Aynur Hanım’ın kelimeleri ruhumda zehirli bir sarmaşık gibi dolanıyor, her bir hecesi canımı daha da yakıyordu. Göğsümdeki o ağır yumruyu tarif etmeye kelimeler yetmezdi. Ne derlerse desinler, ne düşünürlerse düşünsünler; ben o yasın en derin kuyusuna inmek zorundaydım. Çünkü giden sadece bir adam değildi, o benim babamdı. Acım, kimsenin nezaket kurallarına ya da "hayat devam ediyor" tesellilerine sığmayacak kadar büyüktü.
Tam o sırada Melis’in ince parmaklarını kolumda hissettim. Dokunuşu, fırtınalı bir denizde aniden beliren durgun bir liman gibiydi. Eğilip kulağıma doğru fısıldadığında, sesindeki o sarsılmaz şefkati duydum:
"Biliyoruz, hiç iyi değilsin ama gece konuşacağız bunu, söz..."
Bakışlarımı ona çevirdiğimde karşımda duran o tanıdık, güven veren yüzü inceledim. Melis Taşkın, 1.76’lık boyuyla odaya hakim, yirmi dört yaşının baharında, görenleri kendine hayran bırakan o duru güzelliğiyle tam yanımdaydı. Altın sarısı saçları omuzlarından aşağı süzülüyor, okyanus berraklığındaki yeşil gözleri, içimdeki yangını söndürmek ister gibi nemli ve kederli bakıyordu.
"Şu an misafirler var Efnan," dedi, elimi hafifçe sıkarak. "Kendini bırakma kuzum, dik dur."
Onun bu sağduyulu tavrı, darmadağın olmuş zihnimi bir anlığına da olsa bir araya getirdi. Misafirlerin o boğucu kalabalığı ve bitmek bilmeyen fısıltıları arasında derin bir nefes aldım. Melis haklıydı. Şimdi değil. Ama gece o ağır sessizlik çöktüğünde, babamla ve acımla baş başa kalacağım o vakti bekleyecektim. Ağır adımlarla yerimden doğruldum, odadaki kasvetli havayı dağıtmak istercesine omuzlarımı dikleştirdim. Bakışlarımı Ecrin’e çevirdiğimde, onun o kendine has, çarpıcı silüetiyle karşılaştım. Ecrin Yılmaz, güneşin teninde bıraktığı o sıcak bronzlukla parlayan esmer teniyle, odadaki loş ışıkta bile dikkat çekiciydi. Koyu kahverengi saçları omuzlarına asil bir biçimde dökülüyor, bu koyu renklerin içinde birer mücevher gibi parlayan yeşil gözleri ise kararlılıkla bana bakıyordu.
Onun bu sarsılmaz duruşundan güç alarak derin bir nefes aldım. Sesimdeki titremeyi bastırıp, içimdeki tüm kederi maskeleyen bir ciddiyetle her ikisine de baktım.
"Hazırsak..." dedim, sesim odanın duvarlarında yankılanırken. "İnelim aşağıya kızlar."
Bu sadece bir merdiven inişi değildi; aşağıda bekleyen kalabalığa, fısıltılara ve hayatın o acımasız gerçekliğine karşı vereceğimiz bir gövde gösterisinin başlangıcıydı. Ecrin ve Melis’in varlığını yanımda hissederek kapıya doğru ilk adımımı attım. Basamakları birer birer inerken, alt kattan yükselen uğultu yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. Tam o esnada görüş açıma Mert girdi. Elindeki telefona sıkı sıkıya sarılmış, karşısındakini nefes almadan dinliyordu. Ancak yüzündeki ifade, kalbimin teklemesine sebep oldu; o her zamanki vakur duruşundan eser kalmamıştı.
Bet bereketi atmış, dudakları titriyordu. Bakışlarındaki o çiğ korku, adeta odadaki havayı dondurmuştu. Bizi fark etmedi bile; dünyanın geri kalanıyla bağı kopmuş gibiydi. Büyük bir telaşla kapıya yöneldi, adımları birbirine dolaşacak kadar aceleciydi. Sanki peşinde görünmez bir gölge varmışçasına kendini dışarı attığında, geride bıraktığı o panik havası zihnime bir soru işareti gibi kazındı.
Dışarıdan gelen soğuk rüzgar açık kalan kapıdan içeri sızarken, Mert’in o korku dolu gidişini izledim. İçimi kor gibi yakan bir his, daha kötü bir şeylerin kapıda olduğunu fısıldıyordu. Mert’in o telaşlı gidişi, zihnimde cevapsız soruların uğuldamasına neden olmuştu. Bize hiçbir şey söylememişti ama biliyordum; Mert bizden habersiz, arkamızda bir gölge bırakmadan hareket etmezdi. Bu sessiz gidiş, hayra alamet olmayan bir şeylerin habercisi gibiydi.
Odaya girdiğimde karşılaştığım manzara, Mert’in gidişinden bile daha huzursuz ediciydi. Tugay, Bora ve Barış... Üçü de daha önce hiç görmediğim kadar uslu, hatta neredeyse donmuş bir halde duruyorlardı. Normalde yerinde duramayan, her boşluğu bir şakayla ya da kelime oyunuyla dolduran Bora, dudaklarına kilit vurulmuş gibi sadece boşluğu izliyordu. Barış ise bakışlarını halının desenlerine hapsetmiş, başını yerden kaldırmıyordu. Odadaki bu ağır ve alışılmadık sessizlik, adeta fırtına öncesi o boğucu durgunluğu andırıyordu.
Tam o sırada Sude yanımıza sokuldu. Sesi, bu gergin sessizliği bir bıçak gibi kesti:
"Kimmiş o kadın Efnan?" diye sordu, gözlerimin içine bakarak.
Ona döndüğümde karşımda Sude Saymaz duruyordu; porselen kadar beyaz teniyle zıtlık oluşturan kömür karası saçları, yüzüne gizemli bir hava katıyordu. Elmacık kemikleri o kadar belirgindi ki, yüzüne asil ve keskin bir hat kazandırıyordu. Koyu kahverengi gözleri, odadaki loş ışığın etkisiyle siyaha bürünmüştü ama o karanlığın içinde bile parlayan, su gibi duru bir güzelliği vardı. Hiçbir çaba sarf etmeden büyüleyen o naif ama sorgulayan bakışlarına karşı ne diyeceğimi bilemedim. Cevap bekleyen sadece o değil, odadaki o ağır sessizliğin kendisiydi sanki. Ecrin, daha benim dudaklarım kıpırdamadan duruma el koydu. Sesindeki o net ve tartışmaya kapalı tını, Sude’nin merakını bir kalkan gibi göğüsledi: "Gece konuşacağız Sude, her şeyi gece konuşacağız."
Bu kısa ama kesin cevap, odadaki havayı bir anlığına dondurdu. Yorgun adımlarla içeriye süzüldüm ve az önce kalktığım o soğumuş yerime tekrar çöktüm. Zihnimde tek bir isim yankılanıyordu: Aynur. Bu isim, babamın ardından kalan o ağır sessizliği bozmaya yeminli bir hayalet gibiydi.
Bakışlarımı, yıllardır sokağımızın, çocukluğumuzun bir parçası olan Emine Teyze’ye çevirdim. Belki o, bu düğümün ucunu biliyordur diye düşündüm.
"Emine Teyze," dedim, sesimdeki merakı ve tedirginliği gizleyemeyerek. "Sen hiç Aynur diye bir kadın duydun mu buralarda? Kimdir, necidir?"
Emine Teyze, üzerine çöken yılların yorgunluğuyla yavaşça bana döndü. Gözlerindeki fer azalmış, bakışları puslanmıştı. Yüzündeki derin çizgilerle bir süre boşluğa baktı, sanki hafızasının tozlu raflarında o ismi arıyordu. Sonunda, dudaklarından hafif bir iç çekişle karışık o cevap döküldü:
"Hatırlamıyorum be güzel kızım... Hatırlamıyorum. Yaşlılık işte, her şey bir sis bulutunun arkasında kalıyor artık."
Verdiği cevap, içimdeki o karanlık boşluğu aydınlatmaya yetmemişti. Aksine, Aynur ismi artık sadece bir soru işareti değil, cevabı geçmişin derinliklerine gömülmüş tehlikeli bir sır gibi odanın ortasında asılı kalmıştı. "Peki," dedim, sesimdeki gizemli ton odadaki havayı bir anlığına ağırlaştırırken. Bakışlarımı Emine Teyze’nin solgun gözlerine sabitledim. "Sana birazdan bir fotoğraf göstereceğim. Ama sakın... Sakın ben gelene kadar bir yere kaybolma, evden ayrılma olur mu?"
Sesimdeki o titreyen ama kararlı vurgu, sadece bir ricadan ibaret değildi; geçmişin tozlu sayfalarından bir cevap koparıp alma çabasıydı. Emine Teyze’nin hafızasının kuytu köşelerinde sakladığı o kadını bulup çıkarmaya niyetliydim. Odanın içindeki herkesin bakışları üzerimde toplanırken, zihnimde sadece o fotoğrafın yaratacağı etki ve Mert’in kapıdan o telaşlı çıkışı vardı. Bir şeyler gizleniyordu ve ben o sırrın eşiğindeydim.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım; şimdi o fotoğrafı bulup bu belirsizliğe bir son verme vaktiydi. Yorgun bedenimi zorlayarak yerimden kalktım. Her basamağında babamın hatıralarının sindiği merdivenleri bu kez zihnimdeki o tek bir amaca odaklanarak çıktım. Odama girdiğimde masanın üzerinde, sanki tüm bu fırtınayı başlatacak olan oymuş gibi duran fotoğrafa baktım. Parmaklarımın ucuyla kağıdın kenarını kavradım; soğuktu, cansızdı ama taşıdığı sır nefesimi kesmeye yetiyordu.
Fotoğrafı sıkıca tutup tekrar aşağıya indiğimde, evin o boğucu kalabalığının yerini derin bir sessizliğe bıraktığını gördüm. Misafirler, arkalarında ağır bir hüzün ve bitmek bilmeyen fısıltılar bırakarak dağılmıştı. Salonda sadece "bizimkiler" kalmıştı; her biri kendi iç savaşına çekilmiş, darmadağın olmuş birer gölge gibiydiler.
Doğrudan Emine Teyze’nin yanına gittim. O, bıraktığım yerde, zamanın dışına çıkmış gibi sabit bir şekilde oturuyordu. Elimdeki fotoğrafı, gerçeklerin ağırlığıyla titreyen parmaklarımla ona doğru uzattım. Artık kaçış yoktu; ya bu fotoğraf karanlığı aydınlatacaktı ya da bizi o karanlığın içine tamamen hapsedecekti.
"Bak şimdi," dedim fısıltıyla, "iyi bak bu yüze." Dedim. Emine Teyze, titreyen elleriyle uzattığım fotoğrafı aldı. Gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirip, sanki bir suç mahallini inceler gibi dikkatle kağıda baktı. O an salonun sessizliği o kadar derindi ki, dışarıda esen rüzgarın duvarlara çarpışını bile duyabiliyordum. Melis, Ecrin ve Sude nefeslerini tutmuş, Emine Teyze’nin dudaklarından dökülecek o tek kelimeye kilitlenmişlerdi.
Emine Teyze’nin yüzündeki o belirsiz ifade, yerini aniden donuk bir dehşete bıraktı. Gözleri irileşti, fotoğrafı tutan parmakları kağıdı hafifçe buruşturdu. Bakışlarını fotoğraftan çekip bana döndüğünde, o puslu gözlerde ilk kez bu kadar net bir korku gördüm.
"Efnan..." dedi, sesi çatallanarak. "Bu... Bu o."
"Kim Emine Teyze? Kim bu kadın?" diye atıldım, sabrımın son kırıntılarıyla.
Emine Teyze, sanki odada başka bir hayalet varmış gibi etrafına bakındı, sonra sesini iyice alçaltarak fısıldadı:
"Bu, babanın yıllar önce bu kapıdan içeri girmesini yasakladığı o kadın. Aynur... Ama o buralarda değil, çok uzaklarda öldü sanıyorduk biz. Yavrum, bu kadın neden geri geldi? Neden senin babanın yasını tuttuğun gün ortaya çıktı?"
Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Bakışlarım bizimkilere kaydı; Tugay ve Barış yerlerinde huzursuzca kıpırdanırken, Bora hala o korkutucu sessizliğini koruyordu. Mert’in dışarıdaki o telaşlı hali, şimdi anlam kazanmaya başlıyordu. Bu fotoğraf sadece bir kağıt parçası değildi; geçmişten gelen, hepimizi yakmaya hazır bir kıvılcımdı.
Tam o sırada dış kapı hızla açıldı. Mert, nefes nefese içeri girdi; yüzü kireç gibiydi. Gözleri doğrudan elimdeki fotoğrafa, sonra da bana takıldı.
"Efnan," dedi sesi titreyerek. "O kadın... Aynur... Şu an kapının önünde. Ve içeri girmek istiyor." Mert’in sözleri kulaklarımda uğuldamaya başladığında, elimdeki fotoğraf parmaklarımın arasından kayıp halının üzerine düştü. Salonun ortasına sanki bir bomba düşmüştü; herkes olduğu yere çakılmış, nefes bile almayı unutmuştu. Dışarıda, kapının ardında, babamın geçmişinden gelen o gölge duruyordu.
"Gelemez," diye fısıldadım, sesim kendime bile yabancı gelmişti. "Babamın öldüğü gün, bu eve adımını bile atamaz!"
Mert yanıma gelip omuzlarımı sıkıca tuttu. Gözlerindeki o çiğ korku yerini çaresiz bir paniğe bırakmıştı. "Efnan, çok kararlı duruyor. Yanında birileri daha var. Gitmiyorlar!"
Sude ve Ecrin hızla yanıma geldi. Melis, o zarif ama korumacı duruşuyla bir adım öne çıktı. Tugay ve Barış ise sanki bir işaret bekliyormuş gibi aniden ayağa kalktılar; o az önceki uslu çocuk hallerinden eser kalmamıştı, her biri birer heykel gibi sertleşmişti. Bora ise hala oturduğu yerden kapıya bakıyordu, dudaklarında karanlık bir gülümseme mi yoksa bir hıçkırık mı olduğunu anlayamadığım bir ifade vardı.
"Aç kapıyı Mert," dedim, sesimdeki titremeyi bu kez tamamen söküp atarak. "Madem bu kadar cesur, babamın acısının tam ortasına girmeye cüreti varsa, buyursun gelsin."
"Efnan, emin misin?" dedi Ecrin endişeyle. "Emine Teyze'nin dediklerini duydun, bu kadın tekin değil."
"Eminim," dedim, gözlerimi kapıya dikerek. "Babama ait olan ne varsa, bugün bu kapıda ya bitecek ya da yeniden başlayacak."
Mert ağır adımlarla kapıya yöneldi. Kilidin dönme sesi, odadaki herkesin kalbinin ritmini değiştirdi. Kapı yavaşça aralandığında, içeriye gecenin soğuk rüzgarıyla birlikte ağır bir parfüm kokusu sızdı. Ve o an, eşikte beliren siluet, elimdeki fotoğraftan çok daha canlı, çok daha keskin ve çok daha tehlikeliydi.
Aynur, siyah tüllü şapkasının altından buz gibi gözleriyle salonu süzdü. Bakışları tek tek üzerimizde gezindikten sonra doğrudan bana saplandı. Dudaklarında kan donduran bir nezaketle o cümle döküldü:
"Babandan bana kalan son bir şey var Efnan. Onu almadan gitmeye niyetim yok." Sesim salonun duvarlarında yankılanırken, kendi gücüme ben bile şaşırmıştım. Gözlerimi bir an bile ondan ayırmadan, her bir kelimenin üzerine basarak tekrar ettim:
"Ne istiyorsun?"
Aynur, siyah eldivenli ellerini zarifçe önünde birleştirdi. Odanın içindeki o ağır parfüm kokusu, babamın evinin her zamanki huzurlu kokusunu istila etmişti. Adımlarını içeriye doğru savurduğunda, bizimkilerin bir duvar gibi arkamda kenetlendiğini hissettim. Tugay ve Barış’ın yumruklarını sıktığını, Mert’in ise her an müdahale etmeye hazır beklediğini görebiliyordum.
Aynur, dudaklarında belli belirsiz, zehirli bir gülümsemeyle bana bir adım daha yaklaştı. "Ah, Efnan... Tıpkı baban gibi, ne kadar da dik başlısın," dedi. Sesi, ipek bir kumaşın yırtılması gibi pürüzsüz ama kulak tırmalayıcıydı. "Buraya bir kavga başlatmaya gelmedim. Sadece, babanın benden sakladığı ve bana ait olan o emaneti almaya geldim."
"Sana ait olan hiçbir şey bu evde olamaz!" diye bağırdım, öfkem artık kederimin önüne geçmişti. "Babam seni hayatından sildiğinde, bu evden de silmiş demektir."
Bakışları salonun tavanına, mobilyalara, sonra da yerdeki fotoğrafa kaydı. Fotoğrafı gördüğünde gözlerinde anlık bir şimşek çaktı. Eğilip o fotoğrafı almadı ama bakışlarıyla ezip geçti.
"Babanın sana anlatmadığı çok şey var küçük hanım," dedi, sesini biraz daha alçaltarak. "O emanet, bu evin duvarları arasında ya da senin bildiğin o çekmecelerde değil. O emanet, babanın vasiyetinin tam ortasında gizli. Ve o vasiyet açıldığında, yanında benim de olmam gerekecek."
Tam o sırada, arkadan Bora’nın o hiç alışık olmadığımız soğuk sesi duyuldu:
"Vasiyet mi? Baban vasiyetini çoktan hazırlatmıştı Efnan. Ve avukatın bizi arayıp Mert’in telefonuna bıraktığı o telaşlı mesaj... Aynur Hanım’ın haklı olduğu tek bir yer var. Gece yarısı vasiyet açıklanacak."
Mert’e döndüm, yüzündeki o korku şimdi anlam kazanmıştı. Mert elindeki telefonu daha sıkı kavrayarak başını hafifçe öne eğdi. "Mert... Sen bunu biliyor muydun?" diye sordum, sesim kırılır gibi olmuştu.
Mert konuşamadan, Aynur zafer kazanmış bir edayla arkasına döndü ve kapının önündeki karanlığa bakarak fısıldadı:
"İçeri gel canım, sanırım artık saklanmana gerek kalmadı."
Kapının eşiğinde, Aynur’un arkasında bir siluet daha belirdi. Gelen, en az Aynur kadar tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir yüzdü. Salonun ortasına bir kez daha ölüm sessizliği çöktü. Eşiğin karanlığından süzülerek içeri giren kişi, salondaki tüm dengeleri bir anda altüst etti. Bu, uzun boylu, omuzları hafifçe çökmüş ama bakışları en az Aynur kadar keskin bir adamdı. Yüzündeki hatlar, babamın gençlik fotoğraflarındaki o sert ama mağrur ifadeyi andırıyordu. Adamın içeri girmesiyle Barış’ın bir hıçkırık kaçırmasına engel olamadığını duydum; Tugay ise sanki bir saldırıya hazırlanıyormuş gibi öne fırladı ama Mert onu kolundan tutarak durdurdu.
Aynur, yanındaki adama gururla bakıp elini onun omzuna koydu. "Tanıştırayım," dedi, sesindeki zafer nidası evin her köşesine sindi. "Oğlum, Aras. Benim, sizin varlığından bile haberinizin olmadığ."
Dünya başıma yıkılıyor gibiydi. "Oğlum mu?" diye fısıldadım. Sesim kendi boğazımda düğümlendi. "Babamın... bir oğlu mu vardı?"
Aras, bir adım öne çıktı. Gözleri doğrudan benimkilerle buluştuğunda, o yeşil-kahve karışımı bakışlarda hem derin bir nefret hem de anlatılamaz bir keder gördüm. "Ben bir sır değilim Efnan," dedi, sesi tok ve sarsılmazdı. "Ben, babamın bu evden kovduğu, yok saydığı ama asla unutamadığı gerçeğim. Ve o vasiyet... o vasiyet sadece senin geleceğini değil, benim çalınan geçmişimi de belirleyecek."
Melis yanımda titremeye başlamıştı, Ecrin ise elini ağzına götürmüş, donup kalmıştı. Bora, o zamana kadar sürdürdüğü sessizliğini bozarak oturduğu yerden yavaşça kalktı. Gözleri Aras’ın üzerindeydi. "Demek vasiyetteki o 'bilinmeyen paydaş' sendin," dedi Bora, sesindeki o alışılmadık ciddiyetle.
Aynur, zafer kazanmış bir komutan edasıyla salona ilerleyip en başköşeye, babamın her zaman oturduğu o koltuğa ilişti. "Şimdi," dedi, siyah eldivenlerini yavaşça çıkarırken. "Gece yarısına çok az kaldı. Avukat yolda. Babanızın bu eve, bu hayata ve size bıraktığı son 'hediyeyi' hep birlikte öğreneceğiz. Efnan, canım... Bize birer kahve yaptırırsın artık, malum, gece uzun olacak."
İçimdeki o hıçkırık, yerini saf, yakıcı bir öfkeye bıraktı. Babamın yasını tutmama bile izin vermemişlerdi. Bakışlarımı Aras'a, sonra o zehirli kadına çevirdim. "Bu evde kimseye kahve yok," dedim, sesimdeki buz gibi kararlılıkla. "Hele ki babamın hatırasına el uzatanlara hiç yok. Vasiyet açıklanana kadar bu evde sadece bir yabancısınız. Ve o vasiyet açıklandığında... sizi bu kapıdan ellerimle atacağımdan emin olun."
Aras, acı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "Göreceğiz küçük kardeş," dedi. "Göreceğiz." Zihnimdeki parçalar birer birer yerinden oynarken, kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpmaya başladı. Bu kadın kimdi? Babamın hayatındaki yeri sadece eski bir yasak aşktan mı ibaretti, yoksa damarlarımda akan kanın kaynağı o muydu? Boğazımdaki o devasa yumruyu yutkunarak aşağı ittim ve titreyen sesimi bulmaya çalışarak sordum:
"Aynur..." dedim, ismini söylerken bile dilim yanıyordu. "Sen... Sen babamın sadece bir sırrı mısın? Yoksa..." Durdum, bu ihtimali dile getirmek ruhumu yerle bir ediyordu. "Yoksa benim annem misin?"
Odada öyle bir sessizlik oldu ki, saatin her bir tiktakı zihnime balyoz gibi inmeye başladı. Melis’in elimi sıkan parmakları dondu; Ecrin’in nefesini tutuşunu yanımda hissettim. Aras, bu soruyu duyunca bakışlarını yere indirdi, sanki o da bu gerçeğin ağırlığı altında eziliyordu.
Aynur, oturduğu o heybetli koltukta hafifçe geriye yaslandı. Dudaklarında o her zamanki zehirli, müstehzi gülümseme belirdi. Siyah tülünün altından bana bakarken, gözlerinde ilk kez bir parça acıma mı yoksa sadece gurur mu olduğunu anlayamadığım bir ifade belirdi.
"Annen mi?" diye tekrarladı, sesi bir yılanın tıslaması kadar sessiz ama keskindi. "O porselen bebek gibi, naif ve her şeyden bihaber kadını, yani senin anneni mi kastediyorsun Efnan? Hayır, ben senin annen değilim."
İçimde bir yerlerde bir barajın kapakları açıldı, tarif edilemez bir rahatlama ve hemen ardından gelen daha büyük bir dehşetle sarsıldım.
"Ama," diye devam etti Aynur, sesini daha da alçaltarak. "Ben babanın gerçekten sevdiği tek kadındım. Senin annen, babanın bu eve hapsettiği bir görevdi sadece. Ben ise onun bu hayattan kaçtığı sığınaktım. Aras, bu sevginin tek kanıtı; senin hayatın ise o görevin bir parçasıydı."
Aras aniden başını kaldırıp annesine baktı. "Yeter," dedi, sesi odayı titretmişti. "Efnan’ın daha fazlasını duymasına gerek yok."
"Neden Aras?" diye haykırdım, öfkem artık taşmıştı. "Babanızın benden çaldığı her saniyeyi, sakladığı her yalanı duymak istiyorum! Eğer o benim annem değilse, neden burada? Neden şimdi?"
Aynur, siyah eldivenini masanın üzerine bıraktı ve gözlerimin tam içine baktı. "Çünkü Efnan, baban ölmeden bir hafta önce bana bir mektup gönderdi. 'Her şey bittiğinde, Efnan’a gerçeği sen anlat' dedi. Ve o gerçek, sadece Aras’ın varlığı değil. O gerçek, babanın bu evi ve tüm mirasını kime bıraktığıyla ilgili." Mert kapının önünde telefonunu kulağından indirdi, yüzü tamamen kireç gibiydi. "Avukat geldi," dedi fısıltıyla. "Salona geçmek istiyor."
Gecenin en karanlık saati başlamıştı. Şimdi, babamın sessizliğe gömdüğü tüm o yıllar, bir avukatın çantasındaki birkaç sayfalık kağıtla gün yüzüne çıkacaktı. Bakışlarımı kapıya diktim; gelen sadece bir vasiyet değil, hayatımın geri kalanının yıkımıydı. Avukatın elindeki deri çanta, odadaki herkesin nefesini kesen tek sese ev sahipliği yapıyordu: Fermuarın açılma sesi. Ağır, vakur adımlarla masaya yaklaştı ve üzerindeki mühürlü zarfı titizlikle masanın ortasına bıraktı. O an, odadaki tüm o gergin bekleyiş, yerini buz gibi bir sessizliğe bıraktı.
"Müvekkilim Sayın Beyefendi'nin vasiyetnamesidir," dedi avukat, sesi profesyonel bir soğuklukla yankılanırken. Zarfın kenarını nazikçe yırttı ve içinden çıkan sararmış, ancak özenle katlanmış kağıtları çıkardı.
Göz ucuyla bizimkilere baktım. Melis, sanki birazdan duyacaklarımıza dayanamayacakmış gibi gözlerini sıkıca yummuştu. Ecrin'in elleri dizlerinde titriyor, Sude ise porselen beyazı tenine zıt düşen o koyu gözleriyle avukatın her hareketini takip ediyordu. Mert kapının yanında adeta bir koruma gibi dikilmiş, Tugay ve Barış ise başlarını öne eğmişlerdi. Bora’nın gözlerindeki o alışılmadık donukluk ise beni her şeyden çok korkutuyordu.
Avukat boğazını temizledi ve okumaya başladı:
"Benim sevgili kızım Efnan'a ve tüm sevdiklerime... Ölümün soğukluğu tenime değdiğinde, geride kalanların omuzlarına ağır yükler bırakacağımı biliyorum."
Ses, babamın sesi değildi ama kelimeler onun zihnimden hiç çıkmayan o otoriter tınısını taşıyordu. Avukat birkaç maddelik mal varlığı paylaşımını hızlıca geçti; evler, arsalar, şirket hisseleri... Ancak vasiyetin son sayfasına geldiğinde duraksadı. Gözlüklerini düzeltip Aynur ve Aras’a, ardından bana baktı.
"Asıl mülkiyetin devri için bir şart koşulmuştur," diye devam etti avukat. "Efnan ve Aras... Bu evin ve babanızın asıl mirası olan o gizli kasanın anahtarı, ancak ikiniz kırk gün boyunca bu çatı altında birlikte yaşarsanız size teslim edilecektir. Eğer biri bile bu evi terk ederse, tüm miras Aynur Hanım’ın vakfına devredilecektir."
Duyduklarım karşısında sandalyeye tutunmak zorunda kaldım. Aras, bakışlarını masaya sabitlemişti; yüzünde ne bir zafer ne de bir yenilgi vardı. Aynur ise o zehirli gülümsemesini saklamaya bile gerek duymadan bir sigara yaktı.
"Dahası var..." dedi avukat, sesini biraz daha alçaltarak. "Vasiyetin son satırında şöyle bir not düşülmüş: 'Efnan, Aynurun sana getirdiği fotoğrafın arkasına bak. Gerçek annenin kim olduğunu ancak o zaman anlayacaksın.'"
Elimdeki o ezilmiş fotoğrafı hatırladım. Yere düşmüştü. Hızla eğilip halının üzerindeki o kağıt parçasını aldım. Kalbim bir kuş gibi çırpınırken fotoğrafı ters çevirdim. Gördüğüm şey, sadece bir isim ya da tarih değildi; babamın el yazısıyla yazılmış tek bir cümleydi:
"Seni korumak için ona 'anne' demene izin verdim, gerçek ise bu fotoğrafın çekildiği o mezarda saklı."
Başımı kaldırdığımda Aynur’un gözlerindeki o sinsi parıltı sönmüştü. Aras ise bana sanki ilk kez gerçekten bir kardeşe bakıyormuş gibi, acıyla ve özlemle bakıyordu. Artık sadece bir yabancı ve bir vasiyetle baş başa değildik; babamın en büyük yalanının tam göbeğindeydik.