Gökyüzü masmaviydi.
Sakin bir yaz gününde, güneşin getirdiği huzurun aksine gözyaşları ve sessiz iniltilerle bir arada bulunan küçük bir grup sessizlik içerisinde cenaze törenini izliyordu. Yirmi yıl önce, bugün yas tutarak bulundukları Prens Liam’ın görkemli sarayının ağaçlarla çevrili kocaman ve büyüleyici bu bahçesinde, durdukları konuma göre sağ alt çaprazda kalan doğumhanede karmaşık hisler ve korkunç bir tedirginlik altında dünyaya gelmiş olmasına rağmen sesinin duyulduğu ilk andan itibaren herkesin ruhuna mutluluk getiren Brendon McCarth, henüz çeyrek yüzyıla dahi ulaşamamış ömrünün son bulmasıyla işte bu güzel yaz günün gizli hüznü içerisinde cenazeye ve beraberinde sonsuz bir vedaya sahiplik ediyordu.
Koca gövdeli ağaçların gölgesinin altında dikilen, hepsi farklı düşüncelerle sarmalanmış olsa da aynı acının ağırlığında boğulan altı kişilik grup, kendini büyük bir ciddiyetle işine adamış gibi görünen rahibi dinliyor görünüyordu. Fakat işin aslı; evlatlarını kaybetmenin acısını taşımaya çalışırken ayakta durmakta zorlanan bir anne ile ona fiziksel destek sağlamasına rağmen ruhen çok uzaklara göçüp gitmiş bir baba, yanlarında duran kızları Lenora ve çocuklarının doğumlarından çok daha öncesinden beri aileye hizmet etmenin onurunu yaşayan Dadı Mary, bir fotoğrafın kesilip ayrılmış parçaları misali her ne kadar birbirlerine sarılıp ağlamak istiyor olsalar da sanki kaderin kaçınılmaz sonu olan ölümün henüz hayatının baharında olan genç bir delikanlıyı yakalaması içlerinden birinin suçuymuş gibi tuhaf bir soğuklukla birbirlerinden birkaç adım uzakta duruyorlardı. Arka sırada yer alan Dük Charles, yıllar yılı geçkin bir zamandır dostluk ettiği Prens Liam’ın üzüntüsünü paylaşmak göreviyle orada bulunuyor, merhum Brendon’la aynı yaşta olan yanındaki oğlu Boris’e ara sıra içini kaplayan garip bir hisle bakıyor ve ardından duyduğu üzüntüyü bir iş ciddiyetiyle odağına alıp tüm dikkatini rahibe vermeye çalışıyordu.
“Bugün merhum Brendon Quinn McCarth’ın cenazesi için buradayız. O iyi bir arkadaş, iyi bir evlat, iyi bir kardeşti. Ve her şeyden önce o, iyi bir insandı.” Prenses Hannah’nın dudaklarından titrek bir inilti daha döküldü ve yaşlar ardı ardına yanaklarını ıslatmaya başladı. Lenora’nın bakışları annesine yöneldi fakat kadın onu fark edemeyecek kadar acısına gömülü haldeydi. Çaresizce yanındaki kocasının eşini tüm gücüyle sıkıyor ama Prens Liam uzağa diktiği gözlerini donuk bir refleksle kırpmaktan başka bir tepki vermiyordu. Rahip sözlerini tamamladıktan sonra vaaz vermek üzere belli belirsiz boğazını temizledi, ardından gür sesi ve yıllardır süregelen mesleğinin ona katmış olduğu bir soğuklukla işine koyuldu.
“Cennetteki Babamız, bize verdiğin yaşam için sana minnettarız. Bu yaşam ki iş ve sorumluluk, keder ve neşe dolu. Bugün bu güzel ruh Brendon'a verdiklerin ve ondan aldıkların için teşekkür ediyoruz. Yas tutmamızda bize yardım et ve kalan zamanda yaşamayı öğret. Halihazırda dünyada geçirdiğimiz günlere ve yıllara ışık ve neşe verebilen sonsuz yaşam için teşekkür ederiz...”
Hemen Lenora’nın ardında duran Prens Boris’in bakışları çoğunlukla onun açık kumrala kaçan saçlarında dolanıyor, sonra rahatsız olmasından endişelenip bakışlarını ayağını bastığı zemine indiriyor, abisini kaybetmenin acısını yaşayan zavallı kızın hüznünü kalbinin en derininde taşıyordu. Her ne kadar yüzünü görebilmeyi istese de aynı zamanda karşılaşacağı görüntüden ister istemez bir huzursuzluk duyuyordu çünkü babalarının arkadaşlığından gelen sebebiyetle yıllardır içinde oyalandıkları bu arkadaşlık bir süredir içinde ona karşı daha yoğun hisler beslemesine sebep olmuştu ve görünen o ki, uzun geceler adamın aklından çıkmayan o gözlerin taşıdığı acıyla karşılaşmak kalbinde büyük sızılar uyandıracağa benziyordu.
Lenora, bulundukları fiziksel yakınlığa rağmen o an için aklından geçirmeye çok uzak olduğu Boris’ten habersiz bir şekilde sağında duran dadısına baktı. Yaşlı kadının yanakları ıslaktı. Lenora içinde bir anlığına ona sarılmak için dayanılmaz bir istek duydu fakat herkesin katı bir şekilde hislerini bastırmakla yükümlüymüş gibi davrandığı bu cenazede böyle bir şey yapıp yaşanabilecek ruhsal çöküşlere neden olamayacağının farkındaydı. Olmamam gerekiyor, diye düşündü. Brendon böyle ağlamalardan hoşlanmayacak kadar güler yüzlüydü.
Abisini düşününce dudaklarına silik bir tebessüm yerleşti ve sanki sebebi yanaklarının gözlerine uyguladığı baskıymış gibi akmaya hazır olan yaşlar gözlerinde belirdi.
Genç kız rahibi dinlemeyi bırakalı birkaç dakika olmuştu. Artık gözleri, hâlâ bastırmaya çalıştığı sessiz hıçkırıklarla ağlayan annesine dönmemek kaydıyla çevrede dolanıyor, ara sıra uzaklara ilişiyor, sonra kan bağı taşıdığı ölü bedenin ruhuna saygısızlık etmekten korkarcasına bedenini silkeliyor ve halihazırda dik olmasına rağmen yine de sırtını dikleştiriyordu. Küçük bir döngü halini almış bu süreç tekrarlanmaya devam ederken bakışları bu sefer alt çaprazda kalan doğumhaneye ilişti. Ne korkunç acılara ve ne büyük mutluluklara şahit olmuş bir yer, diye geçirdi içinden.
Brendon’ın doğumunun gerçek bir mucize olmasıyla ilgili yıllardır söylenegelen hikâye, Lenora’ya o henüz küçük bir kız çocuğuyken dadısı Mary tarafından anlatılmıştı. Öyle ki daha mucizenin ne anlama geldiğini bile kesinkes kavrayamadığı bir yaşta, neden abisinin doğumu bu denli büyük bir coşkuyla karşılanıp her sene aynı heyecanla kutlanırken kendisinin doğum hikayesi hiçbir zaman anlatılmaz merak eder, bazen de çocukluğunun bir kısmını gerçek bir doğum hikayesi dahi olup olmadığını sorgulayarak geçirmiş olmasından dolayı kimseye söylemeden içten içe bu göz ardı edilmenin kırgınlığını yaşardı.
Artık büyüdüğü için geçmişe gömdüğü acılarının izlerini daha net fark edebiliyor, keşke çocuklar ayrımcılığın ne olduğunu bu denli küçük yaşta yaşayarak öğrenmek zorunda kalmasa, diye düşünmeden duramıyordu.
Her ne kadar anne ve babasının abisine olan yakınlığı ile kendisine gösterdikleri arasındaki fark, arkalarında bıraktıkları her bir seneyle daha da açılsa da Brendon hiçbir zaman bu açığı kapatmaktan gocunmamıştı. Lenora gözlerini yakan yaşlarla onu andı. Şimdiye kadar geçirdiği her bir yaş günü ya abisinin hatırlatmalarıyla ya da dadısının küçük sürprizleriyle gerçekleşmişti. Hatırlıyordu, bugün abisini toprağa mahkûm eden hastalık daha bir sene önceden onu esir almaya başlamış olmasına rağmen Brendon günden güne solan yüzüne ve bedeninde tutmakta zorlandığı güce rağmen kız kardeşinin doğum günü için ayağa kalkmakta direnmiş, onun doğum gününü kutlarken mutlulukla gülümsemeyi eksik etmemişti.
Lenora kalbi acıyarak, şimdi doğum günlerimi kim kutlayacak, Brendon, diye yakındı içinden. Şimdi beni kim hatırlayacak? Fakat hemen ardından, tıpkı hayatının ilk yıllarından beri ona öğretildiği gibi düşüncelerinden utanç duyması gerektiğini hissetti. Onu kimin hatırlayıp hatırlamayacağı önemli değildi, artık hayatlarındaki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Rahip vaazini bitirmeye yaklaşır ve ağacın altına dizili altı kişinin karmaşık düşüncelerle kaplı zihinleri anbean birbirlerinden biraz daha uzaklaşırken, yirmi yıl öncesine ait gergin bir hayaletin endişe dolu adımları tekrar canlanır gibi oldu. Yaşadıkları anın hüzünlü sessizliğine benzer fakat ondan farklı bir açıda çarpıcı olan sessizlik, bugün olduğu gibi yirmi yıl önce de, şimdi sağ alt çaprazlarında kalan doğumhaneyi ürpertici bir sis misali sarmalamıştı.
Çığlıklar yankılanıyordu.
Neredeyse yirmi beş yaşında olan Prens Liam, doğumhanenin dışındaki bekleme odasında bekliyordu.
Fakat beklemek eylemi onun için hızlı ve büyük adımlarla volta atarak geniş salonu saniyeler içerisinde turlamak, üstelik bunu defalarca tekrarlayarak durmaksızın devam etmek anlamına geliyordu. Panik içinde dönüp durmaktan, kalbinin her çarpışında bayılacakmış gibi hissetmekten kurtulamıyordu.
Sakin olması imkansızdı.
Saat kaç olmuştu? Şafak vakti buraya geldiklerini hatırlıyordu, şimdi neredeyse güneş batmak üzereydi. Geçen her bir saniye içindeki korkuyu daha da artıyordu. Yaşadığı bu çaresiz anlar ister istemez bir soylunun itirafta bulunmaktan çekineceği şeyleri anlamasını sağlıyordu. Hayatta bazı durumlarda, insanların sahip oldukları statülerin hiçbir geçerliliği, daha da önemlisi, hiçbir önemi olmuyordu. Her ne kadar toplumda kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış sosyal sınıflar olsa da tıpkı tabakalaşmanın kendisi gibi insanın bir anda silip ortadan kaldıramayacağı gerçekler de vardı. Bir anda yok edemeyeceğiniz doğrular. Bir prens veyahut hizmetçi dahi olsanız ölüm yine de ölüm, acı yine de acıydı. Hiçbir sosyal üstünlük, insana kaybettiği değerli şeyleri geri veremezdi.
Çaresizlikle inledi. Sevdiği biri acı çekerken onun yanında olamamak, elini tutamamak, acısını alamamak ne kötü şeydi.
Canını yakan her şey canımı yakıyor, Hannah, diye seslendi içinden. Buradayım sevgilim.
Derken bir çığlık daha duydu.
Aniden kapıya doğru yöneldi. Peşi sıra genç bir hizmetçi kız içinde kaynar su olan kovayı telaş içinde doğumhaneye yetiştirmeye çalışıyordu. O koşarken sallanan kovadan az biraz su dökülüyor ama bu kızı yavaşlatmıyordu. Prens onu durdurup konuşturmayı denedi fakat normal şartlar altında böyle bir saygısızlığı yapmanın düşüncesini dahi aklından geçiremeyecek olan zavallı kız, ona doğru düzgün bir şeyler dahi söyleyemeden beceriksizce kekeledi ve içeri girip kapıyı sertçe kapadı.
Aynı saniyeler içerisinde Hannah bayılmak üzere olduğunu hissedebiliyordu. Dürüst olmak gerekirse, acının dışında doğru düzgün algılayabildiği tek şey de buydu. Vücuduna yayılan korkunç ağrı gözünün önündekini dahi görmesini zorlaştırıyordu. Birinin, “Dayanın hanımefendi!” diye bağırdığını duydu. Bu Mary olmalıydı... o muydu? Ya da saatlerdir duymakta olduğu için artık sesine alışır olduğu ebeydi belki de? Veya hizmetçilerden biri, bilmiyordu.
Canım çok yanıyor.
Birileri sürekli ona sesleniyor, daha sert itmesi gerektiğini, bir kez daha denemesini bağırır halde söylüyorlardı. Bir öncekinden daha güçlü olduğunu umarak çaba sarf ederken, yapamayacağım, diye düşünmekten de kendini alamıyordu. Yapamayacağım, burada, bebeğimi doğurmaya çalışırken öleceğim.
Garip geliyordu ama aslında bununla bir sorunu yoktu. Bebeği sağlıkla bu dünyaya geldiği müddetçe, kendi hayatına dair daha fazlasını ummak gibi bir arzusu yoktu. Bunlar, beş yıl kadar önce gelecekte bir gün yaşayacağını tahmin ettiği şeyler değildi. Annelik içgüdüsü belki de hep içinde olan bir şeydi ama Liam’la tanışana kadar yıllarca orada, derinlerde saklı kalmıştı. Öyle ki Hannah, hiçbir zaman çocuk doğurmayacağını kafasına koymuş gibiydi. O hırslı, heyecanlı, dikbaşlı adama aşık olana, onun oğluna öğreteceği şeyleri hevesle anlatışını duyana kadar bir gün anne olmak, ömür boyu koruması altına alacağı bir evladı dünyaya getirmek, üstüne düşündüğü bir şey değildi.
Ardından oldu işte. Aşk, farklı dünya görüşüne ve isteklere sahip iki insanı bir araya getirdi ve ikisinden biri, aşkları uğruna kendi arzularını bir ömür boyu feda etti.
“Hanımefendi!”
Bu sefer bağıran ebe olmalıydı. Hannah ne başını kaldırabilecek ne de bir kez daha itmek için güç sarf edebilecek durumdaydı. Sessizce inlemekle yetindi. Elimden gelen tek şey bu. Gözbebekleri sağa doğru yöneldi. Yatağın hemen yanıbaşında duran Mary, Hannah’nın alnına yeni bir ıslak bez koyuyordu. Kadın, onun dudaklarını telaş içinde kıpırdatarak dua etmekte olduğunu gördü.
Kısa bir anlığına her şey anlamını yitirdi.
Hannah sadece kendi nefes alışverişlerini duyuyor, görüşünü kaplayan karaltılardan başka bir şeyi ayırt edemiyordu. Çektiği onca acıdan sonra olsa gerek, bu boşluk hissi ona çok iyi gelmişti. Hiçbir şey yoktu. Genç kadın, kendini hiçliğin kollarına bırakmasıyla birlikte vücudundaki korkunç sızıların yavaşça azaldığını fark etti, bir an sonra neredeyse hepsi yok olmuştu. Dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söylemeye çalıştı. Galiba sıra bende.
Ölüyorum.
Sonra aniden, bacaklarının arasında yakıcı bir ağrı bastırdı.
Tüm doğumhaneyi inletecek ürpertici bir haykırış, yüksek tavanlı yapıda yankılar halinde dağıldı. Prens Liam daha fazla kendini tutamadan kalbi ağzında bir şekilde hızla içeri daldı.
Ölüm sessizliği olarak anılan sessizlik, odada ayrı bir insanmışçasına belirgindi. Adam hareket edemedi, hayatta insanın kendi bedeni tarafından dumura uğratıldığı anlardan biriydi bu. Odadaki tüm yüzler kendisine dönmüş, sanki esas sorunun cevabı onda saklıymış gibi çift çift gözler üstüne dikilmişti. Liam, eşine baktı.
Hannah kıpırdamıyordu.
“O...” Sesi o kadar güçsüz çıkmıştı ki kimsenin kendisini duyabildiğinden emin değildi. “O...” Aksi bir cevap duymanın korkusu tüm varlığını o denli sarmıştı ki konuşmak yerine Hannah’nın göğsünü görmeye çalıştı. Alçalıp yükselen bir tepecik, hâlâ hayatta olduğuna dair tek bir belirti. Tanrım, lütfen.
Ebe ayağı kalktı.
Kollarının arasında kanlar içinde bir bebek, sessizce duruyordu.
Mary, yanaklarını ıslatan yaşları silmeden ebeye yardımcı olmaları için kızlardan birkaçını bakışlarıyla görevlendirdi. Ardından hâlâ kapının dibinde durmakta olan prense baktı, o heybetli genç adam şimdi ne konuşabilecek ne de kıpırdayabilecek bir durumdaydı. Adamın gözleri yatakta hareketsiz yatan kadında, kulakları ise odanın sessizliğinden başka bir şey duymak için can atarcasına beklemedeydi.
Baş aşağı edilmiş bebeğin poposuna bir vuruş.
Sessizlik.
Bir vuruş daha.
Liam, Hannah’nın kıpırdandığını fark etti. Başını yavaşça sola çevirmeyi denemiş ama gücü yetmezcesine tavana bakar halde durakalmıştı. Ölümün, hayatını paylaştığı kadını ellerinin arasından çekip almamış olması adamın içindeki umudu harekete geçirdi. Bir dileğinin gerçekleşmiş olması, doğrudan diğerini de gerçekleştirecekmiş gibi yenilgiye yatkın bir düşünce, saplantı misali zihnine kazınmıştı.
Ama sessizlik devam ediyordu.
Kadın, içinde tekrardan oluşmaya başlayan güç kırıntılarını toplayarak başını hafifçe kaldırdı. Liam, tüm bu süre boyunca gözlerini ondan bir kez olsun ayırmamıştı. Göz göze geldiler ve ikisine de bir ömür gibi gelecek bir süre boyunca, çocuklarının doğumuna mı ölümüne mi tanıklık edeceklerini bilememezliğin korkusu içinde birbirlerinin bakışlarında kenetli kaldılar.
İki çaresiz vuruş daha, iki çaresiz aşığın gözlerinden süzülen yaşlarla birlikte sessizlik içerisinde akıp gitti.
Ardından oda, çığlıklarla kaplı bir bebek ağlaması ile doldu.
Yirmi yıl sonra acımasızca toprağa mahkûm olacak olan sevgili çocuk, işte böylesine endişe ve aşk dolu bir ortamda, ölümle burun buruna bir şekilde dünyaya geldi.
Oğlu ilk olarak prensin kollarına verildi. Her ne kadar o an hissettiğini sandığı her şey birbirine girip karman çorman bir hal almış olsa da babalık hissiyatı Liam’ın içinde bir anda yer edinmedi. Kendi kanından olan bu mucizevi bebeği göğsüne bu kadar yakın tutabiliyor, onun kokusunu yoğun yoğun duyabiliyorken bile baba olmanın ne demek olduğunu bilmekten çok uzaktı. Fakat zamanla öğrendi. Öğrenirken de en çok, çocuklarının ne denli çabuk büyüdüğünü şaşırarak gözlemleyen her ebeveyn gibi o da bu elinde tutamadığı zamanın hızı karşısında afalladı ama yine de o çatık kaşlı, sert görünümünün altında hiçbirini unutmadığı sayısız anı biriktirmeyi başardı.
Tek ve en büyük pişmanlığı, yıllar geçerken bunu fark edememiş olsa da, hayatın görkemini her daim vurgularken, bu kusursuz yaşam sanki hiç sona ermeyecekmiş gibi ölümü göz ardı ettiği tüm o anlar oldu. Öyle ki, oğlunun doğumundan sonra hayatta olduğu için sürekli şen şakrak olmak yerine, kaybetme korkusunu gizliden gizliye içinde yaşatmaya devam etseydi bu yirmi kısa yılı daha iyi değerlendirebilir miydi; işte bu önceden aklına dahi gelmeyen, geri kalan ömründeyse aklından bir saniyeliğine bile çıkmayacak olan soruydu.