Göreme’nin taşları, gece boyunca iki yüreğin sıcaklığını emmişti. Sabahın ilk ışıkları peri bacalarının sivri tepelerine düşerken, mağaranın ağzından süzülen rüzgâr, dün geceki flüt sesinin yankısını hâlâ taşıyordu. Sevda gözlerini açtığında, Aşık’ın kolunun altında, testinin boş ve soğuk olduğunu fark etti. Toprak, son damlayı çoktan yutmuştu. Ama avuçlarının içinde hâlâ o aynı sıcaklık vardı; sanki ateş, derisinin altına sızmış, damarlarında dolaşıyordu.
Aşık uyanmıştı. Kılıcı yeniden kuşanmış, mağaranın duvarındaki silik fresklere bakıyordu. “Bak,” diye fısıldadı. “Dün gece burada yoktu.”
Sevda ayağa kalktı. Taşın üzerinde, yeni belirmiş iki siluet el ele duruyordu. Ateşin ortasında. Yüzleri yoktu, ama duruşları tanıdıktı. Sevda’nın yüreği bir an için sıkıştı. “Bu… biz miyiz?”
“Hayır,” dedi Aşık. “Onlar. O eski âşıklar. Ama fresk, bizi izliyor. Kapadokya’nın taşları, her yeni sevdayı eski bir yeminin sayfasına yazar. Bu, bir aşk masalı değil yalnızca… bir peri masalı. Ve peri masallarında, her güzel şeyin bir bedeli vardır.”
Dışarıda köy uyanıyordu. Uzaktan, yaşlı bir kadının sesi yükseldi: “Ateşin kızı… yine yürüyor…” Ses, rüzgârla birlikte vadinin her yanına yayıldı. Sevda ürperdi. “Annem hep böyle derdi. ‘Sen ateşin kızı’sın, Sevda. Toprak seni unutmaz.’ Şimdi anlıyorum.”
Aşık elini uzattı. Parmakları Sevda’nın parmaklarına değdiğinde, ikisinin de derisinde aynı kıvılcım sıçradı. “Bu ateş, seni seçti. Beni de. Ama seçmek, kurtarmak demek değil. O eski yemin, bir lanete dönüşmüştü çünkü. İki âşık, peri bacasının içinde birbirine ‘sonsuz’ demişti. Ateşle mühürlemişlerdi. Sonra biri ihanet etmiş… ya da korkmuş. Kimse bilmez. Sadece küller kalmış. Ve küllerden doğan her yeni sevda, ya o sonsuz aşkı tamamlar ya da aynı yanışı yeniden yaşar.”
Birlikte mağaradan çıktılar. At, sessizce bekliyordu. Nalları toprağa değdiğinde yine o eski ritmi çalıyordu. Vadi, sabah sisinin içinde mor ve kızıl bir rüyaya dönüşmüştü. Peri bacaları, sanki eğilmiş, iki genci izliyordu.
Sevda, Aşık’ın yüzüne baktı. “Peki biz hangisiyiz? Tamamlayan mı, yoksa yanan mı?”
Aşık gülümsedi, ama gözlerindeki hüzün daha derindi. “Bilmiyorum. Ama biliyorum ki, bu vadi bizim hikâyemizi yazmaya başladı. Ve her aşıkların hikayesi gibi, ilk gece sadece başlangıçtır. Asıl sınav, ateşin karar verdiği andadır.”
O anda, yeraltından ince bir titreşim yükseldi. Eski kiliselerin duvarlarında, fresk yavaş yavaş değişiyordu. İki siluet hâlâ el eleydi… ama ateş, biraz daha büyümüştü. Ve uzaktan, rüzgârın taşıdığı flüt sesi, bu kez daha yakındı. Sanki peri bacalarının gölgesinde, o eski âşıklar uyanmış, yeni doğan sevdayı çağırıyordu.
Sevda, testiyi toprağa bıraktı. Boştu. Ama içindeki ateş, artık ondaydı. “O zaman yürüyelim,” dedi. “Ta ki bu taşlar, bizim de ismimizi fısıldayana kadar.”
Aşık, elini sımsıkı tuttu. “Ve ta ki Kapadokya, bu aşk masalının sonunu yazana kadar.”
Güneş, peri bacalarının arkasından yükselmeye başlamıştı. Ama vadinin derinliklerinde, karanlık hâlâ uyanıktı. Çünkü her peri masalında olduğu gibi, en parlak alevin yanında, en derin gölge de büyümeye devam ederdi.
Ve o sabah, Göreme’nin kızıl taşları, iki yüreğin aynı ateşte yanmaya devam ettiğini kaydetti.