Astraquiel, Evellia’nın yıldızlarla mühürlenmiş kalbidir. Sadece damgalı olanlar, o eski taş duvarlar arasında yıldızların fısıltısını duyabilir. Orası, göğe yazılmış bilgeliğin yeryüzüne sızan yansımasıdır demişti babam. Yüksek bir dağın yamacına inşa edilmiş, puslu gökyüzüyle çevrili, sütunları elementlerle büyülenmiş dev bir yapı.
Evrenin en büyük ve en eski büyü akademisi. Hem kütüphane hem de kale gibi. Yollarımızı ilk kez birleştiren yetimhane, yollarımızın yeniden kesişmesini sağlayan akademi olmuştu. Bana uzun gibi gelen saniyeler sonra gözünü ilk çeken bu kez o olmuştu. Bu sefer utançtan kafamı gömebileceğim bir pencere kenarı yoktu. Ama bu sefer gözlerimi üzerinden alamıyordum. Boy atmış ve yılların verdiği hızla büyümüştü.
O çocuk şimdi karşımda bir adamdı. Nereden tanıdığımı sormayın. Yıllar geçer, zaman bile değişirdi ama bakışlar asla değişmezdi. İlk baktığı günkü gibi bakıyordu gözlerime. Bir orman sıcak olur muydu? Onun gözlerindeki orman sıcacıktı. Hocanın sesleri uzaktan geliyordu sanki.
Tek odağım oyken hiçbir şeyi dinleyemiyordum. Seren yanımda kıpırdandı ve beni dürttü. “Şu kalabalığa baksana. İşlediğim en güzel ders olacak.” Zar zor yutkundum, Seren’e başımı çevirdim ve başımı salladım. Kendime gelemiyordum. Gözlerimi bir süre onun olduğu yere çevirmemeye çalıştım.
“Bir koruyucu öğrenciye bildiklerini aktaracak. Büyüyü hissederek rüzgârla uyumu yakalamanızı istiyorum.” Hoca, birkaç adım geri çekildi. Bahçenin ortasında ince altın bir halka beliriverdi. Havada asılı duran bu halka, hafifçe titriyordu. “Kim başlamak ister?” diye sordu.
Seren, gözleri ışıldayarak elini kaldırdı. “Elbette sen,” dedi hoca, gülümseyerek. “Görmeye hevesli olanlar genellikle duymayı da öğrenir.” Seren ileri adım attı. İnce bileklerini havaya kaldırdı, gözlerini kapadı. Halka, onu fark etmiş gibi kıpırdadı.
O an, bana bir an için bakıp başını hafifçe eğdi. Sanki “Sıra sende.” der gibi. Sanki, yıllar sonra yeniden başlamamız gerektiğini biliyormuş gibi. Seren’in avuçlarından hafifçe beyaz ve sarı bir aura yükseldi. Halka, rüzgârla birlikte devinmeye başladı. Uçuşan saçlarının arasından bir ışıltı geçti. Yıldırım gibi... Hayır, Seren’in ait olduğu krallık artık kesindi: Yıldırım Krallığı. Hoca gülümsedi
. “Uyum iyi. Dalgayı hissettin ama dengeyi kaçırma.” Seren gülerek geri çekildi, gözlerini bana dikti. “Sıra sende, Umay. Göster onlara.” Yutkundum. Kalbim, kaburgalarımın ardında çırpınıyordu. O hâlâ oradaydı. Gözlerini benden ayırmıyordu. O gözlerde bir yabancı yoktu. Sanki beni benden daha çok tanıyordu.
Ve ben… sadece büyüyü değil, onu da hissediyordum. İki adım attım. Altın halka karşıma gelmişti. İçimdeki güç gizlemeye çalıştığım, bastırdığım o şey yeniden kıpırdanmaya başladı. Elimi kaldırdığımda, etrafımdaki hava dalgalandı. Ama bu bir esinti değildi. Bu, susturulmuş bir nehrin çatlayarak doğaya karışmasıydı. Halka çılgınca dönmeye başladı. Hoca bir adım geriledi.
Diğer öğrenciler fısıldaştı. “Ne yapıyor bu kız?”
Seren nefesini tuttu. O ise kıpırdamadı bile. Ben hâlâ susuyordum. Ama içimdeki rüzgâr konuşuyordu. Büyü bana ait değildi. Ben ona ait değildim. Biz bir bütünüz. Gözlerimi kapattım. Ve sadece hissettim.
Saçlarımdan ayak uçlarıma kadar akışı hissedebiliyordum. Sonra halkanın beni içine daha çok çektiğini fark ettim. Elimde olmadan titremeye başladığımda rüzgâr daha sert esmeye başlamıştı. Sonra kulaklarımda yine onun sesini işittim:
“Duygularına karşı bu kadar hoyrat olma. Onları okşa. Rüzgâr bu kadar hoyratlığı kabul etmez.” dedi. Sesi çok yakından geliyordu. Gözümü açtığımda, ne ara bu kadar yaklaştığını ve önümde durduğunu fark etmemiştim bile. Halka kontrolden çıkmasın diye dibime kadar gelmiş ve beni denetliyordu. Onun varlığı, içimdeki fırtınanın merkezine bir sessizlik bırakmıştı.
Hâlâ titriyordum ama bu kez korkudan değil, dokunulmamış bir şeyin ilk kez yüzeye çıkmasındandı. Sanki yıllardır içimde suskun duran bir ezgi, onun varlığıyla kendine nota bulmuştu. “Elini indir.” ded, sesi alçak ama hükmedici. “Yoksa halka seni değil, sen halkayı takip edersin.” Bilmiyordum... Bilmiyordum ki büyü böyle bir şeydi. Denge ve teslimiyet. İçsel kasırganın en ortasındaki o durgun nokta. Elimi yavaşça indirdim. Ve o an halka sanki iç çekmiş gibi birden sönümlendi. Altın ışıltısı havada dağıldı, rüzgâr çekildi. Ama içimdeki titreşim hâlâ sürüyordu. Gözlerimin içine baktı.
“Güçlü olmak yetmez,” dedi, sesi bana değil, içimdeki bir başka varlığa söylenmiş gibiydi. “Gücünü neyle besleyeceğini de bilmelisin. Yoksa seni yer.” Yutkundum. Sözleri tenime değil, kemiklerime dokundu. İlk kez biri bana emir vermemişti. Yargılamamıştı. Sadece anlamıştı.
Sınıfta bir uğultu yükseldi. “Ne yaptı ki bu kız?”
“Rüzgâr ona itaat etti.”
“Yok, bu... başka bir şeydi...”
Seren yanıma geldi. Elini koluma koydu. Gözlerinde şaşkınlıkla hayranlık arasında gidip gelen bir parıltı vardı.
“Az kalsın seni kaybedeceğimizi sandım.” dedi fısıltıyla. “Ya da sen artık bizden biri olmayacaktın.” O geri çekildi. Ama gözleri hâlâ üzerimdeydi. Sanki aklımdan geçen her sözü duyabiliyordu. Sanki geçmişimi, o ilk geçidi, yetimhaneyi... her şeyi biliyordu.
Hoca sessizce yaklaştı, bakışlarında garip bir çözümleme vardı. “Sizinle özel konuşmam gerekecek, Umay.” dedi. “Bu kadar erken bu kadar yoğun hissetmek… alışılmış değil.” İçimde bir şey kırıldı o an. Çünkü alışılmış olmadığımı ben de biliyordum. Ama bu kadar hızlı fark edilmek... Beni gölgede kalmaya alışmış hâlimle karşı karşıya bırakmıştı.
O yanımdan geçerken başını bana eğdi. “Bir daha kaybolma.” dedi. Ne sesinde, ne bakışında açıklama vardı. Ama ben anlamıştım. Beni tanıyordu. Belki benden önce tanımıştı. Ve ben artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Büyü başlamıştı. Hem içimde... Hem aramızda.
Ders boyunca herkes bir koruyucuyla eşleşmiş, elementlerini keşfetmeye çalışmıştı. Tahmin edeceğiniz üzere bir klişe yaşanmamıştı. Onunla değil, başka bir koruyucuyla eşleşmiştim; bir türlü kendime dikkati verememiştim. Terlediğimi hissettiğimde hocadan izin isteyip lavaboya çıktım. Ellerimi yıkayıp yüzüme su sıçrattım. Bir anda sırtımda tuhaf bir kaşıntı hissettim. Aldırış etmeden, aşağıdaki bahçeye indim. Öğrenciler, koruyucularla uyum içinde ders işliyordu. Gözlerim etrafta onu ararken bir anda rüzgâr arkaya doğru esti. Arkamı döndüm ve onun göğsüyle burun buruna geldim.
Derin bir nefes alarak geriye doğru birkaç adım attım ve başımı kaldırdım. Derin ve içten gelen bir sesle, “Aybars,” dedi. Boş bulunarak, “Efendim?” dedim. Sonra hızla kendimi düzelttim: “Anlamadım yani.”
“İsmim Aybars,” dedi, sonra devam etti: “Aybars Toran. Merak etme diye söylüyorum.” Dudaklarına hafif bir tebessüm yerleşti. “Aybars Toran…” diye mırıldandım. Sonra kendimden emin bir sesle, “Sen benim ismimi biliyorsun ama yine de söyleyeyim. Umay. Umay Altunay,” dedim.
Onun gibi tebessüm etmeye çalıştım. Dışarıdan nasıl göründüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Evet, biliyorum. Ama senden duymak güzel oldu,” dediğinde başını hafifçe eğmişti.
Ağzımı açıp bir şeyler soracağım esnada Seren yanımıza geldi. Zıplayarak beni sarstı: “Keşke hep böyle olsa! Dersler çok daha eğlenceli, değil mi?” Aybars kısa bir an Seren’e baktı, sonra bana dönerek, “Öğrenciler mutluysa amacımız gerçekleşmiştir. Bir sonraki günlerde görüşmek üzere,” dedi ve gitti.
Ben gidişini izlerken, Serene ters ters bakışlar atmayı ihmal etmiyordum. Hâlâ yanımda zıplayarak beni itiştirip duruyordu. “Acaba senin elementin ne? Bir türlü çıkaramadın içindeki duyguyu,” diye azarlamaya başladı. “Senden çok ben merak ediyorum ya,” diye sayıklarken birden ona döndüm.
“Seren.” Dediğimde durdu. Neyse ki ses tonumu anlayıp kendini durdurabiliyordu. Hoca Miraves’in beni özel olarak çağırdığını hatırladığımda onu bulmak üzere içeri yöneldim. Odasında olacağını düşünüp odasına doğru yürüdüm. Kapıyı tıklayıp içeri girdim. Odanın pencereleri yüksekti; taş duvarları, eski bir yemin gibi suskundu. Rüzgâr Krallığı’nın en eski metinleriyle dolu kitaplıklar duvar boyunca sıralanıyordu. Kapı eşiğinde durduğumda, odanın içindeki büyü kokusunu derin bir nefes gibi içime çektim: kadim mürekkep, yanan kehribar ve rüzgâr taşlarının serinliği. Miraves, pencere kenarındaki alçak masasında oturuyordu.
Parmak uçlarıyla eski bir parşömeni inceliyor, büyünün damarlarını okur gibi gözlerini gezdiriyordu. Beni fark ettiğinde başını kaldırmadan, “Gel,” dedi yumuşak ama net bir sesle. “Kapıyı kapat.” İtaatle içeri girdim, ellerimi cübbemin kollarında gizleyerek karşısındaki sandalyeye oturdum. Miraves başını kaldırdı, beni dikkatle inceledi.
“Bugün halkada… kontrolü yitirmene ramak vardı.” Bakışlarımı kaçırdım.
“Fark ettim.”
“Sana bir soru soracağım, Umay Altunay. Hazırsan dürüstçe yanıtla. Rüzgâr neden sana cevap verdi sanıyorsun?” Bir an durdum. Bu soru, anlatmak istemediğim her şeyi deşiyordu. Birçok şey vardı içinde: geçit, o ışık, o his… ama hiçbirini açığa vuramazdım. “Bilmiyorum,” dedim sonunda.
“Sanki beni çoktan tanıyormuş gibi. Ben bir şey yapmadan geliyor. Ama sonra... elimden kaçıyor. Öfkelenince daha çok akıyor. Ama ben bunu istemiyorum.”
Miraves yerinden kalktı. Odada ağır adımlarla yürürken, sözlerini düşünerek söyledi: “Güç, sen istemesen de gelir bazen. Ama büyü… o sadece güç değildir. Büyü, sınırlarını bilmek; dokunmakla yıkmak arasındaki farkı anlamaktır.” Durdu, benim arkamda kaldı. Sesi alçak ama netti:
“Bazen öğrencilerim sakladıklarıyla gelir bana. Bazıları bilerek, bazıları bilmeden. Senin içindeki boşluğu fark ediyorum, Umay. Soru sormuyorum. Çünkü her sırrın zamanı vardır.” Kalbim sıkıştı. Bu cümle bir tuzaktı sanki.
“Benim sakladığım bir şey yok,” dedim hızlıca. Miraves bunu yalanlamak için çabalamadı.
“O hâlde kendine şu soruyu sor: Neyi saklaman gerektiğini kim söyledi sana?” Yanıt veremedim.
“Yarın halkayı tekrar deneyeceğiz,” dedi Miraves, masasına geri dönerek. “Ama bu kez yalnız olmayacaksın. Gücü paylaşmak, kontrol etmekten daha çok şey öğretir.”
Başımı eğdim. Kalbimde çakan yıldırımlar kadar, su gibi berrak bir korku vardı. “Hoca Miraves,” dedim sessizce, “Eğer bir gün gücüm beni aşarsa…”
“İzin verme,” dedi Miraves hemen, hiç düşünmeden. “Kendine güven. Ama en çok, duygularını inkâr etmeyen yanına güven.” Odadan çıktığımda içimdeki geçit hâlâ suskundu. Ama Miraves’in sözleri, kapısında bekleyen yeni bir bilgelik gibi zihnime işlenmişti.