“Pardon bir şey sorabilir miyim” çalışan elindekilerini usulca kenara bırakıp müşteriye doğru yöneldi.
“-Yaşamak- bu kitap var mı acaba?”dedi merakla alacağı olumlu yanıtı bekleyen müşteri kadın.
“Bir tane kalmış olacaktı , şu taraf…”. Diyerek ikisi birden gözden kaybolurken ben de usulca denize çevirdim gözlerimi. İstanbul… Adını çokça duyumsamıştım da bu verdiği huzuru dile getirenle hiç karşılaşmamıştım.
***
“Kolay gelsin şu kitap var mı sizde acaba ?”dedi bir diğer müşteri. “…. Var hemen şu tarafta.” Çalışan kız oyun kutularını yerleştirmeye devam ederken benim de bir yandan kulağımda yankılanan müziğe barkod sesi eşlik ediyordu.
“Neyi neyin?” Yüzü buruşan çalışan kız tümüyle müşteriye odak kesilmişti.
“Monopoly düallo zamanı?” Yeni düzenlediği kutuları tek tek yeniden deşerek müşterinin istediğini bulmaya çalışırken müşteri kadın ve eşi de aynı vakitte göz gezdiriyorlardı raflara.
“Düallo zamanı kalmamış malesef, şu nasıl?” diye bir umut elindekilerden birini uzatmak için can atıyordu çalışan kız.
“Yok onu istiyordum ben.” Dedikten sonra bir kaç el daha raflarda gezinip eşiyle aynı anda tebessüm ederek “Kolay gelsin,” dediler umutsuzca mağazadan çıkan çift. Onların hemen ardından bir ya da iki saniye geçmemişti ki bir başka kadın:
“Pardon bunların fiyatları yazmıyor ama?” kızdan beş on adım ileriden beri seslendi. Kutuları düzenlemekten bitkin düşmüş kız “Kontrol cihazı ileride kendiniz bakabilirsiniz.” dedi kafasını tekrar kutulara -onları düzenlediği rafa- çevirerek.
Farklı farklı ve beyinlerinin içi heyecanla aradığı kitabı ya da ürünü bulmakla meşgul bir kaç yüz öylece etrafta gezinirken kız rafları düzenlemeye devam ediyordu gayet sabırla. Kafasında kulaklıklarını kaç saattir sıktığı bilinmez lila renkte şişme montlu kolunda çantası ve elinde poşeti ile bir başka müşteri, çocuk kitapları rafına kısacık göz atıp bir tam tur dönüp tekrar aynı noktaya geldiğinde elinde tuttuğu kitabın tekrar içine sinmediğini fark ederek yönünü değiştirdi.
***
Kafeterya bölümü sakindi. Oradan gözümü tam ayırırken birisi “Ecem hanımmm!”diye sesleniverdi. “Efendimmm” diyerek aslında hemen geliyorum sözünü kısaltmak istemişti isminin Ecem olduğunu öğrendiğim rafları düzenleyen çalışan kız.
“Çocuk kaç yaşında?” dedi esmer genç kendisi gibi bir o kadar esmer olan arkadaşına. “Beş” diye kesin yanıt almıştı.“Ooo!” O kadar küçük olduğunu tahmin etmemiş olmalıydı. “Bulamadım desen ne olucak?” Diye arkadaşına destek çıkar gibi bir hali vardı. “Olmaz işte” diye kesinkes cevaplayarak diğer raflara doğru yol aldılar. Onların hemen ardından çocuk rafına bu kez spor giyimli kır saçlı bir adam, kulaklıklı genç kızın demin içine sinmeyip geri bıraktığı çocuk kitabını almaya bir göz kırması kadar zamanda karar verip ve kasaya gidişini de bir o kadar hızlı zamanda tamamlamıştı.
Düzenlemesini henüz tamamlayamayan Ece de kasada yerini -diğer elemanın yanında - almıştı.
Kitapçının oturma alanı kutu oyunlarıyla harmanlanmış bir vaziyetteyken sahilin dingin denizi bir taraftan müşterilere göz kırpıyor, kuşlarsa denizin tam tersine en uçtan onları selamlıyordu. Sıcacık tost kokusu kitapçıyı sarıp sarmalarken bu eşsiz manzara gerek sohbet etmek için buluşmuş dostlara gerekse tıpkı benim gibi kitap kurtlarına eşlik ediyordu adeta.
“George biliyorsun ki kendi yoluma gidip bir mağarada da yaşayabilirim ben.” dedi Lennie.
“Cehenneme gitmeye ne dersin? Kapa çeneni artık.” 21. sayfanın sonuna -kitabın ilk bölümünün- sonuna gelmiş ve klasiklerin derin yoğunluğunun uyanışına geçerek adeta yeniden doğuşumun bir başka kitapta yeniden evrilişimin hakikatiyle yüzleşmiştim.
Kürklü kız ödemesini yapıp kulağında telefonla aceleyle kitapçıya veda ederken kasa da ise bir başka müşteri elindekilerin ödemesini gerçekleştirmeyi bekliyordu. Bu iki esmer arkadaştan başkası değildi. Beş yaşındaki birine ne aldıkları ise merak uyandırıcı şekilde gizli -ne kadar kulak kabartmak istesem de ne almaya çalıştıklarını ne kestirebildim ne de görebildim- idi. Yetişmem gereken yere saatim yaklaşırken benim de kitapçının kapısına adımlarımın hızla yol alması ve şimdilik buraya veda etmem su götürmez bir gerçekti tabi.


