Uyandığımda ilk fark ettiğim şey sessizlikti.
İkinci fark ettiğim şey ise yanımda uyuyan adamın nefesiydi.
Gözlerimi açmadım.
Bir süre öylece kaldım. Tavana bakmadan, saate bakmadan, odanın nerede olduğunu anlamaya çalışmadan... Sadece onun nefes alışını dinledim.
Düzenliydi.
Sakin.
Sanki gece boyunca hiçbir şey olmamış gibi.
Oysa ben, onun yanında her uyandığımda önce kalbimin sesini duyuyordum.
Başımı çok hafif çevirdim.
Yüzünü görmemek için kendimi zorladım.
Bunu neden yaptığımı biliyordum.
Bazı insanlara bakmak, onlardan uzak durmaktan daha tehlikeliydi.
Perdelerin arasından içeri soluk bir sabah ışığı sızıyordu. Odanın içi henüz tam aydınlanmamıştı. Komodinin üzerinde dün geceden kalma yarım bardak su, yanında da benim çıkardığım küpeler duruyordu.
Bir an için nerede olduğumu unuttum.
Sonra her şey geri geldi.
Gece.
Onun sesi.
Benim susuşum.
Ve yine verdiğim o yanlış karar.
Yatağın içinde doğrulmaya çalıştığım sırada onun eli belimin üzerinde hafifçe hareket etti.
Donup kaldım.
Gözlerimi kapattım.
Elini çekmedi.
Ben de çekilmedim.
İnsan bazen gitmek istediği bir yerde, kalmak için kendine yüzlerce bahane bulabiliyordu.
Benim bahanem ise sevgiydi.
Onu seviyordum.
Bunu kendime itiraf etmekten uzun zamandır kaçıyordum ama insan kendinden ne kadar saklanabilirdi?
Yirmi dört yaşındaydım.
Bazı şeyleri artık anlamış olmam gerektiğini düşünüyordum.
Bir insanı sevmenin, onunla birlikte olmanın doğru olduğu anlamına gelmediğini öğrenmiştim.
Bazen sevdiğin insan sana iyi gelmezdi.
Bazen bir insanın yanında kendini dünyanın en değerli kadını gibi hissederken, aynı insanın ardından kendi gözlerinin içine bakamazdın.
Benim sorunum buydu.
Onunla birlikteyken mutluydum.
Ama onun yanında kendimden nefret etmeye başlıyordum.
Yavaşça yataktan kalktım.
Üzerime gömleğimi geçirirken arkamdan boğuk bir ses geldi.
“Gitme.”
Elim düğmede kaldı.
Arkamı dönmedim.
“Gitmem gerekiyor.”
“Daha erken.”
Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum.
“Biliyorum.”
Yatak hafifçe gıcırdadı.
“Bana bak.”
Bu kez döndüm.
Gözleri hâlâ uykuluydu.
Ama bana baktığında yüzündeki ifade hiç uykulu değildi.
Sanki bütün gece beni izleyerek uyumuş gibiydi.
“Niye böyle yapıyorsun?” diye sordu.
“Nasıl?”
“Bir gece yanımdasın, ertesi sabah sanki hiçbir şey olmamış gibi gidiyorsun.”
Cevap vermedim.
Çünkü vereceğim her cevap yeni bir yalan olacaktı.
Bana doğru uzandı.
Elimi tuttu.
Parmakları sıcaktı.
Benimkiler soğuktu.
“Beni sevmiyor musun?”
Başımı eğdim.
İnsan bazen “evet” demekten çok, “hayır” diyebilmek için kendini parçalıyordu.
“Böyle sorma.”
“Nasıl sorayım?”
“Hiç sorma.”
Elimi bıraktı.
O küçücük hareketin içimde ne kadar büyük bir boşluk açtığını anlatamam.
Kapıya doğru yürüdüm.
Tam çıkacakken arkamdan tekrar seslendi.
“Bir gün bana nedenini anlatacak mısın?”
Kapının koluna baktım.
Sonra gözlerimi kapattım.
“Belki.”
“Ne zaman?”
Bir süre sustum.
“Bilmiyorum.”
Kapıyı açtım.
Ve çıktım.
O gün bilmiyordum.
Bazı cevapların verilmesi için insanın yanında olması gerekmiyordu.
Bazı cevaplar, insan gittikten sonra bulunuyordu.
Ben bunu çok sonra öğrenecektim.