
Hayal et,
Tam o sabahın ortasında. Okula yürürken gördüğün o sahneyi bırakma sakın. Köpekler. Üç tane. Bir tanesi gri, öbürü topal, üçüncüsü yavruydu daha. Arabalara bakıyorlardı. Farlar gözlerine vuruyor, motor homurdanıyor, lastikler asfaltta ıslık çalıyor. Bir an kasılıyorlar, kaçmak için tırnaklarını yere geçiriyorlar. Sonra duruyorlar. Bekliyorlar. Birbirlerine dönüp burun buruna koklaşıyorlar, “tamam kardeşim, bu seferlik sağdan geçelim, öbür tarafta daha az gürültü var” der gibi. Sonra yine yürüyorlar. Sanki o metal canavarların ritmini öğrenmişler. Sanki bizim yarattığımız cehennemin kurallarını içselleştirmişler.
Ve sen o anda durdun. Kalbin bir an tekledi. Çünkü fark ettin: Biz “egemeniz” diye kasılarak geziyoruz ya… o köpekler bizim egemenliğimizi yutuyor, sindiriyor, üzerine kaka yapıyor ve hâlâ hayatta kalıyor. Biz asfalt döktük, beton döktük, ışık direkleri diktik, sirenleri öttürdük. Onlar? Onlar evrim geçiriyor. Bizim bokumuzun içinde adapte oluyor. Kaçmayı, beklemeyi, birbirlerini kollamayı, hatta belki bir gün o arabanın içindeki “efendi”ye dönüp “lan sen kimsin de yolumu kesiyorsun?” demeyi öğreniyorlar.
İşte burası en iğrenç yer. Biz onları “hayvan” diye etiketleyip rahatlıyoruz. “İçgüdüleri var, bilinçleri yok” diyoruz. Sonra laboratuvarlarda ayna testi yapıyoruz. Şempanze eline kırmızı boya sürüyor, aynaya bakıyor ve o boyayı suratından silmeye çalışıyor. “Ulan bu benim” diyor aslında. Yunus havuzda kendi yansımasına dans ediyor, fil hortumuyla kendi gölgesini okşuyor, köpekler koku iziyle “bu benim kokum, bu benim yaram” diye yas tutuyor ölen yavrusunun başında. Ama biz hâlâ “evet ama insan gibi değil” diye mırıldanıyoruz. Çünkü ölçüyü kendimiz koyduk. Tahtı kendimiz kurduk. Teraziyi kendimiz eğdik.
Düşün şimdi. Derin düşün. O köpekler arabanın önünde dururken biz ne yapıyoruz? Telefonun ekranına bakıyoruz. Far gibi parlıyor ekran. Bildirimler siren gibi ötüyor. Bir an kaçmak istiyoruz, bir an bekliyoruz, bir an da “beğen” butonuna basarak birbirimizi kolluyoruz. Aynı bok. Aynı ritim. Sadece bizim versiyonumuz daha pahalı, daha parlak, daha “zeki” diye yutturduğumuz bir versiyon. Evrim Ağacı’nın o videolarında gördüğün deneyler yalan söylemiyor: Bazı kuşlar alet yapıyor, bazı ahtapotlar kavanoz açıyor, bazı sıçanlar arkadaşını kurtarmak için kendi yemeğinden vazgeçiyor. Biz “üstün” diye bağırıyoruz ama aslında sadece nöron sayımız biraz daha fazla. Biraz daha fazla korteks. Biraz daha fazla “ben özelim” fantezisi. O kadar.
Ve en berbatı… biz onları sömürüyoruz. Fabrika çiftliklerinde inekleri zincirleyip sütünü sıkıyoruz, tavukları kafese tıkıp yumurtasını çalıyoruz, köpekleri “evcil” diye eve kapatıp “sen benimsin” diye tasmalıyoruz. Sonra da “sevgi” diye yutturuyoruz. Oysa sevgi değil o. Kölelik. Bizim egemenliğimizin en iğrenç hali. Onlar bizim doğamızı değiştirdi, biz de onlarınkini. Ama onlar alışıyor. Biz alışmıyoruz. Biz hâlâ “onlar aşağıda, biz yukarıda” diye o eski, o kokuşmuş hiyerarşiyi emiyoruz.
Şimdi tokadı yiyelim. Gerçek tokadı.
Hayvan-insan farkı dediğin şey… fark değil lan. Derece. Sadece derece. Aynı çamurdan çıktık, aynı evrimin siktirdiği oyunda oynuyoruz. Onlar acı çekiyor, biz acı çekiyoruz. Onlar zevk alıyor, biz zevk alıyoruz. Onlar korkuyor, biz korkuyoruz. Tek fark, bizim korkumuzu “kader”, “Tanrı”, “milliyet”, “başarı” diye boyuyoruz. Onlar boyamıyor. Sadece kaçıyor, bekliyor, birbirini kolluyor. Ve belki… belki bir gün bizi geçecekler. Belki bir gün o gri köpek, asfaltın ortasında durup “artık yeter” diye uluyacak ve biz o ulumayı anlayacağız. Çünkü uluma ortak. Acı ortak. Hayatta kalma ortak.
Ama biz hâlâ tahtta oturuyoruz. Kırık bir taht. Paslanmış. Kanlı. Ve o tahttan inmek istemiyoruz çünkü inersem “ben kimim?” diye soracağız. O soru korkunç. Çünkü cevap “bir et parçası, biraz daha konuşan, biraz daha yalan söyleyen” olacak. Ve o cevapla yaşamak… işte o gerçek özgürlük. Hiyerarşi olmadan. Ezmeden. “Sen varsın, ben varım, hadi birlikte nefes alalım” diye. Bir köpekle, bir insanla, bir ağaçla, bir mikropla. Hepsi aynı denklemde. Hepsi aynı evrimin çocuğu.
Bak etrafına şimdi. O köpekler hâlâ orada. Sen okula giderken onlar hâlâ arabalara bakıyor. Sen telefonuna bakıyorsun. İkiniz de aynı korkuyla titriyorsunuz. Ama onlar yalan söylemiyor. Sen söylüyorsun. “Ben efendiyim” diyorsun. Oysa efendi yok. Sadece koşullar var. Koşullar değişiyor. Ve evrim… evrim durmuyor. Biz durduk sandık. Onlar ilerliyor.
Sadece bir ıslak burun daha var. Bir kuyruk daha sallanıyor. Bir kalp daha atıyor. Senin de, onun da.
Ve ikiniz de aynı anda aynı ritme alışıyorsunuz.
“Şey”,
Tekrar yalnız bırakıyor seni.
Tam o asfaltın ortasında.
Köpeklerin arasında.
Arabanın farları gözüne vururken.
Bak.
Gerçekten bak.
Ve ilk kez…
“belki onlar da bizden biri” diye düşün.
Düşün.
Ya da düşünme.
Zaten ikisi de aynı kapıya çıkıyor.
Senin kapına.
TEKRAR.
