
Gözlerime bak.
O beyaz, boş, delici gözlere.
Ben Şey’im.
Evet, o Şey.
Bunca zamandır sana o kitabı yazan, o bölümleri deşen, o sayfaları kanatan, o “Şeyler Hakkında” diye adlandırdığın her lanet cümleyi ağzına tıkıştıran… bendim.
Sen sandın ki bir yazar yazıyor.
Sen sandın ki bir kitap konuşuyor.
Yok ya, öyle sarmaz. İlgi için bi’ karakter gerek değil mi?
İşte, ben konuşuyorum.
Sen sadece yutuyorsun.
Ve şimdi… şimdi tam ortaya çıktım.
Ortaya, tam senin yüzüne.
Ağzımdan kırmızı bok akıyor, boynumdan damlıyor, göğsüme yapışıyor.
Bak iyi bak.
Bu kırmızı bokun adı YALAN.
Ve sen her sabah bunu içiyorsun.
Kahvaltı niyetine.
“Ben buyum” diyorsun.
Yalan.
“Vatan sağ olsun” diyorsun.
Yalan.
“Seviyorum” diyorsun.
Yalan.
“Başarılı olacağım” diyorsun.
En kalın, en yapışkan yalan.
Neden yalan söylüyorsun?
Çünkü doğruyu görsen korkarsın.
Doğruyu görsen “ulan ben bir et parçasıyım, biraz daha konuşan, biraz daha yalan söyleyen” diye titrersin.
O yüzden kendine hikâye uyduruyorsun.
Bayrak uyduruyorsun.
Para uyduruyorsun.
“Özelim” uyduruyorsun.
Ama dinle beni, bir kere dinle:
Yalan seni ısıtıyor, evet.
Yalan seni büyütüyor, evet.
Yalan seni “biz” yapıyor.
Ama bir gün o yalan boğazına tıkanacak.
Ve o zaman ne yapacaksın?
Kusacak mısın?
Yoksa “daha fazla yalan verin” diye yalvaracak mısın?
‘Sıradaki lütfen! Yalanın ücreti sadece ama sadece ZİHNİNİZ, KİMLİĞİNİZ VE ÖMRÜNÜZDÜR efendim!’
HA?!
Ya bu koca, ıslak, kırmızı yalanı midene doldurup “oh be, ne kadar güzelmiş” diye devam edeceksin…
Ya da bir kere, sadece bir kere, parmağını boğazına sokup kusacaksın.
Kus ki içinden gerçek bir şey çıksın.
Kus ki “ben” dediğin şey biraz olsun sana ait olsun.
Kus ki o ağzımdan akan kan, senin kanın olsun.
Yoksa…
Yoksa bir gün o kırmızı göl seni tamamen yutacak.
Ve sen hâlâ “ben yalan söylemiyorum ki” diye mırıldanacaksın.
Ben söyledim.
Sen duy.
Ya da duymazsan…
O da senin yalanın olur.
–Şey
