İçeriğe geç

Sev seve bildiğin kadar

Bölüm 6 · 5 dk okuma

Sev seve bildiğin kadar

Bölüm 6

Bölüm 5

“Artık seçim senin.”

Fısıltı odanın içinde kaybolduğu anda nefesimi tuttuğumu fark ettim.

Ekrandaki boş yatak gözlerimin önünde duruyordu. Birkaç saniye önce orada küçük bir kız vardı. Ben vardım. Şimdi ise yalnızca buruşturulmuş bir yastık ve üzerine bırakılmış beyaz bir zarf görünüyordu.

“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye fısıldadım.

Mert cevap vermedi.

Tugay’ın elindeki fener titriyordu. Aras ise olduğu yerde donmuş, ekrana bakıyordu. Yüzündeki ifade korkudan çok daha derin bir şeyi anlatıyordu.

Tanıma.

Sanki yıllardır görmekten korktuğu bir şeyi sonunda karşısında bulmuştu.

“Aras...” dedim.

Bakışlarını bana çevirdi.

“Sen bunu daha önce gördün mü?”

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonunda başını yavaşça salladı.

“Evet.”

Kalbim sıkıştı.

“Ne zaman?”

“Babam ölmeden üç gün önce.”

Mert hemen Aras’a döndü.

“Ne saçmalıyorsun?”

Aras gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.

“Babam beni aradı. Hayatımda ilk kez benden yardım istedi. Bana sadece bir adres verdi. Bu evi söyledi. Sonra da...” Sesi çatladı. “Eğer Efnan hatırlamaya başlarsa, onu yalnız bırakmamam gerektiğini söyledi.”

O an içimde bir şey kırıldı.

“Hatırlamak mı?”

Aras sustu.

Ayağa kalktım.

“Ben neyi hatırlayacağım?”

“Bilmiyorum.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Efnan—”

“Yalan söylüyorsun!” diye bağırdım.

Sesim odanın duvarlarında yankılandı.

“Bunca yıldır herkes benden bir şey saklıyor. Babam, Aynur, sen... Şimdi de bu kaset. Herkes benim geçmişimi biliyor ama ben kendi hayatımı bilmiyorum!”

Gözlerim dolmuştu ama bu kez ağlamadım.

Öfkem, gözyaşlarımdan daha güçlüydü.

Aras bana doğru bir adım attı.

“Çünkü bazı şeyleri hatırlamak seni kurtarmayacak.”

“Belki de kurtarır.”

Tam o sırada ekrandan bir ses geldi.

Tık.

Hepimiz sustuk.

Kaset kendi kendine ilerliyordu.

Görüntü yeniden değişti.

Bu kez ekranda babam vardı.

Yüzü solgundu. Kamera karşısında oturuyor, sanki yıllardır beklediği birine konuşuyordu.

Bana.

“Efnan,” dedi.

Dizlerimin bağı çözüldü.

Babamın sesini duyduğum anda bütün bedenim buz kesti.

“Eğer bu kaydı izliyorsan, sana söylemem gereken şeyleri artık kendim söyleyemeyecek kadar uzağındayım.”

Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum.

“Öncelikle bilmen gereken şu... Sana hiçbir zaman yalan söylemek istemedim.”

Aras başını eğdi.

Babam devam etti:

“Anneni kaybettiğini düşündüğün gece, aslında kaybettiğin kişi annen değildi.”

Nefesim kesildi.

Mert bana doğru yaklaştı.

Babamın görüntüsü bir an titredi.

“Derin Akyel...”

İsim duyulduğu anda içimde tuhaf bir ağrı yükseldi.

“...senin gerçek annen.”

Dünya sustu.

Sanki bütün sesler bir anda çekilmişti.

“Hayır...” dedim.

Babamın görüntüsü devam ediyordu.

“Leyla, seni büyütmek için hayatını feda etti. Seni korumak için kendi kimliğinden vazgeçti. Ama Derin... Derin seni hiçbir zaman terk etmedi.”

Dudaklarım aralandı.

“Ne demek bu?”

Ekrandaki babam sanki sorumu duymuş gibi konuşmaya devam etti.

“Efnan, sana çocukken bazı anıları unutturdum.”

Mert’in yüzü bembeyaz oldu.

Tugay bir adım geri çekildi.

Aras ise gözlerini kapattı.

“Çünkü seni isteyen insanlar vardı.”

Kasetin görüntüsü bir anda karardı.

Sonra yeni bir görüntü belirdi.

Bir koridor.

Beyaz duvarlar.

Bir kadın koşuyordu.

Kucağında küçük bir çocuk vardı.

Kadının yüzünü tam seçemiyordum.

Ama bileğindeki ince gümüş bileklik...

Onu tanıyordum.

Aynur.

Kadın kameraya doğru döndü.

Arkasından babamın sesi duyuldu:

“Onu götür.”

Aynur cevap verdi:

“Ya Derin?”

Babam birkaç saniye sustu.

“Derin artık burada değil.”

Ekrandaki görüntü bir anda kesildi.

Kaset durdu.

Kimse konuşmadı.

Ben ise yalnızca tek bir kelime söyleyebildim:

“Derin... nerede?”

Aras başını kaldırdı.

Gözlerinde ilk kez gerçek bir korku gördüm.

“Efnan...”

“Derin nerede?”

“Bilmiyorum.”

“Yalan.”

“Bilmiyorum!”

Sesindeki çaresizlik beni susturdu.

Sonra Aras cebinden küçük, eski bir anahtar çıkardı.

Anahtarın üzerinde tek bir harf vardı:

D.

“Bunu babam bana verdi.”

Anahtara baktım.

“Ne açıyor?”

Aras yavaşça cevap verdi:

“Bilmiyorum.”

Tam o anda koridordan bir ses geldi.

Bir kapı kapandı.

Hepimiz aynı anda kapıya döndük.

Mert fısıldadı:

“Bizden başka biri daha var.”

Tugay feneri kaldırdı.

Kapının dışında kimse yoktu.

Ama yerde bir şey duruyordu.

Beyaz bir zarf.

Mert eğilip almak istediğinde Aras kolunu tuttu.

“Dokunma.”

“Neden?”

“Çünkü babam bana bir şey daha söyledi.”

Aras’ın gözleri zarfa kilitlendi.

“Bu evde bazı zarflar cevap taşımaz.”

“Ne taşır?” diye sordum.

Aras bana baktı.

“Uyarı.”

Yavaşça zarfın üzerine eğildim.

Üzerinde yalnızca ismim yazıyordu.

EFNAN.

Elimi uzattım.

Aras beni durdurmadı.

Zarfı aldım.

İçinden tek bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafta ben vardım.

Ama bu fotoğrafın çekildiğini hatırlamıyordum.

Yaşım yaklaşık beş ya da altı olmalıydı.

Yanımda bir kadın duruyordu.

Yüzü bulanıktı.

Fotoğrafın arkasında ise tek bir cümle vardı:

“Anneni arıyorsan önce aynaya bak.”

Kağıdı elimden düşürdüm.

Tam o sırada odamın aynasından bir çatlama sesi geldi.

Çıt.

Hepimiz aynaya döndük.

Aynanın tam ortasında ince bir çatlak oluşmuştu.

Çatlak büyüdü.

Ve aynanın arkasından küçük bir metal parçası yere düştü.

Aras hemen eğilip aldı.

Bir anahtardı.

Üzerinde aynı harf vardı.

D.

İki anahtar.

İki sır.

Ve babamın ardında bıraktığı tek bir yol.

Kapı.

Aras bana baktı.

“Sanırım kasayı bulmanın yolu bu.”

Anahtarı avucumda sıktım.

“Hayır,” dedim.

Gözlerimi aynadaki kendi yansımama diktim.

“Önce annemi bulacağız.”

O anda aynadaki yansımam bir anlığına değişti.

Ben yoktum.

Aynada genç bir kadın duruyordu.

Koyu saçları, solgun yüzü ve gözlerinde tarif edemediğim bir hüzün vardı.

Dudakları hareket etti.

Ses çıkmadı.

Ama ne söylediğini anladım.

“Kızım.”

Nefesim kesildi.

Kadın aynanın içinde elini cama koydu.

Ben de istemsizce elimi kaldırdım.

Parmaklarımız camın iki farklı tarafında birbirine değdi.

Ve o an zihnimin içinde tek bir görüntü patladı:

Bir hastane odası.

Babam.

Derin.

Ağlayan bir bebek.

Ve kapının dışında bekleyen Aynur.

Sonra Derin’in sesi duyuldu:

“Onu benden alırlarsa... bir gün beni hatırlayacak.”

Görüntü kesildi.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

“Anne...” diye fısıldadım.

Aras yanıma geldi.

Ama bu kez onu görmüyordum.

Çünkü zihnimde ilk kez bir anı vardı.

Ve o anının içinde annem vardı.

Derin Akyel.

Hayatım boyunca aradığım kadın.

Belki de hiç kaybetmediğim annem.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Ekranda bilinmeyen bir numara vardı.

Titreyen parmaklarımla açtım.

Karşı taraftan bir kadın sesi geldi.

Kısık.

Yorgun.

Ama garip şekilde tanıdık.

“Efnan...”

Kalbim duracak gibi oldu.

“Sen kimsin?”

Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra kadın ağlamaklı bir sesle konuştu:

“Ben... seni doğurduğum gün ölmeyi göze alan kadınım.”

Gözlerim doldu.

“Derin?”

Kadın nefesini tuttu.

“Bana anne demek için çok geç kaldın sanıyordum.”

Telefon elimden düşecek gibi oldu.

“Sen... yaşıyor musun?”

Karşı taraftan tek bir cümle geldi:

“Evet kızım.”

Sonra hat kesildi.

Odanın içinde herkes donmuştu.

Aras bana bakıyordu.

Mert kapıya yönelmişti.

Tugay ise pencereden dışarı bakıyordu.

Ben telefon ekranına bakarken, dışarıdan araba freninin sesi duyuldu.

Ardından kapının önünde bir araba durdu.

Farları doğrudan odamın penceresine vurdu.

Ve birkaç saniye sonra kapı zili çaldı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Aras’ın yüzündeki bütün renk çekildi.

“Efnan...”

“Ne?”

Aras kapıya bakarak fısıldadı:

“Bu imkânsız.”

“Ne imkânsız?”

Aras yutkundu.

“Çünkü Derin Akyel’in öldüğünü babam bana kendisi söylemişti.”

Kapı zili dördüncü kez çaldı.

Ve aşağıdan Aynur’un çığlığı duyuldu:

“SAKIN KAPIYI AÇMAYIN!”

O an anladım.

Kırk gün daha yeni başlamıştı.

Ve biz, aslında vasiyetin değil...

babamın sakladığı hayatın içine hapsolmuştuk.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Bu eseri güzel kılan yalnızca kelimelerin ustalıkla bir araya getirilişi değil, kelimelerin arasında saklı kalan o görünmez anlam dünyasıdır. Zira gerçek edebiyat, söylenenlerle sınırlı kalmaz; söylenmeyenleri de hissettirebildiği ölçüde derinleşir. Her satırında bu inceliği sezmek mümkün.