu.

Temsil ettiği duygular sabır ve güvendi. Toprağın bol ve bereketli olduğu kocaman bir alana hükmetmişlerdi. Güçlerini topraktan aldıkları için krallık yolunda hiçbir taş ya da asfalt kullanılmamıştır.

Hava Krallığı, Toprak Krallığı’yla eş zamanlı inşa edildi. Ve bu krallığa da Zephylar Krallığı dendi. Uçurumun bulutlu tepesine inşa edildiği söylense de gözlerden oldukça uzak, hayal edilmesi güç bir krallıktı. Umut ve kaosu simgeliyordu.

Buz Krallığı, diğer adıyla Crysaleth Krallığı, buzullara kuruldu. Muazzam yapısıyla görenleri büyülediğini söylerler. Korku ve dinginlik...

Yıldırım Krallığı, yani Seren’in Krallığı. Kurulan altıncı krallıktı. Diğer adıyla Voltherra Krallığı. Cesaret ve panik. Uçan bir fırtına adasına kurulmuştu.

Gölge Krallığı, bataklığın ardında, gölgelerle yerini mühürlemişti. Noxvarra Krallığı, nefret ve suçluluk ile besleniyordu.

En son kurulan krallık ise Işık Krallığı’ydı. Solendra Krallığı, varlığını güneşle taçlandırıyordu. Yeri boş, yeşillik ve çiçeklerle dolu dev bir arazideydi. Sevgi ve inancı temsil ediyordu.

Krallıklar dışında ortak alanlar vardı. Ruhkent, Kayıp Vadi, Kharadul Adası, Thalvenn Ormanı, Velkae Sonsuz Aynalar Gölü, Vashtalor Sisli Orman, Drevalem Alt Tüneller… Daha birçok örnek verebilirim ortak alanlara ama şimdilik bunlarla sınırlı kalacağım.

Ben Dünya’da geçirdiğim yıllardan çok, Evellia’da büyümüştüm ve kendimi buraya ait hissediyordum.

Ama sorun şu ki, ait olduğun bir krallık olmayınca Evellia’da tuhaf hissedebiliyorsun. Bir krallıkta büyümek isterdim. Bu saydığım sekiz krallıktan birini bile görmemiştim. Seren her ne kadar krallığında beni seve seve ağırlayacağını söylese de, ben Theron’u zor duruma sokmamak için kabul etmemiştim. Damgamı kazandığım gibi ait olduğum krallıkta rahatça yaşamak istiyordum.

Sekiz elementten birisi bile bana yakın hissettirmiyordu. Bütün duyguları ağır bir şekilde içimde hissediyordum çünkü. Akademide birçok krallıktan insanla tanışmıştım. Hepsi de birbirinden parlak insanlardı. Bana krallığımı sorduklarında Ignarion (Ateş) Krallığı’ndan olduğumu söylüyordum. Neden bilmiyorum; laf bir kere ağızdan çıktı mı geri dönüşü olmuyordu. Yorgun bir akademi gününün ardından eve doğru yol aldım.

Hava kararmak üzereydi, gökyüzü gri bir yorgunlukla sarkıyordu. Yağmur, toprağın yüzeyine usulca vuran parmaklar gibiydi. Bisikletimin tekerleği çamura saplandı, eve vardığımda ayaklarım sırılsıklamdı. Bisikleti duvar dibine yaslayıp ahşap kapının önünde durdum. Kapıyı tıklattım.

Bir. İki. Üç kez. Hiçbir cevap gelmedi. İçimde tanımlayamadığım bir huzursuzluk kıpırdadı. Sanki hava birden ağırlaşmış, zaman duraksamış gibiydi.

Anahtarımı titreyen parmaklarımla cebimden çıkardım. Anahtar deliğine oturduğunda, kalbim sanki içimde bir şeyin ters olduğunu çoktan anlamıştı. Kapı aralandı, evin içinden hiçbir ışık süzülmüyordu. Sadece yağmurun sesi."Theron?" dedim, sesim çatallaştı. Cevap yoktu. Adımlarım yankılandı. Koridordan geçerken salonun boşluğunu taradım, sonra mutfağa uzandım. Her şey yerli yerindeydi. Belki biraz fazla yerli yerindeydi…

"Theron!" diye bir kez daha seslendim, bu kez daha yüksek. Yine sessizlik. Sonra bir şey fark ettim. Yatak odasının kapısı tam kapanmamıştı. Kapı aralığından loş bir karanlık sızıyordu. Yavaşça yaklaştım.

Elim kapının kenarına uzanırken, parmaklarımın ucunda soğuk bir ürperti hissettim; sanki içeride hava değişiyordu. Yavaşça kapıyı ittim. Gıcırtıyla açıldı. İçerisi neredeyse zifiri karanlıktı ama pencerenin kırık camından sızan havanın soluk ışığı, odanın bir köşesini usulca aydınlatıyordu. Theron yoktu. Ama odaya bir şeyler olmuştu. Perde yırtılmıştı. Yerde tozla karışmış pençe izleri vardı , tek bir çift, düzensiz adımlarla pencereye doğru yönelmişti. Cam kırığına saplanan kan damlaları parlıyordu.

Bir an için donup kaldım. Sonra başımı çevirdim ve yatağın üstünde bir şey gördüm. Bir sembol.

El yazısı değil. Mühür değil. Çizilmiş de değil. Yanmış. Kumaşın üzerine özenle dağlanmış. Dairesel bir şekil. İç içe geçmiş üç göz. Ve etraflarında harf olmayan ama sanki konuşmaya çalışan çizgiler. Dudaklarımdan tek bir kelime döküldü, içgüdüsel:

"Geçit…"

Altı yaşımda geçitten geçmeden önce gördüğüm son şey, üzerindeki semboldü.

Hiç düşünmeden kendi odama koştum ve yağmurluğumu giydim. Elime el feneri alıp hızlıca dışarı çıktım. Yağmur hızlanmıştı, havanın karanlığı içimi daha çok karartıyordu. Gökyüzü kırmızıya boyanmış, ay siyaha bürünmüştü. Soğuğu umursamadan el fenerini açıp ayak izlerini takip ettim. Kayıp Vadide bir sürü patika ve bir sürü yol ayrımı vardı. Yağmur izleri dağıtmadan elimi çabuk tutmalıydım. Koşmaya başladım ve izleri takip ettim. İzler beni vadinin derinliklerine sürüklüyordu. Nefessiz kalana kadar koştum. Ta ki izler birdenbire vadinin ortasındaki ormanda kesildiğinde durmak zorunda kalana kadar koşmuştum.

Etrafıma bakındım ve bir ize rastlamaya çalıştım. Nefes nefese dizlerimin üstüne çöktüm. Dizlerim çamura bulandığında umutsuzluk, hançerini sağlam yerden saplamıştı. Çaresizlik içinde kıvranıyordum. Ağlıyordum ama gökyüzü sanki gözyaşlarımı saklamak uğruna hunharca yağmur yağdırıyordu. Haykırmak için ağzımı açtım ama o kadar sessiz bir itiraz vardı ki içimde, dile dökemiyordum. En sonunda konuşabildiğimde iki kelime süzülmüştü dudaklarımdan dışarı:

"Neredesin baba?"

,Sonra ellerim çamura gömüldü, artık bedenim böyle bir yükün altında kalamıyordu. Böyle bir çaresizliğe ne içim ne de dışım katlanabilirdi. Başımı çamura gömmek istedim, bu evrenin bana yaptığı en büyük haksızlıktı. Bana verdiği mutluluğu benden hunharca koparıp geri almasaydı.

Haykırmaya çalıştım fakat ağzımı açamadım. En sonunda nefes alamayacak kadar kızarıp kötüleştiğimde, sadece yağmurun ve yaprakların hiddetli sesi duyulan ormana bir ses daha eklenmişti.

Benim ağzımdan çıkmamıştı. Ama benim haykırışımdı. Benim sessiz haykırışım doğanın sesi olmuştu.

Hava bir anda sertleşmiş ve ağaçları iki büklüm edecek kadar güçlenmişti. Bir anda gök gürültüsü geceye hükmetmiş ve siyah dolunay beyaz yüzünü göstermeye başlamıştı. Dizlerimin ve ellerimin altındaki toprak sarsılmaya başladı. Yağmur bir anda doluya dönüştü.

Yanımdaki ağaçlar doluya rağmen yanmaya başladı. Dolunayın önüne kara bulutlar çöktüğünde, hava şimdiye kadar gördüğüm en karanlık hâlini almıştı.

Doğa benim duygularıma bürünmüştü. Ve bunu tamamen ben yapıyordum.

"Demek doğa senin duygularına kulak verdi." Hiç tanımadığım bir yabancı ses ile başımı hafifçe kaldırdım. İlk başta çizmelerini gördüm.

Sonra başımı biraz daha kaldırdım ve yüzünü gördüm. Yaşlı bir kadındı. Üstünde bol gelen siyah, çarşafımsı bir şey giymişti. Elinde sopaya benzeyen bir değnek vardı. Ten rengi olması gerekenden daha solgundu. Theron’un anlattığı cadı sıfatına tam oturuyordu.

"Kimsin?" diye sordum tedirginlikle. "Ben Elenviya." Sonra bana elini uzattı.

"Durdur artık duygularını. Hayvanları öldürüyor, doğaya zarar veriyorsun." dedi.

"Sen cadısın."

"Evet."

Bu kadar kolay itiraf etmesine şaşırsam da bozmadan elini de tutmadan ayağa kalktım. Üstüm başım çamur içinde kalmıştı. Dolu bir anda durduğunda, yanan orman da sönmüştü. Gökyüzü eski hâline döndüğünde ellerimdeki çamurdan kurtulmaya çalıştım. "Neden bana el uzattın?" dedim, derin nefes alarak.

"Yardım ettim, kabalık mı yani?" dedi.

Konuşmadan onu iyice incelediğimde, cadı kavramının dışında bir güzelliği vardı. Yaşlılara göre çok daha çekici yüz hatlarına sahipti. Hokka burnu, büyük mavi gözleri, güzel bir çene hattı vardı. "Babam, yabancıların yardım elini tutmamam gerektiğini söyledi."

"Baban da bir zamanlar yabancı değil miydi oysa?" dedi ve gülümsedi.

Genzimi temizledim ve şaşkınlığımı gizleyemeden sordum:

"Onu tanıyor musun?"

"Theron’u elbette tanıyorum. Sana benim hakkımda bir şeyler söylemedi mi? Çok alındım şu an."

Dalga geçer gibi bir yüz ifadesi vardı.

"Cadılara güvenmemem gerektiğini söylemişti." dedim. O ise gözünü devirdi ve

"Theron cadıdan ne anlar sanki? Koruyucular çok masummuş gibi konuşmuş!"

"Bana yardımcı mı olmaya çalışıyorsun, yoksa dalga geçmeye mi geldin?"

"Doğayı yöneten bir kız buraya çağırdı beni. Tabii ki de yardımcı olmaya geldim. Bu evrende ilk defa böyle bir şey yaşanıyor ve sadece izlemek ile yetinmek istemem. Babanı büyük ihtimalle bir krallık götürdü. Hangi krallık olduğunu bulmamız için beni olay yerine götürmen lazım. "Kendinden emin çıkan sesi bir nebze içime su serpmişti.

"Tamam ama aksi bir durum sezersem, sana ne yapabileceğimi tahmin bile edemezsin." Dediğimde yüzümü tehditkâr bir ifadeye büründürmüştüm. "Peki, burada tehditlerle zaman kaybetmek istiyorsan bana hava hoş. Önüme düş de yolu göster bana."

Hızlı adımlarla geri eve doğru yola düştüm. Arkamda bir cadı eşliğinde eve doğru yürüdüm.

Cadı eşliğinde…

Tuhaf geçen dakikalar sonra eve vardık ve ona odayı gösterdim. Odanın içine mum yaktım ve daha iyi görmesi için yakınına koydum. Eli ile beni durdurdu. "Hakikati görebilmek için muma gerek yok. Sadece geç olmadan gözlerini aç." dedi ve elleriyle etrafa simgeler çizmeye başladı.

"Geç kalınmış hakikat can yakabilir." diye cümlesini tamamladığında, sesi zihnimde yankı yapmaya başladı. Ve birden görüş alanım puslandı.

Geç kalınmış hakikat…

Etraf karardığında bir anda zihnimde bir ışık parladı ve her şey canlandı.

Theron’u görüyordum. Her zamanki gibi yatağında uzanmış, kitabını okuyordu. Bir anda camdan bir yaratık içeri hunharca giriyordu. Theron, kollarını kendine siper edip yatağın kenarına düşüyordu. İçeriye, kanatlı ve pençeleri olan bir yaratık girmişti. Gözleri lacivert, teni süt beyazıydı. Sırtında buzdan dikenleri vardı, kuyruğunda lacivert ateş topu taşıyordu. Theron ilk başta ne olduğunu anlayamasa da mücadele etmişti. Yaratığın boynunda bir simge vardı. Bu, Buz Krallığı’nın simgesiydi.

Sonrası belliydi; kanadına cam girdiği için bir süre ormanın içinde sürükleyerek götürmüştü. Theron’un canının nasıl yandığını tahmin edebiliyordum. Gözümü açtım ve Elenviya’nın önüne geçtim."Crysaleth Krallığı’ndan biri neden böyle bir şey yapsın?" dedim.

"Niye şaşırdın? Koruyucuların krallıkları olmaz. Bu nedenle herhangi bir sebeple, herhangi bir krallıktan biri Theron’a kin beslemiş olabilir. Ya da Theron bir işler peşine düştüğü için yakalamış olabilirler."

"Nasıl gidebilirim?"

"Vazgeç ve hayatına devam et. Buz Krallığı’na ulaşmak kadar zor bir–"

"Nasıl gidebileceğimi söyle, ya da ben kendi yollarımla giderim."

Ne kadar kararlı olduğumu görünce omuzları düştü. "İçeriye sadece Buz Krallığı’ndan birileri gidebilir. Sen krallığı bulana kadar donarak ölürsün."

"Ama koruyucular tarafsız dedin. Koruyucu kılığında girsem?"

"Aptallık etme çocuk. Anladıkları an öldürürler."

"Senin elinde bir büyü vardır. Beni oraya büyülesen?"

"Benim elimde bir sürü büyü var, ama krallıkların kodlarına ulaşmadan ışınlanma büyüsü yapamazsın."

"Atım var ama."

"Anlamadım?"

"Theron’un atı duruyor. Onunla gideceğim."

Kendi odama girdiğimde çantamı çıkardım ve içine kıyafet koymaya başladım. Elenviya benim peşimden gelip bana çıldırmışım gibi bakıyordu.

"At ile sadece bir süre idare edebilirsin. Buzullara geldiğinde ne yapabilirsin?"

Hiç düşünmeden yanıtladım. "Orasını o zaman düşünürüm."

Böylelikle ilk kez bir krallığa yolculuğum Theron’u kurtarmak için oldu. İlk göreceğim krallığın en ulaşılmaz krallık olacağını hiç tahmin etmemiştim. Bu yolculuk, hayatımda geçirdiğim en zorlu ve uzun yolculuk olacaktı.

Soğuk ve ulaşılmaz yolculuğa atılan ilk adım, geri dönüşü olmayan bir başlangıçtır.

Ne vazgeçtiklerin kalır ardında, ne de bilinen bir yön önünde

Bölüm sonu

2 yorum