İçeriğe geç

Şeyler Hakkında

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Şeyler Hakkında

Bölüm 3

Sessiz Tanrıʼnın Boşluğu ve Senin Siktiğim Paniğin

Biliyorum, bir kaç bölümdür ve senin götünü yayıp okuduğun seferdir girişler ve çıkışlar hep birbirine benziyor!

Ve ben senden bir şeyi daha bırakmanı isteyeceğim, ya da elindekine küfredeceğim.

“Anlam” dediğin şeyi elinden bırak.

Bırak ki yere düşsün, çıksın ortaya o ıslak, yapışkan, korkudan terleyen boşluk.

Sen hâlâ “yaşamın anlamı ne?” diye soruyorsun ya…

O soru derinlik değil, bir bebek gibi altına sıçman.

Panik.

Karanlıkta el fenerini arayan titrek bir el.

Ama fener yok.

Sadece sen varsın ve evren sana “ne istiyorsun lan?” bile demiyor.

Çünkü evrenin ağzı yok.

Tanrı var.

Evet, var.

Ama o kadar uzak, o kadar soğuk, o kadar “siktir et” modunda ki…

Sana bakıyor ve hiçbir şey yapmıyor.

Ne dua dinliyor, ne gözyaşı siliyor, ne “iyi çocuk” diye başını okşuyor.

Çünkü o sana bir koltuk değneği vermedi.

Sana bir yük verdi: bilinç.

Ve sonra arkasını döndü.

“Kendin hallet” dedi.

En büyük sevgisi bu aslında.

Seni ciddiye alması.

Sen ise hâlâ “biri bana ne yapacağımı söylesin” diye ağlıyorsun.

Ağla.

Ama ağlarken bil: o gözyaşları da sadece tuzlu su.

Kimyasal.

Evrenin umursamadığı bir damla.

Evren 13,8 milyar yıldır genişliyor.

Bir amaca doğru değil.

Bir hikâyeye doğru değil.

Sadece… genişliyor.

Yıldızlar doğuyor, patlıyor, atomlar birbirine yapışıp ayrılıyor, galaksiler birbirini yiyor.

Ve hiçbirisi “neden ben?” demiyor.

Çünkü “neden” sorusu senin icadın.

Senin o ıslak, korkak beyninin icadı.

Evren hesap yapıyor, enerji koruyor, denge sağlıyor.

Anlam üretmiyor.

Anlam üretmek onun hatasıydı zaten.

Ve o hata… sensin.

Varoluşsal kriz diye bağırıyorsun ya…

O kriz değil.

O bir ayna.

Kendini evrenin tam ortasına koydun, “ben özelim” diye göğsünü şişirdin, sonra evren sana “sen kimsin lan?” deyince küçüldüğünü sandın.

Küçülmedin.

Sadece gerçek boyunu gördün.

Bir bakteri kadar, bir taş kadar, bir nötron kadar değerlisin.

Değerin “kutsal” olmandan gelmiyor.

Var olmandan geliyor.

Ve o değer yeter.

Yeter de artar bile.

Ama sen hâlâ “daha fazla, daha anlamlı, daha özel” diye ağlıyorsun.

Çünkü az acı çektin.

Gerçek acı görseydin, “anlam yok” diye feryat etmek yerine “bugün güneş doğdu, karnım aç, birini öpeyim” derdin.

Bak şimdi.

Anlam yok.

Hiç olmadı.

Ama bilinç var.

Ve bilinç en acımasız şey.

Sana ölümü gösteriyor, yokluğu gösteriyor, “yarın ölebilirim” diye fısıldıyor.

Bu bir ceza değil.

Bu bir fırsat.

Çünkü bilinç sayesinde yapabiliyorsun:

Birini gerçekten öpmek, bir şeyi gerçekten yemek, bir kahkaha atmak ki göbeğin titriyor, bir “hayır” demek ki elin ayağın kesiliyor.

Haz… evet, haz.

O kutsal değil.

O yakıt.

Motoru çalıştıran benzin.

Yemek ye, seviş, koş, dans et, uyuşturucu gibi bir kitap oku… hepsi yakıt.

Ama yakıtı kutsal ilan edersen motoru bozarsın.

Yakıtı yakıt olarak kullanırsan… yol açarsın.

Kendi yolunu.

Kimseyle yarışmadan.

Kimseyi ezmeden.

Sadece “ben buradayım, sen de buradasın, hadi birlikte bir şey yapalım” diye.

“Anlam yoksa yaşamaya ne gerek?” diyorsun.

Bu şımarık bir soru.

Ateş “niye yanıyorum?” diye sormaz.

Yanıyor çünkü oksijen var, yakıt var, sıcaklık var.

Sen de yaşıyorsun çünkü koşullar var.

Koşullar değişirse durursun.

O kadar basit.

O kadar çıplak.

Ama sen bunu kabul edemezsin çünkü o zaman “biri beni yönetsin” diye yalvarma hakkın kalmaz.

Kimse yöneltmeyecek.

Tanrı bile.

Sessiz kaldı çünkü seni özgür bıraktı.

Özgür bırakmak = sırtını dönmek.

Sen şimdi o boş sırtı görüyorsun.

Ve ilk kez kendi elinle bir şey çiziyorsun oraya.

Bilinç sana mutluluk vermedi.

Uyanıklık verdi.

Ölümü biliyor, acıyı tadıyor, boşluğu kokluyor.

Bunlar bedel.

Ama bedelin içinde…

Bir kadınla sabahın ilk ışığında göz göze gelmek var.

Bir çocuğun kahkahası var.

Bir şiir yazmak var ki kimse okumasa da sen titriyorsun.

Bir “yeter” demek var ki dünya sarsılıyor.

Bunlar hazır değil.

Sen yapıyorsun.

Yalnız yapıyorsun.

Ve yaptığın anda…

Evren hâlâ umursamıyor ama sen umursuyorsun.

İşte o an, sen kazanıyorsun.

Şimdi son vuruş.

“Anlam arıyorum” dediğin her seferde aslında şunu diyorsun:

“Biri bana hazır reçete versin, ben sadece yutayım.”

Kötü haber: reçete yok.

İyi haber: mutfak senin.

Malzemeler: etin, kanın, korkun, zevkin, öfken, yalnızlığın.

Karıştır.

Tadına bak.

Beğenmezsen yeniden karıştır.

Kimse karışmayacak.

Bu sessizlik…

Tanrı’nın sana bıraktığı tek miras.

Ve o sessizlikte ilk kez duyuyorsun kendi kalp atışını.

O da bir makine sesi aslında.

Ama bu sefer sen gaz veriyorsun.

Susuyorum.

Çünkü daha fazla konuşursam yine “ama ya anlam?” diye soracaksın.

Sorma.

Yap.

Birini öp.

Bir şey ye.

Bir “evet” de.

Bir “hayır” de.

Yeter.

Şimdi yalnız bırakıyorum seni.

Tam o boşluğun ortasında.

Orası korkunç.

Ama aynı zamanda…

En özgür yer.

Çünkü burada kimse sana “şöyle yap” demiyor.

Sadece sen varsın.

Ve koşullar.

Koşulları kullan.

Ya da kullanma.

İkisi de senin.

Gerçekten senin.

Bölüm sonu

5 yorum