Kapı açıldı.
Nisa içeri girdi.
Elinde iki kahve vardı.
Beni görünce durdu.
“Okudun.”
Başımı kaldırdım.
“Evet.”
Kahvelerden birini masaya bıraktı.
Sonra günlüğe baktı.
“Son sayfayı mı?”
“Evet.”
Nisa gözlerini kaçırdı.
“Ben okuyamadım.”
“Niye?”
“Çünkü onun yazdığını görmek bile…”
Sesi titredi.
“Bana yetiyor.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Nisa karşıma oturdu.
“Biliyor musun?”
“Ne?”
“Sevgi'nin son günlerinde senden bahsetmediği tek bir gün bile yoktu.”
Gözlerimi kapattım.
Nisa devam etti:
“Bazen kızıyordu.”
“Bana mı?”
“Evet.”
Gülümsedi.
“Bazen de seni çok özlüyordu.”
Ben de gülümsedim.
“Ben de onu özlüyorum.”
Nisa'nın gözleri doldu.
“Biliyorum.”
Masadaki günlüğe baktım.
“Bunca zaman…”
“Ne?”
“Onun bana kızgın olduğunu düşündüm.”
Nisa başını salladı.
“Hayır.”
“Peki neydi?”
Nisa cevap vermeden önce uzun süre sustu.
Sonra:
“Sevgi'nin bütün hayatı boyunca yaptığı en büyük hata…”
“Ne?”
“Kendisini sevilmeye layık görmemesiydi.”
Gözlerimi kapattım.
Ve ilk kez anladım.
Benim yıllarca çözmeye çalıştığım bütün sırların altında aslında tek bir gerçek vardı.
Sevgi beni sevmişti.
Ama kendisini sevmeyi hiç öğrenememişti.
Masadaki günlüğü son kez elime aldım.
Kapağını okşadım.
Sonra kapattım.
Nisa ayağa kalktı.
“Gidelim mi?”
Başımı salladım.
Kapıya doğru yürüdük.
Ama çıkmadan önce bir kez daha dönüp masaya baktım.
Günlük oradaydı.
Sevgi'nin sesi artık yalnızca sayfalarda kalmıştı.
Ve ben o gün anladım:
Bazı insanlar hayatımızdan gider.
Ama hikâyeleri gitmez.
Bazı aşklar biter.
Ama insanın içinde yaşamaya devam eder.
Ve Sevgi'nin günlüğündeki son cümle, benim hayatımın geri kalanında taşıyacağım tek cümle oldu:
“Beni hatırlama demiyorum, Bora. Sadece benim yokluğumda kendini de kaybetme.”
Günlüğü göğsüme bastırdım.
Ve ilk kez onun ölümünden sonra…
ağlarken gülümsedim.