
Bu kez konuşacağım şey, o "eğitim" dediğin şeyin cesedi hakkında.
Okula gidiyorsun, değil mi? Sabah kalkıyorsun, çantanı alıyorsun, o beton binaya giriyorsun. Ve orada ne öğreniyorsun? Tarih mi? Matematik mi? Yalan. Orada itaat öğreniyorsun. Zili bekleme. Sıraya girme. "Öğretmenim" diye hitap etme. Bu bir fabrika. Ve sen... sen o fabrikada numaralı bir parçasın. 245 numara. 246 numara. Ve bu fabrikanın ürünü ne biliyor musun? Stres. Evet. Gelecek kaygısı. Sınav. Puan. Sıralama. Rekabet. Bu stres, o silahı çocuğun eline veren ilk parmak. Ama kimse bunu görmüyor. Çünkü görmek istemiyorlar.
"Eğer verilen şey gerçekten eğitim olsaydı..." diye başlıyorsun, değil mi? Ama bekle. Gerçek eğitim neydi? Sokrates sokakta soru soruyordu. Galileo gökyüzüne bakıyordu. Ama sen? Sen tavana bakıyorsun. Sınav kağıdının beyazlığına. Ve o beyazlık... o beyazlık seni boğuyor. Çünkü orada öğrenmek yok. Ezber var. Ve ezber, zihnin kelepçesi. Çocuk silahı eline aldığında, ezberlediği şeyleri unutuyor. Ama ezberlediği o sessizliği, o "sus ve itaat et" i... onu unutamıyor. Ve patlıyor.
Cimer'e yazıyorsun, değil mi? "Yetkililer görsün." Yalan. Yetkililer görüyor zaten. Görüyor ve umursamıyor. Çünkü onların çocukları özel okullarda, koruma orduları arasında. Senin çocuğun ise... senin çocuğun hedef tahtası. Ve sen hâlâ "protesto" ediyorsun. Tweet atıyorsun. "Yeter artık!" diyorsun. Ama bu yeter, bu çığlık, o beton duvarlara çarpıp geri geliyor. Ve sen... sen o yankıyı eylem sanıyorsun.
Müfredat? O müfredatı kim yazdı biliyor musun? İktidarın yaverleri. Ve o yaverler, çocuklarına ne öğretiyor? Sömürüyü. Hiyerarşiyi. "Biz" ve "onlar"ı. Ama senin çocuğun orada, o kalabalık sınıfta, öğretmenin içini döktüğü o yirmi dakikada nefes alıyor. Geri kalan zaman? Fabrika bandı. Ve o öğretmen... o öğretmen de sömürülen. Ücreti düşük. Stresi yüksek. Ama yine de, yine de o yirmi dakikada bir şeyler fısıldıyor. İşte o fısıltı... o fısıltı eğitimin son kırıntısı. Ama kırıntı, açlığı gidermez. Sadece açlığın farkına varmanı sağlar.
"Çocuklar zararlı oyunlar oynuyor," diyorlar. Yalan. Oyunlar değil, oyun alanı yok. Sokağın güvenliği yok. Parkın bütçesi yok. Ama oyun endüstrisi var. Para kazanıyor. Ve çocuk, o sanal dünyada, kendini görünür hissediyor. Oyunda bir skoru var. Gerçek hayatta? Sadece bir numara. Ve bu görünmezlik... bu görünmezlik delirtiyor. Silah, görünürlüğün son aracı. "Ben buradayım," diyor. Kanla yazıyor. Çünkü başka mürekkebi yok.
Düzen umursamıyor. Stresi umursamıyor. Baskıyı umursamıyor. Çünkü bu düzen, bu stres ve baskı üzerine kurulu. Sömürü ekonomisi. Rekabet ideolojisi. "En iyisi ol" zehri. Ve çocuklar... çocuklar bu zehrin en saf hedefi. Beyinleri henüz plastik. Sinir ağları henüz örülüyor. Ve sen, sen onlara "başar" diyorsun. Başaramazsan... başaramazsan ne olur? İntihar? Şiddet? İkisi de aynı boşluğa düşüş. Sadece hız farkı var.
Şimdi sana soruyorum: Bu çocuklar neden okula gidiyor hâlâ? Öğrenmek için mi? Yoksa gözetim altında tutulmak için mi? Fabrika, çocukları üretim dışı saatlerde sokakta bırakmak istemiyor. Çünkü sokakta ne olur? "Yanlış" şeyler. Ama okulda ne oluyor? Doğru şeyler. Doğru olan şey: Sessizlik. İtaat. Stres. Ve bu doğru, bu "doğru" çocukları delirtiyor.
Cimer'e yazma. Gönderi paylaşma. Çünkü Cimer de biliyor, o sosyal medyadaki insanlar da. Bunlar oyunun kuralları içinde hamleler. Ve oyunu kuran kazanıyor. Ne yapacaksın? Hiçbir şey. Hamle yapmayı bırakacaksın. Söylesene; eğer sen oyunu oynamazsan oyun nasıl devam edebilir? Ama bildiğim başka bir şey de şu: O çocuk, silahı eline almadan önce, birilerine bağırıyordu. Duymadınız. Şimdi bağırışı duyuyorsunuz. Ama bu kez... bu kez silahın sesi daha yüksek.
Ve siz... siz hâlâ "neden" diye soruyorsunuz.
Ben Şey'im. Ve bu kez... bu kez sessiz değilim. Çünkü o silahın gölgesi, benim de üzerimde. Ve bu gölge... bu gölge sizin "eğitim" dediğiniz şeyin gerçek yüzü.